Ocak, 2008

ŞAİRLERİMİZ II MEHMET ÇETİN

12 Ocak 2008

1955 Dersim doğumlu Mehmet Çetin 1970lerin başında amatörce şiir öykü yazmaya ve tiyatro çalışmaya başladı. İşletmecilik Yüksek öğrenimini görürken “yasadışı politik faaliyetleri” gerekçesiyle 1981 yılında tutuklandı. 8 yılı aşkın bir sure cezaevinde kaldı. İlk iki kitabı daha caza evindeyken yayınlandı. 1980 sonrası Türkçe şiirde yeni bir ideolojik/estetik kuruluşu deneyen şiir eğitiminin katılımcılarından oldu. 1991 yılından kurulan Piya Şiir Kitaplığı’nın kurucusu ve editörüdür. Kırmanc kökenli, eserlerini Türkçe ve anadili ile yazan Çetin, “bilmediğim dillerde tırnaklarımı yiyorum” diyor. Yazımlarında bir çok yabancı öğe, tümce ve isimlere yer verir. Örneğin,Türkçe yazımlarında; “attention: bulut var. attention çöle gözyaşı” ve “ besso na goni bıqendo goni bıqendo” benzeri imalı çağrılara yer verir. Okuyucuyu, yazı veya şiirin yazıldığı anın kültürel olaylarını araştırmaya, bu dillere aşinalığa zorlayan bir tarzı, gezgin bir dili var. Sanırım bu dil gücü, bir az de ana dilindeki “eril-dişil” ayrıcalığı, espri esnekliği ve şiire yatkınlığına dayanır. Bu gezgin ve zengin dilinin “Asmin”ne kadar çıkacağını düşünenler O’nu, kardelen tazeliğinde boy verdiği bir yaşın şafağında tutuklar. Dile kolay, dokuz yıl tutuklu kalma: “çıldırmaktı ilk yargılanma aşağılandıkça her ağızca ertelenince duruşma kaldık yine tutanaklara” “iyi de biz bu duvarlara ezberletmedik mi sesimizi bu rezil bu çürümüş hücrelere yaylım ateşti ya” “yerkürede voltalar eksik ve şarkılar da vedaaydı o iki gözüm yarınına kapanmış zambaktaki iki gözüm beklemek bela korkup durmak bela hücrem belaydı” dayanamaz karanlıklara, tesellisiz voltaların adım başında “firarlı” geceleri düşler : “ayaklanınca hasret çaresi yok firardır gece”. Dersimin, her çiçeğinin kokusuna, her yeşilinin rengine kurşun sıkan, dalından koparıp, dehlizler de çürüten “Dersim Mantığı”na karşı, nice onurlu direnişçiler o karanlıklara ışık olmuş ve de şöyle haykırmış: “Kafatasım duvar değil beynime / Düşünürüm ilmik geçse de boynuma” azminin de kararlığını sürdürmüştür. M. Çetin’de bunlardan biri; Dersim’in doğasını hırçınlığı ile, insanını ana dili ile sever. Hapiste yazdığı “Birağızdan”şiir kitabının 1989Yılı “Enver Gökçe” birincilik ödülünü alması, bu “cevher”in “nitelik” göstergesi. “Ke ke me ce”yi dayatmışlar. Son çıkardığı şiir kitabı “ke ke me ce” de diyor ki: çocuk diller arasında unutulmuş çığlıkta ki kekeme kaldı o günden o güzden bu güze kalırım kekeme burası kekemece ıssızlığı kuréderşi dokuzyüzellibeş sayın ki kaybetti dilini çocuk söz arasında bahtına kekeme a.ama..be…si sizi aa. a..aa..aagh…auu…auugh.. anlamasanız da olur.” Şiirlerinde eylem, coşku, hareket var.. Dersimli olmanın, “potansiyel suçluluk” yazgısı karşısında dik, Sülbüs-Bedro dağ keçileri misali “halay” duruşlu. menekşe dağları kan ülkem sürgüne göç olursun türküsüz kalır dersim belki geleceğim bir zaman yurtsuz büyümez sesim gitme sürgüne silinir kış düşer toprağına nergis açar yaz olursun ülkem izler bırak dağlara hükümran ben ki öleceğim bir zaman kül, döner ateşine diner ağrım kavuşur sesim anadiline belki dağdan iner kurşunlanışım düşerim yaralı sümbül dibine gitmem baharı beklerim (ülkem nereye) “Sürgün,” sürülen için zülüm , sürülen yer halkı içinde için de bir talihsizlik.Dileriz bu masum insanı yakınma, yönetenlerin kulağına küpe olsun: kovulduğum kırları alıp geldim kentinize bağışlayın başınıza bele öfkemi orman kalmadı yanacak, biliyorum ev kalmadı yakılacak ki babamda öldü biliyorum ama bir bekleyen var orada o dağları o baharı bekleyen ölümlü gözlerle kovulduğum kırları da alıp geldim kentinize.(Bağışlayın gözlerim kırmancı) Dizelerinde sevda, güzellemeler var. Ancak temkinli; “acaba” diyor. Aşkta hayale, romantizme yer bırakmaz, tam realist. Eril-dişilin arasındaki bir eylemi, yürek ve beyin arasındaki iletişime bağlar. Sevgi de eşitlikçi ise de “sevgilinin ” yeri bir başka, rengi “kızıl bir gül ”, niteliği ayrıdır: “Öyle. bir dal zerdali mi olsam acaba bu gece daha güzelleşir mi yüzün öpsem seni ben buna acaba diyorum harçlık verir gibi öpüyor ve esirgiyorsun nasıl sussam da yakışsam yeryüzü gülüşüne geceleri ay olsun gamzeleri olsun gülümsesin rüzgara katılsın şarkı olsun çoğalan aşk olsun al kalbinin ürkek kuşlarını bu şiirden insanlar kadar çatıksa aşkın uzak kadar uzaksa bakışları uzak git” “ilkin sevginin eylemiyse sevişmek dokunmak değildir ilkin dövüşmek, kısacası barış demekse daha çok ilkin beyin ile de yürek eylemidir” “bir mermere düşüp kırmadan sesini al kalbimin ürkek kuşlarını bu şiirden insanlık kadar çatıksa kaşları aşkın uzak kadar uzaksa bakışları uzak git dört dersimliyi birde seni kıpkızıl bir gül diye yoksulluğumu koydum masanın en yoksul yerine” *** Not .”DERSİM’den PORTRELER” kitabımın ikinci baskısı için Dersimli tüm şair edebiyatçı ve sanatkarların eserlerinden birer adet (sonra Tünceli belediyesine bırakılacak) kısa öz geçmişi ile bana iletmelerini rica ediyorum.

Kıl Köylü Hüseyin Fikri Paşa

12 Ocak 2008

1876 sonrası Osmanlı Saltanatının, Dersim’de arzuladığı teslimiyetçiliği, istediği “hüsnü kabulu” görememesi Osmanlıyı hırçınlaştırır. Osmanlı Sarayının, Dersim’e gönderdiği heyetler uzlaşma sağlamayınca Osmanlı kuvvete başvurur. Gönderilen askeri birliklerin tümü, aşiret güçleri tarafından geri püskürtülür, hiç biri Dersim’e sokulmaz. Sarayın çaresizliği, sıkıntılara neden olur, Osmanlı Saray’ının etken otoritesi sarsılır; “Dersim’e sefer olur, zafer olmaz “ sözü bu dönemden kalma. Saray okulunda yetişen, itibar çizgisi yüksek ancak “asaleti” ve pratikte bir başarısı olmadığı için de “Paşa” yapılmayan, bu nedenle önemli bir göreve atanamayan Hüseyin Fikri bunu fırsat bilir. Padişah’a çıkar; “Dersim’in dilinden ben anlarım, Dersim sorununu da ben çözerim” der, “tam” yetki ister. Padişah, Hüseyin Fikri’ye istediği yetkiyi verir, Dersim’e gönderir. O zaman Hozat ; Mazgirt, Kızılkilise (Nazimiye), Kuzuçan (Pülümür), Ovacık, Pertek, Çemişgezek, Pah ilçelerinin bağlı olduğu bu Mutasarrıflıktı. Dersim’e gelen Hüseyin Fikri, Aşiretlerin ileri gelen ağaları ve sözü geçenlerini toplar. Dersim kökenli olduğunu el altında duyurtur, unutmadığı Dersimce tümceler, espriler ile yöre halkını buna inandırmaya çalışır.Yörenin sorunlarını birlikte tartışıp çözmenin yararından söz eder, yeni bir yapılanmayı birlikte, yapmayı önerir. Saray’ın talimatı ile Erzurum’dan gelen İbrahim ve Rüştü Paşaları da yanına alan Hüseyin Fikri, aşiret ileri gelenlerine Saraydan aldığı yetki ve sorumluluğa yardımcı olmalarının Dersim halkının çıkarına olacağına, aşiret reislerini ikna eder. Hüseyin Fikri, Dersim aşiretleri liderleri desteğiyle Hozat’ı vilayet yapma çalışmalarını başlatır. Ağalar-Beyler, yakınlarını vilayet memurluğuna atama yarışına girer. Vilayet olmanın o zamanki koşulu olan, yöre yardımını ve eleman teminini, aşiretlerin ortak istemleri doğrultusunda gerçekleştirir. Bu birlikten, Hozat kendi yağı ile kavrulan , Dersim Vilayet merkezi olur. Gelişmeler memnuniyet verici. Dersim aşiretleri hoşnutluklarını Saraya bildirmekten gecikmez. Osmanlı Sarayı, Hüseyin Fikri’nin bu başarısını, “Paşa ” unvanı ile değerlendirir. Hüseyin Fikri bundan sonra Hüseyin Fikri Paşa olur. Hozat’ta buluna “Fikri Paşa mahallesi” ve “Fikri Paşa Çeşmesi”, bu gün dek adını koruyor. Hüseyin Fikri Paşa, başka yere atanınca Hozat Vilayeti mali giderlerini karşılayamaz, 1888 ‘den sonra Hozat tekrar mutasarrıflık olur. Hüseyin Fikri Paşa , asıl Kosova Valisi olmakla ününe ün katar. * Dersim’den Portreler’i hazırlığında, ilk görüşmemi Fethi Ülkü ile yaptım. . Dersim insanının sert, aykırı kişiliği yerine uyumlu, olumlu, kibar, incitmeyen, içtenlikli, sevecen bir kişilik karşısın sıkılacağımı, çok şey soramayacağımı hesaba katmıştım. Ancak Fethi Ülkü’nün Ankara Emekte ki evine giderken bu den güçlü, Dersim için zenginlik olan kaynaklara ulaşacağımı hiç düşünememiştim. Söze başlarken amacımı şöyle özetledim: “Dersim’in yetiştirdiği değerleri, değişik kişilikleriyle ortaya çıkarmak, bir yere toplamak, sahiplenmek, korumaya almak. Böylece, Derim üzerinde oluşturulan puslu sakıncayı “Dersimli olmanın”; onurlu yiğitliğine, özgürlükçü gerçeğine kavuşturmak… Sevinci, göz bebeklerine yansımıştı Hocanın . Uzun suren öğretmenlik deneyimleri ve beyefendi kişiliğinden gelen hoşnutlukla, sıkılgan psikolojimi, halimi anlamalı ki elimden tuttu, çalışma odasına, evinin yarısını kaplayan kitapların dünyasına götürdü. İki “kitap” hazırlığından söz etti; biri: “İsmet İnönü’den bende kalanlar”, diğeri “Anılar la Tünceli” Hocanın bu candan yaklaşımı beni iyice rahatlatmıştı. Takılmadan edemedim; “Hocam niçin Dersim değil de Tunceli? Sorusuyla yanıtlarına yol verdim: -Benim için de aynı şeyi söylüyorlar. Ben bir şey söylediğim zaman bağırmıyorum. – Peki anlattığınız, sizden önceki bu değerler, Dersim “Mebusu” oluyor da , Dersimli olamıyor.. Alçak sesle, fısıltı olarak da bunların Kıl’lı olduklarını yeni duyuyorum. -Onlar da öyle, nereli oldukları önemli değil, hele “o yerli olmak” bir engel teşkil ediyor, sakıncalı oluyorsa, “oralı” olmak veya olmamak, amaçlarını gerçekleştirmek yanında önemsiz kalır. Ben Kıl köylü olduğumu gerekli gördüğüm yerde söylüyorum, ancak bağırmıyorum. Belki bağırarak bunu deklere etmemi isteyenler var, onlar öyle değerlendirebilir. …. -Peki hocam bu akrabalarınla bir diyalogun oldu mu ? – Oldu, onların “Kıl” dan gitme, bizim akrabalar olduğunu duyardım. Lutfi Fikri’nin Büyükada’daki köşküne gittim, akrabası olduğumu söyledim. çok iyi davrandı, ilgilendi. Hatta Fransızca kitaplar verdi, yolcu etti. Ancak ikinci gidişimde buruktu. Beni yolcu edince koluma girdi kulağıma “bir daha bana gelme” dedi çok üzüldüm , bir daha uğramadım.. Çok sonraları, “Köşkünde gözetim altında tutulduğunu” öğrendiğim de üzüntüm ikiye katlandı.. Fethi Ülkü hoca yaşlanmıştı, dışarı çıkamamak, dostlarla, özellikle Tuncelli genç dimağlarla buluşamadığından yakındı. Konuştuklarını bir banda alamadığım için üzgünüm. Ancak Kıl Köylü üç kardeşin öyküsünü Fethi Ülkü’nün ağzından dinlemek güzel şey.. Kıl Köyü’nden Osmanlı Sarayına Çemişgezek Bizans İmparatorlarının oturduğu, zamanın önemli Ticaret merkezlerinden biridir. Bu, bir asır öncesine kadar devam eder. Yağ ticareti yapan Kıl Köylü üç kardeş, her yıl katırlara yükledikleri tulumlarla yağları Çemişgezek pazarına görür satar, karşılığında kış ihtiyacını karşılar köylerine döner 1840 yıllarından bir yıl havalar çok sıcak gider. Yağları erimesin diye pazara geç götürürler. Yağları satıncaya kadar kış başlar. Kar, fırtına, tipi uzun sürer, özellikle katırları götürme olanağını bulamaz, bir ev bulur yerleşir, o kışı Çemişgezek’te geçirirler. İlkbaharla köylerine dönen kardeşler, içinde barındıkları evi bulmakta kendilerine yardımcı olan Osmanlı zabitini davet eder, köylerine götürür, bir sure konuk ederler. Çocuğu olmayan bu zabit, köyde ilgisini çeken yetim bir çocuğu evlatlık edinir. Çocuğu Çemişgezek’e, oradan da İstanbul’a götürür. Subay Sarayda görevli, çocuğu Saray okuluna verir. Kıl Köyünde adı Hüseyin olan çocuk İstanbul’da Hüseyin Fikri, Hazat’ı Vilavet yapma başarısı ile Hüseyin Fikri Paşa ve “Kosova Valiliği başarısından sonra da Kosova valisi Hüseyin Fikri Paşa” namı ile anılır. Osmanlı Mebusan Meclisinde Dersim Mebusu ve TBMM sinde 1.döneminde de en tavizsiz, en dürüst Mebuslarından Lutfı Fikri, bu Hüseyin Fikri Paşa’nın oğludur. TBMM sinde 2. Dönem Dersim Mebusu, 4 Dönem de Bingöl Milletvekili,Meclis Başkan Vekili olan Feridun Fikri Düşünsel Hüseyin Fikri Paşanın yeğenidir. TBMM.de 3 dönem Tunceli M.V. olan Fethi Ülkü Hüseyin Fikri’nin akrabasıdır. TBMM de Kars M.V. yapan F.Sevinç Düşünsel, F. Fikri Düşünsel’in kızıdır. Dersim’in Kıl köylü bu değerli kişilerden olanak buldukça, ileride söz edeceğiz. Diyesim o ki Kıl Köyü denince; bir az değil, kilometrelerce düşünmek gerekir. Bir önceki yazımda Kıl Köyünü anlatırken; “bir uçak dolu deposuyla hama hama ki aşar” sözü bu uzunca düşünmeyi içerir.

“GÜLDÜNYA”

12 Ocak 2008

Cinslerin hiç birine “kara “ yakıştıramıyorum. “Erkek” olsun, “kadın” olsun, ayırım yapmayı insan olarak içime sindiremiyorum. Cinsten birine övgü, diğer cinsi suçlama anlamında bir ayırımdır. Her şekildeki ayırım doğa yasalarına da aykırıdır. Zira doğa, dişi ve eril den üremeyi dengeliyor. Daha açık bir deyimle, “iki yarımdan” bir “bütün” oluşturuyor. Tıpkı bir bedenin sağı, sulu gibi, biri diğerine karşı; artısı- eksisiyle savunulamaz. Örneğin sağ göz, sol göz ayırımı yapılmaz, biri görmediği an, bedeni diğer göz yönetir. Kadın –erkekte böyle işlevleri “tüme” tamamlamadır. Karşı cins olan kadın, her yönde varlığı “tama” ulaştırandır. Kadın annedir, kadın kız kardeşdir, kadın eşdir, kadın canın kızındır; Özetle var olmamızın tek nedeni kadındır. Ayırım, suçlama kendi kendimizi yadsımadır, oysa nefes aldıkça varız. Ezilme gerçeği; tüm canlıların, her iki cinsin kaçınılmazı. Kadın-erkek olmaktan çok, toplumların sosyal yaşantısı, ekonomik sorunları, çıkar çatışmasından kaynaklanır. Hak, hukuk, adalet bu güne değin kaba güce boyun eğmiş ve eğmeye devam etmekte. Bu değerler erkek olsun kadın olsun, sürekli güçlünün yanında olmuştur. Amerikan emperyalizminin Irak’ta işi ne? Bu doğa yasası salt devletler, insanlar için değil, hayvanlar içinde geçerli, kendini koruyor, güçlüysen yaşarsın * Kaba gücün ilkel topluluklarda, erkeklerin kadına karşı sistematik bir şekilde yürüttüğü, kadına karşı üstünlük elde ettiği yadsınamaz. Bu ev içinde aileden başlar, toplumun geneline yayılan bir oluşum . Bunda baş etken “inanç bilinci” veya “bilinçsizliği” olmuş ve olmaya devam etmektedir. Zira bu güne dek inançlar, iyileşmeye ivme kazanmışsa da ilkel toplumun malı olmaktan kurtulmadığı gibi toplumu da ilkellikten arındıramamıştır. İlkel toplumun belirgin özelliği de, toplum bilincinin, “inanç bilinci” ile sınırlı kalması. Kadın -erkekle kıyaslandığında; kadının doğurganlığı, doğurduklarını koruma ve besleme iç güdülerinin gelişmesi, işlevi gereği, daha hakça dağıtımcı, daha adil, daha ince duygulu daha anlayışlıdır. Kadın yaşamına yansıyanda bu özelliklerine karşın tüm peygamberin erkek olması yaşam kuralları ile bağdaşmıyor. Kural koyan erkek, olur olmaz çıkarlarını gözetmiş. Erkeklerin ürettiği, “inanç kural ve düzmeceleri” yolu ile önce eşin, sonra toplumun baskısı altına alınan kadının, ekonomik güçten de yoksunluğu, erkeğin kadın üzerindeki egemenliğini pekiştirmiştir: Bir erkeğin birkaç kadınla evlenebilmesi, erkeğin “birden üçe” veya “üçten dokuza” saydığında karısının boşanmış sayılması , onur kırıcı “hulle” ile yeni nikah işlemi, kadını “şeytan” nitelemesi, kadın “tanıklığının” geçersizliği , kadın- erkek ortaklığı “zina” işlemindeki “recm” gibi yalnız kadına insani olmayan ; dayatmalar, toplumumuzun şuur altı, “inanç bilincini” belirler. Erkeğin bilinçsizliği, güvensizliğinin kamçısıdır. Erkek; “şan-şeref –namus” denen dürüst davranmayı, kısaca kişilik gururunu kadının bacakları arasında arar! Yoksulun hanı hamamı olmayınca uhrevi dünyasının varlığı, tüm değerleri orada sanır! İki gözü sekiz kulağı onun üzerinde!. Olumsuzlukları buluncunda (vicdanında ) tartmaz, kadının ayak atışın da arar. Bununla tüm değerlerini koruduğunu düşler. Bu yanlış olgu; kadın kişiliğini zedeler, sosyal gelişmesini önler, kadını davranış bozukluğuna iter , erkeğe bağımlılığını pekiştirir. Çoğu kez, çıkış kapısını bulamayan kadın “yazgım” diye durumu kanıksar de. Dünyasını karartan bu “zebanilik” eştir, babadır, kardeştir, kendisine saldırandır. Bu durumdaki kadın, kendini korumak için ne yapsa suçtur! Erkek çocuklar, baba etkisinde, kadının bacak arasından kendini sorumlu tutar. Küçük çocuklara bu olaylarda işletilen cinayetlerin başka bir açıklaması yok. Son olay; İstanbul’da sokak ortasında kardeşlerince kurşunlanan, ölmeyince hastanede ki odasında kurşun sıkılan GÜLDÜNYA ruhunu, tanrı yerine öz kardeşleri aldı. Kadın yaşamındaki bu vahşetin tek nedeni, erkek egemenliğinin amaçlandığı yanlış, ilkel inançlardır. Ablalarına kurşun sıkanlara surun; “pişman değilim ailenin namusunu temizledim vicdanen rahatladım” diyecektir. Zira, öğretilen “kör-kara”inanç bilincine göre, ablasına sıktığı her kurşunla tanrı ve cennetine daha yaklaşmış olacaktır. * Aşık İhsanı, yıllar önce “Hep ben ölüyorum sen hiç ölmüyorsun ?diye Tanrıya sitem de bulunan şiirden dolayı “tanrıya hakaretten” yargılanırken, Nimet Arzık bu şiiri Fransızca’ya çevirip yurt dışı bir yarışmaya göndermişti. Yarışmada “Tanrıyı en iyi tarif eden şiir” olarak birinci seçilmiş ve yazarı on bin dolar ile ödüllendirmişti. Unuttum, yanılmıyorsam bir kıtası şöyleydi: “ İhsanı’yem için için / Anladım şimdi niçin/ Tanrı olduğun için(tanrısız olduğun için) / Ben ölüyom sen ölmüyon” Ne oluyorsa kadınlarımıza oluyor. Tanrının ölmeyeceğine bakılırsa bu “kör- kara” inanç bilinci ile daha çok “GÜLDÜNYA” canciğerleri tarafından kurşunlanacak ve dünyamız Ağlayan dünya olmaktan kurtulamayacaktır.

Dersim’in Kayıpları

12 Ocak 2008

Dersim’in doğa ile bütünleşen “özgür” havasına, eğilmez başların “hak- hukuk” tutkusuna, insanının hür irade serbestisine akıl erdiremeyenlerin; Dersim üzerine sık sık seferler düzenlediklerine tarih tanıktır. Cumhuriyet hükümetlerinin de bu ezbere uyduğu, özellikle son yıllarda “Munzur baraj projesi” ile bu coğrafyaya öz alabalık, binlerce çeşit bitki, yabanıl hayvan gibi milli değerleri hiçe sayarak yöreyi insansız bırakma çabasını sürdürdüğü görülüyor. Tarih boyunca özgürlük estiren değişik aktivitelere ev sahipliği yapan Dersim, bu günlerde yine medyamız gündeminde; “Tuncelide ki sicak çatışmalı ölümler ” başı çekiyor. Demokratik sisteme aykırı, provokeli oyunlarla, bu coğrafyada yaratılan çatışmalar; masum yöre insanının, Dersim’in çiçeği burnunda, nice “delikanlı”sının ölümüne neden oluyor. Dersimi çevreleyen, yüce sivri dağlar , adeta gökyüzüne saplanmış, nem dumanları ile “hak” katına asılı, yer katında yapılan zulme dayanamayıp, toprağa kapaklanan gök kubbeyi bu dağlar ayakta tutuyor, bu dağlar olmazsa gök çökecek Anadolu üstüne!… Dersim, gökyüzü ile yer arasına sıkışan, hikmeti kendinde, doğa korumasında öyle bir coğrafya ki, kar, bu sivriliklere rüzgarların kanatları arasında ancak donarak yapışıyor. Bırakın Dersim üzerine salınan orduları, bu güne değin bu sivri dorukları ilahların aştığı da gören olmamıştır! “Dersime sefer olur zafer olmaz” denilmesinin nedeni de bundandır. Üstünde ki tüm canlılarla bütünleşen bu coğrafya; bitki, yabanıl hayvan ve insanları ile kendine öz ayrı bir alemdir! Dersim’linin “kak-hukuk” hassasiyeti, özgürlük tutkusu ayrıcalığı bundandır. Mevsim değişimimde zirvelerdeki buzların, koyaklarda ki karların erimesi, uyanan bir coşkunun başlangıcı olur. Gök yüzü ile nemli bulutlar arasına sıkışmış dereler beyaz köpükler soluyarak, homurdanan nehirlere biran önce kavuşmaya, yamaçlardaki tomurcuklar toprağa baş kaldırmaya, yeşillikler çoğalmaya, kuşlar cıvıldaşmaya, ışkınlar boy vermeye, mantarlar ışıldamaya, fistan renkli kelebekler uçuşmaya, dağ keçileri tümsekler de halay duruşuna geç meye, hasılı canlanan doğa kendine özgü tüm canlısıyla tarifi güç görkemli bir şenliğin umulmaz coşkusuna ulaşır.. Dersim insanı, aşınası olduğu özgür irade serbestisini bu coşkudan alır. Zora, zulme karşı bir güvenesi yok, “hak-hukuk” beklentisi çaresizliği içinde , sığınacak, korunacak bir yer bulamayınca “hak” niyetine; umudu “Sülbüs, Bedro, Düzgün Bava benzeri, dağlarda taşlarda arar! Onun içinde halk, ezgilerinde “hak’a sığınır: “Dersim dört dağ içinde Gülü bardak içinde Dersim’i “hak” korusun Bir yarım var içinde” *** Dersim deyince akla; doğanın bin bir güçlüğü, çıkılmaz dağları, geçilmez nehirleri, “gülü bardak içinde”, çileli bir coğrafyanın içinde ki pınarların kırk gözelisi, koyakların en görkemlisi ve doğanın bu haşin koşullarına uyumu sağlayan, yaşamı tüm yönleri ile kucaklama zorunda kalan, özgürlük sevdalısı, bir azda dik başlı, aykırı insanı gelir!. Düşün adamı, edebiyatçı emekli savsı,İsmet Kemal Karadayı bunlardan biriydi. İsmet Kemal Karadayı’yı geçen ay yitirdik. Ne ki “Dersim’den Portreler”den bu yaprağı bu kez, “hak” kopardı . “İsmet Kemal” adı, bir yönüyle cumhuriyetimizin ifadesi, kuruluşunun simgesi .. İsmet Kemal Karadayı:. Hümanist kişiliği ile toplumsal bir çok sorununu yüklenen, insan hakları savunucusu, bu nedenle bir çok sivil toplum kuruluşu ve dernekleriyle yakın ilişki kuran, üyesi olan, etkinliklerine, söyleşilerine katılan, söyleşen, sosyal, toplumsal yaşam deneyimlerini pratiğe sokan, her yaşam diliminde yüreğindeki coşku, aşkı, sevdayı espri ustalığı ile söylemlerinde yansıtan, hoşsohbet dost bir insandı. İ.K.Kardayı’yı ilk kez doksancı yıllarda , “Acıbadem Hukukçular Sitesi’nde tanıdım. İsmet Kemal’ın kapıdan görünmesi, oyun masasına oturuşu (kayıp veya kazanma halleri dahil) erotik, ironi esprileri, doyumsuz aşk sevdalısı görüntüsü ile etrafa neşe saçardı. Her hal ve söyleme uyaklı, bir az da “dip notlu,” espri torbasını belleğinde taşıyan, taşı yerinde gediğine koyan, hazır cevap, şen neşeli, hoşgörü sahibi rahat bir kişilikti. Çok okuyan, çok yazan, edebiyatın bir çok çeşidini çala-kalem çizikle yen, yenilikten yana, yazımda yeni tiplemeler üreten, şiire dip notu ekleyen, mevcudu değiştirmeye, yerine öze özgün türleri üretmek gibi bir işlevi vardı. Kırka yakın esere imza attı. İstanbul’a arada bir uğradığım da Onu, “Hukukçular Sitesi”nde görürdüm. En son 10/o4/2006 tahinde gördüğümde Eylül 2005 te Karınca yayınlarından çıkan iki kitabını birden imzalayıp bana vermişti. Genç şairlerimizden Özgün E. Bulut’un “komada olduğu” haberi gecikmiş bir haberdi. Ne son yolculuk merasimine, ne de bana verdiği telefondan yakınlarına ulaştım. Bu kayıpla salt Dersim değil, Türk edebiyatı yeri güç dolan büyük bir değerini yitirmiş oldu. “GÜNDEN GÜNE” eserinin iç kapağında “Hüseyin Akar’a merhaba dost 10/04/ 2006” yazısı ve “biraz İSTANBUL musun? Kitabına da “Hemşerim, yazar dost Hüseyin Akar için İstanbul sevgileriyle 10/04/2006 “, bana son anıları oldu. Ruhu şad olsun. .

PARANOYA

12 Ocak 2008

Turan ırkçılığı bir paranoya paranoyaya akın var gözü namluda / yüreği kanda zulmün usu soya yenik kafatasçı çıkmazın burgansında ki egemen durmadan savaş atını mahmuzlar terkisinde üst kimlik / sevdası bozkurt hitler den kalma “paranoya” ergenekon’a dört nala mevsimlerden son bahar / erzurum örtünürken kar palandöken geçit vermez ırkçı akına doksan bin asker donar hitler almanya’sına çeyrek kala enver paşa düşer yola ırkçılığın bu apoletli eri ulur dağa taşa / çağdışı bir temaşa “yaşa bire paşa” kardeşliği / hak hukuku dışlayan ırkçı erkin “damarlarındaki asil kan” kaçırdı ayarı / saldırdı sağa sola insan haklarını astı arka duvara vurgun soygun battı batacak gemi millet zorda / sık nefes lira” kalpazan “ne mutlu türküm diyen” perperişan ülkü turan / egemen şahin / devlet derin uzaklarda aranan vatan “yol ince uzun” /orta asya’ya kadar ergenekon bir boş sevda paranoya’ya akın var

Arama

ARŞİV

Ocak 2008
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
    May »
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  
Ziyaretçi Sayısı: