‘Makaleler’

Demirtaş

6 Ağustos 2014

Demirtaş’ın yüklendiği ilkeler
Demokrasinin olmazsa olmazı
Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana ülkemiz halkları, ırkçı faşizan bir baskı altında. Bütün yasalar bu ırkçı ayırımcı ötekileştiren faşizan uygulamaya göre ayarlanmış.
Devleti yönetenler her çıkmazında demokrasinin; sosyal, ekonomik, evrensel kriterleri uygulama yerine, özgürlük hak isteminde bulun yada kendileri gibi düşünmeyenlere ağır ithamla bulunup ayrımcılıkla suçlamayı (kominist, Kürt, alevi terörist vs ) başka bir söylemle “ötekileştirdikleri” azınlıkları “şamar oğlanı” yapmayı hüner sanmıştır. Bu gün gelinen nokta toplumun; yaşam, inanç, cinsel vs. kimlikleri kuşatılmış durumda.
Güç birliğiyle % 50 ye yakın oyla iktidar olduktan sonra diğer %50ye kumpas kuran, zülüm edenler, yıllar sonra rant virajında birinin diğerini “devletin paraleli “ diye ; terörist, casus, vatan haini ..vs olmakla suçluyor. Dış politikamızın olumsuzlukları yetmezmiş gibi ülke şimdi bu çirkin çatışmayla bir karanlığa hızla kayıyor.
İktidar partisi, halkın kendisine verdiği devleti yönetme yetkisi tek kişi ipoteğinde, daha açık bir söylemle; yasalar hak hukuk bir tek kişinin insafına terk edilmiş durumda..
Ülkemiz bu koşullarda Cumhurbaşkanı seçimlerine giriyor.
İktidar partisi adayı ve CHP-MHP adayının hedefindeki klasik bıktırıcılığı bir yana bırakırsak, HDP nin adayı Selahattin Demirtaş’ın ülke sorunlarının manifestosu niteliğindeki “yeni bir yaşam” önerisi ülkemiz için büyük bir şans ve fırsattır.
Demirtaş diyor ki:
-Türkiye’ye yeniden yeni bir cumhurbaşkanı değil, yeni bir yaşam öneriyoruz. Bu öneri, yıpranan kardeşliğin eşit temeller üzerinde yeniden tesisi içindir.
-Toplumun üzerinde yükselen otoriter, antidemokratik, bürokratik ve cinsiyetçi devlet anlayışı var. Yeni yaşam da, Türkiye’deki bütün halkların ve inançların birlikte birbirine benzemeden, birbirini benzetmeden, özgürce, yepyeni bir yaşam inşa etmeliler.
-Yeni yaşam; etnik, dinsel, cinsel ve sınıfsal ayrımcılığın karşısında sesi duyulmayanın, iktidar sahibi olmayanın, güçsüz kılınanın yanında yeşerecektir.
-“Yeni yaşam; tek tipçi dayatmalara karşı çoğul, farklılıkların eşit ve gönüllü beraberliğine dayalı bir toplumsal varoluşu, özgürlükçü ve demokratik bir Türkiye’nin mümkün olduğuna yürekten inanıyoruz.
-Türkiye artık bir yol ayrımında. Ya devlet otoritesini daha da pekiştirecek ya da bütün ezilenlerin onurlu yaşam özlemlerini gerçekleştirecek radikal demokratik adımlarla, köklü değişim yoluna girecek.
-Bu yaşamla, halkın doğrudan kendini yönettiği, farklılıklarını özgürce ve gururla ifade ettiği, geleceği hakkında söz üretip karar sahibi olduğu bir dünyayı ifade ediyor.
-Bu yaşamla, beraber yönetmek, yönetimi ortaklaştırmaktır. Yönetilmeyi değil, beraber eylemeyi gerçek kılacak bu irade, kişilere değil, halklara kazandıracaktır.
-Bu yaşamla, Neoliberal, antidemokratik düzen içinde, tekçi-mezhepçi veya ulusalcı anlayışlar arasında bir tercihe zorlanmayı reddediyoruz.
-Bu yaşamla, “En iyi hükümet en az hükmedendir” şiarına inanıyor, devletin küçüldüğü, yurttaşın ve demokrasinin büyüdüğü bir sistemi hedefliyoruz. Devleti korumak ve devlete hizmet üzerine kurgulanmış, kutsallaştırılmış hantal yapıyı araçsal, işlevsel ve hizmetkar bir devlet sistemine dönüştürmeyi öneriyoruz.
-Bu yaşamda, kadın, gençlik, engelliler, inanç grupları, farklı kimlik ve kültür grupları, çifti, işçi ve emekçi meclisleri olacak. Böylece yetkileri artırılmış bir makam yerine, halkın yetkisinin artırıldığı bir devlet yönetiminin güvencesi olan cumhurbaşkanlığı dönemi Devlet, tek bir kişinin ve onun etrafındaki hiyerarşik zümrenin belirlediği esaslarla artık yönetilmeyecek. Cumhur Meclisleri ile halkın devlet yönetimine doğrudan katılımı ile gerçekleştirilmeye başlayacak.
-Türkiye, Milli Güvenlik Kurulu gibi vesayetçi, darbe ürünü yapılarla değil, demokratik kurullarla, güçlendirilmiş yerel yönetimlerle yönetilecek.
-Devleti, devletin değil, halkın denetimine açacağız. Devlet Denetleme değil, Halk Denetleme Kurulu olacak. Açık ve şeffaf devlet, demokratik devlet olmanın temel koşuludur.
-Türkler, Kürtler, Aleviler, Ermeniler, Rumlar, Ezidiler, Süryaniler, Keldaniler, Araplar, Çerkezler, Lazlar, Pomaklar, Romanlar, hep birlikte demokratik ulusu oluşturmaktadır. Her türlü tekçilik son bulacak, yerine çoğulculuk esasına dayalı bir anlayış egemen kılınacaktır.
-Devletin kutsandığı, halkların, dillerin, inançların ve kültürlerin yok sayıldığı mevcut anayasanın topyekün değiştirilmesi artık ertelenemez bir zorunluluktur.
-Türkiye toplumunun çok etnisiteli, çok kültürlü ve çok inançlı yapılardan oluşan ‘çok kimlikli’ realitesi temel alınarak cinsiyetçi olmayan, ekolojik, eşitlikçi, sosyal ve özgürlükçü bir anayasaya ihtiyacı vardır.
-Devletin kutsadığı, halkların, dillerin inançların ve kültürlerin yok sayıldığı bu anayasanın topyekün değiştirilmesi artık ertelenmez bir zorunluluktur.
-Anadilinde ibadet hakkı sağlanmalı, bugüne kadar devletin resmi din anlayışına hizmet eden Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılmalıdır. Cemevleri ve farklı din ve inançlara ait tüm mekanlar yasal statüye kavuşturulmalı.
-Eğitim sistemi; milliyetçi ve cins ayrımcı öğelerden arındırılmalı, her yurttaşın özgür ve eşit faydalanacağı, ezbercilikten uzak, bireyin yaratıcılığını geliştiren, yeteneklerine göre yönlendiren, bilimsel, demokratik, laik ve nitelikli bir eğitim hizmeti sunulmalıdır. Laik bir sisteme yakışmayan zorunlu din dersleri kaldırılmalıdır. Eğitim sınav merkezi olmaktan çıkartılmalı, YÖK kaldırılmalı, üniversitelerin akademik ve idari özerklikleri genişletilmelidir……”
Bu söylemler bir çok politikacının düşünüp “oy kabı” endişeşi ile halktan gizlediği gerçekler. Hiçbir yoruma gerek duymayacak kadar açık olan bu “yeni yaşam çağrısı” Devleti yönetenlerin dışladığı demokrasisi ve bir tek otoriteye bağlanmak istenen yönetim için yaşamın olmazsa olmazları. Halklara kimliklere karşı açık olmanın, köhneleştirilen siyasetimiz için bir devrim niteliğini taşır.
Demirtaş’ın kısa yaşam öyküsü, mücadelesi, geldiği yer, izlediği yol, iç barıştaki sabrı, başarısı göz önüne alındığında söylediğini pratiğe geçiren, bilimi pratikle bütünleştirdiği görülür. Türkiye’ye benimsettikleri “Eş Başkanlık sistemi” kendi başına kadın haklarının güvenilir teminatıdır.
Demirtaş, Cumhurbaşkanı seçilsin ya da seçilmesin, önemli olan bu değil. Önemli olan bu “yeni yaşam çağrısının” karşılık bulmasıdır. Bu karşılığın Türkiye’de birçok dengeyi değiştireceğini halkların, kimliklerin birlikte yaşamın güçlü sesi olacağını umuyorum.

([email protected])

Dr. Sait Yakınları ve Ben (2)

8 Temmuz 2014

       Dr. Sait Yakınları ve Ben (2)   
       AKIL TUTULMALARI

 

                   Yusuf Kaçar Kadersizliğim

Dost meclisinde konuşunca dinleyenleri kendine hayran bırakanların başında Y.Kaçar geliyordu. Dürüst, yerinde özverili beyanları dinleyenleri kendine hayran bıraktığı gibi kimi imalı deyimleri devleti onu takibe zorluyordu. Bu nedenle polis peşini(mizi) bırakmıyordu..

Kaydını (gizli) Erzurum teknikere aldırtmıştı hapisten yeni çıkmış, yardım edeni yoktu. İki yıl ben okuttum. Diyarbakır’daydım. Evlendiğimin ilk haftasında bana geldi. Gelişle düğünümde eşi ile bana beklenmez yardımda bulunan Balıkesirli bir subay gece oturmasına gelmesi bir oldu. Subayla Kaçar’ın Aziz Nesin “muhabbeti” görülmeye değerdi. O sıralar Kaçar’ın yakalama emri çıkmıştı. Subayın niçin evime geldiğini anladım. Misafir gidince Kaçar’ı o gece apar topar Ankara’ya gönderdim. Şafakla evimi polis bastı, … yatağımızın altını üstünü dolapları tek tek aradılar. Eşim bir şey anlayamamıştı. neler çektim neler anlatamam…

Ankara’da ifadesi alınan Kaçar tekrar bana geldi. Parası pulu yoktu, uzun sure evimde kaldı, kazancımı paylaşıyorduk. Ona ve arkadaşına iş buldum. Hasanla (Desimli Yusufanlı) bir süre Silvan’da çalıştılar, İdealist dostumun benden başka sığınacağı yoktu. “Bir iş al ben çalışırım” diyordu. Mali gücüm sıfırdı. “Almak kolay hani para “ diyordum. Sen al gerisi kolay diye diretiyordu.

   Ben ihaleye girdim, Dereova- Ramazan köprüsü ve Ankara da Delice Köprüsü bende kaldı. Kaçar “ben para istemiyorum yanında çalışacağım” diye direndi, kovamazdım ya! Tuncelide ki köprüler küçük bir işti. İşi yürütmesi için çekincesiz genel vekâletname verdim. Faizle bir miktar para buldum (A.K. ve M.O. iki tanıdıktan). “Banka teminat mektubu” almak için iki bankaya yatırdım. O bunu biliyordu, aramızda saklı-sır yok biliyordum.

Şok Şok ..

Bürom Ankara’daydı, ilkbahar gelince Ankara’da ki işe malzeme almak için bankaya gittim. Para yok dediler, ikinci bankaya gittim aynı cevabı aldım…Felç geçirmem hiçtendi elim kolum tutmaz oldu başıma sıcak sular döküldü, olduğum yeri yığılıp kaldım. Soğuk terler akıttım… Şoke olmuş, donup kalmıştım. Beni hastaneye kaldırmışlar. Kendi kendime “ben iflaz ettim, iş hayatım sona erdi, borcu kim öder” deyip duruğumu anımsıyorum. Borcu ödemek için yaşamaya mecburdum. Yaşarken ölmek sanırım buna derler.

Çekilen para altmış bin, Dereova- Ramazan iki köprü bedeli iki yüzelli bin, varın siz düşünün. Ben bu borcu nasıl ödeyeceğim. Hayatta dikili bir ağacım yok.

Acı olan bu olayı kimseye açıklamamak. Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal. İhbar edersem bu onun sonuydu hapisten yeni çıkmıştı, (Bu olayı ilk kez bu anımda dile getirdim) Kendime gelinceye kadar şantiyede kaldım. Zaten arayanımda yoktu. Zor olanda eşim ve sırdaşım Y.K le bundan tek söz etmemekti. Onlarda “Kaçar bunu yapmaz” derdi.

Bir ay sonra kendisi anlattı. “Ne yani bu milli bir dava için, bara saza vermedim ya” birde beni ayıpladı. Hani idealimiz uğruna her şeyimizi vermeye hazırız diyoruz. Çok kızgındım sövüp sayacaktım. Harbiye zindanında çıkarken sergilediği tavır aklıma geldi. Onu erken bıraktılar ama o direnmiş “ben arkadaşlarımda çıkana dek çıkmam” diye diretiyordu. Onun samimiyetine inanmış hayranlık duymuştum. O çağlarda çoğumuz ezilenlerin davası uğruma her şeyimizi vermeye hazırdık. Bu beni yumuşattı ve gevşetti ama beni kurban seçmesine razı olamıyordum. Beni ezilenlere kattın kendimi kurtaramayınca onlara nasıl yardım ederim deyip sızladım. İçimden “bari gitseydi hem ideali hem param gitti boşuna
         Anlaştığı üç-dört kişiyle Gaziantep’e gidip Irak’a götürmek için yirmi bin liraya bir pikap(jip) satın alıyor. Pikap yolda arızalanıyor. “Bu pikap iyi” diyen Kürt yoldaşlarıyla kavga ederek ayrılıyorlar. Bir sürücü tutup Jipi geri götürüyor, satan geri almıyor. Tek başına kalınca Irak’a gitmekten cayıyor. (ayrıntıya girmek istemiyorum) özetle Kaçar için “Bekara karı boşamak kolay”dı. Bu idealin “K. Burkay’ın seçimine dönüşü şaşırtıcı oldu. Dr. Şıvan’ı destekleyen, ben ikinci ekipte gelirim diyen Kaçar Dr.Sait’i bir daha anmaz oldu. ” karısına saray alacağına bize verip para verseydi ya …şeklinde eleştirmesi çatmama neden olmuştu..  

         Geri kalan parayı Silvanlı (Keké Mahmut dediği) taşrona “kapara” olarak veriyor. Bana “sen karışma, ben bu işi yapar bitirim, paranı da veririm, bana bir fırsat ver” demekten de geri kalmadı. özür yerine özür diledi namus sözü bir daha böyle bir şey yapmam dedi ama bu olay Kaçardan her yönden tam ayrılmama neden oldu. İdealist konuşmalarını sürdürüyor Tünceli’deki Pir Sultan gibi bir çok olay (kardeşim Aziz vurulmuştu) ve Burkay seçimi için çalışanların başında Kaçar, işçilerim, kardeşi Mehmet ve kardeşim Aziz geliyordu…..
       Bin bir rezaletle işi büyük zararla güç bela bitirebildim. Sonra çok yalvardı yakardı Babasının arazisini konu etti kızdım “rezil” dedim. Rahmetli söylemde inandırıcıydı, tatbikatı berbattı. Gizli işler yapmayı severdi. “Malatyalı” pasaport edindiğini öldüğünde ortaya çıktı.
         Dr. Şıvan’ı gördüğümde; “beni niye batırdınız” dedim. O “ Kaçar beni aldattı. zora soktu. Kaçara olan güvenimi yitirdim alakamı kestim görüşmüyorum” demekle yetindi., Ona çok kırılmıştı bir daha de görüşmedi… Ben, niye bu kadarını yazdım biliyor musunuz?

         Kardeşi M.K.rı severdim. İstanbul’da lüks bir daire almıştı, ufak bir hediye aldım. Rus eşimle (ve yeğeni) konuk oldum. Bir hafta önceden bildirmiştim. Bir “vize” sorunu vardı, otele gitmedik. Evinde hizmetçi de vardı. Beni bir gecelik barındırmadı! Ağabeyi için dünyanın kahrını çeken biri için bunu sindirmek kolay mı? Değerler değişti vefa duygusu kanamalı dostlar dan kime el atsam “dökülüyor” be kardeşim. Bu bir dost yıkımıydı.                    

                                                                     ***

Kazım Arık (bir kadeh keyfi)

         Kazım Arık Dr. Sait’le öz teyze oğlular. Yakın ilişkileri vardı. Kazım Hozat Orman Bölge Md.de Dersim halkını tanıma olanağını buldu. Dr.la Dersim sevdasını Kürt ezikliğini paylaşıyordu. Dr. son gelişinde Onu götüreceğinden söz etmiş ben karşı çıkmıştım. Sonuçta Kazımı götürmedi.

         Kazım, Dersim elitleri ile bürokratlığın keyfini çıkarırken içki dozunu arttırır. Bir iki kadehten sonra içki sofralarının en iyi yorumcu, mezelerin piri. Hani hakkını yemeyelim çoğunlukla yerini bulan anlamlı yorumları var. Kazım’ı içki sofrası arkadaşlığına özendimse de başaramadım. Onun en gözde “kahramanları” değerlileri içki sofrası arkadaşlarıdır. O sözünü ettiği kişileri tanımıyorsan “kahramanlarına” hayran kalıyor, hatta kendinizden sıkılırsınız. Kazım’ı anımsadığımda çokça sözünü ettiği Elazığ’da Hasan Taş, İstanbul’da, emlakçi tefeci Alişer, teyze oğlu Ahmet Demirel, Av Ali Yaşar İ.B.Parklar.Md. CHP dostları hatırlarım.

 

         Kızım Dicle, Türkiye’den sonra Kanada da bir Üniversiteye devam etti ve öğretim görevlisi oldu. İki yıldan beride Almanya’da bir üniversite de öğretim görevlisi. Dicle 2010 yılında, üzerinde yoğunlaştığı “1937-38 Dersim Sözlü Tarih Projesini” yaşama geçirmek için Avrupa Dersim Alevileri Federasyonu (ADDF) ile anlaşır. Başkan Yaşar Kaya.

         Anlaşma gereği Dicle Akar ve Yaşar Kaya adına bir bankada iki imza ile çekilebilecek bir hesap açılır. Yaşar Kaya, hesabın tümüne yakınını tek imza ile çeker. Dicle Akar, Yaşar Kaya’ya “hesabı görelim” der. Yaşar Kaya, hesap soran Dicle’yi ; “sana öyle bir şey yaparım ki, bir daha kimseye görünmeye yüzün kalmaz” der ve karalamaya başlar:

-“Dicle Akar, Kanada’da kısa zamanda oturum almış, üç yıl Kanada Alevi derneği başkanlığını yapmış, Deneği mülk sahibi yapmış kimdir bu hanım ?

-Şimdi geldiği Almanya’da 1937-38 Dersim Sözlü Tarih Projesi Koordinatörü oldu, Dersimce bilmiyor nasıl bu başarıyı sağlıyor, “ajan”dır

- Frof. Taner Akçam, “Ermeni çıkarları için bu işi yapıyor ” denir. Bütün bu karalamalar K. Arık’ın huzurunda ve rakı sofralarında da sürdürülüyor Kazım öz yeğenini tanımazlıktan geliyor.

Yaşar Kaya hesabını veremediği bu para için Tunceli dernek ve vakıf başkanlarını Almanya’ya davet eder, kimse gitmez. Ancak babasının içki arkadaşı Kazım Arık gider.

Ben haber alınca Kazım’ı gitmeden aradım ve durumu anlattım. Oda “Olur mu ağabey ben gider gitmez Akarları bulur durumu öğrenir Dicle’ye tanımaz mıyım demişti:

           Tarih 18 Mayıs 2011,Yol tv de “Munzur Tanıktır” programını izliyorum. Ekranda Avrupa Dersim Dernekleri Federasyonu Bşk. Yaşar Kaya (yanında Kazım Arık) açmış ağzını, yummuş gözlerini “1937-38 Dersim Sözlü Tarih Projesi” Koordinatörü Dicle Akar’a “veryansın” hakaretler ediyor. ..yüzü kızarıyor, başı önüne düşüyor, kendine gelince; “vah ben hırsız mıyım? İntihar ederim valla diye inliyordu. Kazım Arık eski içki arkadaşı Yaşar’n babasını ve Yaşarı övmekle yetindi. Ne yeğini Dicle’yi nede Teyze oğlu beni tanır gözüktü. Hatta beni kitabımdaki Bertal Efendi ile ilgili bir yazımı başkasına mal etti. Utandım, sıkıldım ama ulaşamadım kendine. Ancak bir telefonda Bertal deden böyle yalakalık etmedi ölüm karşısında” diyebildim.

           Dara bana, “Diyarbakır’a katil eli öpmeyeKazım Arık’ı kırmamak için gittim demişti. Oysa Kazım Ömer Çetin’in itirafçı olduğunu, kendini kurtarmak için lideri Dr. Şıvan ve arkadaşı Brusk’ı kurban seçtiğini biliyor. Zira Irak’a gideceğine söz verenlerden biride O. Kazım Arık katille uzlaşıyı onaylıyor. Öz teyze oğlu ötesinde cesur mert halkına yaşamını adayan Dr. Şıvan’a sadakati bu mu olmalıydı! Buna akıl tutulması değil de ne dersiniz?

                                                   *

         İlk Cıvrak Gecesi

2003te İstanbul Cıvrak Köyü Derneği yemekli bir gece tertip etmişti. Davet üzerine Bodrum’dan gelip geceye katıldım. M. Ali Ateş Benim Şıvan’ı anacağımı düşünür. Civariklilerin“Kürt” sakıncasını bildiği için “geceye siyaset sokmayalım” diye gecede “kimseye söz vermeme” kararı aldırır. Söz istedim vermediler, Kamer Genç’e söz verilince geceyi terk ediyordum, S.G. aracılığıyla on dakika konuşabildim.

Ben “Civarikli Gençler İmajı” adına, tarihin karanlığında sesi sedası kesilmiş unutulan kaybolmak üzereyken Dersim Civarik İki Uçlu Yaşam,  Dersimden Portreler’ kitap ve makalelerimle kamuya sunduğum “acılı ağıtlar ustası Sey Qaji, aşkın kemiksiz dili Sey Can, Apo Usen Mehmet Karatoprak, Sait Kıramızıtoprak ve Yusuf Kaçar’ı anmamı engellediler.

Bu ve benzeri değerleri gecelerinde anmamak Civarikliler için bir akıl tutulması “yıkımdı”.

Not:

Mehmet Ali Ateş, Köln Cıvrak Köy Derneği başkanı. İstanbul da Cıvrak Köy Derneği kurulmuş. Garip olan, bu iki derneğin birleşmemesi. Birinin merkez diğerinin sube olmaması. Bu bir oyundu. İstanbul’daki dernek bin kişilik yemek verebiliyor, üyesi çok. Kitleleri arkasında sürükler görünümde. Köln’deki derneğin on, on beş üyesi var. M. Ali her iki tarafı idare görünümde. İstanbul’daki aktiveyi Almanlara gösterip sosyal yardım alabiliyor! Nitekim Kardeşi 1971 den sonra Dr. Şıvan katilin iki üç kez para taşıdı. . İstanbul’daki Köy Derneğine bol vaatlerde bulundu sanırım tümü ( “müze” gibi) sözde kaldı!.                                                          

                                                *

“ Şöför Hüseyin” ve oğulları  

Köylümüz araba nedir bilmezken “Şöför Hüseyin” köyümüzde sürücü belgesi olan iki kişiden biriydi. Diğeri Aziz Gül’dü. İstanbul’a gidenlerimiz “Şöför (Aziz- Hüseyin) taksisi ile Kazlıçeşme’ye ulaşırdı. O zamanlar İstanbul gecekondusu yaşamında birliğimiz tamdı. Bu iki sürücü durumu itibarıyla politik tutumuzda etken ve siyasi rotamızın belirleyicisiydi.

Araya yıllar girdi. Bu dostluluk ve birliğimiz hep devem etti. T a ki benim, S. Ateş’in Dr. Şıvan aleyhinde kullandığı bir sahta belgeyi “Dr. Şıvan ve Barzani Kürt Liderliği kitabıma alana kadar devam etti. “Tarlasının sınırına girmiş” olacağım ki Derneğe gönderdiğim kitapları şöför Hüseyin tekmeler, kimseye okutmadan geri göndertir. Bunu, Hüseyin Ateş’e yakıştıramadım. Onu, arabasına her bineni taşıyan Şöför Hüseyin” imajıma bağışladım. Anlaşılan öne bakması gereken yerde aklı geride yani dikiz aynasına takılı kalmış bir an için, yada babalık içgüdüsü, ne derseniz deyin içte.

Kırımdan sonra 1950 de okuma olanağını bulan gençler bir grup oluşturmuştuk. Okumayı teşvik, çocukları okula yazdırma, işini bitirmeyene imece usulü ile yardım, ayrım gütmeme vs. ye ön ayak olan “Civarik Gençler İmajı” oluşmuştu. Gençlerin bu imajı Kızılkilise, Kalan’a ulaşmış örnek gösteriliyordu. Bu imaja karşı tüm köylüler okuyanlara kapılarını açmak için adeta yarışıyordu. Zira gidilen ev de köy sorunları tartışılır, köy halkı bilgilendirilir sorunlara çare aranır karar alınırdı. Şairler dinlenilir evler şenlendirilirdi. Buna bir nevi “okuyan gençlerin büyükleri bilgilendirmesi” denebilir. Köylülerde okuyanları “evlatları” bilir buna göre davranırdı. Şöför Hüseyin bunlardan biriydi.

Şöför Hüseyin genç yaşta kendi köy halkından 60 kişinin kırımına tanık. Şöför Hüseyin’in ömrü boyunca kendi halkını (Kürtleri) “katl” “eden partinin militanlığını tek düzeyde sürdürmesi bir geri vites alışkanlığı. Keşke dikiz aynasına takılı kalmasaydı.

İnancım, Söför Hüseyin’in Dr. Sait’i en az çocukları kadar sevdiği, Onların Sait aleyhinde ki çabalarının farkında olmadığı yönündedir. Ne yazdığını okumadan, bilmeden Dr. Sait için yazılan bir kitabı tekmeleme şuursuzluğu bir “babalık” refleksidir diyorum.

Ne ki çocukları mürekkep yalamış, Avrupa görmüş onların “hatalarını” anımsatan ve aynı kaderi paylaşan bir ağabeylerine karşı, yüzleşme yerine bunu, bir küslüğe, bir kine dönüştürmeleri en azından evrensel kriterleri çalıştırması gerekirdi.

Konuşmacı olarak katıldığım AB parlamento salondaki bir panelde M. Ali dinleyiciydi. Arada, ben yanına gittim, merhabamı almadı uzattığım eli itti, Evine gidecektim istemedi..

Bunu, Almanya’da yaşayan bir yeğenine anlattım. Yeğeni bana “Amca bizim dede çift sürerken bir boğaya küsmüş 7 yıl ona küs kalmış ona “ho” bile dememiş , siz birkaç yıl daha bekleyin” diye teselli ederken “ağlanması gereken halimize” güldürmüştü.

S. Ateş bana yazdığı mektupta Irak’a giderken tutuklandığından söz etmiş ama nasıl kimin tarafından kurtarıldığından söz etmeyince ben katile bu hizmetin bir zorunluluktan kaynaklandığını düşünmüş ve halen aynı kanattayım.

Ateş kardeşlerin Akıl Tutulması

Ben değil araştırmacı Kürt yazar Diyar Nezan yazıyor: Derweşe Sado, Şerafettin Elçi cellat rollerini oynamış ve Türk devletiyle karanlık ilişkileri yandaşları tarafından kabul görmüş kişilikler. Derweş öyle bir cellat ki 30 yıl sonra da Şıvan’a ikinci kurşunu nasıl sıktığınınn zevkini anlatacak kadar hasta ruhlu. Sait Elçi’nin yok edilmesiyle yetinmeyen bu cellat. Şıvanların infazınıda gerçekleştiriyor. (...Dr. Şıvan ve Bazani Kürt liderliği) s.1I1)

         Biliyorum tekrar ama anlatamıyorum. Ateş Kardeşlerin bu katillerle el ele vermesi uzlaşıp Dr. Şıvan Kitabı ile Şıvanı katil göstermekte amaçları ne anlayamadım.  

Serwan Büyükkaya bana “Dr.Şıvan eşyalarını kime vereyim” diye sormuş bende Oğlu Dara’nın adresini vermiştim. Dara bu eşyaları sakıncalı bulur Ateş Kardeşlere bırakır.

a-) S.Ateş’in bunlar içinde bulduğu bir sahte yazıyı anında Şıvan aleyhinde kullanır.

b-) Kendi oğluna Şıvan adı verecek kadar Dr. Sıvan seveni S. Ateş, 1971 den sonra Dr. Şıvanın katili (I-KDP ve Derweşe Sado’nun Bşk. olduğu T-KDP ) hizmet eder.

c-) M. Ali’ Dr. Sait yazılarını (kalıntılarını) sevenleri yerine katil zanlılarıyla paylaşır.  

d-) Ateş kardeşler dağda öldürülen öz amca oğlu naşına sahiplenmez, dağda bırakır.

e-) Ateş kardeşler hiçbir yede ( tv10 mikrofon tutuşları dahil) Dr. Şıvan’ın ölümünü hiç sorgulamadı, tartışmadılar. Çünkü Onlar “yanlışlarını” da sever!. Şaşırtıcı ama gerçek.

                                                          ***

Bolu Hava Tugayı

         1900 yıllarında Civarik’e Bolu hava tugayı gelir. Köylüyü okul binasının önünde toplar. İçlerinden üç kişiyi işkenceye alır. Birini anadan doğma soyar, cinsel organına bağladığı ipin öbür ucunu eşinin eline verir ( topluğun önünde) okulun etrafında tur yaptırılır. Diğer ikisini ölesiye döverler. Köylülerden de “vukuat” olmadı şeklinde imza alır giderler.

İkinci gün başka bir birlik (sağlık ekibi) gelir. Köyü dolaşır.”Dün gelenlerin zülüm ettiğini duyduk çok üzüldük bir ihtiyacınız var mı diye sormaya geldik. Dövülenlerin acıklı durumunu görünce de “.. vay vicdansız namusuzlar, vatandaşa bu muamele yapılır mı bunlar asker içine sinmiş hainlerdir.ah vah” eder iki komalı adamı tedavi eder dönerler.

Devletin, “potansiyel suçlu “ gördüğü Dersim’liye reva gördüğü bu yaptırımın 1938 katliamının bir rutini. İşlenen, ahlaki değerleri ayak altına alma, onur kırıcı bir insanlık suçudur. Bu gün Dr. Şıvan’nın katillerine biat edercesine uzlaşan ve diğer genç dimağların, okumuş meslek sahibi olmuşların bu onur kırıcı olay karışışında suskunlukları, Cıvrak Köy Dernekleri ve yazı, haber verenlerin yada üyelerinden birinin kılının kıpırdamaması, bir direnişte bulunmamaları, zulme razı olmaları anlaşılır değil. Bir tutam ot için Sey Qaji yi baba ocağından kovan bir zihniyetle farkları ne! Üstelik bunların geçmişinde “Çivarikli Gençler İmajı” gibi umut olması gereken bir deneyimleri var. Susmak, bana dokunmayan yılan bin yaşasın demekle ya da katillerine biat, uzlaşmakla zalimin zulmü durmaz.

a) 1938 de katliamında her kesin bir baş çekmesi, dağınıklık, parçalanmışlığın bedeli salt Ağa ailesinden “54 kişinin diri diri yakılması” oldu. Kemikleri kurt- kuşa yem edildi.

         b) 1971 de Devlet-Barzani-Kürtlerin hain bir komplo ile Dr. Şıvan gibi bir değeri yargılanmadan kurşuna dizdi. Sahip çıkanı olmadı, üstelik katillerle uzlaşıldı.

       c) 1994 yılında köy halkının onuru ayaklar altına alındı Cıvrak Derneklerinin gıkı çıkmadı. Ne oluyor Allah bu çürümüşlük, dökülmüşlük katil hayranlığına bizi vardıran ne?

                                                                 **

Ölüm Vadisi ve Karargahı                                                                                                        

Yer Civarik yıl 1938,

Akşamki sürgün göçünün fecir vaktinde karargah bizim evin önüne kurulmuştu. Bu nedenle çok iyi anımsıyorum. Yaşamımda ilk kez böylesine üstünde aynı elbise, ayaklarında aynı postal, belinde aynı kasatura ve aynı tüfeği omuzlayan, bizim dili bilmiyen, konuşmayan amcalar görüyordum. Bizimkiler bunları “esker” diye adlandırıyordu.

Bu “ekser”lerden bir kaç kişi bizim evin önündeki bostana girmiş babamın ektiği salatalıkları bitkisiyle kökünden söküp getirmiş üstündeki salatalıkları yolup yiyince ben kendi kendime , “eyvah babam gelirse bu eskerlere ne yapmaz ki” diye onlara üzülmüştüm. Ne ki Amcam görüyor sesini çıkarmıyordu. Biz böyle yapsak bizi bir daha eve sokmazdı.

Ortalıkta garip anlamadığım şeyler oluyordu. Evin dışındaki düzlük üzerinde (Mehmet Gök amcamın şimdiki evinin arsası) otlardan temizleniyor “kürsü”ler elden ele dolaşılıyor, sipi denen yayık yayma üçgenlerine yer aranıyordu. Benim bildiğim “düğün- dernek” için önce davul zurna gelirdi. Diğer yandan “Akın akın” gelen köy halkı bizim evle “Şuya Geyre” (gırı sırt) arasındaki vadide toplanıyordu. Oysa bu vadide ayakta durulacak yer yoktu, bayırdı. Bu telaşa nedenini ne kimse biliyor nede bize anlatıyordu. Görünürde bizim evin önünde, “Şuya gevre” üzerinde ve üstte mezarlıkta üç yerde tüfekler küme küme çatılmış, asker hazırlığı göze çarpıyordu. Askerlik yapanlar bunun bir askeri hazırlık olduğunu, hepimizi öldüreceklerini söylüyordu. Zaten askerler “kaçın yoksa sizi öldürecekler” demişlerdi.

Civarik Köyü, Doğu Dersimde Bingöl ile sınır. Halk tüm yaşamını Ceği (Kiği) üzerinde yürütüyordu. Bu nedenle bir çoğu Ermenilerden boşalan yerlere gereksinim duymuş oralara göçmüştü. Civarik ağası Süleyman ağanın oğlu Küçük Bertal Efendi (öz dayım) köyden beş on aile ile Ceği’ye (Kiği’ye) birkaç yıl önce göçme zorunda kalmıştı.

Gemik, Melkis, Balık mezre sakinleri dahil Civarikliler kaçmayı asla düşünmüyor, bir tek duyum üzerine “ölüm de kalım da beraber” diye bu “ölüm vadisine” geliyordu. Asker gitmemiş mezreler bir haber üzerine kendileri akın akın geliyordu.

Melkis’liler, Sulbus Dağı’nın yüksek rakımı (bol oksijeni) ile olacak ki 10-15 yaş erkek çocukları dağa bırakıp gelmişti. Anımsadığım kadarıyla mahallemizde hayvan gütme sırası Musa Akbaş’taydı. O hayvanları bayırda bırakmış ölüm vadisine gelmişti. Musa amcayı askerlerin zorla hayvanların başına gönderdiğini biliyorum. “Malan, Musan, Çağıl, mahalleri hayvan güdenleri de gelmiş ancak asker bunları da geri göndermişti.

Bizim evin yanındaki Baş karargah ta üç-dört darağacı kurulmuştu. Birine köy Muhtarı diğerlerine, her yerleşim yerinden bir kişi baş aşağı asılmıştı. Ben içlerinden yalnız babamın arkadaşı Gemikli Memo Derg’ı (uzun Mehmet) tanıyordum. Boyu uzun olduğu için başı yerden sürünüyordu. Annem en çok ona ağlıyordu. Ayaklarında asılmış her bir tarafı kanlar içindeydi. Her darbe inişte ölüm vadisinden çıkan toplu bağrışmalar arşa yükseliyordu. Kurulan mevzilerden aralıklı atılan kurşunlar kırımın başlayacağının işaretiydi. Kurşunlar üstümüzden geçtikçe toplu bağrışmalar “sin sivan” arşa yükselirken güneşte bir türlü batmak bilmiyordu. Yaşarken ölmek denen şey sanırım buydu. Acı olanı suçunu bilmemek, onun için ne kaçıyor ne karşılık veriyor ne direniyor nede tanrıya yalvarış para ediyordu. Annem bir önceki gecede sürgün diye yola çıkarılan babası dahil 54 kişinin diri diri yakıldığı vahşetinden bihaber arada bir “iyi onları kurtardın” diye tanrıya şükürler ediyordu.

. Evimizin yanındaki karargahta kurulan darağaçlarındaki işkenceler devam ediliyordu. Ben bu cehennem azabından annemim eteği altına girmiş bayılı kalmışım. Uyandığımda etrafta kimseyi görmeyince korudan çıktığım koyağa saklandım. Ne yapacağı bilemiyordum Ev yakındı eve doğru yürüdüm tekrar o askerleri görünce gerileyip ölüm vadisine sığındığımı anımsıyorum. Eve giden amcam beni görmeyince gelip beni ölüm vadisinden eve götürmüş.

Ondan sonra aylarca dağ kovuklarındaki yılan, akrep, çıyan ve dağ keçileriyle birlik dağ koyaklarında süren acılı yaşam başlar..

Bir ay dilim tutulmuş konuşamamışım. Halen Dersim Kırımında söz edildiğinde Momo derg’ın yerde sürünen kanlı başı gözümün önüne gelir, ağzım boğazım kurur bir süre dilim tutulur konuşamaz oluyorum..

Sonra ne oldu derseniz!. Darağacındakilere ve ölüm vadisi seyircilerine gün boyu işkence “Kırım” “oyunu oynatılır, halka zulüm yaşatılır. Sonra sözde “hükümet af etti” denir kırım kısmı durdurulur. Oysa halkın bir suçu yok ki af edilsin. Dersim 38 Kırımının canlı tanığıyım. Tarih ne yazarsa yazsın Dersim isyan etmemiştir..

                                                        **

Çayan Demirel, “Dersim 38 Belgeselini” yaptı. Dr. Sait ve bana yeğen. Civarikli Gençler imajı ardılı. Çocukluğu İstanbul geçtiği için yakın ilişkimiz olmadı. Ne ki birbirimizi çok iyi tanıyoruz. Bir karşılamamızda kendisine takılmış “ Dersim 38 Belgeselini yapmışın benim elimde bu belgesel ile çok önemli doneler vardı yararlanabilirdin. İzleme olanağını bulamadım yine de seni kutlarım” diye serzenişte bulundum. Adresimi aldı “size belgeselimi gönderirim” demişti halen gönderecek!

Asıl üzerinde durduğum bu değil. Rahatlıkla söyleyebilirimki; Dersim 38 ile ilgili araştırması, birikimi ve eserleri olan önemli bir iki yazarlardan biriyim. Üstelik Çayan’la aynı köylü, özel dostluğu olan iki yakın akraba aileyiz, fazlası Dersim 38 de katledilen ailemizden 54 kişiyi ad ve yaşlarıyla, çeyrek asır önce kitaplaştıran, bunun için yargılanan tek kişiyim. Çayan’ın, benim mağduru ve tanığı olduğumu bildiği bu katliam bilgilerini benden değil de ikinci üçüncü elden almasının, benden uzak durmanın nedenini şimdi buldum, anlıyorum!.

Çayan, iki yıl önce bana Dr. Şıvan Belgeseli için geldi. Çok sevinmiştim. O sıralar hasta olduğum için çekime gereken ilgiyi belki gösteremedim. .

Ayrıca Çayan, Dr. Sait’ın ölümünü vurgulayan, sorgulayan sorular sormaması tuhaftı. Dr. Sait’in en iyi tanıyan yakını, dostu, fikirdaşı ve Onunla ilgili üç eseri olan, 30-35 yıl “Saitler Komlosu’nu” araştırdığımı bildiği halde Dr. Şıvan Belgeseli için benden bir öneri isteme yada danışmadiye bir derdinin olmadığını sezmem beni şaşırtmıştı. Gidince de “size en kısa zamanda çekimi netleştirir olurunuzu almadan yayınlamayız” diye söz vermişti. Bir yıl geçti tekrar aradım “daha bitmedi” dendi.” Tam o sıralar Dr. Şıvan Belgeseli internette yayınlanınca şok geçirdim. Elinde değildi, o deneni yayıyordu.

Ben Çayan’ı anlıyorum ama kendini böylesine kullandırılmasına katılmıyorum. Güvenirliği yitirir, geleceğini karartır. Diyeceğim, kahr olsun parasızlık ve bağımlılık..

                                                   **                                                                                           

Köylü Efendimiz

1959 yılı 49 lar davasında, Sait Kırmızıtoprak ve Yusuf Kaçar tutuklanmıştı. İstanbul’a gelen Süleyman Sarigül amca Kazlıda beni gördüğünde; ero uso havalé to kotıyé (arkadaşların nerde ) diye bana sormuş bende “apo hukumati kerdézere ( hükümet tutukladı ) deyince bana döndü “ero tı nıskına dé soploru pırodé (sen becermedin mi iki şamar yapıştıraydın? İşte Cumhuriyetin “efendisi” köylümüzün bu!. Buraya kadar eleştirdiğim hep okuyanlarımız oldu. Birde “Milletin Efendisi” (köylüye) bir göz gezdirelim.

12 Eylülden sonra birçok parti veto edildi, seçime sokulmadı. Bunlardan birisi de SODEP ti. SODEP Ankara il teşkilatı yer bulamayınca Partiye kendi iş yerimi verdim, karşılıksız 5-6 ay kullandılar. Bu arada seçim için aday gösteriliyordu. Ankara il başkanı Suphi Karaman (12 Eylül ihtilal Komitesi üyesi) beni Tunceli için aday göstermişti. Sonra Erdal İnönü ve birçok kişi veto edildi. Ön seçim sistemi getirildi. Ben Tunceli’ye gidemedim.

      Anlatmak istediğim seçim değil, benim adım listede kaldı ve soyadına göre de liste başı. Tunceli’de ön seçim yapılıyor. Bizim köyden 12 kişi Nazimiye’ye gelip oy kullanıyor. Tümü ismimi siliyor yerine kendilerini Nazimiye taşıyan Kamer genç’i yazıyor. Her birinin iki kişiye oy verme hakkı var, bundan biri bana verilmiyor. Üstelik en yakınlarım: Ahmet Akar, Mustafa Akar, Sait Güneri, Mehmet Karagül diğerlerini yazmayayım tümü bu günkü emekli aylığını işimden elde eden can ciğer kişiler. Hormekli diye Mazgirtte iki yüz elliye yakın oy verilmiş. Oysa M. Karagül, K.Bulut ve S.Toptaş “efendilerimiz” bizi görünce ne yabancılaşmamız ne kansızlığımız kalırdı. Biz okumuşlara; “Sıma ne zeveziyé, sıma siye mérdu.(siz evlenmemiş kocaya varmışsınız) diyorlardı. Pe ki bu dökülme niye ki?

Bu tutarsızlıkları kulağıma küpe oldu, halende o küpeyi taşıyorum. Güvenim sarsıldı bunlarla bir yere varılmaz diye düşündüm ona göre davranışımı ayarlamaya çalıştım. Köylünün aklı tarlasının sınırına kadar “ demiş Lenin. Oysa bana bir oy vermekle tarlasının sınırını aşılmazdı ki! İşine gelince cin kesilenler adamını harcamakta sakınca görmüyor. Demek ki işin mayasında bir tutarsızlık bir yıkılma, bir dağılma bir parçalanma vardır!.

                                                   ***

 

Sevgili dostumun kardeşi Hasan

         Sevgili dostumun oğlu Dara

         Sevgili akrabalarım

 

Birkadersizliktir devem ediyor. Üçümüz aynı acının eş mağdurlarıyız. Birimizin sevgili babası, birimizin ağabeyi, birimizin can dostu olan Dr. Sait’in (bir hain komployla) yok edilişi yarım asır oldui. Bu zaman içinde Dr. Sait’e inanan ve sevenler, 0’nun anılarına ve becerilerine sahiplenseydi birçok kayıplar yanında bu acı da yaşanmazdı. Ne ki çoğunun Dr. Sait’in hayatını adadığı Kürt halkı ezilmişliğinin insani bir sorun olduğu bilincinde değildi.

Dr. Sait’in mücadelesi, Türk “kafatası ırkçılığı” gibi ayırımcı bir ırkçılığın, yada ilkel bir feodal aşiret ırkçığı mücadelesi değildi. Dilinden, inancından dolayı ezilen horlanan Kürt halkı yanında, sömürülen emekçi kitlelerin (sermaye-emek çelişkisi), topraksız ırgatın toprağa kavuşturulması, haklarının birlikte ele alınması eşitlikçi düzenin olmazsa olmazı diyor, Anadolu da “Türk-Kürt kardeşliği” bin yıllık bir birlikteliğin sonucu görüyordu.

Dr. Sait’in bu sosyal-toplumsal düşünceleri, özellikle bağnaz Kürt feodallerince kınanıyordu. Harbiye Tutukluluk döneminde Sait’i “bilgiçlik taslamak” ve “revizyonist” olmakla suçlayanlar sonraları Ona, Bolşevik Komünist Leninci dediler bu da yetmedi Dersim Kızılbaşı ,ajan “ aşireti devlet yanlısı” suçlamasıyla karalamaya başladılar Çünkü Sait atılganlığı, kıvrak zekası, kişileri ikna kabiliyeti yanında yazar çizerliğiyle de medyanın gündemdeydi. O Kürt sonu yanında ezilen tüm kitlelerin, geri bırakılmışlığı nedenleri üzerinde duruyordu. Türk-Kürt kardeşliğini savunması Kürt aydınlarının hoşuna gitmiyordu.

Bu gün uluslar arası bir sorun haline gelen “Kürt Sorunu” konusundaTürkiye, tüm Kürtleri “terörist” olarak algıladığı içindir ki kalkınmasında ve demokrasisinde yıkımlar yaşıyor. Türkiye’yi yönetenler komşusu Suriye’de ki çatışma ve kayıpları bir vahşet olarak kınarken ülkesindeki kardeş kavgasında yaşanan onlarca ölümü göremiyor. Kıbrıs’ta yüz bin Türk için devlet kuranlar ülkesinde ki yirmi milyon Kürt anadili ile eğitimini “hak” görmüyor, On beş yirmi milyon Alevi inançlı vatandaş (zorla)asimle yoluyla Sunileştiriliyor. Yargı kararları uygulanmayarak Alevilere din dersi zorunlu kılınıyor.

Oysa Dr. Sait yarım asır önce Kürt halkı için ön gördüğü ana diliyle eğitimin sağlanmasının bir lütuf olmadığı, insanı hak olduğunu, bunun Türk Kürt birliği ve beraberliği için ileri sürdüğü savları Türk kamuoyu ancak bu gün tartışır oldu.

Sevgili Dara

Baban, anti özgürlükçülerce kalleş bir komplo ile öldürüldüğünde sen daha çocuktun. Bu nedenle, o yaşta senin babana sahiplenmeni kimse beklemedi. Ama aradan kırk küsur yıl geçti. Sen yeteri derecede büyüdün, okudun, mal mülk de edindin darda da değilsin.

Bu arada babanın elit bir kişi olduğu, sosyal, toplumsal edinim ve becerisi ile kendi başına siyasi bir oluşumu yaşama geçiren, gözünü budaktan sakınmayacak kadar cesur, atak kıvrak zekası, cesaret ve becerisiyle kamuya mal olan bir değer olduğunu da öğrendin.

İlgi alanın olmadığı için “ölümünde” etken olan birkaç satırbaşına değinmem iyi olur.

Kürt Coğrafyasını bölüşen devletler (Türkiye, Irak, İran, Suriye), 1945 Kürt hareketinden sonra Barzaniler ile, karşılıklı bir çıkar anlaşması içindedirler.

Bu dört devlet, Kürt Liderliğini Barzanilerin ipoteğinde tutmalarına karşı, her devletin içinde kurulacak legal, illegal Kürt teşkilatı (partilerin) kurucu üyesinden bir ikisinin (Kürt halk hareketlerini kontrollerinde tutmak için) Barzani’ye bağlı Kürt (ajan) olmasını isterler. . Örneğin Türküye Kürt demokrat partisi (TKDP) sini beş kurucusunda ikisi Barzani yanlısı. Şerafettin Elçi ve Derweşe Sado’i bilmeyen Kürt yok. Şerafettin Elçi Sait Elçi’nin ölümünden önce Dr. Sait’i savcıya ihbar eder. Yine M. Barzani’nin bir partili arkadaşımız yaptığı araştırma da öğrendi ki, Dr şıvan Sait Elçi’yi öldürmüş dediği “partili arkadaş” Deweşe Sado’dan başkası değildir.

TKDP lideri Av. Faik Bucak öldürülünce bu parti başkanlığı Dr. Sait’te teklif edildi. Ancak Dr. Sait bu teklıfi kabul etmediğinin canlı tanığıyım..

Sonra Dr. Sait’in arkadaşları ile kurduğu Türkiye de Kürt Demokrat Partisi (T de KDP) altı yedi ay gibi kısa süre içinde halkla bütünleşir ve umulmayan bir başarı sağlar. TKDP tüm üyeleri TdeKDP yani Şıvanın partisine kayar. Dr Şıvan efsanevi, aranan bir kişi olur. Bundan sonra “çanlar Dr. Şıvan için çalmaya başlar

           TKDP, Barzani’ye bağlı Serafettin Elçi ve Derweşe Sado, Barazani-MİT arasında mekik dokur. Barzani’nin TKDP olağan üstü kongresi dediği toplantıya, Kürt mütegalibesi ağa bey şeyh peşinde beş bin kişi kongreyi mitinge dönüştürür. Kuzey Irakta bir miting düzenlenir. TKDP adına katılan Ş.Elçi, Dr. Şıvan aleyhtarı binlerce sahte dosya mitinge taşır. Dersim kızılbaşı, koministi Dr. şıvan adamımızı öldürdü verin linç edelim gebertelim yoksa sorumlusu liderlik olur diye sloganlar atarlar. Bu mitingden sonra Dr. Şıvan ve arkadaşları “Sait Elçi’yi öldürmekten” tutuklanır. Sonra olanları bilirsin:

-Babandan kalan eşyaları İsveç’ten aldın Ateş kardeşlere verdin. İyi güzel, belki de değerlendireceklerini düşündün. Onlar, içinden baban aleyhine bir sahte belgeyi başkalarına servis ettiler (SAİTLER KOMPLOSU s.232). Tavrın susmak oldu.

-M. A . Ateş, kendisine verdiğin dokümanları getirip komplo uzantıları “kek” lerle paylaştı ve sermayesi senden hep birlikte babanın “katiliğini” sürdüren bir kitap bastınız. Oysa Dr. Şıvanı aklayan kitabım dernekte tekmelendi ve kimseye okutulmadan geri gönderildi. Yayıncısı Ahmet üzerime salındı hakaret etti vs vs. Ben bunları önceleri anlayamamış senin özel gücüne dayandığını anlamamıştım. Mimari karıyer edinmek sevdasına katillerle bir olacağını hiç mi hiç düşünmemiştim. Ahmedin ne haddine Dr. Saite sahiplendiğim için (ki ayn düşünüyorduk) bana hakaret etsin. M.Ali niye dökümanları katillerle paylaşsın, 30 yıl sonra ikinci kurşunun zevkini klip yapan bir katilin Dr. Şıvan ve Kürt trajedisi ve Dr. Şıvan Belgeselinde yer almasını kim sağlıyor işi ne? İşte senin randevu için düştüğün acil durum bunu anlamamı sağladı. Ben dostuma olduğum gibi oğluna karşıda dürüstüm. Dara, Sen istemesen de biz bir aileyiz. Seninde bu ailenin onurundan sorumlusun.

     – Ömer Çetinin elini öpmen hain katil ve uzantıları keklere biattir. Dr. Sait, Sait Elçi’yi öldürmedi. Bu iftira komployu karartmaya yönelik. 30-35 yıl araştırdım. Yazdığım iki üç kitap değişik sitelere gönderdiğim belgeden sonra Bilirkişi Raporu ile “SAİTLER KOMPLOSU DR. Şıvan ve Barzani Kürt Liderliği” kitabını yayınlamamKomplo aklayıcı hainlerin kimyasını bozdu. Yarım asır önce, kalleşçe öldürdükleri Dr.Sait’in “kemikleri nerde diye sorgulama yürekliliğini göstermeyenler“ Dr. Sait’ katidir” yazdırtıyor. Aileye hakaret ediyor ve siz bu kitabın finansörü oluyorsunuz. Bence bu ayıbın altında kalkamazsın.

 

Sevgili dostumun oğlu

Ben ve Sait 38 katliamında 54 aile ferdinin yakılmasına tanık olmuş iki arkadaştık. Ardında bir yıl arayla babamızı yitirdik. Dostluğumuz 1950 de Civarik İlkokulunda başladı, üniversite yıllarında bilinçli pekişti. Biz akrabalıktan çok düşünce de özdeştik. Bilirsin Sait’in ilk tutuklama nedenlerinden biri bana yazdığı mektup oldu. Dersim Kültür derneği, Ceride-i Dersim, Tunceli Mili folklor ekibini, 1950 Civarikli Gençler imajcısı önde gelenlerindendik. İstanbul’da Kazlı Balat vs. sıklıkla uğradığımız yerlerdi.

Dr. Sait son yıl her gelişinde beni mutlaka arar bulurdu. Son gelişinde yılgın, sarsıktı. Liderin ilkelliğinden, kimi yakın arkadaşının “verdiği sözden” caydığından yakınıyordu. Öldürüldüğünde oğlu, kızı, sen küçüktünüz. Sait’i savunmak direk “vatan hainliği” sayılırdı. İlk kitabım çıktığında “ne gerek var başını belaya sokmaya” deniyordu bana. Yazdıklarıma hiçbir Civarikli (okumuş) destek olmadı. İDGM. de yargılandım. Her kes kabuğuna çekilmişti. Neyse ki Erbakan için çıkarılan bir yasa sayesinde yargılanmamız ertelendi…

Dayı oğlu, biz bir aileyiz. Aile, dayanışmayı gerektirir. Bu dayanışma geçmişten ders çıkarmayı ( Ağa kardeşlerin tüm çocuklarını) kapsar. Geçmişe bakarsak: Zeka ve cesaretini (Dr. Sait’le özdeş gördüğüm) B. Bertal Efendi, kendisini Elazığlara kadar gönderip okutan ağabeyi Süleyman Ağa’ya karşı bayrak açar. Pir mürşit gücü ile “ağalığı” ağabeyinden alır,”ben ağayım” der. Bunun detaylarını bir kenara bırakıyorum. Areller kışkırtmış, şu bu vs. tatsızlıklar.. yani bir dağılma başıboşluk dönemine girmişler.

Sonra olanları bilirsin, babanla dalaşınca Süleymen ağa oğlunu Kiğiye göndertir. köy birliği bozulur, akraba, mezreler arası nizalar başlar, Gemik saldırısı, Balıklıyı dövme, bir tadımlık ot için bir birini öldürmeye kalkma, bir iki cinayet derken eş-dosttan olunur. Toplumsal dayanışmadan uzaklaşırlar.

Bu dağılış ve bozgunu sezen devlet güçleri bir gece vakti köye gelir, tereyağından kıl çeker gibi aileden 54 kişiyi alır götürür, el-ayakları bağlar yolda yakılır.. Xıdé Alé İsme” cahili teslim olmaz, kurtulur) Birlik olsaydı değil ağayı, bir köylüyü götürme olanakları olmazdı. Süleyman dede ve kardeşlerine (54 canın naaşına de) sahiplenen biri olmamıştır.

Sevgili dayı oğlu

Canlısına sahiplenmeyen ölüsüne hiç sahiplenemez. “54 kişinin cesetleri ne oldu? Ben bir yanıt bulamadım. “cesetler kül oldu,…   O koşullarda ne gömüldü ne de kül oldu, kurt-kuşa yem oldu. B. Bertal Efendi’nin cesedini bir yabancı, bir hafta sonra çuvala kor Memo Hiçle köye göndertir. Kolay olduğunu söylemiyorum ama vefasızlık çürümüşlük. Yiğitliğin korkuya dönüşümü söz konusudur. Bu günde bu çürümüşlüğün daha acısı, kişiliksizliği sergileniyor.

Sey Qaji’ “zengeno bé dım mevi” diyor. Şimdi her sapsız kazmayı ele geçiren önlerini kazıyor. Bertal Efendi’nin cesareti, Süleyman Ağanın dürüstlüğü, Dr. Sait’in niteliliği ile övünme hüner değil, zavallılıktır. Hüner, onlara sahiplenmek onların sosyal toplumsal niteliklerini gün ışığına çıkarmayı değerlendirmeyi gerektirir.

Dr. Sait Hareketi, 38 deki bu insanlık dışı katliamlara karşı bir direniştir O Dersim Kürtlerini evrensel değerler üzerinde ele alıyordu. Sonra ne oldu; Ağa dedelerini, Aptullah Paşa, torun Şıvan’ı, Türk-Kürt (MİT-Barzani bırakırınlığı) katledeken de; dedelerini “asi” Dr. Sait’i katil gösterdiler. Gösteren, Katil-Maktul uzlaşı kitabı!

1959 yılında Sait ve Kaçar tutuklandığında Sılemanı Gulavi, Kazlıda beni görünce “ero flankes havalé to kotiyé .. to nıskına ke zu suplore prodéne (arkadaşların nerde .. sen yüzlerine bir şamar indirmeyi becermedin mi? ). Amcam kendi dünyasını anlatıyordu.   Lazı maa mı, lazı maa Sayidı (Aziz ve Sen) aynı dünyada kaldı sınıfı geçemediniz. Bu da bir tercih!

Hasan bey

Ben Dr. Sait’in en yakın arkadaşı ve iki Sait’i tanıyan bir dostu olarak 30-35 yıl didindim. Onunla ilgili üç kitap ve yüzlerce makale yazdım Binlerce site ile ilişki kurdum ve yazılanları araştırdım. Tek kanıtları olan dört sayfalık “Dr. Şıvan’ın el yazısı ile itirafı ve ifadesi” denen belgenin sahte olduğu yani Dr. Sait’in yazısı olmadığı Bilirkişi Raporuyla kesinleşince “SAİTLER KOMPLOSU Dr. Şıvan ve Barzani Kürt Liderliği “ kitabım çıkardım ve sustum. Sonra neler oldu birlikte bakalım:

a-) Bu kitabı dostları okusun diye parasız 3-4 koli Köy derneğine gönderdim. Kitap dernekte tekmelenerek dışarı atıldı. Karun Dara ve ağa ailesi istemese kimin haddine kitabı tekmelemek!

b- Dr. Sait’in eşyaları alındı, bu konuda tek uğraş veren bana, Fethi yada sana verilmedi. Dr. Sait’in anı, yazımları ( ki çoğu değiştirilmiş ilaveler yapılmış) katillerle uzlaşı diye paylaşıldı.

c)- Dr. Sait’in tüme yakın yazılarını içeren bir kitap hazırlanıyor (çok iyi). Sonra Bilirkişi Raporu göz ardı edilerek Dr. Sait’in katil olabileceğini ima eden, katil ve komplolarını karartmaya yönelik Kürt Trajidisi yalanları ekleniyor.Bununla Dr. Şıvan’ın Kürt mücadelesi yok sandınız!

. Ben değil, Sait Aydoğmuş diyor ki: “Şakir ve Derweşin WAR dergisinde bir çok kez Kürtçe Türkçe yayınlanan “komplo senaryoları ilgili okurca defalarca okunduğu, bu günde “BİLİRKİŞİ RAPORU” ile çürütüldüğü için yeniden bu hayali mantıksız tutarsız çelişkili hain varsayımlarla bulandırmak istemiyorum”.

Dedelerimizi katleden devlet, “sarih bir hastalıktan öldüler” diye kayıtlara geçer. Bilirkişi raporu ile kesinleşen Dr.Sait’in katil olmadığını gerçeğini siz katilleri konuşturarak küllüyorsunuz. Bakın görün defalarca yazdım tekrarlıyorum çünkü yüreğim parçalanıyor. Sizin bu kitapta konuşturduğunuz Derveş yani Jirek canisi, Dr. Şıvanı ben vurdum diyor. Kürt araştırmacı yazar yazıyor : Derweş öyle bir cellat ki 30 yıl sonra da Şıvan’a ikinci kurşunu nasıl sıktığınınn zevkini anlatacak kadar hasta ruhlu. Sait Elçi’nin yok edilmesiyle yetinmeyen bu cellat. Şıvanların infazınıda gerçekleştiriyor.

Bu kitabın “sanal” yazarlığını Ahmet, M. Ali, sen Dara değil de, bir deneyimsiz yeğene yüklenmesi önceden planlanmış bir komplo olduğu ayırtında olamıyorsunuz. Bu, “işte yeğeni de Dr. Şıvan, Sait Elçiyi öldürdü diyor” demek içindir. Bunu kimlerin yaptığını çok iyi biliyorum. Petrol paraları beklentisi olanlar Dara’yı Mimarı kariyeri zaafını bildikleri için onu kullanıyorlar. Ben can derdinde sizi kullananlar et-post derdinde. Senin bunu anlamanı istiyorum. Dara Diyarbakır’a gidip Ömer Çetin’in elini senin için öpmez. M. Ali, Ömer’in Dr. Sait’in ve Hasan katili olduğunu, koşullu salındığını bilir. Ama siyasi görüşü kardeş öldüren (Bırakırın) Kürtlerden yana onlarde kandırıldı!

Benim Ateşlerle hiçbir sorunum yok, tek sorun, başından beri onlar “Sait Elçiyi Dr. öldürmüş” düşüncesinde. “Elinizde belge varsa açıklayın bende ikna olayım” dedim tınmadılar. Bilirkişi raporunu ellerinde görmemezlikten geliyorlar. Onları etkileyen de Burkay’dır.

Hep birlikte yazık ettiniz, itibarsız kıldınız benim dostumu. “Saitler öldü diriltemezsin öyleyse tek yol Barzani kervanına sizde katıldınız, Lakin bu gün çocuklarınız susar ama yarın torunlarınıza anlatamazsınız. Oysa ben yargılama yolunu arıyordum. Elim kolumu bağladınız. Gidip katilin elinin öpülmesi ailenin itibarsız kılınması olacak şey değil..Dr. Sait’in kemiklerini sızlattınız.

Hasan Seninle bu güne karar hiç ters düşmedik, hiç çatışmadık, Yalnız Sait için değil 54 ailemiz ferdi için tavrım aynı oldu. B.M. lere bile başvurdum. Sait değil başka birinizde olsaydı de hainliğe karşı tepkim aynı olurdu. Dr. Sait’in katil olmadığı çabam, katil yandaşlarından başka kimseyi karşıma çıkarmaz sanıyordum. “Vefasızlığı” unutmuşum. Senin bu işe girişmeden, Sait için her tehlikeyi göze alıp emek, uğraş veren vefalı H akar’a. danışman gerekirdi. Bu işin içinde olmama aile birliği için kaçınılmazdı.

Bir başka yeğen Facebook ta sayfalarca (kitabımdan) alıntı yapıyor. ben “hiç olmazsa kaynağını belirt” deyince O; “ya mecburmuyum kitabının reklamını yapmaya.” Bir diğeri , bir sahtekarı aklamak için YOL tv.canlı yayında kızım ve eşini rezil ediyor. Allah aşkına ne oluyor. Aile beni dört bir taraftan sarmış. Aslında sarılan DR. Şıvandır. Hz. Ali” haksızlığa karşı sessiz kalmayın, hakkınızı kaybettiğiniz gibi şerefinizide kaybedesiniz” der. Gidişat 38 den de beter.

Süleyman ağa’nın ağalığı; aileyi, eş dostu bilme, değer verme, danışma, kim olduğuna bakmadan haktan yana, insancıl ve birleştirici üzerinde sürdürüyordu.

Bak, bir belgesel yapılıyor. Bu güne dek hiç biri bu “konuyu araştıran bilen” bana “kiminle görüşelim kim doğruları bilir” diye sormadı. Bu gidişatla Dr. Sait’i itibarsız kılındığına tanık oluyorum. “Dr. Çok iyi” övgüsü dışında niçin “kim nasıl, niçin işkence yaptı, komplo ne ve karalamaları, ne biçim iftiralar yapıldı kimler niçin yargısız kurşunladı, ” diye sormuyor. Bu nedenle benimle yapılan röportajın “yok sayılmasını” istedim. Bunu özellikle senin ve her kesin bilmesini istiyorum. Sait dostumun bu itibarsızlaştırma çabasına malzeme olmak istemiyorum. Dara bir davette bulundu sonra beni bu toplantıdan dışladı. Sen davetli oldun için nasıllını bilisin!

 

mıke niya va, aşire çı lazdé aména péser
nézon çı qeseykené, çı vato seveta mı ser
laz vano ke “mı Usené Eskora vat, o néno
sıma çı vané mıré vazı, O raya xoser sono
         vato zui kıtavé dey paskul kerdo, o coka qariyo

nézone ke O havalé xo Seidi İviş ser zof bariyo
         lao sari piyé mı kişto, sari ra çı, mısletiye ez ken
         ez mimaru sıma mı dımra biré, ez işo xo zonen
       Dr. Sait Kırmızıtorak yani Dr. Şıvan ailesinin Diyarbakır’a gidip katillerin elini öpmesi, uzlaşıya paralel, katillerin anlatımıyla Dr. Şıvan’ı arkadaş katili gösteren kitabı yazmaları, Dr. Şıvan Belgeselini katiller anlatımıyla çıkarmaları kabul edilemez. Bu Dr. Sait’in kemiklerini sızlatır. Adaba, geleneğe evrenselliğe uymayan bu akıl tutulmasını 38 Civarik derbederliği ile örtüşüyor. Aynı kaderi paylaştığım Ünlü Dersim ozanı Sey Qaji benim gibi iniliyor:

 

Çevreç çé Xormekçıkan                           (Hormeklilerin kırk evindekiler )                                                                                

   Péro veziyé seré bonan                             (Bütünü çıkmış dam üstündeler )                                            

Mı veng da “lao huyu bızeré bırı”             (Ben çağırdım “hey küreği kapın gelin”)    

   Bını çığde mendé dı bray zu zama”           (Çığ altında kaldı iki kardeş bir damat)

   Mıke hen va, pérune veré xo çarna         (Benki öyle dedim tümü arkasını döndü)

   Şi keyti zere, çever xoser çip da ca”       (İçeri girip kapıyı arkadan sıkı kilitledi )

 

   Sey Qaji ev-barkını terk eder, Haydaran Aşiretine sığınır. Çileli yaşamı dokuz yıl sürer orada ölür. Şey Qaji nin kemikleri 75 yıl sonra baba ocağına getirilir defin edilir. Dernek başkanı beni davet ama toplantıda adımı anmadı. Bu şenliği organize eden Gemikli Cemal, binlerce davetli arasında, Sey Qaji’yi araştıran, deyiş ve ağıt çevirileriyle ilk kez kamuya mal eden “Dünya Kürt Edebiyat Tarihi’ne” geçiren kişiyi ne davet edre, nede toplantıda adını anar nede gönderdiği bildiriden bir satır okur.
           Üzüm üzüme bakarak kararırmış vefa, genel hafıza, toplumsal uzlaşı da öyle. Vefa duyguları kanamalı insanlar yaşayandan ve güçten yana olur.  “Sermayenin gölgesini satamadığı ağacı kesmesi” bundandır. Dr. Sait Dostum yanında olduğum için mutluyum. Sevgiler

 

Kirletilen Alevi Kimliği

16 Mart 2014

Kirletilen Alevi Kimliği                                 

Hak Yolu (Reya heq) denilen Kızılbaşlık, insanı en büyük varlık gördüğü için sürekli zulme uğrar.  Aleviler, “derileri yüzülmesine” karşın “insanı inciten” hiçbir inanca “evet” dememiş ve de insan odaklı bu inançtan sapmamıştır. Aleviliğin insana verdiği bu önemin, çağdaşlığın bu günkü evrensel değerleriyle bire bir örtüştüğü görülüyor.
          Asırlar öncesi yaşamın,bağnaz, hikmetli “ kurallarına bağlı kalmayan çağımız Aleviliğinin bu günkü yol haritasını;  ırk-inanç ayırımı yapmayan hümanist, insan evrensel değerlerine uyumlu, bireyin özgür iradesi belirliyor. İnsanı inciten her türden yaptırıma karşı direniş, Aleviliğin farklılığıdır. “Gezi” olayında ölenlerin “Alevi oluşu” rastlantı değildi.
         Kamuoyunda Alevilerin, demokrasi ve gelişmeye açık insanın hak ve hukukunu koruduğu kanısının pekişmesi, son yıllarda ülke medyası sıcak gündeminde en çok konuşulan, tartışılan, açılımı yapılan topluluğun Alevilik ve Aleviler oluşu bundandır.
          Ne ki, insana önem veren, insanı kutsayan Alevilerin tarih sürecinde horlanması, ezilmesi, dışlanması, derilerinin yüzülmesi, kitleler şeklinde katl vahşetini  cumhuriyet hükümetleri, Dinayet İşleri Başkanlığı (DİB)  fetvalarıyla sürdürmüş ve sürdürmeye devam etmektedir. Ayrıntıya girmeden,  yazılı ve görsel medyada sıcaklını koruyan;  “Alevi, Kürt  vs” ayrımlarla bireylerin fişlendiği,  “yazılı sınavı kazanan bir gencin sırf baba adı Ali Haydar diye, devlet hizmetine alınmadığını” anımsatmak yeterli olacaktır. Türk ırkçığını “devlet ideolojisi” yapan devletimiz, Türk olmayanı asimle ve yok etmek için elinden geleni ardına bırakmamıştır.
           1925 Seyh Sait, Kubilay vs olaylarda zora giren devlet, kurtuluşu “tek millet tek inançta” arar. Devlet, bireyin vicdani sorunu olan inancı kendi belirlemek için DİB kurulur. “Türk-İslam” teziyle “inanç özgürlüğü, laik sosyal demokratik devlet”e son verilir. Tek soy Türk, tek inanç Sunni olunca; Kürtlere “dağlı Türk”, Alevilik “sapık inançla” tanımlanır.
        Alevi Dedeliği ve Hz. Ali 12 İmam
       
Cumhuriyet hükümeti, Alevlilerin ibadet yeri cem evlerini, kültür ocakları Tekke ve Zaviyeyi kaldırır. Alevi inancının önderleri rehber, pir Mürşit yani “dedeliği” yasaklar. Yerine “Hz. Ali  12 İmam “ koyarak Alevilik kimliliğini sulandırır.  Sonra Alevilere döner; “siz Ali’yi  seviyorsunuz,  Ali İslamın hası, öyleyse siz de İslamsınız” der ve şimdi de Alevileri; “Hz. Ali’yi sevenler” diye tanımlar. Oysa Aleviler insan sevendir  “yetmiş iki milleti bir bilir”  
      
Şecere dedeliği
       
Halifeliğin İstanbul’a geçişiyle inanç ulemasına (Ehl-i Beht’e tanınan “askerlik, vergi vs muafiyetinden” yararlanmak isteyen kavimler)“ şehy seyit, dedelik” payesi için Ehl-i Beyt beratı edinir. Bu gün Dersim’de “dede” payeli aşiretler, talip aşiretlerden daha çok.
       Devletin Türk-İslam deolojisi, “ötekiler” için kıyım ve yıkım olunca, ana dili Kürtçe olanın “Horasan gelmesi”, Sunni olmayanın “Ali soylu” oluşu kaçınılmaz olur.  Ana dilleri Kürtçe (Dimili) olan Dersimli üç elit Alevi Vekilden Kemal Kılıçdaroğlu;Biz Türkmeniz ailemiz Horasandan gelmiş”,  Kamer Genç;Türk oğlu Türküm Kürtlükle bir bağımız yoktur”, Hüseyin Aygün “Kürd değiliz Aleviyiz” tanımını yapar (basından)..  Aynı havayı soluyan bu üç politik önderin “kendinden”  kaçışını, “Dersim Travması, CHP ırkçı ezberi” etkisine yormak olası. Üzücü olan devletin “ırkçı dinci asimile politikası”  yıkımının bireyle sınırlı kalmadığı, toplulukların etnik inanç kimliğini kirletmesi realitesi.
        Dedeliğin çöküşü
       
Kültür ocakları elinden alınan Alevi dedelerin, gizli ibadet için sığındığı yer altı karanlığında dünya ile iletişimsizliği çöküşlerinin başlangıcı olur. Dedelerin “babadan kalma bilgileri, taliplerini “irşat, yol yordam” öğretmekte yetersiz kalır. Çevre baskısı, “ sapık inanç, gavur “ dan korunmak için de Şii Şeriatı önderleri yani “Hz. Ali 12 İmam’a sarılırlar. Buna Pir Sultanların “ezilen incitilen insanların yanında yer alış direnişi ruhu” eklenince Dede-İmam,  Cem evi -Cami yaklaşımı da hoş görülür. Ama Alevilerin “Ali 12 imam, ehli beyt” sevgisi,  hiç bir zaman Şii Sunni inancına dönüşmemiştir. Alevilerin, pir rehber mürşit öndeliğinde kadın- erkek, sazlı -sözlü cem- cemaat sema ve niyazı bu güne dek devam etmiştir.

         Aleviliği dara düşüren dedeler
       
İnançlar (dinler) tatbik ediliş kurallarıyla vardır. Ramazan ayında oruç, günde beş vakit namaz, Hac, zekat, kelimeyi şahadet İslam’ı kurallardır. Bu kurallara uymayan Alevilere “İslam içi” ya da  “dışı denilemez. İnsan odaklı her inançta Aleviliğin izinin görünmesi doğaldır.  Ama “Umre ya da “Hac bu güne değin Alevi kabulleri olmamıştır.
         “Alevilik islamın özüdür. Ben Kuranı, Buyruğu 12 İmamları  Mevlana’yı da Hacı Bektaşi Veli’yi de Yunus’u da okudum“ diyen ve devlete yakınlığıyla bilinen, alevileri, türk-islam sentezine sokmaya çalışan” Mürşit dedenin çağrısına devletin yanıtı,  bir kısım Alevi dedeyi Umreye götürmek oldu. Hiç kimse 120 kişiyi babasının hayrına Umreye götürmez. Amaç, Alevilerin toplumsal istemlerini oyalamak” olunca devlet elinden geleni ardına koymaz.
         Anlaşılmayan Mürşit Dedenin kendisini ayakta tutan dedeleri “hak gaspı, siyasetin merkezi “ olarak tanımladığı DİB.na teslimi ve Alevili Kimliğini tartışılır yapması. Bu kimlikte aranan namaz, oruç, Hac, zekat değil. Asıl olan toplumların inanç iradelerini kendilerinin belirlemesi, İslam olan Orta Doğunun cihat vs ile birbirini boğazlamaması, insanların haksızlıklara karşı duyarlığı, direnişidir. Umre için Arap çölüne gidenler orada “ya Xızır denilen şah Ali”  değil, namazında orucunda Şii-Sunni  ileri  Hz. Ali’i görür.

       “Kerbele” ve “Dersim Katliamı”
      
1400 yıl önce Kerbela’da,  Arap kavminin kendi iç “sen-ben”  çatışması sonucu 72 masum acımasızca katl edilmiş. Şii -Caferi başta olmak üzere İslam’ın önemli bir kesimi bu zulme karşı yılda 12 gün aç, susuz, gıdasız kirli bıraktığı bedenini birde zincirle darp ederek bunun yasını tutuyor. İçeriğinde kiri, ilkeli, kini, öfkeyi insan incitmeyi barındıran bu”aşureli yasın” Alevi inancıyla bağdaştığı söylenemez. Buna çağ gerisi “Nuh Nebi Aşuresi” denebilir. “Şecere Dedelerinin” Alevileri, bu “aşureye” malzeme yapma gayretinin arttığı görülüyor.
         Asırlardır sürdürülen kendine benzetme (asimile) politikası sonucu Alevilik Sunileşme rayına oturtuldu. Alevi inanç önderleri Rehber Pir Mürşit yerine Hz. Ali ve 12 İmam, Cem evi yerine Cami dayatılması  “Dedelerin” Umreye gitmesiyle meyvesini verdi.
          Sorun zulme karşı gelmekse daha dün Dersimde 72 değil, 72 bin Alevi  çocuk, kadın, hasta, yaşlı, masum acımazsızca diri diri  yakıldı, mağaralarda fare gibi zehirlendi, hamile kadınların karnı deşildi, yöredeki dereler, ırmaklar, ceset dolu kırmızı aktı.. 
        
Kıyas kabul edilemez bu” insanlık dramına” ve diğer kıyımlara karşı, Dersim içeri Alevilerin gerekli direnişi gösterdiği söylenemez.  Aykırılıklar, inancın örselenmesi, kimliğinin kirletilmesi, “Alevi kimliği” tanımı zorunlu kılıyor.
       Temizliğe, Alevi inanç önderleri Rehber,Pir, Mürşit yerine  monte edilen “Hz,Ali ve 12 İmam” yani Ehl-i Beyt’ den  başlamakta ve tartışmakta yarar var.
[email protected]  www.huseyinakar.com ve www.huseyinakar.com

 

 

 

maktül ve katil uzlaşması

14 Ocak 2014

  Maktül-Katil Uzlaşı kitabı :
(Dr.ŞIVAN ve KÜRT TRAJEDİSİ S. Ali Arik 2011 Peri yayınları)

Kitabın en ön sözü Teşekkür :
……Bu çalışmada bana yardımcı olan, katkı sunan destekleyen Hasan Tanrıverdi’ye Mehmet Ali Ateş’e Timur Özsoy’a, Kemal Tolga’ya; ön söz ve anlatımlarıyla Kek Osman Aydın’a; anlatımı ve kitaptaki yazılarıyla Kek Ziya Avcı’ya, hasta yatağında görüşmeyi kabul eden, içten ve samimi anlatımıyla Kek Ömer Çetin’e,.. . .www.Nevroz.com da yazdığı ve çevirirlinden dolayı Kek Aso Zağrosi’ye; küçük Servan’a rahmen yazı ve imla düzeltmelerini yapan Ruken Tanrıverdi/Sarıaltun’a , “Kürtçe metinleri Türkçeye çeviren ve asıl önemlisi bu çalışmayı kitap olarak basımını yapan Sayın Ahmet Önal’a teşekkür ederim
…”      S.Ali Arik 

         S. Ali Arik, bu satırlarıyla bu kitabı yazarı olmadığını açık yüreklilikle belirtiyor.  İncelendiğinde kitabın ilk bölümünde “Dr. Şıvan’ın” onurlu mücadele yazıları, 2.bölüm Kürt Trajedisi ise,  Bilirkişi Raporundan önce  yayınlanmış ” Dr Şıvanı katil”  gösterme çabası güden komplo senaryoları ısmarlama yazıları içerdiği görülecektir.
          S.Ali Arık, Ömer Çetin’in “Sait Elçinin katil zanlısı”, “itiraflaştırılmış, komplo aklayanı”  bilincinde olsa Ona:   içten ve samimi anlatımıyla Kek Ömer Çetin “hasta yatağında görüşmeyi kabul eden şeklinde teslim olmaz, ailesini(ailemizi) aşağılayamaz ve de bu hain kurt kapanına alet olma talihsizliğine uğramazdı.
         Bu içerikte bir kitap yazma, Saitler öldü diriltemezsin tek yol Barzani” denilerek ilk ben denenmiştim. Ben, “Dr. Şıvan gibi yaşamını halkına adayan bir değerin,  hain bir komplo ile katledilmesinin yüzleşmesi yapılmadan Onun böylesi bir oyunla değersiz itibarsız kalışına göz yumamam” diye karşı çıkmıştım. İnanıyordum ki bu aileden kimse Dr. Sait’i anısını “beş paralık” etmez itibarsızlaştırmazdı. Şimdi anlıyorum ki su uyur kötü niyet uyumaz.
        S.Ali Arik, komplo aklayıcısı zanlı katil ardıllarını “kek sıfatıyla öne çıkarması, “Dr. Şıvan” gerçeğiyle çelişiyor. Bu kitabın içeriği yazılar önceden defalarca Kürtçe Türtçe yayınlandığı için “yazarı” yerine “derleyeni” denebilirdi. Bütün bunları “yazarın deneyimsizliğine yormakta, ön “Teşekkür” de: “..katkı sunan ve destekleyen, söz ve anlatı, görüşmeyi kabul eden, bu  kitap  basımını yapan’a geçmeden, bu “kek” sıfatlıların  kim olduğuna bakmakta yarar var:

   1-)  Kek Osman Aydın”, Şıvan Hareketinin güvenilir elemanıydı. Dr. Şıvan tutuklanınca, Şıvan’ı ve partisini ortada bırakıp katillerle olmayı, kol kola girmeyi yeğleyenlerden biri oldu.          Ben değil, kitabın yayımcısı Ahmet Önal  bu “Kek’lere  şu yorumda bulunmuştu:
          “

Osman Aydın her koşulda tarihe karşı  sorumludur  ..Şıvan geleneğinin devamı olduklarını iddia edenler bir süre sonra rehabilite sürecine uygun olarak terk ettiler… dahası katillerle kol kola gezmekte bir beis görmediler. İşbirlikçiler, Şıvan ve arkadaşlarının Sait Elçi’nin katledilmesinde ki rolleri su yüzüne çıktığı halde suçlamalarını tekrarlamaya devam ediyorlar”
        2-)”Kek Ömer Çetin”: “Sait Elçi’i öldürme” suçlamasıyla tutuklanır. Sonrası mı? İşte:
          – “Ömer çetin’in babası ve Ömer’in bacanağı eski milletvekili İskan Azizoğlu’nun girişimiyle de güneydeki Kürt hareketi ve Barzani nezdinde etkinlikleri olan bazı kişilerden Ömer Çetinin serbest bırakılması için toplanan imzalar Ömer Çetin amcası İzzeddin ağa tarafından götürülüp IKDP polit bürosuna teslim ediliyor (N.B. Kalemimden sayfalar ve Sait Aydoğmuş İki Sait s.154).
            ve -“..Nüfuzlu Kürt aşiret reislerinin Barzani nezdinde ki girişimiyle Ömer Çetin serbest bırakılır  (Maktül-Katil Uzlaşı kitabı s.488) 

 

          -Evet Ömer’in Soro ve Mele Abdulkerim’in özellikle olay sonrasındaki tutumları olumsuzdur, talihsiz ve onursuzdur ( ege s.150)

         Sait Elçi’nin “katil zanlısı”  Ömer Çetin yargısız serbest bırakılınca yerine “şeriat”, Dersim yetimi Burusk’u beş ay sonra tutuklar, kurşuna dizer.  Dr, Sait’in  en yakınları Diyarbakır’a gidip kendi yerine Burusk vahşetini içine sindiren Ömer Çetin’in eli öpülür, ortak uzlaşı kitabın sponsoru olunur.  İşte eli öpülen  “Kek Ömer Çetin” budur.

          -Mesut Barzani, “…Sonra TKDP bizden bir kongre yapma isteminde bulundu bizde kabul ettik”( Kürdistan Pres 16/10/1987 sayı 24-16 ) denilen kongrede beş bine yakın Kürt ; “Dersim kızılbaşı, dinsizi, imansızı  komünisti, hain, casus..vb Dr. Sivan adamımızı öldürdü  bize verin  linç eldim yoksa sorumlu IKDP olur..”denir ( İkisi Dersimli bir Dıyarbakırlı üç “Zaza” kurşuna dizilir. Bu yıl Paris’te infaz edilen Sakine, Fidan  ve Leyla’nın aynı kaderi paylaşması rastlantı değil, “Dersim  potansiyel suçlu” kolaylığıdır).

        3-)   “katkı sunan destekleyen Hasan Tanrıverdi ve Mehmet Ali Ateş::
          Hasan ile Dr. Şait’in anneleri bir. M. Ali, köylümüz ve arkadaşımız. Kardeşi Süleyman, oğluna “Şıvan” adını verecek kadar Dr. Sait’i seven bir aile. Ne ki 1971 den sonra S.A.in  Şıvan katillerine hizmeti, sonra dağda öldürülen amca oğluna sahiplenmemesi, Dr. Sait’in Sait Elçi’nin katili” olduğu imasını sürdürmesi, “ikili” davranış biçimi anlaşılır değil.
          Dr. Şıvan’ın oğlu, Şıvan’a ait kalıntıları (Kürt içerikli yazıları)  “sakıncalı” gördüğü için Ateş kardeşlere verir. Benim bu yazıların kirletildiğini bildirmeme karşın SA bu yazılar arasında bulunan kirli(sahte) bir belgeyi Dr. Sait aleyhinde kullanır.
          Civarik Gençler İmajı (birliği adına)  yaptığım çağrıları kulak ardı ederek,  (Cıvrak Köy Derneği üzerinde kurdukları hegomanya, Köy Derneğini istismarla),  derneğe okunsun diye gönderdiğim SAİTLER KOMPLOSU Dr. Şıvan ve Barzani Kürt Liderliği”  kitabı kimse okumasın diye tekmeletip geri göndertirler..
         Enteresan olan Dr. Sait’i sevenlerin (Civarikli toplumsal hafızanın)  buna seyirci kalışı. Hiç birinin,” kitap okunmak içindir,” dememesi ya da susmaları  hazin mi hazin. Hz. Ali: “haksızlığa karşı sessiz kalmayın, sonra hakkınızı kaybettiğiniz gibi şerefinizi de yitirirsiniz” der. O kitap 35 yılın emeğini içeren, Bilirkişi Raporunu,  Dr. Şıvan gerçeğini yansıtıyordu.
           S.A.den o sahte belgeyi alan biri,  “Şakir ve Derweşin WAR dergisinde bir çok kez Kürtçe, Türkçe yayınlanan “komplo senaryoları ilgili okurca defalarca okunduğu, bu günde “BİLİRKİŞİ RAPORU” ile çürütüldüğü için yeniden bu hayali mantıksız tutarsız çelişkili hain varsayımlarla bulandırmak istemiyorum” diye aklıselimin gösterdiği sağ duyuyu sergiler.  Ama Dr. Sait’in arkadaşı köylüsü , “bu hayali mantıksız tutarsız çelişkili hain varsayımlarla” komplo aklayıcıları yazılarla  “Dr. Şıvan’ı  katil” gösterme, Dr. Sait’in ailesini aşağılamakta bir sakınca görmüyor. Dr. Şıvan’nın “yazılarını” Şıvan sevenleri yerine katil uzantılarıyla paylaşması, vefasızlığın  “Barzani’ye sadakatinin” bir refleksidir.
        Yukarıda adları geçen “Kek” sıfatlılar (3-4) ve sıfatsızın bir ortak paydası var. O da “Saitler komplosunu” karartma, Barzani- güç birlikçisi ezenden yana olmaktır.       

      4-)  “bu çalışmayı kitap olarak basımını yapan Sayın Ahmet Önal”  gelince :
      “Yiğidi öldür hakkını yeme” diye bir söylem var. Dr. Sait’in uğradığı zulme karşı çıkan, yazılar yazan, direnen, bana yardım eden tek kişi Ahmet Önal oldu.  Hakkını yiyemem:
             “…..Deweşe sado Kurtalan’da hiç rahatsız edilmeden yaşayabilmenin sırrını açıklasın. Dewreşe Sado, Şerefettin Elçi ve ekibinin Barzanilerin Türkiye Temsilcileri oldukları bilinirken devletin güvenini nasıl kazandıkları izah edilmeye muhtaç değil mi?
          -“Barzaniler ABD’nin Orta doğu politikalarına kilitlenmişlerdir”,
         -“İki Sait’in birbirlerini fiziki olarak ortadan kaldırma durumu yoktu. İddia edildiği şekilde Sait Elçi Musul’a ardından da Zaho’a götürülürken MİT yönlendirilmesine tabidir. Dr Şıvan’nın da Sait Elçi ile görüştürülmek üzere çağrıldığı Zaho’ya gelmediği ancak iki arkadaşını gönderdiği iki arkadaşında Zaho’ya geldiklerine Sait Elçinin orada olmadığı ve kaybedildiği öğrenilir.
         -Komünistlere karşı komplonun bir parçası olarak; Barzani MİT ve Dewreşe Sado’ların eliyle kesintiye uğratılmak
istenir. Komplo karşısında ne yazık ki o dönemin “yoldaşlığı, yol arkadaşlığı” sınıfta kalır”. Diye katilleri belirten biride Ahmet Önel’dır
          Bu satırlar, virgül noktasıyla Ahmet Önal’ındır. Onun katil ve ardılları kervanına katılacağını hiç mi hiç düşünmemiştim. Son yıllarda dünya iklimi de değişti, sanırım Ahmet’e  U dönüşü yaptıran bilmem ki Petrolun yeşilleri mi?                                                                  
                                                            *
         Not: 30-35 yıllık araştırmamda ummadığım durumlarla karşılaştım. Bunların başında; Kürt coğrafyasını paylaşan devletlerin (Türkiye İran Suriye Irak’ın) “Kürt liderliğini”, Barzani ipoteğinde tutmasına karşılık, “Kürt halkını kontrollerinde tutmak koşullu” Molla Barzani olan anlaşma. Bu anlaşmaya göre M. Barzani’den başka hiçbir Kürt hareketine yol verilmeyecek. Bu anlaşmayı bilmeyen Kürt aydını-siyasetçi direnişçi olmadığı gibi ikili oynamayan Kürt’e rastlamak ender vakıa. Bu aktın son resmi “Diyarbakır” oldu. 

         Dr. ŞIVANA NİÇİN KIYILDI
         Dr. Şait’in kurduğu siyasi oluşum, Barzani aşiret milliyetçiliği ile örtüşemiyor. Şıvan Hareketi’nin, kısa süre içinde güçlenip halkla bütünleşmesi, “Şıvan’nın efsaneleşen karizmatik kişiliği, Türk-Kürt halklarının kardeşliği tutarlılığı;  Kürt coğrafyasını bölüşen güçlerin “kırmızı çizgilerini” aşınca da “çanlar Şıvan için çalmaya başlar”:
         “Türk Irkçı erki, Barzani ve TKDP“ Şıvan’a hain bir komplo hazırlar: Sait Elçi öldürülür, cinayet Dr. Şıvan’a yüklenir. Şıvan Siyasi Hareketinin bütün evrakları günlük ajandaları değiştirilir. Kurulan hayali senaryoyu  (Dr. Şıvan’nı ifadesi ve itirafı denen yani Sait Elçi’yi ben öldürdüm”..yazılı dört sayfalık yazımı) üstlenmeyen Dr. Şıvan sorgulama da öl(dürül)ür. (IKDP polit Bürö baş üyesi Dr. Mahmudi Osman’ın “birkaç kez gittim Şıvanı bana göstermediler” dediği sıralar Şıvan’ın yaşamıyordu! Eminim bunlar araştırılacaktır.
       Kürt halkını baskı altında tutmak, iki erk arasında yargısız insan öldürmenin ne derece oğlan hale getirildiği vahşeti, yine “Maktul-Katil uzlaşı kitabın da karşımıza çıkıyor:
        V.6 Belge (18 kasım 1969 Gilala )
         “Mele Mustafa(Barzani): “…1962 Bahdinan tarafında idim. Türk hükümeti bize çok iyi davranıyordu. Biz sınırı geçtik ve Türkiye topraklarında yirmi üç kişiyi öldürdük. Ben Hakarı Kaymakamına haber gönderdim ki biz iki kişi olarak geldik. Bir şeyle alakamız yoktur. Yalnız bu adamları istiyoruz Vallahi Kaymakam ve jandarma komutanı o adamları bize teslim edip yardımda ettiler… Biz yardım istediğimizde onlar de biz den bir adam istediler. Biz bu adamları verdik..Vallahı bizim yardımımıza geldiler ve parasal destekte de bulundular.. “ (Dr. Şıvan ve Kürt Trajedisi. S.Ali Arik s. 237-240).
         Aslında bu belge, hiçbir yoruma gerek görmeyen bir suç kanıtı. Kürt Liderliği ile Kürt coğrafyasını bölüşen devletler, binlerce Kürt halk çocuklarının kanını akıtarak, kendi halkını öldürmekle de  “çifte insanlık suçu” işliyor. Dr. Şıvan gibi nice Kürt direnişçileri böyle; sessiz tartışmasız, yargısız, kefensiz toprağa gömülüyor. Niceleri sınır ötesi silahlı güçlere öldürtürdü(*), niceleri köy korucusu kardeşini öldürmeyle yüz yüze bırakıldı…
         (*)  Bendelgaş’teki  Cemaat-ı İslamın hareketinin lideri Adülkadir Molla Pakistanda 1971 de kazanılan bağımsızlıktan sonra ki iç savaşta, “ savaş suçları ve insanlığa karşı işlenen suçlardan” yıllar sonra (12/12/ 2013)  idam edilirken suçlamanın başında “Pakistan ordusuyla işbirliği yapıp kendi insanlarının ölmesine sebebiyet verdiği” geliyor….
                                                                       *

Dr. SAİT KIRMIZITOPRAK (Dr. ŞIVAN) sevenler
        “Dr. Şıvan” denince her kesin “öcü” sanıp sığınacak bir delik aradığı bir dönemde ben, Dr. Sait’e kurulan komployu araştırıyordum. Üç-dört kitap, yüzlerce makale ve yazılarla “SAİTLER KOMPLOSUNU” binlerce kişiyle paylaştım. Yargılandım, ezildim yalnız bırakıldım ve “korku” nedeniyle dışlandım. . Dr. Sait’in oğlu kardeşi ve hiçbir seveni yanımda olmadı.
         Yarım asırdır Dr. Sait’e yapılan zulme sahiplenme cesaretini gösteremeyenlerin bu gün  Şıvan’ı aklayan bilirkişi raporunu göz ardı ederek katil uzantılarıyla komplo teorilerini canlı           tutmaya çalışmaları,  Şıvan Siyasi Hareketini saptırma, önemsizleştirme küçültme  ötesinde  ölüsünü ticaret metası yapmaya çalışanlara alet olmaları anlaşılır değil. 
         Diyarbakır’daki son Barış Süreci yani “Kürt Sorunu”  çözümünü Türk-Kürt kardeşliğine bağlayan (güç)ler, yarım asır önce “YAŞASIN TÜRK- KÜRT KARDEŞLİĞİ” diyen Dr. Şıvan’ı öldürten “kırmızı çizgi (us)lu güçler, şimdi Şıvanı seslendiriyor. Niçin öldürdünüz diyen yok.
         Kürt tarihinin en kara sayfası “Saitler Komplosu” yani Dr. Şıvan olayıdır. Bu olay, coğrafyasıyla parçalanmış Kırk milyonluk bir halkın bu güne varan esaretine, başka bir söylemle Kürt halkının özgürleşmesini geciktiren güçlerle yüzleşmesi, hesap sorulması gerekmez mi?
           Dr. Sait ardıllarının sus pus kalıp yarım asır sonra toplumsal uzlaşma ya da bir özür dilemeyi sağlamadan bu kirli komplo teorileri üzerinden uzlaşı sağlamaları, kitap ve DR. SAİT  BELGESELİ ve site girişimleri gerçeği yansıtmadığı gibi Dr. Sait Şiarına ters düşer.

mıke niya va, aşire çı lazdé aména péser
nézon çı qeseykené, çı vato seveta mı ser
laz vano ke “mı Usené Eskora vat, o néno
sıma çı vané mıré vazı, O raya xoser sono
vato zui kıtavé dey paskul kerdo, o coka qariyo
 nézone ke O havalé xo Seidi İviş ser zof bariyo
          lao sari piyé mı kişto, sari ra çı, mısletiye ez ken
          ez mimaru sıma mı dımara biré, ez işo xo zonen

         Başta Melkis olmak üzere Balıx Civarik ve Gemiklilerce dışlandım. Anlayacağınız bu ilk değil, Sey Qazi ile aynı kaderi paylaştım. Ünlü ozan Sey Qaji durumunu şu sözlerle tanımlar: 

                    “ Çevreç çé Xormekçıkan                                                                                                          
            Péro veziyé seré bonan                                                                            
            Mı ven da “lao huyu bızeré bırı”
           Bını çığde mendé dı bray zu zama”
            Mıke hen va,  pérune veré xo çarna 
            Şi keyti  zere, çever xoser çip da ca”

     Sey Qaji ev-barkını terk eder, Haydaran Aşiretine sığınır. Çileli yaşamı dokuz yıl sürer orada ölür. Şey Qaji nin kemikleri 75 yıl sonra baba ocağına getirilir defin edilir. Ne ki yakınları binlerce davetli arasında, Sey Qaji’yi araştıran, deyiş ve ağıt çevirileriyle ilk kez kamuya mal eden  “Dünya Kürt Edebiyat Tarihi’ne” geçiren kişiyi ne davet nede toplantıda adını anar.
           Üzüm üzüme bakarak kararırmış vefa, genel hafıza, toplumsal uzlaşı da öyle. Vefa duyguları kanamalı. Ölen ne olursa olsun yok ya, birde rizikolu işlerle uğraşanların adını anmak abes olur. Yaşayan ne kadar gaddar, zalim olursa olsun, çıkar kaynağı ise değme keyfine gitsin. “Güçlüden yana” olma ve “sermayenin gölgesini satamadığı ağacı kesmesi”  bundandır.
            Sözü edilen “kişisel uzlaşı, iki yüzlülük, güçlüden yana tavır ve benzeri aymazlıklar et kafalılık değilse, yok edilen, itibarsız, değersiz kılınan Dr. Şıvan anılarına bir ihanettir. Görünürde ki tablo, Kuzey Irak petrolünün akıttığı yeşillerden pay kapma yönelik. İlk sırada Türkiye var. Dr Şıvan’a yapılan haksızlığı “işe” çevirmek isteyenlerin Dr. Şıvan yakınlarını çıkarlarına alet ektikleri görülüyor. Önemli olan bu yakınların malzeme olmaması şuuru..
          Not: Tarihi tekerür mü bilmen? Hiçte hoş olmayan bu resim 38 oncesi resmim aynısı.  B.Bertal Efendi; fitne desteği, pir mürşit onayıyla “Ağalığı” ağabeyi Süleyman’dan  alınca (Detaya girmiyorum), köyde toplumsal uzlaşı  bozulur. Her kes bir baş çeker, ağa ailesi devlete ispiyon edilir, iki “efendi ” çatışır. Bu kargaşadan yaralanan devlet bir gece köyü sürgüne gelir. Süleyman ağa “bizi öldürmeye (Kerbeleye) götürecekler “diye direnir. Betal Efendinin oğlu Ali dinlemez. Bütün bu aykırılıkların bedeli 54 masumun diri diri yakılmasıyla ödendi. …..
                                                                            *
          Saitler Komplosu; Dr. Sivan Siyasi Hareketi’nin başarıya ulaşmasına karşı kurulan bir komplodur. Acı olan Şıvan sevenlerin bu komploya bilinçli-bilinçsiz katkı sunmasıdır. Dr. Şıvan Sait Elçi’yi öldürttü”  iftirası, Kürtlere değişik yollarla(yazısını taklit günlük ajandalarına olumsuz ekler  “Sait Elçi öldürme kararı” alma vs.) ezberletildi. “Saitleri diriltemeyiz öyleyse tek yol Barzani” dendi. Anlaşılmayan bizimkilerin bir taraftan Şıvan)’ı seviyoruz” derken öte yandan Şıvan’ın katil uzantılarıyla uzlaşmalar onların kalemiyle Dr.Şıvan’ı yazmaları…

          Çoğumuz dost bildiği, sevdiğin insanları doğru anlama pratiğinden yoksunuz. Zira bu çağda, biri birini anlamak kolay olmuyor. Ne var ki çoğu kez uzun anlatıyı gerektiren olayı kısa bir fabl anlaşılır kılabiliyor. Bir örnek fabl ile yazıya son vermekte yarar görüyorum.
          Bir ejderha bir ayıyı yakalar. Yiğidin birisi ejderhayı öldürür ayıyı kurtarır. Ayı kendisini kurtaran adama hizmet için peşine düşer. Adam hastalanır, ayı başında beklemeye başlar, adamın suratına konan sinekleri kovar. Sineklerle başa çıkmayan ayı ormana gider, ormandan  kocaman bir taş alır getirir adamın alnındaki sineğe indirir.  (Mevlana C.R.den)   

.                                                                          ****

Dr. ŞIVAN

taşı çatlatan çığlık
       dinmeyen sızı
             kanayan bir yara
                      kimliksiz bir halk
                                coğrafyasıyla paramparça
                                          yeşil /sarı / kırmızı
bedro-sülbüs koyağında
      açan karanfil
             (us)un gücü
                    inancın solmaz yüzü
                          umudun göz pınarında ki acı
                                                                        şıvan
munzur
’a atar üç taş
      biri umut
               biri özgürlük
                          biri kurtuluş
                               coşar dicle fırat
                                            mezopatamya
ana
                                                   mezopatamya avrat
kanayan yarayı / akan kanı durdurmak
      “soreş” uğruna / “sorek’e sadakat
                özgürleşemeyen bir irade / heyhat
                         aşiret ağası / inanç mollası / ulusal ebe
                                 aşiretine dek milliyetçi / işgalcisine gebe
haykırır Şıvan
     
“kafatasım duvar değil beynime
                 hain olmam
                     ilmik geçse de boynuma”
ölümüne cesur
      cesaretine yenik
              egemen ister
                       vurulur şıvan
sülbüs’ün tan yerinden
         bir yıkılmaz ar oldu
              yorgun /yalnız / üryan
                     yersiz / yurtsuz / hukuksuz
                                mezar taşından yoksun
                                            bir şeriat ilinde

***

Maktül- katil Uzlaşı kitabı

14 Ocak 2014

  Maktül-Katil Uzlaşı kitabı :
(Dr.ŞIVAN ve KÜRT TRAJEDİSİ S. Ali Arik 2011 Peri yayınları)

Kitabın en ön sözü Teşekkür :
……Bu çalışmada bana yardımcı olan, katkı sunan destekleyen Hasan Tanrıverdi’ye Mehmet Ali Ateş’e Timur Özsoy’a, Kemal Tolga’ya; ön söz ve anlatımlarıyla Kek Osman Aydın’a; anlatımı ve kitaptaki yazılarıyla Kek Ziya Avcı’ya, hasta yatağında görüşmeyi kabul eden, içten ve samimi anlatımıyla Kek Ömer Çetin’e,.. . .www.Nevroz.com da yazdığı ve çevirirlinden dolayı Kek Aso Zağrosi’ye; küçük Servan’a rahmen yazı ve imla düzeltmelerini yapan Ruken Tanrıverdi/Sarıaltun’a , “Kürtçe metinleri Türkçeye çeviren ve asıl önemlisi bu çalışmayı kitap olarak basımını yapan Sayın Ahmet Önal’a teşekkür ederim
…”      S.Ali Arik 

         S. Ali Arik, bu satırlarıyla bu kitabı yazarı olmadığını açık yüreklilikle belirtiyor.  İncelendiğinde kitabın ilk bölümünde “Dr. Şıvan’ın” onurlu mücadele yazıları, 2.bölüm Kürt Trajedisi ise,  Bilirkişi Raporundan önce  yayınlanmış ” Dr Şıvanı katil”  gösterme çabası güden komplo senaryoları ısmarlama yazıları içerdiği görülecektir.
          S.Ali Arık, Ömer Çetin’in “Sait Elçinin katil zanlısı”, “itiraflaştırılmış, komplo aklayanı”  bilincinde olsa Ona:   içten ve samimi anlatımıyla Kek Ömer Çetin “hasta yatağında görüşmeyi kabul eden şeklinde teslim olmaz, ailesini(ailemizi) aşağılayamaz ve de bu hain kurt kapanına alet olma talihsizliğine uğramazdı.
         Bu içerikte bir kitap yazma, Saitler öldü diriltemezsin tek yol Barzani” denilerek ilk ben denenmiştim. Ben, “Dr. Şıvan gibi yaşamını halkına adayan bir değerin,  hain bir komplo ile katledilmesinin yüzleşmesi yapılmadan Onun böylesi bir oyunla değersiz itibarsız kalışına göz yumamam” diye karşı çıkmıştım. İnanıyordum ki bu aileden kimse Dr. Sait’i anısını “beş paralık” etmez itibarsızlaştırmazdı. Şimdi anlıyorum ki su uyur kötü niyet uyumaz.
        S.Ali Arik, komplo aklayıcısı zanlı katil ardıllarını “kek sıfatıyla öne çıkarması, “Dr. Şıvan” gerçeğiyle çelişiyor. Bu kitabın içeriği yazılar önceden defalarca Kürtçe Türtçe yayınlandığı için “yazarı” yerine “derleyeni” denebilirdi. Bütün bunları “yazarın deneyimsizliğine yormakta, ön “Teşekkür” de: “..katkı sunan ve destekleyen, söz ve anlatı, görüşmeyi kabul eden, bu  kitap  basımını yapan’a geçmeden, bu “kek” sıfatlıların  kim olduğuna bakmakta yarar var:

   1-)  Kek Osman Aydın”, Şıvan Hareketinin güvenilir elemanıydı. Dr. Şıvan tutuklanınca, Şıvan’ı ve partisini ortada bırakıp katillerle olmayı, kol kola girmeyi yeğleyenlerden biri oldu.          Ben değil, kitabın yayımcısı Ahmet Önal  bu “Kek’lere  şu yorumda bulunmuştu:
          “

Osman Aydın her koşulda tarihe karşı  sorumludur  ..Şıvan geleneğinin devamı olduklarını iddia edenler bir süre sonra rehabilite sürecine uygun olarak terk ettiler… dahası katillerle kol kola gezmekte bir beis görmediler. İşbirlikçiler, Şıvan ve arkadaşlarının Sait Elçi’nin katledilmesinde ki rolleri su yüzüne çıktığı halde suçlamalarını tekrarlamaya devam ediyorlar”

        2-)”Kek Ömer Çetin”: “Sait Elçi’i öldürme” suçlamasıyla tutuklanır. Sonrası mı? İşte:
          – “Ömer çetin’in babası ve Ömer’in bacanağı eski milletvekili İskan Azizoğlu’nun girişimiyle de güneydeki Kürt hareketi ve Barzani nezdinde etkinlikleri olan bazı kişilerden Ömer Çetinin serbest bırakılması için toplanan imzalar Ömer Çetin amcası İzzeddin ağa tarafından götürülüp IKDP polit bürosuna teslim ediliyor (N.B. Kalemimden sayfalar ve Sait Aydoğmuş İki Sait s.154).
            ve -“..Nüfuzlu Kürt aşiret reislerinin Barzani nezdinde ki girişimiyle Ömer Çetin serbest bırakılır  (Maktül-Katil Uzlaşı kitabı s.488) 

          -Evet Ömer’in Soro ve Mele Abdulkerim’in özellikle olay sonrasındaki tutumları olumsuzdur, talihsiz ve onursuzdur ( ege s.150)

         Sait Elçi’nin “katil zanlısı”  Ömer Çetin yargısız serbest bırakılınca yerine “şeriat”, Dersim yetimi Burusk’u beş ay sonra tutuklar, kurşuna dizer.  Dr, Sait’in  en yakınları Diyarbakır’a gidip kendi yerine Burusk vahşetini içine sindiren Ömer Çetin’in eli öpülür, ortak uzlaşı kitabın sponsoru olunur.  İşte eli öpülen  “Kek Ömer Çetin” budur.

 

           -Mesut Barzani, “…Sonra TKDP bizden bir kongre yapma isteminde bulundu bizde kabul ettik”( Kürdistan Pres 16/10/1987 sayı 24-16 ) denilen kongrede beş bine yakın Kürt ; “Dersim kızılbaşı, dinsizi, imansızı  komünisti, hain, casus..vb Dr. Sivan adamımızı öldürdü  bize verin  linç eldim yoksa sorumlu IKDP olur..”denir ( İkisi Dersimli bir Dıyarbakırlı üç “Zaza” kurşuna dizilir. Bu yıl Paris’te infaz edilen Sakine, Fidan  ve Leyla’nın aynı kaderi paylaşması rastlantı değil, “Dersim  potansiyel suçlu” kolaylığıdır).

        3-)   “katkı sunan destekleyen Hasan Tanrıverdi ve Mehmet Ali Ateş::
          Hasan ile Dr. Şait’in anneleri bir. M. Ali, köylümüz ve arkadaşımız. Kardeşi Süleyman, oğluna “Şıvan” adını verecek kadar Dr. Sait’i seven bir aile. Ne ki 1971 den sonra S.A.in  Şıvan katillerine hizmeti, sonra dağda öldürülen amca oğluna sahiplenmemesi, Dr. Sait’in Sait Elçi’nin katili” olduğu imasını sürdürmesi, “ikili” davranış biçimi anlaşılır değil.
          Dr. Şıvan’ın oğlu, Şıvan’a ait kalıntıları (Kürt içerikli yazıları)  “sakıncalı” gördüğü için Ateş kardeşlere verir. Benim bu yazıların kirletildiğini bildirmeme karşın SA bu yazılar arasında bulunan kirli(sahte) bir belgeyi Dr. Sait aleyhinde kullanır.
          Civarik Gençler İmajı (birliği adına)  yaptığım çağrıları kulak ardı ederek,  (Cıvrak Köy Derneği üzerinde kurdukları hegomanya, Köy Derneğini istismarla),  derneğe okunsun diye gönderdiğim SAİTLER KOMPLOSU Dr. Şıvan ve Barzani Kürt Liderliği”  kitabı kimse okumasın diye tekmeletip geri göndertirler..
         Enteresan olan Dr. Sait’i sevenlerin (Civarikli toplumsal hafızanın)  buna seyirci kalışı. Hiç birinin,” kitap okunmak içindir,” dememesi ya da susmaları  hazin mi hazin. Hz. Ali: “haksızlığa karşı sessiz kalmayın, sonra hakkınızı kaybettiğiniz gibi şerefinizi de yitirirsiniz” der. O kitap 35 yılın emeğini içeren, Bilirkişi Raporunu,  Dr. Şıvan gerçeğini yansıtıyordu.
           S.A.den o sahte belgeyi alan biri,  “Şakir ve Derweşin WAR dergisinde bir çok kez Kürtçe, Türkçe yayınlanan “komplo senaryoları ilgili okurca defalarca okunduğu, bu günde “BİLİRKİŞİ RAPORU” ile çürütüldüğü için yeniden bu hayali mantıksız tutarsız çelişkili hain varsayımlarla bulandırmak istemiyorum” diye aklıselimin gösterdiği sağ duyuyu sergiler.  Ama Dr. Sait’in arkadaşı köylüsü , “bu hayali mantıksız tutarsız çelişkili hain varsayımlarla” komplo aklayıcıları yazılarla  “Dr. Şıvan’ı  katil” gösterme, Dr. Sait’in ailesini aşağılamakta bir sakınca görmüyor. Dr. Şıvan’nın “yazılarını” Şıvan sevenleri yerine katil uzantılarıyla paylaşması, vefasızlığın  “Barzani’ye sadakatinin” bir refleksidir.
        Yukarıda adları geçen “Kek” sıfatlılar (3-4) ve sıfatsızın bir ortak paydası var. O da “Saitler komplosunu” karartma, Barzani- güç birlikçisi ezenden yana olmaktır.       

      4-)  “bu çalışmayı kitap olarak basımını yapan Sayın Ahmet Önal”  gelince :
      “Yiğidi öldür hakkını yeme” diye bir söylem var. Dr. Sait’in uğradığı zulme karşı çıkan, yazılar yazan, direnen, bana yardım eden tek kişi Ahmet Önal oldu.  Hakkını yiyemem:
             “…..Deweşe sado Kurtalan’da hiç rahatsız edilmeden yaşayabilmenin sırrını açıklasın. Dewreşe Sado, Şerefettin Elçi ve ekibinin Barzanilerin Türkiye Temsilcileri oldukları bilinirken devletin güvenini nasıl kazandıkları izah edilmeye muhtaç değil mi?
          -“Barzaniler ABD’nin Orta doğu politikalarına kilitlenmişlerdir”,
         -“İki Sait’in birbirlerini fiziki olarak ortadan kaldırma durumu yoktu. İddia edildiği şekilde Sait Elçi Musul’a ardından da Zaho’a götürülürken MİT yönlendirilmesine tabidir. Dr Şıvan’nın da Sait Elçi ile görüştürülmek üzere çağrıldığı Zaho’ya gelmediği ancak iki arkadaşını gönderdiği iki arkadaşında Zaho’ya geldiklerine Sait Elçinin orada olmadığı ve kaybedildiği öğrenilir.
         -Komünistlere karşı komplonun bir parçası olarak; Barzani MİT ve Dewreşe Sado’ların eliyle kesintiye uğratılmak
istenir. Komplo karşısında ne yazık ki o dönemin “yoldaşlığı, yol arkadaşlığı” sınıfta kalır”. Diye katilleri belirten biride Ahmet Önel’dır
          Bu satırlar, virgül noktasıyla Ahmet Önal’ındır. Onun katil ve ardılları kervanına katılacağını hiç mi hiç düşünmemiştim. Son yıllarda dünya iklimi de değişti, sanırım Ahmet’e  U dönüşü yaptıran bilmem ki Petrolun yeşilleri mi?                                                                  
                                                            *
         Not: 30-35 yıllık araştırmamda ummadığım durumlarla karşılaştım. Bunların başında; Kürt coğrafyasını paylaşan devletlerin (Türkiye İran Suriye Irak’ın) “Kürt liderliğini”, Barzani ipoteğinde tutmasına karşılık, “Kürt halkını kontrollerinde tutmak koşullu” Molla Barzani olan anlaşma. Bu anlaşmaya göre M. Barzani’den başka hiçbir Kürt hareketine yol verilmeyecek. Bu anlaşmayı bilmeyen Kürt aydını-siyasetçi direnişçi olmadığı gibi ikili oynamayan Kürt’e rastlamak ender vakıa. Bu aktın son resmi “Diyarbakır” oldu. 

         Dr. ŞIVANA NİÇİN KIYILDI
         Dr. Şait’in kurduğu siyasi oluşum, Barzani aşiret milliyetçiliği ile örtüşemiyor. Şıvan Hareketi’nin, kısa süre içinde güçlenip halkla bütünleşmesi, “Şıvan’nın efsaneleşen karizmatik kişiliği, Türk-Kürt halklarının kardeşliği tutarlılığı;  Kürt coğrafyasını bölüşen güçlerin “kırmızı çizgilerini” aşınca da “çanlar Şıvan için çalmaya başlar”:
         “Türk Irkçı erki, Barzani ve TKDP“ Şıvan’a hain bir komplo hazırlar: Sait Elçi öldürülür, cinayet Dr. Şıvan’a yüklenir. Şıvan Siyasi Hareketinin bütün evrakları günlük ajandaları değiştirilir. Kurulan hayali senaryoyu  (Dr. Şıvan’nı ifadesi ve itirafı denen yani Sait Elçi’yi ben öldürdüm”..yazılı dört sayfalık yazımı) üstlenmeyen Dr. Şıvan sorgulama da öl(dürül)ür. (IKDP polit Bürö baş üyesi Dr. Mahmudi Osman’ın “birkaç kez gittim Şıvanı bana göstermediler” dediği sıralar Şıvan’ın yaşamıyordu! Eminim bunlar araştırılacaktır.
       Kürt halkını baskı altında tutmak, iki erk arasında yargısız insan öldürmenin ne derece oğlan hale getirildiği vahşeti, yine “Maktul-Katil uzlaşı kitabın da karşımıza çıkıyor:
        V.6 Belge (18 kasım 1969 Gilala )
         “Mele Mustafa(Barzani): “…1962 Bahdinan tarafında idim. Türk hükümeti bize çok iyi davranıyordu. Biz sınırı geçtik ve Türkiye topraklarında yirmi üç kişiyi öldürdük. Ben Hakarı Kaymakamına haber gönderdim ki biz iki kişi olarak geldik. Bir şeyle alakamız yoktur. Yalnız bu adamları istiyoruz Vallahi Kaymakam ve jandarma komutanı o adamları bize teslim edip yardımda ettiler… Biz yardım istediğimizde onlar de biz den bir adam istediler. Biz bu adamları verdik..Vallahı bizim yardımımıza geldiler ve parasal destekte de bulundular.. “ (Dr. Şıvan ve Kürt Trajedisi. S.Ali Arik s. 237-240).
         Aslında bu belge, hiçbir yoruma gerek görmeyen bir suç kanıtı. Kürt Liderliği ile Kürt coğrafyasını bölüşen devletler, binlerce Kürt halk çocuklarının kanını akıtarak, kendi halkını öldürmekle de  “çifte insanlık suçu” işliyor. Dr. Şıvan gibi nice Kürt direnişçileri böyle; sessiz tartışmasız, yargısız, kefensiz toprağa gömülüyor. Niceleri sınır ötesi silahlı güçlere öldürtürdü(*), niceleri köy korucusu kardeşini öldürmeyle yüz yüze bırakıldı…
         (*)  Bendelgaş’teki  Cemaat-ı İslamın hareketinin lideri Adülkadir Molla Pakistanda 1971 de kazanılan bağımsızlıktan sonra ki iç savaşta, “ savaş suçları ve insanlığa karşı işlenen suçlardan” yıllar sonra (12/12/ 2013)  idam edilirken suçlamanın başında “Pakistan ordusuyla işbirliği yapıp kendi insanlarının ölmesine sebebiyet verdiği” geliyor….
                                                                       *

Dr. SAİT KIRMIZITOPRAK (Dr. ŞIVAN) sevenler
        “Dr. Şıvan” denince her kesin “öcü” sanıp sığınacak bir delik aradığı bir dönemde ben, Dr. Sait’e kurulan komployu araştırıyordum. Üç-dört kitap, yüzlerce makale ve yazılarla “SAİTLER KOMPLOSUNU” binlerce kişiyle paylaştım. Yargılandım, ezildim yalnız bırakıldım ve “korku” nedeniyle dışlandım. . Dr. Sait’in oğlu kardeşi ve hiçbir seveni yanımda olmadı.
         Yarım asırdır Dr. Sait’e yapılan zulme sahiplenme cesaretini gösteremeyenlerin bu gün  Şıvan’ı aklayan bilirkişi raporunu göz ardı ederek katil uzantılarıyla komplo teorilerini canlı           tutmaya çalışmaları,  Şıvan Siyasi Hareketini saptırma, önemsizleştirme küçültme  ötesinde  ölüsünü ticaret metası yapmaya çalışanlara alet olmaları anlaşılır değil. 
         Diyarbakır’daki son Barış Süreci yani “Kürt Sorunu”  çözümünü Türk-Kürt kardeşliğine bağlayan (güç)ler, yarım asır önce “YAŞASIN TÜRK- KÜRT KARDEŞLİĞİ” diyen Dr. Şıvan’ı öldürten “kırmızı çizgi (us)lu güçler, şimdi Şıvanı seslendiriyor. Niçin öldürdünüz diyen yok.
         Kürt tarihinin en kara sayfası “Saitler Komplosu” yani Dr. Şıvan olayıdır. Bu olay, coğrafyasıyla parçalanmış Kırk milyonluk bir halkın bu güne varan esaretine, başka bir söylemle Kürt halkının özgürleşmesini geciktiren güçlerle yüzleşmesi, hesap sorulması gerekmez mi?
           Dr. Sait ardıllarının sus pus kalıp yarım asır sonra toplumsal uzlaşma ya da bir özür dilemeyi sağlamadan bu kirli komplo teorileri üzerinden uzlaşı sağlamaları, kitap ve DR. SAİT  BELGESELİ ve site girişimleri gerçeği yansıtmadığı gibi Dr. Sait Şiarına ters düşer.

mıke niya va, aşire çı lazdé aména péser
nézon çı qeseykené, çı vato seveta mı ser
laz vano ke “mı Usené Eskora vat, o néno
sıma çı vané mıré vazı, O raya xoser sono
         vato zui kıtavé dey paskul kerdo, o coka qariyo

 nézone ke O havalé xo Seidi İviş ser zof bariyo
          lao sari piyé mı kişto, sari ra çı, mısletiye ez ken
          ez mimaru sıma mı dımara biré, ez işo xo zonen

         Başta Melkis olmak üzere Balıx Civarik ve Gemiklilerce dışlandım. Anlayacağınız bu ilk değil, Sey Qazi ile aynı kaderi paylaştım. Ünlü ozan Sey Qaji durumunu şu sözlerle tanımlar: 

                    “ Çevreç çé Xormekçıkan                                                                                                          
                     
 Péro veziyé seré bonan                                                                            
           
           Mı ven da “lao huyu bızeré bırı”
           
            Bını çığde mendé dı bray zu zama”
             
          Mıke hen va,  pérune veré xo çarna 
           
            Şi keyti  zere, çever xoser çip da ca” 

             Sey Qaji ev-barkını terk eder, Haydaran Aşiretine sığınır. Çileli yaşamı dokuz yıl sürer orada ölür. Şey Qaji nin kemikleri 75 yıl sonra baba ocağına getirilir defin edilir. Ne ki yakınları binlerce davetli arasında, Sey Qaji’yi araştıran, deyiş ve ağıt çevirileriyle ilk kez kamuya mal eden  “Dünya Kürt Edebiyat Tarihi’ne” geçiren kişiyi ne davet nede toplantıda adını anar.
           Üzüm üzüme bakarak kararırmış vefa, genel hafıza, toplumsal uzlaşı da öyle. Vefa duyguları kanamalı. Ölen ne olursa olsun yok ya, birde rizikolu işlerle uğraşanların adını anmak abes olur. Yaşayan ne kadar gaddar, zalim olursa olsun, çıkar kaynağı ise değme keyfine gitsin. “Güçlüden yana” olma ve “sermayenin gölgesini satamadığı ağacı kesmesi”  bundandır.
            Sözü edilen “kişisel uzlaşı, iki yüzlülük, güçlüden yana tavır ve benzeri aymazlıklar et kafalılık değilse, yok edilen, itibarsız, değersiz kılınan Dr. Şıvan anılarına bir ihanettir. Görünürde ki tablo, Kuzey Irak petrolünün akıttığı yeşillerden pay kapma yönelik. İlk sırada Türkiye var. Dr Şıvan’a yapılan haksızlığı “işe” çevirmek isteyenlerin Dr. Şıvan yakınlarını çıkarlarına alet ektikleri görülüyor. Önemli olan bu yakınların malzeme olmaması şuuru..
          Not: Tarihi tekerür mü bilmen? Hiçte hoş olmayan bu resim 38 oncesi resmim aynısı.  B.Bertal Efendi; fitne desteği, pir mürşit onayıyla “Ağalığı” ağabeyi Süleyman’dan  alınca (Detaya girmiyorum), köyde toplumsal uzlaşı  bozulur. Her kes bir baş çeker, ağa ailesi devlete ispiyon edilir, iki “efendi ” çatışır. Bu kargaşadan yaralanan devlet bir gece köyü sürgüne gelir. Süleyman ağa “bizi öldürmeye (Kerbeleye) götürecekler “diye direnir. Betal Efendinin oğlu Ali dinlemez. Bütün bu aykırılıkların bedeli 54 masumun diri diri yakılmasıyla ödendi. …..
                                                                            *
          Saitler Komplosu; Dr. Sivan Siyasi Hareketi’nin başarıya ulaşmasına karşı kurulan bir komplodur. Acı olan Şıvan sevenlerin bu komploya bilinçli-bilinçsiz katkı sunmasıdır. Dr. Şıvan Sait Elçi’yi öldürttü”  iftirası, Kürtlere değişik yollarla(yazısını taklit günlük ajandalarına olumsuz ekler  “Sait Elçi öldürme kararı” alma vs.) ezberletildi. “Saitleri diriltemeyiz öyleyse tek yol Barzani” dendi. Anlaşılmayan bizimkilerin bir taraftan Şıvan)’ı seviyoruz” derken öte yandan Şıvan’ın katil uzantılarıyla uzlaşmalar onların kalemiyle Dr.Şıvan’ı yazmaları…

          Çoğumuz dost bildiği, sevdiğin insanları doğru anlama pratiğinden yoksunuz. Zira bu çağda, biri birini anlamak kolay olmuyor. Ne var ki çoğu kez uzun anlatıyı gerektiren olayı kısa bir fabl anlaşılır kılabiliyor. Bir örnek fabl ile yazıya son vermekte yarar görüyorum.
          Bir ejderha bir ayıyı yakalar. Yiğidin birisi ejderhayı öldürür ayıyı kurtarır. Ayı kendisini kurtaran adama hizmet için peşine düşer. Adam hastalanır, ayı başında beklemeye başlar, adamın suratına konan sinekleri kovar. Sineklerle başa çıkmayan ayı ormana gider, ormandan  kocaman bir taş alır getirir adamın alnındaki sineğe indirir.  (Mevlana C.R.den)   

.                                                                          ****

Dr. ŞIVAN

taşı çatlatan çığlık
       dinmeyen sızı
             kanayan bir yara
                      kimliksiz bir halk
                                coğrafyasıyla paramparça
                                          yeşil /sarı / kırmızı
bedro-sülbüs koyağında
      açan karanfil
             (us)un gücü
                    inancın solmaz yüzü
                          umudun göz pınarında ki acı
                                                                        şıvan
munzur
’a atar üç taş
      biri umut
               biri özgürlük
                          biri kurtuluş
                               coşar dicle fırat
                                            mezopatamya
ana
                                                   mezopatamya avrat
kanayan yarayı / akan kanı durdurmak
      “soreş” uğruna / “sorek’e sadakat
                özgürleşemeyen bir irade / heyhat
                         aşiret ağası / inanç mollası / ulusal ebe
                                 aşiretine dek milliyetçi / işgalcisine gebe
haykırır Şıvan
     
“kafatasım duvar değil beynime
                 hain olmam
                     ilmik geçse de boynuma”
ölümüne cesur
      cesaretine yenik
              egemen ister
                       vurulur şıvan
sülbüs’ün tan yerinden
         bir yıkılmaz ar oldu
              yorgun /yalnız / üryan
                     yersiz / yurtsuz / hukuksuz
                                mezar taşından yoksun
                                            bir şeriat ilinde

***

Bariş Süreci ve Dr. Sait

13 Ocak 2014

BARIŞ  SÜRECİ”    ve   Dr. Sait  Kırmızıtoprak

           Dr. Sait (Şıvan) Kırmızıtoprak, “Kürt Sorunu”  ve çözümünü (manifestosunu ile)  ilk kez bilimsel olarak siyasi alanda tartışmaya açan  politikacıdır. Yaşadıkları ortak coğrafyada Türk ve Kürt halklarının birlikte kardeşçe yamalarını kaçınılmaz olduğunu savunduğu için de  “ Türk-Kürt erklerince öldürülmüştü (1971).
         Hükümetin bu gün kamuoyuna sunulan ve kabul gören “Kürt Sorunu”  yeni adıyla Çözüm Süreci,  Dr. Sait’in yarım asır önceki önerileriyle aynı, bire bir örtüşüyor: Özetle Dr. Sait Kırmızıtoprak “Kürt Sorunu” çözümünü,  ana hatlarıyla söyle açıklıyordu:  
          “Kürtler Kürt olmanın ötesinde yüzyıllardır beraber yaşadıkları Türk kardeşlerinden ayrılmayı asla düşünmüyorlar….. asıl olan ayrı ırktan gelmek, aynı anadile sahip olmak değil, yurdumuzun kalkınmasında insanlarının insanca yaşama düzeyine ulaştırılması çabasında aynı asil heyecanlara ve ülküye sahip olmaktır. İnsanların beraberliğini kan ve ırk kavramları üzerinde bina etmeye çalışanlar, sosyal kanunların tabii gelişimi karşısında ezilmişlerdir.  Biz doğulular bütün kuvvetimizle şunu istiyoruz: Halkçı demokratik, sosyal Türkiye insanının emek, bilgi ve çabasına dayanan bir organizasyon içerisinde Doğu kalkınması tahakkuk edebilir ancak. (YÖN dergisi  19 Eylül 1962 s. 14-15)
        “…Irkçıların, fasıştlerin ve tüm gericilerin gözünde Doğu Anadolu halkları düşman, tehlikeli kafaları ezilecek insanlar gibi gösterilmeye çalışılırken acaba Doğu ne haldedir?
         
Kaderini Türkiye insanlarının kaderine kopmaz bağlarla bağlamış, yurttaş olarak kendilerinden her isteneni vermiş bu bölgemiz, yürekler acısı sefalet bataklığında yüzmektedir. Yüzyıllardır mahrumiyet bölgesi, sürgün yeri durumundan kurtulamamıştır.”

          Tek çare sosyalizimdir   “….Hitler taslakları fırsat bulursa, kitle katliamlarına Doğudan başlayacaklardır. O halde en başta Doğuyu ve arkasından Türkiye’mizi, kardeş kanına boyayacak faşizm tehlikesini önleyecek tek çare, sosyalizmdir,  ilerici vatansever kuvvetlerin safında faşizme savaştır……”
      
“Köylü toprak reformu bu hamlelerin başında gelir. Köylü ancak sosyalist bir düzende, işlediği, teriyle suladığı toprağına kavuşabilecektir. Toprak reformu, sömürücülerin, çıkarcı politikacıların köylü üzerindeki ekonomik baskısını ortadan kaldıracaktır. Halkın oyları, bizzat halkı sömürenlerin cebine inmeyecek, demokrasinin şekilden çıkıp, gerçekten halkın malı  olması ancak bu yolla mümkün olabilecektir……. “
       
“Sosyalist bir düzen insan sevgisi üzerine kurulur. İnsan hayatı, haysiyeti, gerçek hürriyeti ön planda yer alır. Medeniyetin, insanca yaşamanın araçları küçük bir azınlığın değil, bütün halkın yararına planlanır. Parasız tedavi parasız eğitim, her kese insan gibi yaşayacağı bir mesken, çalışmak isteyen her insana iş, yapılan her işe göre hayat düzeyi ancak sosyalizmle sağlanır.
       
Kültür bakımından da durum aynıdır. Gerçek demokrasi ve sosyalist anlayış, hiç bir topluluğun kültür hakkını pazarlık konusu yapamaz, Kültürel kalkınmanın gerçekçi, insanca  ve bilimsel uygulanış metotları, sosyalizmin anlamında zaten mevcuttur…….
      
Tek kelimeyle sosyalizm, bölgeler arasındaki her türlü eşitsizliği kaldırmak suretiyle, adil ve sıhhatli bir Türkiye yaratarak, milli birliği en sağlam temeller üzerine oturtur.   (YÖN dergisi 14 Kasım 1962 s. 17)     

        Asimilasyon: Gerçekleri  olduğu gibi kabul edelim. Doğu Anadolu halkının büyük ekseriyeti Kürt aslından gelmektedir … Halkın aslen Kürt olması ve hala Kürtçe konuşmaları onların Türkiye birlik ve beraberliği konusundaki duygularını katiyen zedelememiştir. Bu yüzyılda önemli olan beraberce, bir arada kardeşçe yaşamak ortamını yaratabilmektir. Hangi metot ve amaçlarla uygulanırsa uygulansın asimilasyon hiçbir ülkede başarı sağlamamıştır. Hem sonra gereksiz ve faydasızdır böyle bir çaba. İnsanların beraberliğini kan ve ırk kavramları üzerinde bina etmeye çalışanlar, ezilmişlerdir.”
       “  Irkçı faşizm Doğu’nun ve Doğu  insanlarının baş düşmanıdır. O halde sosyal tabaka farkı gözetmeksizin bütün Doğulular faşizme ve faşist antidemokratik kanunlara karşı  mücadele eden, Türkiye demokratik kuvvetlerinin bu mücadelesini ellerinden geldiğince desteklemek zorundadırlar. Faşizm düşmanları arasında birlik ancak bu şekilde kurulabilir.”  (Dicle-Fırat dergisi 1 aralık 1962 sayı 2)

    “…O halde ırkçı faşizm;sömürücü sermayenin en saldırgan, en şovenist, en gerici unsurlarının açık terörist diktatörlüğüdür.  Halk kitlelerinin, milli azınlıkların, iler,ci aydınların, insaniyetçi ve demokratik müesseselerin en zalim düşmanıdır. ……”   
        
“İtalya Almanya İspanya gibi ülkelerdeki faşizmin uygulanış örnekleri henüz hatırlardadır. Kitle katliamları ve sürgünleri toplama kampları, demokrasiue, insan hak ve hürriyetine en ağır darbeler faşizmin günlük baskı sistemleri arasındadır. Doğulular;zulmün, baskının, katliam ve sürgünlerin. Ezilmenin, üvey evlat muamelesi görmenin en iyi en yeni, en canavarca tatbik örneklerine tecrube tahtası olmak istemiyorlarsa, bütün güçleriyle ırkçı faşizme karşı savaşmak; yurdumuzun demokrasiyi, insan hak ve haysiyetini  her şeyin üstünde tutan kuvvetleriyle  elbirliği yapmak zorundadırlar.( Dicle-Fırat 1 Şubat1963 sayı 2-8)

     “…bu mücadele az gelişmiş bir ülkede(Türkiyede) iktidarı ele geçirmiş bulunan, askeri cuntanın (açık ya da kapalı) kontrolündeki ırkçı-turancı (subay-aydın) politik elitler ve bu elitlerin Dahili Milli Çelişki icra organı olup, Türk milleti adına siyasi iktidarı  sürdürdüğünü iddia eden zorba hükümetlere karşı verilmektedir. Zira biçimsel seçim oyunlarına rağmen, silik şahsiyetler de perde arkası cunta gruplarının kontrolü altında bulunmaktadırlar.
         
 Türk halkının gerçek özlem ve çıkarları; asla Kürt halkının demokratik milli haklarının gaspını gerektirmez ve bu doğal haklarını kullanılmasıyla çelişmez. Bu nedenledir ki Kürt halkının;bir dile bir kültüre bir bölgeye bir millete tanınmış  imtiyazlara karşı verdiği mücadele;  Türk halkının gerçek demokratik mücadelesinden ayrılmaz.  Yani Kürt halkının temel demokratik milli haklarının istirdadını amaç edinen bir eylem birliği; bizatihi Türk halkının sosyal ve demokratik gerçek iktidarının önüne dikilen cunta iktidarı engellerini ve dolayısıyla Kemalist ideolojinin, uzun yıllardan beri Türk kamuoyunu şartlandırmış bulunan dar çemberini parçalayacaktır.
      
İşte Türkiye ırkçı-faşist hükümetleriyle, bu hükümetleri de kontrolünde tutabilen baskı kuvvetleri (cunta grupları) tarafından bir millet adına zorla sürdürülen milli ezme  tatbikatından doğan Dahili Milli Çelişki, kısaca budur. Yani Kürt halkının rızası hilafına ve kaba kuvvet yoluyla inkar etmekhorlamak, tahkir etmek, baskı altında tutmak ve de yok etmek. Yani Türkleştirmek…
      
Türk ve Kürt Halkının Gerçek Düşmanları: Faşist Cunta İktidarları ve Onların Hükümetletidir.
Oysa, başka bir deyişle, Kürt halkının temel milli damokratik haklarının tanınması; Türkiye’de gerçek ve demokratik bir halk iktidarının gerçekleşmesinde en büyük engeli teşkil eden ve yarım yüzyıldan beri ırkçı-Turancı şovenizmin hakim önyargılarıyla felce uğramım bulunan, Türkiye fikir ortamının donmuş taassubunu da yıkacaktır.
        
Bu nedenle , Partimizin  Mücadelesi; sadece milli varlığı ve milli demokratik hakları gasp edilmiş ve bu hakların istirdadı uğrunda savaşan Kürt halkının değil; daha insanca ve daha mutlu bir yaşama düzeyine, serbest iradesi ve gerçek iktidarlarıyla ulaşmak çabasında bulunan kardeş Türk halklarının da mücadelesidir.
         
YAŞASIN, HALKLARIN KADERLERİNİN SERBESTÇE TAYIN HAKKI…”
         
YAŞASIN, MİLLETLERİN TEMEL HAK EŞİTLİĞİ..HÜR YAŞAMA VE MUTLU OLMA HAKK ..
         
YAŞASIN.  TÜRK VE KÜRT  HALKLARININ KARDEŞLİĞİ VE BIRLİĞİ…”

 

 

İzzettin Doğan ve Fethullah Gülen

25 Eylül 2013

İzzettin Doğan ve Fethullah Gülen

        Cem Vakfı Başkanı İzzettin Doğan’nın Fethullah Gülen’le cami ve cemevini bir araya getirme projesi, Alevi kamuoyunun şiddetli tepkisine neden oldu. Tepkilerin ortak paydaları; Alevilerin “hak istemlerinin”, devlet ve diyanetçe kuşatmaya alındığı, Alevi kimliğinin tanınmak istenmediği, uzatmak için bu projeleri ürettiği yönünde.
       Cami-cemevi projesi, başka bir söylemle cami külliyatı içinde Alevilere bir oda ayrılması inanç kardeşliği yerine orantısız güç kolaylığı olarak değerlendirilir.
       Kardeş olma, birlik olma, biri birini hoş görmenin ön koşulu “eşit” olma ve “eşit vatandaşlık” hak ve hukukunun adil uygulanmalarıyla gerçekleşebilir. Her inançtaki vatandaştan (Alevilerden de) topladığı vergilerle on iki bakanlık bütçesine denk devasa bütçesiyle DİB salt Sunni inançlılara hizmet veriyor. Alevilere, Sunni öğreti zorunlu ders olarak devam ettiriliyor. “Laik devlet” dini yönetiyor.
      Cem Vakfı Başkanı (hukuk Prof.) “DİB yüzbini aşan elemandan birinin Alevi olmayışını “hak gaspı” ve bu kurumu “siyasetin merkezi “ ithamından sonra Diyanet İşleri Başkanlığı ile kucaklaşmakta bir sakınca görmüyor.
       Alevi inancına “sapık” diyen, “cemevini” ibadet yeri kabul etmeyen, Şeyhülislam anlayışını sürdüren “siyasetin merkezi” DİB.nin bu porojeyi yüklenmesi, birleşmenin sağlam temele dayandırılmadığını göstergesi. ”Parayı verenin düdüğü çalacağı”, ezilenin yine Aleviler, düdüğünü çalan DİB, güleni de Fethullah hoca olacağı önceden belli.
       İzzettin hoca, “Diyanet işleri Başkanlığı siyasetin merkezidir, asıl siyasetin merkezi orasıdır. Bizde siyasi partiler istedikleri kadar “ biz siyaseti yapıyoruz” desinler, tabir yerindeyse kumda oynasınlar, asıl siyaseti yapan, yürüten, 24 saat Diyanet İşleri Başkanlığı’dır. Diyanet İşleri Başkanlığı bugün Türkiye de yüz bini aşan camisi, yüz bina in üzerindeki personeli ile 24 saat siyaset yapan bir kurumdur.. dedikten sonra, Alevileri bu “siyasetin merkezine” çekmesi vahim olduğu kadar da düşündürücü.
       İzzettin Doğan’ı en iyi tanıyan halktır. Bu neden le cami-cemevi projesine karşı gelişen tepkilere, yani “halkın ne dediğine “ kulak vermek yararlı olur:.

      “_devlete yakınlığıyla bilinen, alevileri, türk-islam sentezine sokmaya çalışan, alevileri katledenlere oy isteyen,kendi gibi düşünmeyen pir sultan abdal derneklerini ve diğer alevileri ‘marjinal, marksist, provakatör’ olarak suçlayan
izzettin doğan ve cem vakfı..”
_”İzzettin Doğan asimilasyoncu bir düşkündür. İzzettin Doğan ailesinin bir çok bireyi de dahil olmak üzere yaşamının her evresinde Aleviliğe Alevi hareketine ve toplumuna ihanet etmişHızır paşalığa soyunmuş ve soyundurulmuş bir asimilasyoncudur.”
    _”İzzettin Doğan’a sayfalarını açan şeriatçılara sormak gerekiyor: Sizde kendisinin en öz Müslüman olduğunu, en has Müslüman olduğunu söyleyen ama İslam’ın ve İman’ın şartlarını yerine getirmeyene ne denir?”
    _”CEM TV,CEM VAKFI,İZZETTİN DOĞAN” bu kurumlar ve bu kurumların yöneticilerinin ALEVİLİK ile yakından veya uzaktan bir bağlantısı yoktur… Bu kurumlar devletin faşist politikalarından nemalanıp Alevi toplumunu Türk–İslam sentezi adı altında asimile etmeye çalışan sözde Alevi kurumlarıdır,.”
     “_12 Eylül askeri faşist darbesinin hemen sonrasında İzzettin Doğan, darbeyi gerçekleştiren generallerden biri olan Em.Org.Turgut Sunalp ile birlikte Milliyetçi Demokrasi Partisini kurmuştur. O Turgut Sunalp ki, kendisine solcu, sosyalist, Alevi, Kürt kızlara, kadınlara gözaltında tecavüz ve taciz edildiği, tecavüzlerde jop kullanıldığı”, bu kadın ve kızlardan bazılarının intihar ettiği şeklindeki iddiaların doğru olup olmadığını soran gazetecilere “neden jop sokalım ki, elimizde taş gibi delikanlılar var” diyecek kadar insanlık, Alevilik düşmanı aşağılık biridir. İzzettin Doğan da onun en sadık dostudur.”
     _” Yani anlayacağınız izzettin doğan ilerici Alevi kurumlarına düşman, gerici cemaatlere dosttur. Zaten devletin ve akpnin diğerlerini dışlayarak izzettin doğanı kabul etmesinin nedeni de budur. izzettin doğan Aleviliği, Türk İslam sentezi içinde asimile etmeye çalışan bir maşadır. İzzettin doğan ve tayfasının yarattığı Alevi Türk İslam kültürü birçok Aleviyi ırkçılık düzeyinde Kürt düşmanı yapmıştır. İnternet forumlarında kendilerini Türk Alevi olarak gören birçok kişi Kürt Alevi olduğunu söyleyenlere ve Sünni Kürtlere küfürler yağdırarak hakaret etmektedirler. İşte izzettin doğanın yaratmaya çalıştığı ucube Alevilik budur “
    _”Alevilik, 1400 yıllık tarihi olan İslamiyetle Müslümanlıkla ilgisi olmayan, aksine Aleviliğin binlerce yıllar öncesine dayanan, kendine özgü kuralları, ritüelleri olan, Tanrı’yı insanda, insanı Tanrı’da gören, 72 millete aynı nazarda bakan, insanı ve doğayı merkezine alan, dinin sorduğu sorulara da verilecek cevapları olan ve sosyal yaşamı düzenleyen bir erkân, bir kültür, bir felsefe, bir yaşam biçimi ve kadim bir yol” olduğunu söylemedikçe, daha çok kereler bu kısır döngüden ileri gitmeyen tartışmaları yapar, aynı sularda debelenir dururuz “
      _” Alevilik İslamin içinde ve özüdür.” der, gerisini getirmez. ; Kur’an’da, niye Cem yok, deyiş , semah Hızır Orucu yok, Pir, Mürşid, Rayber, Talib, Musahip yok. Ya da; Alevilikte ki Dedelik sorulduğunda; Dede Korkut’u işaret ederek; “Dede geldi soy soyladı, toy toyladı.”diyerek, İslamın özüyüyüz teorisine takla attırırken, Dedeleri de bir çırpıda Maverü-ün ötesi Dede Korkut’a bağlayacak kadarda İlim! Adamı oluyor. Cami-Cemevi projesi bir ihanet projesidir. Alevileri teslim alma, yok etme tezgahıdır. “
      “_ Doğan’ın milliyetçi kesime sempatiyle bakan tavrı ve Aleviliği Türk İslam anın amacısentezi içinde ele alan anlayışının sokulduğu çıkmaza yorumu, devletle ilişki biçimi, pragmatizmi, liberalizmi,. kitle iletişim araçlarını kullanma biçimi ve ideolojik tutumu.. niteliği, onu Gülen’in Hizmet Hareketi ile aynı noktada buluşturan faktörler oluyor.”
                                                        *
     Aşılarına kaçmadan örneklediğim bu satırbaşı tepkiler; Alevi anlayışının sokulduğu çıkmazı göstermek yönünde önemlidir. İzzettin Doğan, bu çıkmazı neden olanlardan biri görülüyor.
      Hocamız çok iyi bilir ki İnançlar ya da dinler kabul ve tatbik ediliş kurallarıyla vardır. Örneğin, bir ay oruç, günde beş vakit namaz, haca gitme, zekat verme, şaadet getirme kurallarını yerine getirene İslam deniyor. Alevilerin bu kurallara uyduğu söylenemez. İnanç,vicdani özgür irade sorunudur..
       “Alevilik islamın özüdür. Ben Kuranı,Buyruğu 12 İmamları Mevlana’yı da Hacı Bektaşi Veli’yi de Yunus’u da okudum” diyenden, camiye gidip namaz kılması beklenir.
     Alevilik, “insana” verdiği değerle tanrıyı insanda kutsayan, “derileri yüzülmesine” karşın bin-iki bin yıl öncesi inanç kuralları yerine, “insan” odaklı, çağdaş, evrensel değerleri, inancı kuralı edinen bir anlayış ve yaşam tarzıdır.
      Osmanlı, “Şeyhülislam fetvalarıyla”, Türk-İslamcı devletimiz, Alevlilerin İbadet ve kültür yeri Tekke ve Zaviyeleri yasaklayarak Aleviliğin içini boşaltmış, yerine “Ehli Beyt, 12 İmam, Caferi vs. ile doldurmuştur. Ama Alevilin içindeki insan sevgisini söküp atamamıştır. İzzettin hocanın “insan sevgisini” göz ardı ederek bu kirliliği “Alevilik” diye dayatması, Alevi inancın asıl önderleri olan “rehber, pir Mürşit dedeliği” dışlaması (Ali ve 12 imam sevgisinin istismarı) Aleviliğin asimilasyonu ve inkârıdır…
      Çağ Aleviliğinin özü insandır. Yol göstericisi evrensel insan hakları, inanç kurallarını; pozitif ilim, bireylerin özgür iradesine belirler. İnsanı inciten her türden oluşuma karşı direnişi Aleviliğin “farklılığı”dır. “Gezi” olayında öldürülenlerin “Alevi oluşu” rastlantı değil.
      Bu “cami cemevi projesi” her haliyle mide bulandırıcıdır. Azgınlaşan “Cihad”larla “İslam kardeşliğinin” vardırıldığı nokta, birlerinin kellesini uçurmak, çiğ çiğ ciğerlerini yemek “bir birini boğazlamak oluyor. Yazımı, mide bulandırıcı, amma “farklılığı” belirten, yeni bir “cihad” örnekle bitirdiğim içinde de ayrıca üzgünüm..
     “Seks cihadı” İsyanı
Tunus İçişleri Bakanı Lütfi bin Ciddu, ülkeside ki kadınların “seks cihadı” için Suriye’ye gittiğini, burada İslamcı savaşçılarla ilişkiye girdiğini ve hamile kalarak Tunus’a geri döndüğünü söyledi. Bakan bin Ciddu, Ulusal Kurucu Meclis’te milletvekillerine seslenerek , “2o,30,100 militanla birlikte oluyorlar. Cinsel ilişkiye girdikten sonra hamile olarak geri dönüyorlar” diye konuştu”… (21 Eylül 2013 taraf s.2)

Sey Qaji’ye anıt mezar

21 Temmuz 2013

SEY   QAJİ                                                 

 Sey Qaji ünlü bir Dersim ozanı.  Sey Qaji’yi  ilk kez gün ışığına çıkaran  “Dersim–Civarik İKİ UÇLU YAŞAM”  kitabında  ozanı şöyle tanımlar ( yazarın DERSİMDEN PORTRELER” ve H. SAĞNIÇ’ın DÜNYA KÜRT EDEBİYAT TARİHİ) :
       “ Asıl adı “Seyit é Qaji’dır. Civarik Köyü’ne bağlı Gemik mezreli.. Aşiretler arası çekişmelerin en ateşli sürecinde dünyaya gözlerini açar (1871). .  Sey Qaji yörenin olumsuzluklarından payına düşeni fazlasıyla alır. Üç yaşında yakalandığı hastalıktan iki gözünü yitirerek kurtulur. Dersim ateş çemberinde, tek silahı sözü, sazıdır….. 
    
Olayları yörenin ana dilinin kendine has deyimleriyle yalın ve lirik bir anlatımla saza söze yansıtır. Bu yönü ile en çok” mir, bey ağa”lar kısaca hükmedenlerin “ bam” tellerini çınlatır. Onlara karşı direnir ve şimşeklerini üstüne çeker. . Söylemleri Dımılı lehçesi Dersim ağızlı, Sey Qaji başka dil bilmez.

           Bir gün, bölgenin tek hakimi Hüseyin Beyin oğlu Mustafa Bey Rus harbinde sığındığı Civarik’in Balıx mezresine gelir. Kendisini  “hain miro” diye niteliyen  Sey Qaji’nin kendisine getirilmesini ister. Bunu duyan ozan Haydran’a kaçarken yolda beye söyle seslenir:

Çeki mara gurete qe kursunı medaxı to bıvo
Dı hire çeku xain mir ser wato unüra sabıvo
      
 Silahları topladılar bulamadım sıkılacak bir iki kurşun                  
        Bulduğum bir iki dize sözü sıktımsa haline şükür etsin.”…..
       
Niçin Sey Qaji
       
Sey Qaji , Dersim’de devlet otoritesinin olmadığı, feodal aşiret düzeninin acımasızca sürdüğü, “güçlünün, güçsüzü” ezdiği, yok ettiği bir döneme denk gelir.  .
        Bu haksız ortamda Sey Qaji hiçbir zaman ; “mir, ağa, bey” gibi egemen zalimden yana olmamış, tüm yaşamınca ezilen halk kitlelerinin yanında yer aldığı görülür.
      Ezilen, zulüm gören, ihanete uğrayan, lokması elinde alınan, dara düşülen, haince öldürülen, biçare halkın sorunlarını dile getirmesi, daha önemlisi“ ağıt, lauk-klame-deyiş” gibi destansı söylemlerini halkın hafızsına kazıyarak onları ölümsüz kılmasıdır.   Görme engelli Sey Qaji, Pir Sultan Abdal’ın direniş ruhunu taşıyan, duyu iletişimli, güçlü beyin algılı bir direnişin sembolü.
     Sey Qaji,  halk ve “hak’tan yanadır.  En önemli söylemlerinden biri “Zengeno bé dım mevé”   (sapsız kazma olmayın):  Sapı olmayan kazma ile kazı yapan kendi dibini kazar. El, ayak, beyin vs. organları bir bütün olunca önemlidir. İnsan; şerefi, haysiyeti, onuru ile yaşar. biri eksiklse buna yaşam denmez. Kime yapılırsa yapılsın, haksızlığa karşı suskun kalan, direnmeyen bu insanı vasıflarını yitirir. Sapsız kazma olur. Sey Qaji bir bilgedir, “Niçin Sey Qaji” deyişim bundandır.    Sey Qaji , aslına sadık, toplumsal gücün önemini bilen ve bunları yarınlara taşıyandır.     

Vas koka xo ser vezino               (Her ot kökü üzerinde biter)
Teyr zoné xode wengdano …..   (Her kuş kendi dilinde öter)
De çip bukuye peru qanatı xo      (Tüm gücünü kullanmalısın )
To ver bi  to dıma béro az é to     (Günü yarınlara taşıman için)
       Sey Qaji,  Civarik ağasını eleştirirken,  saygıyı göz ardı etmez.

Sıleman ağa herdise  vırasta kerda tenıke   (Süleymen ağa sakalını taramış etmiş ince)
Ço é  xo gureto şio veré çi Welé Manıke        (Çubuğuyla  Welé Manık evine gitmiş

Vano “heru bıze şime biayma cev é Gemıke   (diyor  “merkepleri al gidelim Gemik’e
Sey Qaji cev çarno  cunude kerdo qilike”    (Sey Qaji harmanda arpayı  yapmış tepe)
           On göbekten bu yana Gemik’te olduğu bilinen Gemikliler   “el attım taşına Düzgün dağı”  kendilerine yar olmaz. Haksızlığa karşı direnişini sürdüren Sey Qaji, ailesiyle  Haydaran aşiretine sığınır ve orada dokuz yıl kalır. Annesi ölünce Niksor’da gömülür. Ancak iki yıl sonra Gemik’e baba ocağına taşınır.  
        Şu kadere bakın ki  o sıralar Haydaran / Xışkulu’da yaşayan Sey Qaji ölünce, naaşı Miksor’da  Bawa Seydali evinin karşısında annesinin boşalan mezarına konur. Ölüm tarihi on iki imam orucuna denk geldiği için de “nasip bu” diye Niksor’da bırakılır.
         Civarik Gençler imaji ( ilk kuşağı)  ırkçı, inkarcı, asimileci devlet ideolojisinin ezdiği, yok sandığı, silmeye çalıştığı halkın toplumsal hafızasını korumak için,  Sey Qaji,  Sey Can  Apo Uşen vb.( ağıt, klam, lauk, deyiş  edebi değerli)  saz ve söyleme yansıyan  kültür değerlerine sahiplenmeyi bir ilke olarak ele almıştı.. Sey Qaji’nin Niksor’da olan kemiklerini baba ocağı Gemik’e getirme ve bunu bir anıtmezarla değerlendirme bu ilkelerden biriydi.
          Bu gün bu ilkenin yaşam bulması, tarihi bir hatayı giderme yanında bunu ilke olarak ele alan ilk kuşak Civarik Gençler imajı kayıplarından Mehmet Karatoprak, Sait Kırmızıtoprak, Yusuf kaçar, Nurettin Tanrıverdi Ali Gündoğdu’nun ruhunu sad etmiştir, rahmetle anıyoruz.
Ko é ser é  ma bené surguni
 
Çevreş Mordemé Xormekçu dest esto zuvini
  
Ye” mı  dalé budağı  mı  çino
 
Mı dest esto raa kemere Duzgın’ı”      
Bu dört dize o ilkel feodal düzende ozanın çektiği çileyi anlatmaya yetiyor.
      Sebahattin Eyüboğlu “ geçmişinden memnun olmayanlar çocuklarını dedelerinin kemikleriyle döverler” demişti.
      Civarikli torunların, dedelerinin bir asır önceki hatalarıyla (geçte olsa) bu gün yüzleşmeleri yerinde ve erdemli bir davranış. Civarikli torunlar bu anıtmezarla, Sey Qaji ardıllarından özür dileniyor.

Kemel Kılıçdaroğlu ve ulusalcılar

27 Mayıs 2013

Kemal Kılıçdaroğlu ve Ulusalcılık

 

Kemal Kılıçdaroğlu, ülkenin en önemli sorunu (Kürt Sorunu) “Barış Sureci” ile ilgili; “Anayasada ki Türk milleti, kucaklayıcı bir kavramdı” diyor (11/5/2013 taraf gz.).

Ne ki devleti yönetenlerin, Anayasada ki  (Türk)’ten amaçlanın ne olup, ne olmadığını, bir aracıya gereksim bırakmadan açık seçik açıkladıkları görülüyor:

Milli Şef İsmet Paşa,

-“Vazifemiz Türk milleti içinde bulunanları behemal Türk yapmaktır, aradığımız nitelik her şeyden evvel Türk ve Türkçü olmasıdır.( 7 Nisan 1925’te Vakit Gz.)

- “Sadece Türk milleti bu ülkede etnik ya da ırkı bir takım haklar isteyebilir. Başka hiçbir kişinin buna hakkı yoktur. (milliyet 31/08/1930)

Şükrü Saraçoğlu

1942 ‘de hükümet programında: “Biz Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türklük bir kan meselesi, bir o kadar da vicdan meselesidir..” (B. Kavga İ.D.s. 10).

Esat Mahmut Bozkurt;

-“Türk” bu memleketin yegane sahibi ve efendisidir” (İskan. Kanunu gş) 

-Benim fikrim ve kanaatım sudur ki memleketin kendisi Türktür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında tek hakları vardır: Oda hizmetçi olmak, köle olmaktır.  (CHP’de ulusalcı pataloji: 1930-2013 Hadi Uluengin taraf gz.)

 Recep Peker

 “Bereket versin ki en büyük imha vasıtaları ve en ezici hadiselerle bile bozulması mümkün olmayan tek şey, Türk kanı, bütün bu gürültüler için temiz kalmıştı.

(…) ve bütün bu kül yığının arasında Garp Türklerinin şereflerini yükselten ve cihanın gözlerini kamaştıran Türk İnkilabı’nın  şaşalı güneşi doğdu.” (H.Uluengin)

Nurettin Paşa: Türkiye’de ‘zo’ diyenleri yok ettik, ‘lo’ diyenleri de ben kökünden temizleyeceğim”  

                                                                

Bu kadarı ile de; ”devleti resmi görüşü” yapılan Türk kafatasçı ırkçılığınıımcısı n, “Türk – Sunni” olmayan halkları bilinçli asimile, sürgün ve kırımla yok edildiğinin açık kanıtı.  

Cumhuriyetle, Kürtler ve Aleviler yok sandı. Kürt’ün  “kart Kurttan  türediği tezleri, Aleviliğin  “sapık”lık faraziyeleri temelinde bilim yuvalarımızın bilimselselliği geliştirildi, akademisyen açıkları giderildi. “Türk-İslam Sentezi” şovenizmi, ulusallığın temel anlayışı ve de ezberi oldu.    

Cumhuriyet hükümetleri, Osmanlı’nın “Ermeni tehciri (kırımı)”  suçlularını, devletin üst kademelerine yerleştirmesi ve bunları Ermenilerden sonra, Kürt, Kızılbaş katliamlarında kullanması, rastlantı değildir. İç İşleri Bakanı’nın, “Muhacirin ve Aşirin Müdürü” Adana Halep Ermeni kırımı mahkumu-suçlusu, Malta kaçağı  Sükrü Kaya olması, Dersim Katliamı Komutanlığına, Koçkiri  Komutanı   Nurettin Paşa’nın baş yardımcısı olan damadının getirilmesi, bu ikilinin Dersim kırımında, hapishanelerde  tutuklu idam mahkümü akıl  hastalarına  hamile kadınların karınlarını deşme vahşetine karşılık af edilmeyi sağlamaları  vs önceden hazırlanmış organize bir planın parçalarıdır.

Dersim halkı önce, “Kürt-Zaza ve Sunni-Kızılbaş “ diye ikiye ayırıp” yok edildi.  1950 seçimlerini Tunceli’de kaybeden CHP “Dersim katliamını”  DP ye yükledi; Atatürk (Alevi), İnönü (Kürt), Dersimli (isyancı),  Bayar (günah keçisi), Tunceli (CHP oy deposu) oluverdi.                                                           

CHP 15. kurultayında Recep Peker, Türk demokrasisinin amacının, kuvvet yolu ile ulusal birliği sağlamak” olduğunu söyler.

İlkokuldan başlatılan bu kuvvet yolu ile , Türküm,  doğruyum, varlığım, Türk varlığına armağan olsun” vs. ile kutsal insan “varlığı” ırkçılık uğruna, bir “meta” haline getirildi. Türk olmayanlar, “öteki,  hain, -düşman” ilan edildi. Ülkenin tüm askeri ve eğitim yuvaları, görünür dağlarına taşlarına “Ne mutlu Türküm diyene” yazıldı.  Mutluluk yerini; Menemen, Sehy Sait gibi direnişlere bırakınca; tek soya, tek inanç desteği sağlandı. “Türk-İslam Sentezi” ile ülke, çöl şeriatına çekmeye çalışanların hizmetine sunuldu. Laik devlette inancı, devlet yönetiyor.

Dersim Katliamı”; bu sentezin pratiğe geçirilmesi, yani ana dili Türkçe, inancı, Sunni olmayan halk kitlerini asimile, sürme, yok etme hareketidir. Tunceli Kanunu, kafatasçı ırkçılığın hukuk dışı, bir “insanlık suçu”  belgesidir. Seksen yıldır, bu güzel ülkede Türk ve Sunni olmayan halklara, kan kusturuluyor. Sırf Dersim’de altmış-yetmiş bin masun katledildi.

Ben “38 Dersim katliamı” mağduru ve canlı tanığıyım:  Ailemden 28 çocuk 12 kadın 54 masum, bir gece vakti “sürgün” diye evlerinden zorla alındı, yolda elleri ayakları bağlandıktan sonra üstlerine gaz dökülerek canlı canlı yakıldı.  

Bu insanlık vahşetini 25 yıl önce, ad ve yaşlarını belirten kitabım yasaklandı.  İDGM de  “halkı ırk, bölge , mezhep farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek suçu” ile  yargılandım. Devlet, yaktığı bu masumları nüfus kütüklerine “sari bir hastalıktan öldü” diye geçirmiş, gerçek halktan saklanmıştı. Irkçılığı “devletin resmi görüşü” yapan CHP ulusalcıların, gerçekleri halktan saklama ezberleri bu güne dek sürüyor:

                                  

TBMM de; “Kürtçe ana dilde savunma hakkı” görüşülmesin de CHP adına söz alan  B. A. Güler “Türk ulusuyla Kürt milletini eşit, eşdeğerde gördüremezsiniz.” .diyor.

Yine, CHP M.V. bir grubun  “ aydınlar bildirgesine” karşıt yayınladığı ihbarnamede: “etnisite temelli olmayan bir yurttaşlık tanımı önerilerek Türk Milleti ve Türk Vatandaşlığı kavramının Anayasa’dan çıkarılması öngörülmektedir, Bu, yurttaşlığın eşitliği yerine etnik yapıların eşitliğini öngörmek demektir.”( 9 / 5/2013 taraf gz.)

 

Bu hezeyanlar, “Bozulmayan Türk kanı, Öz Türk olmayanın tek hakkı hizmetçilik ve kölelik” ön gören, Türk kafatasçı ırkçılığınıbir kan meselesi, bir o kadar da vicdan meselesi”  yapanlar; asimileci Mili şef, Mahmut Esat Bozkurt, Recep Peker ve Şükrü Saraçoğlu, Nurettin Paşa vs.nin mirasçı ardıllarındır.

Dünyamız, halkların eşitliğini ön gören, ırkçılığı lanetleyen bir çağ yaşıyor. CHP Ulasalcılarının “Türk ulusuyla Kürt milletini eşit, eşdeğerde gördüremezsiniz”  panikleri ve de etnik yapıların eşitliğini ön görmeyen” reflekslerini, seksen yıldır sürdürülen bir ırkçı ezberin, ve yitirilen militarist vesayetin dışa vuruşu olarak algılıyor ve üzülüyoruz.  

Asıl üzücü olan, Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP ulusalcılarının çağa uyumu sağlama çabasında, kendi itibar ve  “Dersim Adamılığı”  vasfını yitirmesi olacaktır.

Makbule hanım

27 Mayıs 2013

Sayın Başkan  

Başkanı olduğun Cıvrak Köy Derneği  10.yıl destek gecesi’ ne beni telefonla davet etmeniz, iyi niyetli bir nezaketin ötesinde Civariklilerin olmazsa olmazı (her türlü politik görüş ve kişisel ihtirastan uzak olması gereken); birliğin, birlikteliğin, güçlülüğün bir belirtisi ve de 1.gecede yaşanan hoşnutsuzluğu giderici bir uzlaşı, bir rızalık ya da  ne derseniz deyin bir gönül alma olarak algıladım ve size yakışanda buydu.

Ne ki çok değil, aradan bir hafta geçti  tv.10 de ki eş derneğin eş başkanı ile  söyleyişinizde beni, eşdeğer Civarikli arkadaşlarımdan ayırmanız (dışlamanız), yeşeren umudumu Sülbus-Bedro koyaklarına savurdu. Bu durum olur olmaz bana Dr. Sait’i aklayan kitabımın “Cıvrak Köy Derneğinde tekmelenip dışa atılmasını, maktül-Katil uzlaşı kitabı  ile Dr. Sait’i itibarsızlaştırma, onurlu çalışmasına “kara” çalma, yok sanma, rant malzemesi yapma, katillerin kalemiyle Dr. Şıvan’ı  tanımlayan etkinliği,  kimi yazılarımın Derneğin facebook sayfasında engeli  vs gibi olumsuzlukları anımsattı.

 Bununla sizi suçlamıyorum. Sizden önceki başkan, Almanya eş başkanı, üyeler, ailemizden Dr. yakınları yer aldı. Çağ, sivil kuruluşlar çağı.  Türkiye’de dernekler sosyal yardım alamıyor, Almanya’da alabiliyor ve tv kanalını yönetebiliyor. Toplumun yararına sunulan bu olanakların kişilerin ilkel kin ve hırsı uğruna heder olduğu görülüyor. “Civarikli Gençler İmaj  usu ve unsuru dışlanıyor, dağıtma kolay birleştirici olmak zor.

 Bu imajı içeren kitaplar(ım) kırıma uğratılan, asimile edilen halk ve yok edilen “kültürünü kapsar. Kitaplar, devletin tek ırk (ulusalcı) anlayışı ile çeliştiği için devletçe toplatıldı ve yasaklandı. “Cıvrak Köy Derneği’nin, bunlardan hiç söz etmemesi dışlaması, susması, ya da “bana ne” tavrı,  “ulusalcı anlayışa” paralelliği, bir çöküşün ifadesidir.  

 Yayıncı ilk kitabımı; “Dersim Civarik İKİ UÇLU YAŞAM” kitabı; doğası, günlük yaşamı, acısı, aşkı ve aşkın kişilikleriyle bir yöreyi ve insanını anlatan bir çalışma. “Kültürün en kısa ve özlü tanımlarından biri “yaşamla ilgili her şey” olarak yapılıyor. Bu kitap Civarik özelinde heterodoks Alevi-Kürt kültürünü renkli biçimde yansıtarak kendi yerelliğinin ötesine sesleniyordiye özetliyor. Dernek bu sese kulağını tıkamamalıydı.

Ortada ana dili ve kültürü ile ezilen, yok edilen bir yöre ve halkı var.  Türk-Kürt yoz erkin, ilk hedefinin (Şıvan-Sakine örneği) Dersimliler oluşu bir yazgı değil, olmamalıdır.

Dünyada devlet yaşamının en acımasız ve iğrenç katliamı, 38 Civarikli ağa kardeşler katliamdır. “Sürgün” diye yola çıkarılan 28 çocuk, 14 kadın,12 erkek 54 kişi yolda, elleri ayakları bağlanır üstlerine benzin dökülerek diri diri yakılır.  Kayıtlarına da “sari bir hastalıktan öldü “ diye geçer. Bu insanlık suçunu işleyen devlet adına Aptullah Paşa olur.

Torunları Dr. Sait 1971 de soydaş-vatandaş Kürt-Türk erklerince hain bir komplo ile katl edildi. Detaya girmiyorum, her iki olayda da ne dirisine ne de ölüsüne sahiplenen oldu.   

Ben iki olayında canlı tanığıyım. 1. olayda devlet yok, korku, kırım, travma vardı. 25 yıl önce isim ve yaşlarını belirterek yayınladığım kitap yasaklandı toplatıldı ben yargılandım.   

İkinci acı olayda mağdurun tek ilgileneni oldum. Ne ki şeriatçı Kürt’ün kaygan, ikircikli aydını, oynak siyaset medyası karşısında yalnız kalışımla etkili olamadım. Uzun bir çaba, araştırmadan sonra Dr. Sait’in” arkadaş katili olmadığını” saptayan kanıtları ve bilirkişi raporunu içeren “Dr. Şıvan ve Barzani Kürt Liderliği”. kitabımı 2006 yılında yayınladım.

Kırk yıl boyunca susan Dr. Sait’i sevenler ve yakın akrabalarının bu kitabımın Dernekte  tekmeleyip dışarı atılmasını içine sindirmelerini fırsat bilen katiller boş durmadı.

Maktül ve Katil uzantıları uzlaşarak, bu kitab(ım)a  karşı Dr. Sait’in kendi yazılarına  “katil uzantıları iftira ve düzmecelerini” ekleyerek “Dr. Şıvan ve Kürt Trajedesi  (S.Ali Arik 2011 Peri yayınları)  kitabını çıkardı. Yani Dr, Şıvanı “akibetini” katillerinin diliyle yazdı.

Bu haksız yaptırıma tüm Civarikliler ve dernekleri susarak katılınca ben ne derim ki?

Hz. Ali haksızlığa karşı sessiz kalmayın(susmayın), hakkınızı kaybettiğiniz gibi şerefinizide kaybedesiniz der.  Gecenize dağılma yerine  birliğin egemen olmasını dilerim.

Saygılarımla Hüseyin akar

Arama

ARŞİV

Mart 2019
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Mar    
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031
Ziyaretçi Sayısı: