Mayıs, 2008

Paşavenkli Paşa

2 Mayıs 2008

Pertek’in güneyinde “Paşavenk”  adında bir köy vardır. Bu köyde  ünlü bir paşa yaşar; “Yalnız bu köyün değil, bütün Dersim’in kalbur üstü eşrafından Hacı İshak Paşa;, Otoritesi ve zenginliği kadar zalimliği ile  de dillere destan. Bu yörede adını şanını duymayan, duyup ta çekinmeyen yok. Öylesine zengin ki ; “Muhteşem” konağına, giren çıkanın haddi var hesabı yok. Konuklarından her gün on beşi gider, yirmisi gelir; kuzular, koyunlar, koçlar danalar kesilir.  Konağın haremi, özel hocası,  eğiticisi çalışanı, hizmetçileri hesapsız..
Paşa, konağında  konuk bulunmadığı günlerde haremde eğleşir, ancak saat ikiye doğru selamlığa çıkar.  Paşanın harem dairesinden  selamlığa gelmesi özel merasime tabidir: Önce, paşanın özel hizmetçileri ortalığı temizler, yastıklarını, sergilerini yerli yerine kor, düzeltir. Sonra  paşanın kehribarlı, uzun yasemin sigara çubuğu el üstünde büyük bir  itina ile getirilir, köşeye yavaşça konur. Odadaki cemaat; paşanın çubuğu geldi diye hep birden ayağa kalkarlar. Çubuğu getiren hizmetçi hürmette hata etmeyerek arka arka geri çekilir. Paşanın  tütün tablası gene aynı saygı, hürmetle  el üstünde getirilerek çubuğun yanına konurken cemaat bir kez daha ayağa kalkar. Paşanın kış ise kürkü, yaz ise ipek abası atlas bir bohça içinde getirilir. Dördüncü olarak  mendili aynı merasimle getirilir, yerine konurken,  cemaatın hep birlikte  ayağa kalkması asla ihmal edilmez. Bütün bu hazırlıktan biter, ardında  paşa hazretleri  öksürerek geldiğini belirtir,  harem dairesinden selamlığa gelir, ve  odakiler tekrar ayağa kalkar, konuk dışında tümü dışarı fırlar,  konuklara  oturmaları için müsaade edilir ve öyle otururlar.Paşa, otoritesi sarsılmasın diye her önüne gelenle  konuşmaz ve kimseyi dinlemez.
-Paşa bir gün berberde tıraş olur, berberin  işi biter. Paşanın  gözü iki kıla takılır, Paşa yanında el pençe duran adamına ; “berbere söyle yandaki şu iki teli alsın” diye emir verir.
*
-Paşa ,komşularından bir ermeni köylüsünün  kendi köyünde ki üzüm bağına göz koyar,  Ermeni’ye, bağın “paşa-ağa” malına katmasını, vermesini ister, vermeyince de el koyar.
İkinci Meşrutiyet ilan edilince, Ermeni mahkemeye başvurur  paşanın zaptettiği bağın kendisine geri verilmesini, adaletsizliğin giderilmesini ister. Mahkeme başvuruyu Hacı İshak Paşa’ya  durur ve keşfe geleceğini belirtir. Paşa daha da geç gelinme isteğini mahkemeye iletir, mahkeme gecikmeyi kabulle keşfi sonraki  bir tarihe atar.
Paşa bu gecikmeden yararlanır, bütün adamlarını işbaşı yaparak üzüm bağını tamamen söktürür ve yerine arpa ektirir.  Arpa yeşerince keşif heyetine işinin bittiğini haberini  salar. Keşif heyeti ve beraberinde köşke gelen konuklar fevkalade ağırlanır ve eğlendirilir. Sabah erken keşfin icrası için de dilekçe sahibi ermeni çağrılır. Hep birlikte konaktan hareket eder, bağ yerine gider.
Bakılır  ki “Üzüm bağı” olduğu  ileri sürülen  yer,  arpa yeşermiş bir tarla. Bu hali gören ermeni neye uğradığını şaşırır ve halka dönerek: “Ey komşular ben turam siz söyleyin burası bağ mıydı tarla mıydı? Paşa atılır;  “Komşular burası benim tarlam değil mi? Köylüler hep bir ağızdan; Biz dinimizi imanımızı karalamayız Allah için söylemek lazımsa, biz bizi bileli burası bağ değil tarladır ve de Paşa hazretlerinindir..” Diye tanıklık edilir. Yerin bağ olmadığı, tarla olduğu tespit ederek konağa dönülür.
*
-Paşa  tazılarıyla bir kış günü Pertek’e tavşan avına gelir.. Perteklilerin tazıları hiç sektirmeden gördükleri tavşanları yakalar.  Daha besili, bakımlı  olan Paşa tazıları hiçbir tavşan yakalayamaz .Buna karşın Pertek halkı ; “Paşanın ala tazısı”, “ büyük boncuk yakaladı” şeklinde komplimanda bulunur. Bunu gören Hacı İhsak Paşa, akşam  sohbetinde halkta sorar:” Aziz komşularım bu gün yapılan avda benim tazılardan hiçbirisi bir av peşinden gitmedi, ara sıra koşanlar da avlarını kaçırdı. Bütün tavşanları, sizin ufak tefek tazılarınız tuttu. Oysa sizler Paşanın tazıları tuttu deyip benim tazıları alkışladınız, ben bunu  anlayamadım” der..
Perteklilerden Küçük Mehmet Efendi  adında vergi katibi;  “Paşam sizin tazılar Allah  emanet  aslan gibidirler, bunları gören tavşanlar yakalanmamak için can havlıyla  koşmak değil uçmaktadır. Bizim tazılar ise ufak- tefek, cüce- büce enikler, bunları gören tavşanlar, fazla koşmağı gerek görmüyor. Enikler bu fırsattan   faydalanarak tavşanları  yakalıyorlar.
İkincisi, sizin tazılarda merhamet var, dağda kendi halinde gezen hayvanların kanlarına girmek istemiyorlar da ondan ötürü av yapmıyorlar” diye yanıtlar.
*
-Paşa’nın otlaktaki sürülerinden biri, bir gün çobanın gözü önünde kaçırılmak istenmiş. Çobanın tepki göstermediğini gören haydutlar, çobana; “ hey sürünü kaçırıyoruz, umurunda değil, ne köpeğin, ne de bir  telaşın var,  böyle olunca biz heyecan duymuyor işin zevkine varamıyoruz. Soluğun  kesildiyse  korkma,  bize çoban değil koyun gerek, ” diye çobana sesleniyorlar.  Çoban oturduğu yerden; “Siz kim Paşavenkli Paşanın sürüsünü  kaçırmak kim” deyince haydutlar sürüyü bırakır  kaçarlar. Bunun üzerine çoban:
“Kurban olayım O köpeğe ki kendisi Paşavenk’te yatar daha ürümeden dağdaki kurtlar sürüyü bırakıp Kaçar” der.
*

Bir Efsane Adam: Yılmaz Güney

1 Mayıs 2008

“Dersim’den Portreler” kitabımda : “Dersim ; hainliğe, hileye, hurdaya, korkaklığa, kalleşliğe yol vermeyen, gönüllerinde insan sevgisi, beyinlerinde sömürüsüz-sınıfsız ideallerin volta attığı bir gül bahçesi. Bu bahçede yaşam bulan insanının baş eğmeyişi, Anadolu toplumu içinde “dik başlı”- asi” görülmesi ; bu insanların kartal kanatları arasında, doğayla özdeşleşen özgür düşünce yaşamına dayalı “ denmişti.. Yılmaz Güney, incelendiğinde; davranışı, ataklığı , gözü pekliği, haksızlığa karşı çıkışı, boyun eğmeyişi, düşündüğünün eri, fakir fukaradan yana , toplumsal yıkıntıyı, sosyal adaleti sağlamak için sol düşünüşün bu “yılmaz” emekçisi ve bir az de aykırı nitelikli kişiliğiyle bu yoruma uyar, yani tam bir Dersim’li. Hatta , “Ne güzel şey, dünyanın bir yerinde, hiç tanımadığınız birinin acısını acınız saymakla ”; ırk, inanç, renk, yer ayırımını yapmayan Yılmaz, Dersim’i aşan, kıta coğrafyalarının bir hünerli adamı oluyor. *** Sürgün Dedenin Sürgün torunu Toplumları Anadolu toprağı içinde dağıtmak, sürmek , yer değiştirmek bir Osmanlı geleneğidir. Osmanlı otoritesini sarsmaya çalışan her kesim, çoğu kez sürgünle cezalandırılır. Bu sürgünlerde amaç sürülenleri, süründürerek “ıslah” etmektir.. Bu sürgünler, yerleştirildikleri yerde genellikle , etkili bir aşiretin himayesinde tutulur. Dersim’den Siverek’e sürgünü öngörülen on hane(aile) arasında Yılmaz’ın dedesi de var. Bunların bulundukları “Desemen” Küyü adını, etraf halkın bunlara “Desimam”- Desmal-Desimliler ayırım ve tanımından gelir. Babası Hamit Siverek’te büyür, ilk eşi “Güllü”, Muşludur. Hamit, içlerine düştüğü aşiretin, itilmesine, horlanmasına dayanamaz, boyun eğmez, çatışır. Sonunda bir kan davası nedeniyle Adana’ya göç etme zorunda kalır. Yılmaz Adana’da doğar. Asıl adı, Yılmaz Pütün’dür: Yılmaz Pütün’ün potansiyel suçluluğu dedesi ile başlar *** Yılmaz, “Yılmazı” anlatıyor “Bir sanatçı olarak “ Yılmaz Güney” diye bilinirim. Asıl adım Yılmaz Pütün’dür. Adım; Zorluklar karşısında eğilmez,mutsuzluğa kapılmaz, yılgınlığa düşmez ve baş eğmez anlamına gelir. Pütün ise bir dağ meyvesinin kırılmaz çekirdeği demektir. Dokuz yaşından bu yana hayatımı çalışarak kazandım . İlk dana gütmekti. Çocukluk, gençlik yıllarım yaklaşık 15-16 yaşına kadar köyde geçti. Arabacılık, ırgatlara suculuk, çapa çekimin de artçılık, pamuk toplayıcılığı, bağ bekçiliği, simit, gazoz satıcılığı vs. işler yaptım. Objektif olarak sosyal konumum göç etmiş bir Kürt babanın çocuğuyum. Öğrenimim yarım kalmıştı. Önümdeki tek yol kendimi hayatın okulunda, hayatın kabul ettiği ve dayattığı öğretmenler aracılığı ile eğitmekti. Öyle yaptım…Kitaplar sineme, iş, cezaevi, acımazsızlık, hayatın katı kuralları, toplumsal baskılar, kahpelikler, yiğitlikler… Karşılaştığım zorlukları yenmek için dinamik ve kararlılık.öğretmenlerimden biri “zordur”.. Sanata meraklıydım ve hikayeler yazardım. 1955’te bir hikayemden ötürü takibata uğradım. 1961 Mayısı’nda cezaeviyle tanıştım. 1962’de cezam bitti. Konya’ya sürgüne gönderildim.. En çok imzayı polis defterine attım: 180 defa….. 1968’deaskere gittim. 1970 Nisan’ında döndüm.Hayatımın çalınan iki yıl… 1971 de on binlerce aydın sanatçı, yazar gibi bende gözaltına alındım. Sözlü bir emirle ve tehditle yine Nevşehir’e üç aylığına sürgün edildim. 1972’ de devrimcilere yardım ettiğim gerekçesiyle tutuklandım.. 1974 Eylül’ünde bir cinayet olayına adım karıştı ve 19 yıla mahkum edildim. Cezaevinde iken, Güney adlı bir sanat-kültür dergisi çıkardım.13 sayı sonra dergi kapatıldı. Yazılarıma on ayrı dava açıldı. İstenen ceza toplamı yaklaşık yüz yıl.. 1981 Ekim’inde izinli çıktığım Isparta yarı-açık ceza evine dönmedim. Yaklaşık 12 yılımı cezaevinde geçirdim. Sonrada Yurt dışına çıktım..”. Adana’da liseyi bitiren Yılmaz Pütün, Ankara Hukuk Fakültesine yazılır, sonra ünlü yönetmen Atıf Yılmazın etkisiyle, İstanbul İktisat Fakültesine girer. Bu, Yılmaz Pütün’ün sonu, Yılmaz Güney’in başlangıcı olur. *** On parmağında on hüner “Bu Vatan Çocukları, Alageyik, Karacaoğlnın Kara Sevdası, Tütün zamanı zamanı,Ölüm Perdesi, Dolandıcılar Şahı, Kızıl Vazo, Seni Kaybedersm, Tatlı Bele gibi filimler” Yılmaz Güney’in Oyuncu, senaryo yazarı, yönetmen yardımcısı emeği geçen filimler olmuştur(1958-1961) Lise yıllarında And ve Kemal Film çalıştı ve Güneydoğu illerini dolaştı. Yazarlığa yönelmesi, hikaye yazması bu döneme rastlar. 1957’de “On Üç” adlı dergiye yazdığı “Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemi” öyküsü yargıya takılır, 1961’de sonuçlanır: İki yıl hapis-sürgün, ömür boyunca kamu hizmetinden yoksun bırakılır. Yılmaz Güney, bir film setinde hapse atılır. Cezası bitiminde İstanbul’a dönen Yılmaz’ı zor günler bekler. Ancak O içinden çıktığı halk kitlelerinin sorunlarına karşı duyarlılığının pekiştiğini anlar. Bu ilk hapislik deneyi, dolu verimli, eğitici olmuştur. “Boynu Bükük Öldüler” romanını bu donem yazdı. Yılmaz zamanla yarışır, yaşamını yeniler, işe küçük şirketlerle başlar. Çalışmalarında film senaryosu, çekimi, oyuncusu., yönetimi üslenmek zorunda kalır. Bu O’nun deneyim ve teknik bilgi birikimini pekiştirir. Yalnız kalır, horlanır, itilir. Ancak o “yılmaz”lığı ile bütün bunları aşar, kendini aşma becerisini kazanır. “İkisi de Cesurdu” ile başlayan “Mor Defter- On Korkusuz Adam- Konyakçı- Ben Öldükçe Yaşarım- Çürkin Kral “ bu dönemin anılması gereken eserleri, ”Hudutların Kanunu” Yılmaz’ın kendini bir oyuncu olarak kabul ettirdiği, tanıttığı film olmuştur. Bunlarda alışılagelmişlik yerine yeni öz biçim bulan bir karakter sergiler. “Umut” filmine uzanan yolda: “İnce Cumali- Kızılırmak- Karkoyun- Kurbanlıl Katil- Aç Kurtlar- Seyit Han- Bir Çirkin Adam “ filmleri Yılmaz’ın; oyuncu, senarist ve yönetmen olarak başarı zincirinin ara halkalarıdır. Ülke sinemasına yeni bir imaj getiren, halkın ezilmişliğini, öfkesini, hüznünü eleştirel bir bakışla yansıtan, sevincini beyaz perdede canlandırdığı tiplerle bulduğu, öcünü onunla aldığı “Çirkin Kral” aranan kişilik olur. Yılmaz Güney, çıkışı olmayan umutsuz çabaların gerçekçi yüzünü, askerlikten sonra “Umut”ta seriler. “Umut” , ülkemizde toplumsal çalışmaların, değişimlerin yoğun olduğu önemli bir dönemin ürünüdür.Yüz yıllar boyu ezilen, sömürülen halkların, egemen otorite aracılığı ile nasıl pasife edildiği, şartlandırıldığı ve kurtuluşu nasıl metafizik yollarda aramaya koyulduğunu belgelemesi yönü ile Ülke sineması için bir dönem noktası olmuştur. Bu nedenle Yılmaz’ın “Umut – Hudulkarın Kanunu” gibi filmleri , egemen sınıfının çıkarını koruyan “ sansür Yasası”na takılmaktan kurtulamamıştır. “Umut” 1970 ‘te Altın Koza’da onur verici birincilik alırken, filmin halka gösterilmesi engellenir. Fakat Yılmaz Güney halkın umudu olur. Bütün bu engelleme ve baskılar, O’nu yıldırma yerine yeniliyordu. Sürekli araştıran, halkın öz değerlerine yaklaşımlar üreten, inandığı yoldan sapmayan olgun bir sanatçı yapıyordu. “Ağıt- Acı- Mutsuzlar- Baba” bu dönemin ürünleridir. 1970’ ler Türkiye’sinde “Baba “ filminin ödül almaktan alıkonması, “Boynu Bükük Öldüler” Romanın Orhan Kemal Armağanı’nı alması , Batı ülkelerinde Yılmaz’ın “Yılın Sanatçısı” seçilmesi, bu olguların yankılanması engellemeler yetersiz kaldı, 1972 Yılı “ Güney Yılı” olarak tarihe geçti. Senaryosunu hapiste yazdığı “Yol” filmi 1982 Yılında Cannees Film Festivalı’nde Altın Palmiye Ödülünü aldı. “Yol” Filminden sonra Türkiye’deki hapishaneleri konu alan “Duvar” filmi gerçekleştirildi. “Duvar” ülkemizde 198o askeri dönemin : işkence, zulüm, baskı duvarı ile sarılan halkımızın, kurtuluş mesajını içeriyor. *** Evrene mal olan Yılmaz Güney Bütün bu çabalardan sonra Yılmaz Güney’in Evrensel kişiliğinin harekete geçtiği, çalışmalarını Latin Amerika’dan İran Kürdüstan’ına, Güney Afrika’dan İspanya ve Yunanistan’a dek bir çok ülke sorunları üzerinde yoğunlaştırdığını görüyoruz. Ancak Ömrü bütün bunlara yetmedi. Türkiye ve benzeri ülkeler sorunları gibi benliğini, vücudunu sinsice saran kansere yenik düştü (Paris 1984) *** Sakıncalı Yılmaz Güney Yılmaz Güney: Halkını egemen güçlere karşı koruduğu, zulmü, baskıyı, sömürüyü ve bunlardan korunmanın yollarına parmak bastığı için, ülke halkının uyanmasını çıkarları için istemeyen, bu egemen güçlerce bu güne dek “Sakıncalı” sayıldı. Bir çok vatanperver bilge aydın gibi çalışmaları fikirleri ,düşünceleri hep tutuklandı, vatan haini kabul edildi hapisten hapise sürüklendi. Bütün çalışma ve çabası uygar ülkelerce övgüye, sanat eserleri ödüller üzerine ödül alırken ülkesinde , düşünceleri halka yansıtılmaz, filmleri gösterilmez biri olarak toplumdan uzak tutuldu. “Hain” ilan edildi. Oysa oyunlarındaki coşkusu, yazımlarındaki halk gerçekliliği, yapımcılığındaki ustalığı, yüreğinin atışı ile halkın istemlerini yansıtıyordu. Ancak O’nun toplumsal bilinci yansıtma istenci, egemen sınıfı ve onların çıkarlarını içeren yasaları geçemedi ve sakıncalı oldu. Nitekim bu ceza yasaları Tüm AB ülkeleri baskı ve zoru ile halen ilkellikten kurtarılamamıştır. Paket paket çıkarılan uyun yasaları henüz AB ye girmemize yetmiyor. Peki şimdiye kadar bu yenilikleri önceden yaptırıma sokmayan çalışan düşünüşün günahı neydi? Halen bir çok aydın, yetişkin değer şimdi yurt dışın da, ölen ölüyor ölmeyen sürünüyor.. Yılmaz Güney’in kırkıncı yaş sızılanışı “..Hayat yollarım çamurluydu, engebeliydi, zordu. İçimde her zaman kasırgalar esti, düşüncelerim, özlemlerim ile hayatın gerçeği her zaman çelişti. Hayat defterim iyi notlarla kötü notların, düzensizlik ile düzensizliklerin, başarılarla başarısızlıkların, acılarla sevinçlerin harmanı oldu. Kimi zaman rüzgarların önünde savruldum, göçmen kuşu örneği, oradan oraya sürüldüm. Bu gün kırk yaşındayım, içimdeki fırtına henüz dinmiş değil. ..Halkıma ince, gelişen bir dalı uzatmak istiyorum. Sürekli üretmek, yeni şeyler yaratmak ve tanıdığım tanımadığım insanlarla dini, dili, rengi, milliyeti ne olursa olsun, kucaklaşmak istiyorum…. Ezilen bir ulusa mensup olmam, ezilen bir sınıfa mensup olmam, egemen sınıfın baskı , terör ve yasağı altındaki bir ideoloji ve dünya görüşüne sahip olmam yanımda, belki en avantajlı yanım… Toplumsal hayatın gerçeklerini, acılarını, bizzat kendi denetimlerimle yaşamış olmamdır. Bir sanatçı olarak sürekli zor içinde bulundum ve bu zorluklara karşı savaşmasını öğrendim. Kürt sorununu ortaya koyarken bir Türkiyeli olarak koyuyorum. Çünkü ben, esas itibariyle sınıf mücadelesine inanan bir insanım. Orijinim Kürt, fakat ulusal bir Kürt hareketi değil istediğim. Kürt, Ermeni vs. ne kadar ezilenler yaşıyorsa ülkemde, ben onların bayrağı olmak istiyorum…. Ancak ben birlikten yanayım. Yani Türk , Kürt, Ermeni, Rum işçisi ile ezilenlerin ülke sınırları içerisi birliğinden yanayım…diye ve mantıklı Türk -Kürt ortak paydasını dile getirir *** Yılmaz Günay’in yıktığı Amarikan sinema anlayışı Yılmaz Güney, büyük halk kitlelerini etkileyen sinema ile işe başlar. Amerikan sinemasının başını çektiği starlara dayalı sinema; halkı gerçekleri görmekten uzaklaştıran, uyutan, yabancılaştıran hayal dünyasına sürükler. “Yeşilçam” da tek başına da olsa, bu çürümüşlüğü yıkmaya soyunur. Halkın köreltilmiş, insanı duygularını yenileme savaşına girişir. Bununla Yeşilçam’ın halktan kopuk köprüsü olur. Bunu “Bir tarafta halkım var, halkımın sorunları var.. Öbür tarafta eline tabanca sıkıştırmaya çalışan, bir takım güzel kadınlarla seni yatağa sokmak isteyen insanlar var” şeklinde ifade eder *** Yılmaz Güney’in Sanatçı, Devrimci ve Siyası yönü Yılmaz Güney sanatçılığı, yürekli, devrimci kişiliği ve iyi bir kavga adamlığı ile özdeştir. Büyük halk kitlelerinin sorunlarını, bilime dayalı hep devrimci siyasetle çözüleceğinin bilincinde. Bu nedenle sınıf mücadelesi bilinciyle devrimci düşünceyi birlikte yaşama geçirmek ister. Bunların etkenlik sınırlarını belirlerken şöyle der: “Sanatsal çabala, çalışmalar, sınıf mücadelesinden ve bunun bir ifadesi olan siyasal mücadeleden kopuk ele alınamaz. Ben bir kavga adamıyım, sinemam da bir kavganın, halkımın kurtuluş savaşı sinemasıdır.. Bu nedenle sanatçı kişiliğim yanında, siyasi kişiliğim var ve bunlar birbirinden ayrı değil. Ve devam eder: “…kendi içinde sanatsal hareket, sanat çalışmaları, siyasi mücadelenin tüm işlevlerine sahip olduğunu iddia edemez…Sanat faaliyeti, sadece siyasi hareketin işini kolaylaştırır, fakat siyasi mücadelenin bütün rolünü sanat faaliyetine yüklemek doğru olmaz… Sanat tek başına devrim yapamaz, fakat doğru bir çizgiye dünya hakkında doğru bir siyasi görüşe sahip olan bir sanatçı, eserleri yoluyla halkla, kitlelerle çok güçlü ve geniş bağlar kurabilir. Ve bu bağlar çok siyaside olabilir. Bu anlamda sanat, siyasi propaganda ve siyasi ajitasyon için yararlı olabilir; ancak siyasi ajitasyon ve propagandayı basit ve kuru anlamıyla ele almayı red ediyorum..” Yılmaz Güney’in “sanat- sanatçı” yorumu : “Bir sanat eserinin değerini belirleyen en önemli ölçülerden biri öz ve biçim arasındaki uyumdur. Bana göre sanatın kaynağı hayattır… Hayat ve gerçekleri sanat eseri içinde eritilmelidir.Ancak böylece hayat sanata can verir. Sanat bir çeşit yabancılaşma eylemidir. Kökünü hayattan, gücünü ve etkinliğini ise hayata hesap sormaktan, meydan okumaktan alır. Bana göre sanat, insanın kendi dışındaki nesnel ve özel şeylerle, kavrayabildiği oranda başkalarınca yaratılmış, duygular, düşünceler, tutkular ve değişik ilişkiler bütünüyle , arasındaki ilişkinin özel bir biçimidir. Ayrıca sanat ve sanatçılık toplumsal işbölümünün bir biçimidir; bir doktor, bir mühendis, bir işçi gibi… İnsan, doğayla ilişkisinde, onu değiştirmeye çalışarak işe başlamıştır. İnsanın doğaya egemen olmasının gizi burada saklıdır. Sanatta bilinçli müdahalenin, yeniden yaratmanın , heyecanın, tutkunun sunuşu vardır. Sanatçıya “ sanatçı sıfatını kazandıran şey onun bilinçli sanatsal eylemi ve yarattığı şeye kattığı büyüdür. Sanatçı bir yaratıcıdır ve ürünlerini yaratırken, bir yanıyla tükenir, bir yanıyla da kendini yeniden yaratır. Kendini yeniden yaratmak, kendini aşmak, kendini boyutlandırmak demektir. Kendisiyle, toplumla özdeşleşen bir sanatçı kendisini yeniden yaratamaz, tükenir. Sanatçı, aynı zamanda , toplumdaki çeşitli sorunların, arayışların da sözcüsüdür. Bu anlamda , cesaret ve kararlılık, sanatçının kişiliğini belirleyen belli başlı öğelerden ikisidir..”. Yılmaz Güney sözünün eri, düşüncesiyle yaptırımlarındaki özün aynı olduğu, özdeşleştiği açıkça görülüyor. Kararlı tutumu ile medeni cesaret bütünlüğü, Onun “yılmaz” kişiliğinde yoğunlaşarak, sınırları aşan erdemli, evrensel nitelikli bir sanatçı yapmıştır. Evrensel yönü Toplumsal kavramını ile O “Bütün dünya işçilerinin, köylülerinin ve ezilen halklarının çıkarların birliğine ve savaşımlarının ortaklığına” inandığı içindir ki kendini bu mücadeleye adar. Bu yöndeki çabasına yurtdışında devam etmiştir. Onun eserlerinde en çok ezilen toplumların sorunlarını yansıttığı, filmlerinde daha çok “çöküş” durumlarını konu alır. Yoksul halkları uyarmaya, uyandırmaya çözüm için aydınlattığı gözlenir. “Umut” filmi, gelişen kapitalizmin çökerttiği bir arabacı ailesini anlatır. Araba ve arabacının tükenişini sergiler. “Arkadaş” filmi, yine çürüyen burjuvazinin çöküşünü konu alır, gelişmeleri anlatır. “Endişe “filmi, işşizliğin girdabına kapılan mevsimlik tarım işçisi, göçebe köylünün topraktan kopuşunun dramını sergiler. “Ağıt” filmi, kaçaklığa yani yasadışına itilmiş yoksul köylüleri, “Sürü” filmi feodal kalıntının çöküşünü vurgular. Yılmaz ülkesini tek tümce ile şöyle tanımlar: “Türkiye, emperyalizme bağımlı kapitalist üretim ilişkilerinin hızla geliştiği, aynı zamanda, feodal kalıntıları bağrında taşıyan, yarı-sömürge bir ülkedir…” Yılmaz ülkesi için özetle şunu düşünür: Önümüzdeki aşamada, tutarlı bir burjuva demokrasisini inşa etmeyi, ülkede yaşayan bütün halklara eşitlik, gönüllülük temelinde, barış ve adalet içinde bir yaşamayı düşünüyoruz..”

Ahmet Nüzhet Bey

1 Mayıs 2008

Ahmet Nüzhet Saraçoğlu Çemişgezek doğumlu(1861), Saraçzade İsmail Hakkı Bey’in oğludur. 1.Dönem TBMM.ne çağrılan Dersim’in yedi Mebusu arasında yer alamayınca , Ergani Mebusu olarak TBMMsine girer. Kısa boyu ve makas değdirmemiş sakalı ile tanınan “Nüzhet Bey”, Çemişgezek Medresesinde edindiği yarı buçuk bir öğrenim dışında düzenli bir eğitimi yok. Koyu bir dindar, sıkı bir tarikatçıdır. Kaymakam babası, kendisine Dersim noterliğini uygun görür. Nüzhet, “Cumhuriyet” yönetiminde “Osmanlı özentili” tatbikatı ile göze çarpar. Mesleki yaşanımın da önceliği “inanca” verir, cubbe giyer, tespih çeker, cubbe altında sopa gösterir. “Acın” halinden anlamayan tipik bir “Osmanlı” bürokratıdır. Atandığı Dersim de, kendi deyimiyle “devlet ve hükümeti saymayan halk”ı “uhrevi” dünya görüşüne yöneltmek için büyük çaba harcar, başaramayınca “zora” başvurur, “asarım- keserim “ der. Dersim halkını ve inancını horlar, kendi hurafeliğini kabule, özetle; “acemi nalbantlığını” Dersim halkı üzerinde dener. Kutuderesi’nde nahiye müdürü olduğu dönem, kurak geçen bir mevsimde; “bana itaat edinceye kadar yağmur yağdırmayacağım” diyecek kadar ileri gider. Şikayetler çoğalır, sorgulanır, sürgünler yaşar, birkaç kez de açığa alınır. Bu yaşamının bir ucu. * Ahmet Nüzhet, asıl yaşam dersini Dersimde alır. Dersim halkının katı yaşam gerçekleri , Onun için eğitici olur. En azından tepeden inme, halkla bütünleşmeyeceğini anlar. Zaman içinde aşırı tarikatçılığın, koyu dindarlığının yaşama yetmediğini anlar, tarikatçılığı dervişliğe dönüşür. Zamanla kibar ve hoşgörülü bir Bektaşi tipine bürünür; İnsanı kutsayan, insanlar ve inançlar arasında fark görmeyen, hümanist, her kes ile konuşan, dertleşen, her düşünceye saygı duyan, her yola giden, her sofrada lokma alan, meyhanede kadeh tokuşturan, Kürdü Türk’ten, İsa’yı Musa’dan, kiliseyi camiden ayırmayan “Nüzhet Baba” olur. Bu da yaşamının “İkinci ucu”. * “ Nüzhet her saz ile ibadet eyle / koy desinler telden tele dolaşmış” açık yürekle, “iki uçlu ” olduğunu belirler: “Hozat ellerinin şair başları Gönül kuşu hangi güle dolanmış Gözlerinden ayrılan sel yaşları Korkarım ki aklın sele dolanmış Bir güzele çok mektup yazdın Kimin tutkunusun kime ağladın Sanma ki ağladığını dağladın Ol kahpe çok elden ele dolanmış Gönül verdin bir dilberin kaşına Işıldayan simsiyah saçlarına İsterse girsin on üç yaşına Yazık gönlün kıldan kıla dolaşır Gel ayrıl, iki uçlu yaşama el eyle Hayatın sevincinden ayrıl öyle Nüzhet her saz ile ibadet eyle Koy desinler telden tele dolaşmış “ Dersim’de edindiği bu ”Baba kişilik” Onu TBMM taşır. Ne ki Meclis tahtasına yazdığı şu şiir le Nüzhet’in “ilk kişiliğe ” döndüğü görülür: “Kabız olmuş ise alem-i İslam bütün İngiliz tuzu içer Malta’da Yunan sı..rız Afganistan kadehi ile çekeriz Hint yağını Gah Loit Core gah Gürzon gibi Kostan sı..rız. Bolşevikler ile teşrik-i mesai ederiz Kızıl Ordu gibi etrafa kızıl kan sı..rız O köpekler ne bilir damladan umman sı..rız Ecnebiler dil uzatmış Arabistan bokuna Sonra bilmez işeriz başına sı..rız Boklarız ortalığı pak edemez deryalar Neticede İngiliz burnuna sulu sı..rız. Ermeni milletine ver bu heyamı Nüzdet Her sabah Ali Kemalin üstüne mihran sı..rız.” * Nüzhet Baba, sofiyane konular yanında şiir, felsefi edalar dahil değişik konularda yazmıştır. Ne yazık bu renkli kişinin basılı bir eseri yoktur. Ele geçen “Eski Türkçe” notları (saygıyla andığım Sadık Perinçek’in Türkçeye çevirisinden) bazı şiirleri ve kişiliği ile ilgili bilgiler, “ilk” kez “Dersim’den Portreler”de ki portresinde yayınlamıştım. . “Dersimde İklim”in bir önceki sayısında yayınlanan “Paşavenkli Paşa”yı da aynı kaynaktan derlemiştim. Nüzhet Baba ;”Dersim’in biricik eşrafından, kalburüstü ağalarımdan Hacı İshak Paşa” debdebesinin” Dersim’de yaşanıp yaşanmadığı kesin değil. Ancak bu isimde bir köy ve konak var. Nüzhet Baba “Hacı İshak Paşa” serüvenlerini anlatırken , Dersim halkına “dalkavuk- yalancı” yaklaşımı ve “Dersim eşkıyalarını tedip ve ıslah için gelen ordulardan” övgü ile söz etmesi, diğer yandan; (“Perteğin bahçe ve evlerinde kalan bu askerler, meyve ağaçlarını kesmek, evleri yıkmak gibi olmadık ve umulmadık tahribat yaptıkları”) yakınması, yaşamının anlaşılması güç zıt davranışları. “Paşavenkli Hacı İshak Paşa” fantazileri; Nüzhet’in düşünüp yaşama geçiremedikleri düşler diye düşünüyorum. Dersim’li bir çok aydının bu tip ikilemi, sürekli “Dersim Çığlığı”na neden olmuş ve olmaya devam etmektedir.

SON ERMENİ de ÖLDÜRÜLDÜ

1 Mayıs 2008

Yaşamını halkların kardeşliğine adamış, Ermeni kökenli gazeteci Hrant Dink’in, İstanbul’un kalabalık bir sokağında öldürülmesi, aydınlar cinayet panayırı Türkiye’yi bu kez derinden sarstı. Sabrı taşan sessiz çoğunluğun “birlik ve barış” çağrısı sel oldu aktı. Yüz binlerin gönül evinde; “ hepimiz Hrant’ız” ve “biz hepimiz Ermeniyiz” tek ses tek nefes oldu. Medyamız ilk kez bu birlik ruhunu sür manşet yansıttı… -“Kurşun ters tepti Türkiye tek yürek oldu. Gazeteci Hrant Dink’in ceneze töreninde, yüz bini aşkın kişi el ele saatlerce yürüyerek, dostluk ve barış mesajı verdi…( Hürriyet). – “İstanbul İstanbul olalı böyle tören görmedi. Hrant Dink’i yüzbin kişi uğurladı”(Radikal). -”O kurşunlar Türkiye’ye, demokrasiye, kardeşliğe birliğe insan haklarına sıkıldı, bunu yapan gerçek bir vatan hainidir, Türkiye’yi yıkmaya çalışanların oyunudur..” -“Türk, Kürt, Laz, Çerkez.. Sünni-Alevi yok; ırkçı kafatasçı insan olmayan vicdansızlar var. hoş görüden uzak, güvercinlere kıyan şahinler var…..” -“Kafaları karıştırılmış,vatana hizmet ettiklerine inandırılmış, yetiştirilmiş,eğitilmiş, ellerine silah verilmiş, ceplerine para konulmuş çocuklardı. Bunların tek gıdaları kandır, nefrettir, ölümdür” Tüm cinayetler canice olduğundan, bu cinayetin de “canice olduğu” yakınmaları bir yana, medyamız cinayeti yorumlarken, devletin “ezberi tabulara” öncelik verdiği gözlendi. Örneğin; “zamanın iyi seçilmediği”, ‘Ermeni soykırımı doğru değildir‘ diyerek nasıl kendimizi savunacağız” veya “Önümüzdeki günlerde Ermeni soykırımı meclislere sevk edilecek, yasalaştırılacak, Türkiye yerden yere vurulacak.. ..“ Cinayette “devlet adamları” Yaşar Kemal Agos Gazetesini ziyaretinde :”Dünyanın hiçbir memleketinde Türkiye’deki kadar ırkçılık kalmadı” diyerek cinayetin nedenini ilk belirleyen oldu. Cinayetle ilgili araştırmanın ilk adımında ön plana çıkan bir fotoğraf devletin “ güvenlik güçlerini” gösteriyordu. Bu görüntü ırkçı partiler ile hükümet arasında üst düzeyde politik çatışmalara neden oldu. Baykal hükümeti suçlarken, Bahçeli Başbakan Erdoğan’ın azmettirici olduğunu ileri sürdü. Başbakanın yanıtı bu “ırkçı gerçeği” yansıtıyordu: “Hak ve hukuku tanımayacaksın, savunmasız insanları rahatlıkla öldüreceksin ve adını milliyetçilik koyacaksın. Allah’ın verdiği canı Allah’tan başkası alamaz ama teşebbüs ettiğiniz zaman sıfatınız bellidir; Katilsiniz, canisiniz, zalimsiniz.. olmaz böyle bir milliyetçilik… Bunlar milliyetçi değil, ırkçı, ayrımcı kafatasçı. Biz,’ ya sev ya terk et’ demiyoruz, biz bu milletin evlatları biri birini sevsin diyoruz.. “Derin devlet, bazı kamu görevlilerin kendilerince kutsal saydığı değerler için hukukun dışına çıkmak suretiyle adeta bir çeteleşme haline girmesidir.” Başbakanın bu açıklaması, “cinayet-ırkçılık bağlantısının aynası. Katil zanlısını kim yakaladı Tetikçiyi bir kamera görüntüsü belirledi, babası yakalattı. Bundan sonra gelişen olaylar, devlet güvenlik güçlerini ele verdi. İlk soruşturmayı yapan bu güvenlik güçlerinin kamuyu, dolayısıyla yargıyı yanıltma somutu umutsuzluğa neden oldu. Bir ünlü yazarımız, gerideki tehlikeyi, “yeni terörün” alt yapısını şu tümcelerle açıklıyordu: “ Türkçü şehir savaşçısı, belirlediği hedef yer ve muhiti incelemeli, hareket yapacağı bölgeyi Türk düşmanlarından daha iyi bilmelidir Silahlı saldırıyı gerçekleştirecek Türkçü şehir Savaşçıları, belirlediği hedefe silahlı saldırıda bulunmadan önce gerekli bir şekilde mevzi almalıdır. Mevcut duruma bağlı olarak kamyon,araba gibi taşıtlarla birlikte bir sokak köşesi veya bir duvar arkası mevzi olarak kullanmalıdır……………….” Bunlar,Türkiye’de kurulmuş, Türkiye’den yönetilen ve sonunda “tr” uzantısı olan bir siteden alıntılar. Siteden hangi silahın neden daha iyi olduğundan tutun da “Türkçü işkence” yöntemlerine kadar pek çok şey var. Ve üstelik bu siteyi yapanlar kendilerini “Atatürkçü” olarak görüyor, Atatürk’ten “Başbuğumuz” diye söz ediyorlar” Kimse işin bu derinine inmek istemiyor. İşin netamesini, sonunda milliyetçiliğin sanık kürsüsüne çıkarılması tehlikesini bende görüyorum ama bu tehlike var diye kaşımızdaki apaçık tehdidi yok sayamayız, Hrant’ın öldürülmesini “Milliyetçi hassasiyeti asabi çocukların halt yemesi” diye niteleyemeyiz. Sıradan faşizmin ve ırkçılığın yayılmasıyla bu elini kana bulamaya eğilimli çarpık milliyetçilik türü arasında bir akrabalık var. Hrant Dink’in öldürülmesini lanetleyen ve kendisinin asla ırkçı olmadığı belirten bir okurum :Keşke 1915’te Ermenileri tehcir edişimiz gibi Kürtleri de tehcir etseydik bu gün böyle bir sorunumuz kalmazdı “ diye yazabiliyor.Yeni terörün alt yapısı işte bu. Bununla bir an önce yüzleşmeli ve mücadele etmeye başlamalıyız”(i.b.) —– Atatürk’ten sonra milliyetçilik, bu tarz kafatasçı ırkçılığa dönüştürüldü. Devlet içindeki imtiyazcı, dokunulmaz erkçe, ırkçılık ilkeleri, cumhuriyet ilkeleri olarak söyle yansıtıldı: “… -Komünizm bize düşman bir meslektir .Bunu iyi belle. -Yahudiler bütün milletlerin gizli düşmanıdır. -Ruslar,Çinliler, Acemler,Yunanlılar tarihi düşmanımızdır. -Bulgarlar Almanlar,İtalyanlar, İngilizler Fransızlar, Araplar, Sırplar Hırvatlar İspanyollar, Portekizler Romenler yeni düşmanlarımızdır. -Japonlar, Afganlar ve Amerikalılar yarınki düşmanlarımızdır. -Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar Pomaklar, Lazlar, Lezgiler, Gürciler Çeçenler içerdeki düşmanlarımızdır. Bu kadar düşmanla çarpışmak için iyi hazırlanmalı Tanrı yardımcın olsun. 4Mayıs 1941 Nihal Atsız” (belge 10-1) Bununla, “Türk’ün Türk’ten başka dostu olmaz” ezberi, “Türklüğü” insandan soyutlayan, kimse ile yaşamı paylaşmaz, iyilikten uzak, dostu olmayan garip bir varlık olarak ele aldı. Atatürk’ü de bu kalıp içine sokmaya çalıştı. Oysa M.K. Paşa (“Jön Türkler” dahil) hiçbir zaman ırkçılarla birlikte olmadı. “Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, Trakyalı ve Mekodonyalı hep aynı cevherin damarlarıdır” diyen Atatürk’tür. 1923 İzmit’teki söylevinde: ” ..Binaenaleyh başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmektense bizim Teşkilatı Esasiye kanununda zaten bir nevi muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendilerini muhtar idare edecektir. Bundan başka Türkiye’nin halkı mevzubahis olurken onları beraber ifade etmek lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bunu kendilerine ait bir mesele ihdas etmeleri varittir. “ Anadolu halkının, Türk -Kürt kardeşliğinden söz eden ve “El Cezire Cephesi Komutanlığına, “Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal” imzasıyla gönderilen benzeri talimatta: “..Milletlerin kendi kaderlerini kendilerinin idare etme hakkı, bütün dünyaca kabul görmüş bir prensiptir . Bizde bu prensibi kabul etmişiz…” (2000’e Doğru dergisi) diyen yine Atatürk’tür. Atatürk’ten sonra C. hükümetleri kurtuluşu bu şoven milliyetçilikte aradı. 1942 ‘de Bakan Şükrü Saraçoğlu hükümet programında: “Biz Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türklük bir kan meselesi, bir o kadar da vicdan meselesidir..” (B. Kavga İ.D.s. 10). CHP’li Adalet Bakanı Esat Mahmut Bozkurt, bu “Türklüğe” şu açıklığı getirir: “Türk bu memleketin yegane sahibi ve efendisidir. saf Türk soyundan olmayanların bir tek hakları vardır. Hizmetçi olma , köle olma hakkı…”(iskan kanunu görüşmesinde). Bundan cesaret alan ırkçılar, ırkçılığı “vatansever” rantına dönüştürdü. Nurettin Paşa: Türkiye’de ‘zo’ diyenleri yok ettik, ‘lo’ diyenleri de ben kökünden temizleyeceğim” der. Yasalarımız “vatandaş” olmayı “Türk”olma koşuluna bağlıyor. TCK. 301.madde ilk tümcesi “Türklüğe” hakareti suç sayar. Irkçılarca “Türk” memleketin sahibi korunmalıdır! Söz gelişi bu madde, “Ermeniliği” veya başka bir kimliğe hakareti içermez. H. Dink Ermeni olduğu için 301 den yargılandı. 301 ölümüne yetmedi ki “kanına dokunan” birileri tarafından öldür tüldü. . Bu cinayetten birkaç gün sonra Çanakkale Lapseki Gelibolu seferini yapan “Sultantepe” araba vapurunu rehin alan ve Türk Fedaileri üyesi olduğunu söyleyen, bir eski devlet görevlisi N.Acar; “Ermeni gazeteci Hrant Dink’in cenaze töreninde atılan “hepimiz Hrant Dink’iz Ermeniyiz sloganları “kanıma dokunduğu” için eylem yaptım diyor. Ogün Samast’ın kanına başkası dokunduruyor ki! Dink’i vurma “vatanseverlik” sevincini “Ermeniyi öldürdüm” diye sergiliyor. Dink’in, bu zehirli düşünüşü iyileştirme için, “zehirli kanın değimi” tümcesi ölümüne neden oluyor. Aslında ; “ kanıma dokundu, kansız, kanı çekilmiş, kanı bozuk, zehirli kan, vs söylemleri çoğu kez sevdiklerimiz için de kullandığımız soyut kavramlardır. Bunu Türk’e hakaret saymakla, dünya milletlerini Türk düşmanı ilan etmekle, “Türkün Türk’ten başka dostu olmaz” demekle bir yere varılmaz. Bu anlayışla bu gün gelinen noktada, dünya ve komşumuz devletlerle aramızın iyi olmadığı 40 yıldır Rauf Denktaş’tan başka kimsenin tanımadığı, kabul etmediği “Kıbrıs”tan belli. Kıbrıs’taki yüz bin Türk için devlet olma hakkı isterken, Iraktaki yedi milyon Kürdün bağımsızlığını “savaş nedeni” saymanın ilkel bir ırkçılıktan başka bir izahı olamaz. Bin yıllardır birlikte yaşamış yoksul Anadolu halkları ayrımcılığı, bu ilkel ırkçı politika ile başlatıldı.“İçerideki düşmanlarımız” sıralamasında, Ermeni’den sonra Kürt geliyor. Hrant Dink, “yaşananlar soykırımdı ve bizim yaşadığımızla bu gün Kürtler karşı karşıya “ tümcesini bu nedenle kullanıyor. 1915’ten sonra Kürt kimliğinin yadsınması ve Kürtlerin hep ”ayırımcı-terorist-bölücü” ilan edilmesi, potansiyel suçlu görülmesinin de başka bir izahı yoktur. Yasa uygulamalarında “ ayrımcılık” Tek başına pankart açan bir solcu, Manisa’da duvara yazı yazan bir lise talebesi “terörist” oluyor da, arkasında koruması, azmettiricisi olan ve “ bana milliyetçi suç işliyor dedirtemezsiniz” veya “ devlet için kurşun sıkan kurşun yiyen” ve Dersim köylerini göçe zorlayan, yakan, yıkan güvenlik güçlerinin “kurt ulumaları” arşa yükselirken, Başbakanın İçişleri bakanı ile, “Muhtarlar o helikopterler bizim değil Rus Ermeni ve PKK helikopteridir” diyen hükümet ve de devlet başkanları, ayrımcılığın bölücülüğün, ırkçılığın dokunulmaz zırhlı araçları olunca ırkçı anlayışı benimseyen erkçe ülkücü ırkçı sağ (veya dinci) ne yaparsa yapsın “terörist “ sayılmaz!. Örneğin TİP’li yedi genci bir baskınla öldüren H.Kırcı devletin “terör” tanımına giren TCK ile değil, adi cinayetle suçlandı ve yargılandı.. Bir yazarımız bunu; “Adli yetkililer özellikle savcılar çoğu ülkücü teröristin yaptıklarını ”devlete karşı kalkışma” yani terör eylemi olarak sayma konusunda hayli utangaç davranıyorlardı” diye yorumluyor. Başka ünlü bir yazarımız devletin somutlaşan bu hali için ironi bir çıkış yolunu bulur!: Devleti görünce kaçın “…Ortaya çıkan her suçun içinde mutlaka ve mutlaka ; devletin adamları, koltukları makamları görevlileri çıkıyorsa… Bu kadar kirletilmişse devlet. bu kadar elden-ayaktan çıkmışsa.. Her suç örgütü ele geçirildiğinde devletin bir kısmı yakalanıyorsa.. Ve gidecek başka bir devletin yoksa.. bizler ne yapabiliriz? Devleti görünce kaçmaktan başka ..(bc)” Baykal nereye koşuyor?, Baykal, şimdi Demirel, Çiller, Türkeş’ten boşalan sağ oyların ırkçı rantı peşinde. Başbakanın C.başkanlığı adaylığını engellemek için mevcut yasaları çok zorladı olmadı. Baykal’ın, yeni bir gündem yaratmak için de; CHP’nin altı okunu şoven milliyetçiliğe indirgeyen, Atatürk’ün kurduğu devletin “misaki milli sınırlarını” hiç sayan, ABD gibi güçlü emperyalist bir ülkenin bulaştığına bin pişman olduğu “Irak seferi” (“sınır ötesi” ve “Kerkük’”) serüvenine kalkışması, ülkenin kaymağını paylaşan imtiyazlı ırkçı devlet erki savunuculuğu, hak hukuk tanımayan saldırgan bir ırkçı çılgınlığıdır. Dink cinayetinin zamanlaması rastlantı değil. Bu çılgınlığın, Dink cinayetin dinamik gücü olduğu gün geç tikçe daha da netleşiyor. Hrant Dink’i öldüren 301. madde; ırk öncelikli, düşünceyi yasakladığı, bir çok aydının (2006 Nobel ödüllü Orhan Pamuk dahil) yaşamını ters etkilediği, kararttığı için, sessiz çoğunluğun, sivil toplum kuruluşlarının, iç ve dış kamu oyunun tepkisi çekti ve çekmekte devam ediyor. Baykal, bu maddeyi savunmakla, hükümeti düşürmek istediği yanlışa kendisi düşmüştür. Bülent Ecevit’in Irkçı hükümetlerinin devleti düşürdüğü çıkmazdan halk, O Irkçı partileri Meclisten dışlayarak kurtardı. Bakalım aynı halk, Baykal’ı nasıl kurtaracak bu ırkçılık serüveninden ?

Irkçı Yasalar ve Kürt Sorunu

1 Mayıs 2008

Osmanlı ümmetçi devleti yıkıntısı üzerine kurulan devletin temelleri kolay atılmadı. İstiklal Savaşın da tüm Anaolu halkları el ele, sırt sırta yoktan bu devleti var etti. Bunu yaparken tek güç Anadolu halklarının dayanışması ve birliği olmuştur. Bu günde bu devlet, aynı birlik ve beraberlik gereksinimi ile karşı karşıya. Devletin temel unsurlarını belirleyen Lozan anlaşması tartışılmasında azınlık sayılmayan Kürtlerin durumunu soran Montagna, Türk delegasyonu Rıza Nur Bey TBMM meclkisinden gelen yetmiş üç Kürt vekilin “birlik” telgrafını göstererek: “ Türkiye’de asıl unsur olarak yalnız Türkler ve Kürtler var, Kürtlerin kaderleri Türklerle ortaktır” der ve Lozan anlaşması böyle imzalanır. ( B. Ecevit; “Türkiye’deki azınlıkların Lozan’la belirlendiğini Türklerle Kürtlerin eşit hak sahibi olduğunun” altını çizer (4/11/2000 Cumh.). Cumhuriyetin kurulması aşamasında Turancı Enver paşa ve yandaşları Kurtuluş Hareketine katılmaz, daha da geniş bir Turan ülkesi düşler. “Haziran 1921 tarihinde başlayan Yunan tearuzu karşısında Türk kuvvetlerinin uğradığı başarısızlık Enver Paşa’yı umutlandırır.(Enis Berberoğlu Öbür Türkler s.40 ). Zülfü Livaneli, bu ırkçı çabaları “on milyon kilometre karelik bir imparatorluğu kaybetmiş olmanın bilinç altında sürüp giden bir travmasıdır” diye değerlendirir. Özellikle Atatürk’ün ölümünden sonra, Cumhuriyet yasaları anlaşılmaz şekilde bir tek etnik gücü öne çıkaran, Atatürk adına (“Ne mutlu Türküm diyene” ve “Türk’ün, Türk’ten başka dostu olmaz” şeklinde, ülkeyi içte ve dışta yalnızlığa sürükleyen, insanı duygu ve düşünüşten uzaklaştıran, tüm halkları düşman bilen bir anlayışı “devletin görüşü” olarak sürdürülmüştür. Bu şoven ırkçı halleri sıkça örneklemede yarar var. Şükrü Saraçoğlu; “Biz Türk’üz Türk’çüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türklük bir kan meselesi, bir o kadarda vicdan ve kültür meselesidir”. Esat Mahmut Bozkurt ; “Türk bu memleketin yegane sahibi ve efendisidir. saf Türk soyundan olmayanların bir tek hakları vardır. Hizmetçi olma , köle olma hakkı…” Nurettin Paşa: Türkiye’de ‘zo’ diyenleri yok ettik, ‘lo’ diyenleri de ben kökünden temizleyeceğim” der. Tunceli köylerini kuşatan, yakan, helikopterlerin içindeki güvenlik güçlerinin “kurt uluması” Dersim semalarına yansırken; dönemin Başbakanı Çiller (İçişleri Bakanı Menteşe ile): “Muhtarlar o helikopterler bizim değil onlar Rus, Afgan, Ermeni ve PKK helikopterleridir” der. Bütün bu açık seçik ırkçık paranoyası ile Cumhuriyet hükümetlerince Kürtler 70 yıl yadsındı. “Dağ Türkü- kart kurt” üzerine tarih kitaplar yazıldı, komedyalar yaşandı: -Aziz Nesin “Bulgaristan’da Türkler Türkiye’de Kürtler” de: “Yıllardan beri yanlış bir kamu oyu yaratılarak bir Kürt sevmezlik oluşturuldu. Ben dünyanın tanınmış yazarlarından biriyken TC’nin ciddi bir kurumu olması gereken G:K.Başkanlığı yayınları arasında çıkan “kart-kurt” ses benzetmesinden esinlenerek Kürtlerin Türk olabileceği gibi bir büyük gülmece yi ortaya koymaktan aciz kaldığımı itiraf ediyorum”(s.50). diye yazar. -Eski TİP genel başkanlarından Av. M.Ali Arslan; bir duruşmada savcının “Kürt yok” savına karşın “ mahallinde keşfine karar verilmesi” isteminde bulunur. -Sosyoloğ din bilgini M.E.Bozaslan yazdığı “Kürtçe alfabe”den dolayı tutuklanır. Savcı yazılan kitabı eline alır , Bozaslan’a “bu nedir” diye sorar. M:E. Bozaslan da ; “Kürtçe alfabe”diye yanıtlar. Hiddetlenen savcı “Nasıl olur Kürt yok ki alfabesi olsun” diye azarlar. Bozaslan : O halde siz üzülmeyin efendim, nasıl ki Kürt yok, elinizde tuttuğunuz alfabeyi de yazılmamış yok kabul edin ,beni bırakın çocuklarımın yanına, işimin başına döneyim sayın savcım” der -“TSE’nin çıkardığı Türk ve Türklük(1994) bir kurulışunun başındaki kişi,Cumhurbaşkanı, milletvekillerini, bakanları, general ve valileri ” onlar” ve “bizler” diye ayırtma cesaretini gösteriyor. Onlar dediklerini jurnalcilikle utanmazlıkla suçluyor Sonra daha ileri gidip Türk olduğunu söylemeyenlerin vatandaşlıktan çıkarılıp sınır dışı edilmelerini teklif ediyor ve bu kitap senelerden beri devlet yayını olarak elden ele dolaşıyor “(Murat Bardakçı hürriyet). – “Özel tim Kürtlere kötü davrandı . Bunu Türk milliyetçili ile çözemezsin. Karşınıza Kürt milliyetçiliği çıkar.Yıllarca bu ülkedeki işkencenin üstü emniyet tarafından örtüldü. Çünkü bu uygulama mesleğin gereği olarak kabul ediliyordu”.(eski bakanlardan Yıldırım Aktuna) -“..askerler Türkiye’nin “bölünmesi”yle ilgili gördüğü Kürt sorununu Cumhuriyetin kurtuluşundan beri sivillere hiçbir zaman bırakmak istemedi.Bu konuda sivil siyaset kurumuna , sivil bürokrasiye hiç güvenmedi. “Kürt” realitesinden söz eden Demirel bir daha Kürt Realitesini ağzına almaz. Niye? Asker ağır bastıda ondan… 1988 de “ Demokrasi lazım, zulmü kaldırmak , yoksulluğu yenmek lazım..” Kürtler 500 yıldır asimile edilmemiştir bundan sonrada edilemezler diyen Demir el 1990 da: Atatürk milliyetçiliğinin bir az şoven yanı vardır, yer yer bir az ırkçılık kokar” ( Hasan Cemal Kürtler s.55) -“Avrupa” Hitlerin yükselişiyle birlikte ırkçılığa dayalı milliyetçilik Türkiye’de de canlandı.. 12 Eylülden’de başlayan darbe yönetimi Türk- İslam Sentezini devletin resmi görüşüne dönüştürüldü..O zaman göz altına alınan Alpaslan Türkeş durumu şöyle özetlemişti: Biz hapisteyiz fikirlerimiz iktidarda” (İlhan Selçuk Cumh.). Ne mutlu halkımıza (insana) yerine; “ ne mutlu Türküm -bir Türk dünyaya bedel- Türküm doğruyum çalışkanım-Türk’ün Türk’ten başka dostu yok”.vb söylemler ayrıcalığı eşliğinde Turan sevdası ile “Kürt kimliğini bölücülükle özdeşleştiren” ırkçı egemenlerin şehit kanları üzerine kurulan iktidarı ; Reis, mafia, çeteleri ile önce mahallesinin haracını yedi, devletin bankalarını paylaştı, hazinesini bitirdi, yarattığı krizlerle, ülkeyi bitkisel hayata sokunca halkta onları dışladı. Şimdi şehitlerin kan kokusu peşinde cami avlularında rant peşinde: Atatürk “ Kürtler bir şekilde ifade olunmadıkları zaman bunu kendilerine ait bir mesele ihdas etmeleri varittir” (1922 İzmit ) demekle tarihi bir kaçınılmazlığın altını çizmişti. Gelişmiş tüm toplumlarda değişik kimlikler o memleketin kültür hazinesi, rengi, zenginliği sayılırken bizde kimlik ifadesi bu kafatasçı düşünüşle “ayrılma, bölme” anlamında ölümcüldür. Oysa her türden kimlik mozaiği gelişmenin demokrasinin olmazsa olmaz koşuludur. Ölümcül Kimlikler eserinde Amin Maalouf ; “Kimliğim beni başkasına benzemez yapan şeydir” diyor ve “Türtler de Kürtler de Müslüman, ama dil farkı çatışmaları az mı kanlı?” olumsuzluğunu belirtiyor. Turan ırkçılığı Cumhuriyet yasalarında “vatandaş” olmayı “Türk” koşuluna bağlıyor. Örneğin TCK. 301.madde ilk tümcesi salt “Türklüğe” hakareti suç sayar, yani Türk olmayan vatandaşlar korunmuyor. Bu yasalara yansıtılan kocaman bir ayrımcılıktır. Bununla Cumhuriyet yasaların özde değil sözde olduğu, yeni Cumhurbaşkanı seçiminde iyice su yüzüne çıkmakla kalmadı bundan önce 367 gözetilmeden seçilen Cumhurbaşkanları ve yaptırımların yasallığı tartışılır oldu. Anaya Mahkemesi “başkan seçimi dahil” tüm yasalar, özetle hukukumuz “arap saçı”, yargıda ..Irkçı ve dinci düzen yasalsızlığı yaşıyor. Gücü yeten yetene.. R T. Erdoğan’nın cumhurbaşkanlığını istemeyenler (imam hatip mezunu olduğu için) İmam Hatip okullarının Devletçe yönetildiğinin ayırımında değiller mi? Devletin tek etnik önceliği ile birlikte “Suni” inancını, Diyanet (din) İşleri Başkanlığı yolu ile “hür” dediği halk iradesine zorla dayatıyor.Sonra meydanlara çıkıp laiklikten, şeriattan söz ediyor. Bu iki yüzlülük, riyakarlıktır. Çıkarı “çatışmaya”, şehit kanları rantına dayalı, milli duyguları “vurguna-soyguna-talana” ayarlı siyaset cambazları, çıkarcılar ve ezberci bazı “ulema katırları” bir yana; birlikte ki yaşamın olmazsa olmaz kuralı kardeşçesine eşitliğe , demokrasiye öncelik veren tüm görevli, yönetici, siyaset, bilim adamı, rütbeli rütbesiz aydınların ülke gerçeklerini arkalarına almaları veya susmaları anlaşılır değil. Buna karşı, ister “Kürt ” isterse “Güneydoğu Sorunu” deyin, devletin için hayatı bir sorun var. . “Kürt sorunu yok” demek, artık kurtuluş değil, bunun gereksiz kanın akıtılmasından öte bir yararı olmaz . “Kürt Sorunu” Kürtçe dilinin konuşulduğu Irak, İran, Suriye’de de var. Türkiye bu ülkelerle, son iki yıla kadar “Barzani Kürt liderliğinin” değişik anlaşmalarla garantörü bir ülke idi ve Barzanilerin feodalliğini kullanarak Kürtleri biri birine kırdırmakta en etken rolü de oynamıştır. Sanırım şimdi bunun bedelini ödüyor.. Yıllar boyu sürdürülen karşılıklı gizli çıkar anlaşmaları, sınırdaki yaşam tarzına akrabalık bağları, ekonomik ilişkileri eklenince belli ki giriş çıkışlar engellenemiyor. Aklıselim; “Irak sınırını koruyamıyorsa Türkiye kendi sınırını korusun” diyor. Ancak güvenlik “operasyonlarla” ( kana kan) peşinde.Başarı elde edemeyince de çıkarcı “şahinler” eşliğinde muhalefeti iktidarı ile aşinası olduğu sınır ötesi çıkarma peşinde. Oysa bu gün dün değil, koşullar değişmiş. Şii lider “Kürtlere saldırı bize, Irak’a saldırıdır” diyor. G.K.Bşk. sınır ötesi derken hedef istiyor: PKK, Barzani, Irak, hatta ABD kime nasıl saldırılacağının belirtilmesini istiyor . “Şahinlerin” vuralım kıralım, boşa dalışları, yakın seçimin rantından öte bir anlamı yok.

Munzur” dergisi ve Alevi şeriatı

1 Mayıs 2008

Dersim Anadolu’nun bir simgesi, bir hoş rengi, bir güzel doğası, gür bir sesi, hoş bir sedası, haşin olduğu kadar sert hırçın doğasıyla bütünleşen, eğilmeyen başı, özgürlüğe yanık insanı ile korunmaya alınması gerekli bir beldesi. Dersim destan olur yankılar, öykü olur anlatılır, şiir olur “yasaya aykırı” düşer, saz olur çalınır, semah olur dönülür, cem olur tutulur, gönül olur bağlanır. Dersim “tehlike” görülerek sarılır, hedef alınıp saldırılır. Dersim Anadolu kültürünün Munzur kaynağı, barajları deryaları doyurur. “Dersim” Anadolu için ne ise “Munzur” Dersim için odur. Bu renklilik, “Dersim” ve “Munzur” adlarını ticarette ranta dönüştürmektedir. Her zaman ve her yerde ( yurt içi ve dışında) bir çok kente “Dersim”, “Munzur” isimli iş yeri ile karşılaşmak olası. Medyada da bu iki isim revaçta. Ne ki Dersim, Munzur, Kalan Mamiki v.b. benzeri isimlerin coşkulu gölgesinde yöre kültürünü, ve geleneklerini (bilinçli- bilinçsiz ) kötü, ters yansıtarak ilkel, geri inançlara ve aşiretçiliğe yem yapıldığı da gözden kaçmıyor. Bu güne değin Dersim kültürü ve bu yöre sorunlarını en iyi şekilde sahiplenen olumlu yayına örnek (kimi bireysel çabaları saymazsak) İstanbul Tunceli K.D.nin çıkardığı “Dersim” Dergisini görüyoruz. Değişik kültür dalları; edebiyat, sanat, belge, resim, müzik gündemli haber vb. aktiveleriyle bezeli ciltleri bu gün Dersim (Tunceli) yöresi için en iyi kaynak. Dersim dergisinin yöre insanına yaraşır açık, cesur tavırlı tutumu; demokrasi, insan haklarına sahiplenmesi, yörenin sesi olma çabası, siyasi egemen erkin işine gelmediği için baskı uygulandı ve kısa surede kapatıldı . Ankara’da yayına giren “Munzur” dergisi yörenin kültürü, sorunları için büyük umuttu. Ne yazık ki bu dergi kısa surede toplumsal içerikten uzaklaşarak bireysel aşiret egoizmi ile “ummi nine öğretisi” sahte menkibe-secere , soyut, çağ dışı ilkel “söylemlere”, ırkçıların inkar ve anadili asimile politikasına uyumlu yazıları ile yöre kültürünü ilkelliğe sürüklemektedir. “Dersim etnoğrafyası” adına dağ ve taşlara verilen bir öncelik, kutsanma, tanrılaştırma furyası, kendilerince Alevilikle özdeşleştirilirken, Aleviliğin öne aldığı İnsan unsurunu geri plana itmektedir. Böylece, “Hararet nardadır sacda değil /Keramet baştadır taçta değildir / ne ararsan kendinde ara / Küdüs’te Mekka’de hacda değil” diyen Alevi-Bektaşı felsefesine ters düşmeyi, Şiilikle özdeşleşmeyi hüner sayıyor. Dergi tüm içeriğiyle “Kureyş-duzgün menkibeleri” bir yana “Kureyş düzmecelerine ” bağlanmış durumda: “Kureyş çobandır,” “Kureyş tanrıdır” “Kureyş tanrının babasıdır.” Kureyş bir yerde ayıya, bir diğer yerde aslana, olmadı başka bir yerde yılana bindiriliyor. Kureyş insani özelliklerinden soyutlanırken Kureyş’in elini öptüğü, arkasından gittiği Mürşidi Bava Mansur’a satır aralarında bile rastlamak güç. Dersim kültürü ve çağdaş yaşam biçimini yansıtan Alevilik; yamyamlığa, pisliğe özenle değişik ilkel yorumlara zorlanmaktadır. Örneğin; “Ana Fatma 12 İmamla” ayrı bir varoluşçuluk, başka bir deyimle Alevilik Şii Şeriatına itilmektedir. Bu ”Siz Alevileri Sunni’leştiremediniz bırakın biz Şiileştirelim” diye direten, “bilinci inancına bağlı” Türk-İslam ilintili, çağ dışı, gerici güçlerin istemleri ile örtüşümlü, yeni olmayan bir yaklaşım. Oysa yakın geçmişte, özellikle Dersim de, inanç önderi pirlerin halkın ilerici coşkusuna uyumsuzluğu; dışlanmalarının nedeni, bu gerici çağrışımlar olmuştu. Dersim halkının asırlardır aydınlığa, özgürlüğe çağdaşlığa yönelik istem ve birikimleri; geçmiş karanlık çağın yalan dolandan oluşmuş “menkibe”- secere- söylemler” için pervasızca harcanması en azından çağımızla bağdaşmaz. Asıl üzücü olan, önemsediğimiz birkaç toplumcu-devrimci nitelikli yazarın Dersim kültürünün kirletilmesine şu veya bu şekilde kalem oynatması, ”Şii Şeriatı” ve aşiretçilik çabalarına, bilerek- bilmeyerek payanda olmalarıdır. “Munzur” dergisinin ev sahipliğini yaptığı “yıkımı” birkaç çarpıcı örnekle açıklayalım: -..yine bu efsaneler bize gösteriyor ki ..ilk yaratılan insan Adem değil Ana Fatmadır. Adem ve Havva sonra yaratıldı ve bunlar yer üzerine gönderildi. Oysa Ana Fatma ve ailesi, dünyanın yaratılışı ile birlikte var oldular. -Doğacak bebeğin kulağı kesilerek annesine yedirilir. -Rozé Ana Fatmadan sonra 12 günlük oruç başlar. -Oruç süresince çamaşır yıkanmaz, banyo yapılmaz, traş olunmaz, tırnak kesilmez, kan çıkarılmaz, et, soğan ve sarımsak yenmez, su içilmez. Aşure yendikten sonra 12 bardak su içilir ,her bardakta bir imam adı söylenir. Bundan sonrasını yazmaya elim varmıyor.Anne ve babalar için bir iki inci daha: -doğacak bebeğin kel olmaması için kelle yenmez -bebeğin iştahlı olması için “xıré merdu(ölü yemeği) yenir -Bebeğin çok ağlaması, bebeğin kendi adını beğenmemesine bağlanır Ana Fatma kızınca ne yapar? – Ana Fatma kızar yünü çobana sarar ve onu ayı yapıp dağa salar” – Yıldırım Zulfikarın kendisidir,düştüğü yerde kötülük vardır – Güneş ışığı Ali’nin suretidir” Bu güneş ölüler içindir ve ölüleri ısıtır” ………Uzar gider. İşte asırlarca Dersim’in yaşam ve inançta ki özgür hür iradesine erişemeyenlerin, Dersimliyi dışlamak için dünkü aşağılamalarına bu gün Munzur “Dersim etnoğrafya dergisi” sahipleniyor. Bunu “Dersim Alevi kültürü veya geleneği olarak sunması bir talihsizlik. Bu yakıştırmaların arkasında “Evlad-ı Resul” içgüdüsü sırıtıyor. Dersim insanını aşağılama, ilkel toplum durumunda tutma; Dünyada ilk Ana Fatma’nın yaratıldığı savı, yeni doğan çocuğun kulağını kesip annesine yedirme, Pisliği ibadet sayma, benzeri çağ dışılık Şii Şeriatı değilse ilkel bir aşiretçiliktir. Asırlardır ;”aile seceremiz var ,biz ehlıbeytiz (yani Arap soyundanız) diyerek karındaşlar dahi aldatılıyor. Örneğin “Kureyş seceresi”, eski milletvekili Musa Ateş ve o zamanki vali Kenan Güven’nin girişimiyle Diyanet İşl. Bşk. lığı yeminli tercümanı Süleyman Yaşar çevirisi Ankara 2. Noterliğince 06/02/ 1987 tahinde onanmıştı. 40 s.lik Secerede “Kureyş” ismi yok yanı bu secere Hacı Kureyşe değil h.150 yılında başka birine verilmiş, üst kimik heveslisi kimi kişilerin halen bu secereye sahiplenmesinin hiçbir mantığı ve kanıtı kalmadı, Söylemlerini bir Kureyşanlı noterle yalanladı. Bu çağda (Aleviliğin de ön gördüğü) hakça paylaşım, halkların eşitlik ve insan haklarından söz edilmeye öncelik verilmesi dururken aşiretle ilgili düzmecelere devam etmeleri, aşiretçilik içgüdüsüne dayalı. Oysa bu tarz “üst kimlikli” arama çabası veya görünme ayıbı, günümüzde dersimli olmak kadar önemli değil.. Bu secerenin kime verildiğini, beş yıl önce basılan “Dersim Civarik İki Uçlu Yaşam” kitabında ayrıntılarıyla yazılmış, ayrıca mühendislik alanına giren; “Duzgın Bava” dağında içilip tükenmeyen veya aniden yok olan suyun” teknik açıklaması yapılmış. Bu kitap ellerinde Munzur -Kalan Yayınlarınca satılıyor. Dergi ve kimi yazarlarının bu gerçeklere karşın başını kuma gömerek, halkı yanıltmalarını sürdürmeleri anlaşılır değil. Çağdaş olan Alevi yaşam biçimiyle bağdaşmayan bu çağ dışı geriye yönelişi Dersim insanına mal etmeyi, Seyit Rıza’nın deyimi ile “..Ayıptır, zulümdür ,cinayettir..” ******** 1- Dergide öncelik verilen yazılardan “Yer adlarının kökenleri” başlığı altında açıkça yerel dili asimile ile ırkçıların “inkar” politikası sürdürülüyor. Yöreye ait bir çok yer adını yerel dilden ve söylemden soyutlama, kendilerince ön görülen Türkçe kavramlara yükleme, değerlendirme, yöreye yerleşen halkları inkar, yöre halkının dili dışında “ “tablet” dillerinden “kök” arama, resmi ideoloji paralelinde yöre halkını ve ana dillerini yadsımaktır. Bu söylemin kanıtı için çok değil, bir iki örnek vermek yeterlidir. Dersim : aslı(Désim) dır. Halk arasında “saré mayé Désımı” deniliyor. Dersimce dilinde dé = verdi ,sım= gümüş ayrıca tarihçilerce bir kral adı. Désim= Sıma verilen yer. Dersim olursa; sim = gümüş, der= kapı, Dersim = gümüş kapı anlamındadır. Muxundu: Kürtçe de me= biz , xundu = okudu yani okunan yer anlamındadır. Bunun gibi Qalan : dersimce de yaşlılar yeri. Qalanı (kalan) yazmak, Qıl ; tarladaki taş yığını Qıle = dumura uğramiş odun kökü bunu (kıl) yazmak ayıplı bir yanlış. Yanlışlık; aynı sesi veremeyen Q yerine (K), X yerine (H) , é yerine (e) gibi harflerini almakla başlar. Sözcükleri orijininden soyutlayarak onlara Türkçe kavram yükleme veya yöre halkı ve dili dışında üretme, ırkçıların bilinen inkar ve asimile taktiğidir. Gulbari; sözcuğüne “Türkçe” dir demek gülünç. Kürtçe de gul =boğaz, bari= ince Gulbari = dar bağaz, dar geçit anlamındadır. Bunun neresi Türkçe? Sanırım bu sözcük Erbakan’ın “gulu gulu dansından” esinlenmiş.olmalı.! Karmaşa, sözcüklerle bitmiyor. Örneğin; Xormek araştırılıyor. (Xormek: Muş, Bingöl Tunceli de yaygın bir topluluğun aşiret adı.) Araştırmacı Xormek yerine Hormek alıyor. Karşılığını bulamayınca:”Hormek., bu adın Farsça Hurrem takısından oluştuğu görüşündeyim. M. Şerif Fırat mensubu olduğu Hormeklerin aşiret oldukları yanılgısına düşmüştür. Aynı yanlış görüşü Ali Kemal’de Erzincan adlı 387 s.da iddia etmiştir” Bakınız yer adlarını belirleme çabası bir topluluğun(aşiretin) inkarına vardırıyor. Bunun saflıktan ileri geldiği söylenemez. Bilirsiniz kelime oyunları ile soyları belirleme yeni değil. Amerika Amazon nehri etrafında yaşayan topluluğun da Türk olduğu savlanırken; Türkçe ama uzun = Amazon olmuş. “Bu da gösteriyor ki Amazonluların aslı Türktür”! Derginin hiçte gereği olmayan bu tip utopik inkarcılığa çanak tutması , yanıt hakkını “aşiret bazında yanıtla” sınırlaması, aşiret çatışmasına açık bir davetiye, ırkçıların inkar politikası değilse nedir?. 2- Dergi yazılarının % 80-90 yakın bir kısmı; soyut “menkibe, secere, söylem ve düzmecelerle bezeli. Dağ taş ziyaretlerin kutsallığı tanrı ile özdeşliği, “ehlibeyt- Şiiliğe” kucak açan gericiliğe pirim vermesi, Dersim Aleviliğini giderilmesi güç yeni bir yükümlülük altına sokmaktadır. Değişik hayvanlara bindirilen Kureyş karşımıza değişik kimliklerle çıkarılıyor. Çobandır, tanrıdır, tanrının babasıdır, mitolojide ender rastlanan insan dışı bir anlaşılmaz varlıktır. Kureyşi insan vasıflarından soyutlama da akla gelen, seyitlerin “Evlad-ı Resul” soyundan olduğu çabalarına payanda olmaktır. “Bava Düzgın ‘ın tanrı Mithra’nın bir devamı olduğunu saptamıştım” diyen yazar aynı sayfada ”Kureş’ın Mahmud-i Hayranı olup arslana binmesinden ,Bamasur’un Hacı Bektaşın yardımıyla duvar yürütmesine dek pek çok anlatı,ne yazık ki Dersim için bir toplumsal yıkım projesinin dayanakları olmuştur.” Diye bir gerçeğin altını çizerken “ Dersim toplumsal yıkımına” kalem oynattığının ayırdın da olamıyor. 3- Dergide “Alevilikte pir olmaz” deniliyor. Kanıt olarak Aleviliğin (İslamda) yerinin olmadığı belirtiliyor. Aleviliğin İslamda yeri olmayabilir, ne ki Alevilik pirsiz olamaz. Pir yol gösterir. Oysa Dersim’de Pirler (seyitler) talipten fazla, .hiçbir inanç veya sistemde öğreten öğrenenden çok değil, olamaz da. Bu pir olmayışının kanıtı değil. Olsa olsa var denen secerelerin olmadığının veya sahteliğinin kanıtı olur. “Alevilik çağdaş bir yaşam biçimidir ve kitabı yok” deniyor doğrudur. Eskiye dayalı bir kitabı olsaydı çağdaş olamazdı. Bu Aleviliğin yaşamda kuralı yok anlamına gelemez. Mürşit pir, rehber, talip, cem, sema, inkrar kabullerine sıkı sıkıya bağlı bunlar olmazsa olmaz. Ayrıca dergide “..Oysa babası ve annesi Alevi olmayan hiç kimse Alevi olamaz” deniliyor ki bu da yanlıştır. Bu kanı alevi talip için değil. Kimi alevi pirleri itibar edinmek için Peygamber soyundan olduklarını savlar.Bu nedenle soyunun bozulmasını istemez. Öte yandan Alevilikte yol gösterici (pir) belden veya yoldan gelir kabulleri geçerli. Doğrusu Alevilik bir inançtır ,ilgi duyan her kes Aleviliği kabul edebilir, engel olunamaz. 4- Munzur dergisi yöneticisi kaleminden “Seyit Rıza aşiretine karşın Kureyşan Aşiretinin yiğitliğinin “ konu edilmesi talihsizliği bir“aşiret kışkırtıcılığı” içgüdüsüdür. 5- Kalan Yayınları, Dersim halkını ,inancını dilini yadsıyan, aşağılayan , hakaret eden Nazmi Sevgen’in Zazalar ve Kızılbaşlar ve Naşit hakkı Uluğ’un Derebeyi ve Dersim kitaplarını bilerek yeniden yayımladı. Bastığı kitaba; “Neşit Hakkı her ne kadar bölgeye gelip güya izlemlerde bulunmuşsa da, yerel halkla bir ilişki kurmamış,kuramamıştır. Gazeteci sıfatıyla,gazetecilik yapmaktan çok,yanlı ve yanlış bilgiler vermek ,üstelik yine gazeteci ve gazetelik adına yöre insanının yerel hayatını, kültürünü ,yaşam biçimini kötülemek için bir “görev” üstlenmiştir “ notunu düşer. Tunceli insanına bu “görev” nedenli yazılan aşağılama ve hakareti reva görmek “yanlı yanlış” bilgileri bilerek yayınlamaya ne demeli? Pes doğrusu. Bir Tuncelili’nin ayıbı olmuyor mu? Özetle bu yakıştırma ve kirletilmenin bir satırını bir başkası yapsa, salt Tunceli’den değil ülkeden kovulurdu! Yazımın başında “ Dersim Anadolu için neyse Munzur Dersim için odur” demiştim. Alevi çağdaş yaşamı “Evlad-ı Resul” veya aşiret sevdasıyla Şiileştirmeyelim Munzur ismiyle hepimizindir, kirletmeyelim ki coşkusunu yitirmesin, hep berrak aksın Not;Uyarılarım kimseye özel değil. Amacım “toplumsal yıkıma” engel olmak. Yanlışa pirim vermemek. Deve Kuşu mantığı 20 Ocak 2002 Tarihli Milliyet’te Hasan Cemal “Kürtçe konusu ile deve kuşu mantığı “ başlığında Muhsin Kızılkaya’nın “Yılmaz” isimli kitabından söz ettikten sonra şunları yazıyordu: “Milyonlarca vatandaşlarımızın ana dili Kürtçe. Kürtçe konuşmak serbest, Kürtçe yazmak serbest, Kürtçe gazete çıkarmak serbest, dergi de kitap da çıkarabilirsin. Kürtçe kaset doldurup satabilirsin. Ama iki yasak var: Kürtçe radyo ve televizyonla eğitim.. Deniyor ki Ankara’da: Kürtçe radyo ve televizyon serbest bırakılırsa, Kürtçe öğretilirse, Kürtçe eğitime izin verilirse, Kürt milliyetçiliği gelişir, bu da ayrılık fikrini güçlendirir. Türkiye’nin komşusu bir çok bölge ülkesinde, bir çok Avrupa ülkesinde Kürt dili geliştiriliyor öğretiliyor. Bir çok yerde Kürtçe eğitim var. Enstitülerde Kürt kimliği araştırılıyor, geliştirilmek isteniyor. Bugüne kadarki yasaklarımızı devam ettirmenin mantığı nedir? Bu bir azda deve kuşu mantığı değil mı? Başımızı kuma gömmekle artık bir yere gidemeyiz. Bu resmi mantığın Ankara da gözden geçirilip değiştirilmesinin zamanı çoktan geldi. Önce radyo ve televizyona izin verilmesinde, sonra eğitim konusunun düzenlemesinde yarar var. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının anadillerine , kimliklerine saygı ve duyarlılık gösterilmesi, bu topraklarda yalnız barış ve esenliği değil aynı zamanda devletin temellerini güçlendirir…” Bu açılım ve düşünüş; gelişen, umut çağrışan, birliğin, beraberliğin, güçlü olmanın, dolayısıyla kalkınmanın, belirleyici bilinci, ayrıca medya- köşe yazarlarının bir yerlere bağımlı kalmadı zaman ki serbest iradelerinin, sağlıklı düşüncenin sağ duyu göstergesi. Aynı gün Milli Savunma Bakanı Çakmakoğlu “ülkemizin birlik ve bütünlüğü, bölünmezliği için bizim savunduğumuz görüşler bellidir” beyanatı ile kırmızı ikaz düğmesine basmıştı. Çakmakoğlu “doğru” olandan, yasaların gereğinden, vatandaşa eşit davranmaktan veya yapılması gerekenden söz etmiyor, “savunduğumuz görüşler bellidir” demekle ırkçı politikanın sürdürülmesi gereğini, başınızı kumdan çıkarmayım “deve kuşluğuna devam” uyarısını yeniliyordu. Oysa Hasan Cemal bu politikanın “ deve kuşu mantığı olduğunu , Ankara’da gözden geçirilip değiştirilmesi zamanı çoktan geldi” deme yürekliliğini göstermişti. Peki şimdi ne olacaktı? Üzerinde ancak bir gün geçti. Aynı Hasan Cemal, aynı Gazetenin, aynı sütünde: Kürtçe eğitim gibi Türkiye’de sabır ve özen isteyen duyarlı bir sorunu sokağa dökmenin nasıl bir ahmaklık olduğu anlaşılır.” Diye yazıyordu. Böylece (tükürdüğünü yalarken) bir gün önce yazdıklarını “ahmaklık” olarak niteliyor ve bağımlı olduğu, belli ki baskı gördüğü yerden de özür diliyordu. Aynı zaman parçasın da aynı gazetenin, baş temsilcisinin benzer görüntüyü yansıtması rastlantı olamazdı. Başını kuma sokacağını beklemediğim Taha Akyol şunları yazıyordu: “Elbette ki bazı Kürt vatandaşları samimi otantik duygusuyla Kürtçe tv., kurs istiyor, ders istiyor. Bu duygularını anlıyorum ve saygı duyuyorum. Ama terör yapılanması devam ederken, militan teknik milliyetçiliği diri tutmak kastıyla yürütmekte olan “Kürtçe eğitim kampanyasını” yanlış buluyorum. Yürütülen kampanya bir terör ikamesidir” . İki tümcede iki çelişkili çifte standart: “Saygı duyuyorum”- “yanlış buluyorum” . Tanıdığımız kadarıyla, İnanıyorum ki birinci tümcedeki istem yani “bu duygularını anlıyor ve saygı duyuyorum” kendi usunun özgür yansıması, Ancak ikinci tümcesi “ yanlış buluyorum” ifadesi için aynı değerlendirme yapılamaz, aynı şey söylenemez!. Egemen siyası gücün veya “derin devlet” erkinin “Deve kuşu mantığına devam gibi bir baskının yapıldığı açık. Demek ki ırkçı politikanın “kırmızı çizgisi aşılmasın” ikazını yapanlar çok etkili ve özellikle yönlendirici köşe yazarlarının çok nazik yerlerine dokunuyorlar. İnanmak istemediğimiz , ancak “köşe olan” bir çok köşe yazarının belli olmayan güçlere bağımlı oldukları, siyasi otoritenin emrinde hareket ettikleri, “otlandıkları”, ek aylık aldıkları ,bunların bir çoklarının da hükümet politikasına göre “gündem değiştirici “olarak kullanıldıklarını, çıkar çatışması içindeki medyanın, açıklamaları ve verdikleri isimlerden öğreniyoruz. “Kürtçe eğitim istemine” MHP başkanı Bahçeli’nin : Planlı bir oyunun parçası, akıllarınca ülkemizi sıkıştırma hesabını yapıyorlar” açıklaması yandaşı inkarcılara, M.S. Bakanı Çakmakoğlu gibi “yanlışa, ırkçılığa” devam işaretiydi. Bir anda gündemleştirilen “Kürtçe eğitim istemi”sorunu, karşıtlarınca; “bölücülük “ , ayırımcılık “hainlik” noktasına “çakıl taşı edebiyatı” ile de en komik süreçlere vardırıldı.. Ayakları yerde sürünen ırkçı egemen gücün peşinde koşarken, geçirdiği beyin sarsıntısını atlatamayan F. Bila, MHP liderinin dediklerinin doğru olduğunu, aynen uyulması gereği üzerinde duruyor, ülkeyi batırmaya devem eden hükümeti öve öve bitiremiyordu!. Bilmediği, bilemediği çöllerde, kuşlardan duyduklarıyla okura seslenmeyi sanat edinen Emin Çölaşan, Kürt halkını ve dilini yadsıyan, küçümseyen yine “kuşlardan edindiği inciler usu ile “ Gidin sorun çoğu okuma –yazma bilmeyenlere dilekçe verdiriyorlar. Kürtler niçin anadillerini konuşmuyor? Niçin Türkçe konuşuyorlar? Niçin Türkçe gazete çıkarıyorlar? Niçin Memo ile Heso’nun konuşması aynı değil? Şeklinde devlet hükümetlerinin ayıplarını sıralıyordu. Ancak kendisi, bu ayıpların başında “Kürt-Kürtçe yasaklarının” geldiğini iyi biliyor. Biliyor ki “Türki” devletlerden gelen heyet ve devlet başkanlarıyla, Türk yetkililer Türkçe anlaşamıyor ve çevirmen kullanıyorlar. Acaba niçin Yanıtlar belli, yinede “kuş”ca bir iki örnek vermek yararlı olur! -İbrahim Tatlıses’in niçin okumadın? sorusuna yanıtı: “ Urfa’da “Oxfort” vardı da biz mi okumadık? – Bir süre TİP başkanlığını yapan Av. M.Ali Arslan bir duruşmada savcının “Kürt yok” savına karşın “mahallinde keşfine karar verilmesi” isteminde bulunur. – Sosyoloğ,din bilgini M.E.Bozarslan, yazdığı “Kürtçe alfabeden” dolayı tutuklanır, bu alfabeyi eline alan yargıç, M.E. Bozarslan’a göstererek: Bu nedir? diye sorar. O da sakin tavrıyla: “Kürtçe Alfabe efendim”.diye yanıtlar. Hiddetlenen yargıç “Nasıl olur, kim sizi kandırıyor? Kürt yok ki alfebesi de olsun” M.E Bozarslan: “O halde siz kendinizi üzmeyin efendim, nasıl ki Kürt yoksa o einizde tuttuğunun alfabeyi de yazılmamış, yok kabul edin, serbest bırakın çocuklarımın yanına gideyim” der. – – Aziz Nesin yayınladığı “Bulgaristan’da Türkler Türkiye de Kürtler” den dolayı Kürtçülükten yargılanır. Nesin savunmasında : Yıllardan beri yanlış bir kamuoyu yaratılarak bir Kürt sevmezlik oluşturuldu. Ben dünyanın en tanınmış yazarlarından biriyken T.C. nin ciddi bir kurumu olması gereken G.K.Başkanlığı yayınları arasında çıkan; “kart-kurt” ses benzetmesinden esinlenerek Kürtlerin Türk olabileceği gibi bir büyük gülmeceyi ortaya koymaktan aciz kaldığımı itiraf ediyorum.” – – Yanılmıyorsam Bedi Faik’ten okumuştum: İstanbul’da oturan iki yakın arkadaş arasında bir tartışma yaşanır. Biri Tarihi Mısır Çarşısı’nın ana kapısında zincir var, diğeri yok der.Tartışma uzar, yanlarından geçen bir adama sorarlar. Adam “yahu Mısır Çarşısı aha şurada gidin, var mı yok mu görün” der. Giderler, zincir yok diyen kapıdaki asılı zinciri arkasına alır, arkadaşına seslenir; Bak bir zincir görüyor musun ? yok dedim ya? Kafatasçı, çıkarcı mafya–çeteleri, kimi; milli duyguları vurguna, soyguna, talana harcayan siyaset cambazları, kendilerini karar verici “bilen” sanan vesikalı ulema katırları v.s. bir yana,” insana”(vatandaşa) ve haklarına, demokrasiye, kardeşliğe birliğe öncelik veren, ülkesini yüceltmeyi herşeyin üstünde tutan görevli, yönetici, siyaset adamı, bilim adamı akademisyen, rütbeli- rütbesiz benzeri aydınların .ülkenin gerçeklerini arkalarına almaları anlaşılır değil. Anlaşılan Bu aymazlığa dayanamayan devletin öne geçtiği, elit topluluğu gölgelediği. Her durum ve koşulda, doğrudan yana olmak doğrunun altını çizmek kaçınılmaz.. “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının anadillerine, kimliklerine saygı ve duyarlılık gösterilmesi, bu toprakta yalnız barış ve esenliği değil, aynı zamanda devletin temellerini güçlendirir.” Düzeni bozanlar Ülkemiz gariplikler ülkesi. Bu gariplikler demokrasi ,insan hakları başta olmak üzere seçimde, yasada, yargıda, eğitimde, ekonomide, sosyal yaşantıda kısaca tüm yaşam kesitlerinde devlet aleyhine ki olumsuzluklar dibe vurmuş durumda. Henüz mürekkebi kurumamış son genel seçim ile bir önceki seçimlerde verilen oylar, duyulan güven vatandaşların umutsuzluğunun aynası! Son dönem seçimlerinde muhalefet teki yeni partiler % 35-40 gibi büyük oy oranı ile tek başına iktidar oluyor, ancak hiç birisi beş yıl olan seçim sürelerini tamamlama başarısını gösteremedi. Hepsi de yetersiz ve güvensiz durumuna düştükleri, 3-4 yıl içinde yeniden seçime gitmek durumunda kaldığını izliyoruz. . Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını, “Türk-İslam Sentezinde birleşmeye iten, koşullandıran ırkçı iki parti, PKK liderinin yakalanması, “vatan millet Sakarya’ ve kimseye verilecek tek çal taşı olmadığı” edebiyatı yoluyla , şehit kanları ve milli duyguları istismar ederek iktidar olmalarıyla ülkenin çıkmaza sürüklemesini hızlandırdılar. Nitekim, genel seçimde tek başlarına % 40 üzerinde oy vererek bu iki ırkçı partiyi iktidar yapan halk, 3.5 yıl sonra dışladı. Bununla kalmayarak bu iki parti ile işbirliği yapan benzeri bir çok parti , son seçimde % 10 garajını aşamadıkları için TBMM sine bir tek temsilci sokturmadı. Çünkü hükümet oldukları, yönettiği devlette: her türlü eşitsizliğin, pisliğin, batağın, hilenin, soygunun,vurgunun, failsiz cinayetin, banka hortumlamaları, geliştirilen mafya-çete işbirliği içinde, her olumsuzlukta “derin devletin” parmak izi vardı. Ülke, ülke olalı tarihinde; dışta böylesine itibarsız, yalnız kalmamış, içte böylesine çöküşe sürüklenmemiş, ele güne muhtaç bırakılmamıştır. Nedeni bizce basit ve açık : Kısa ömürlü bu hükümetlerin üyeleri, iki de bir değiştiriliyor. Her bakan değişimi yeni bir kadrolaşma beraberinde getiriyor. Bakanlar kadroları tamamlamadan değişiyor.Çünkü kadrolaşma veya yenilenme de bir Müştaşar değişimiyle bitmiyor. Hükümetler devletten ziyada partinin çıkarlarını gözetiyor. Böyle olunca en küçük memuruna, köylerdeki ebe hanıma kadar uzatılıyor Bu yaptırım demokrasimizin klasiği olmuş durumda: Örneğin son hükümet bu değişim için 6 aydır çabalıyor, tamamlayamadı. Özetlersek devletin bir politikası yok, partilerin politikası var hizmet devlet adına partilere yapılmış oluyor

Alevi Kimliği ve AB

1 Mayıs 2008

Cumhuriyet dönemi yasaları, çağdaş insan hakları ve demokrasi getirileri yönünde, Avrupa Topluluğundan ne kadar geri olduğumuzun açık göstergesi. Hükümetin Avrupa Topluluğuna girme çabasının acilliği ulusça onay görürken, karşı çıkanların egemenliği elinde tutan çıkar çevreleri olduğu iyice anlaşıldı. Cumhuriyetin kuruluşunda, aşırı ırkçı erkin yasalara egemen kıldığı “tek soy – tek inanç” yani herkesin, “Türk” ve “İslam” olduğu dayatması; demokrasinin, insan hak ve hukukunun gelişmesini engellemekten öte bir işe yaramadı. Devletimizin ekonomik krizlerinden günümüze yansıyan; çeteleşme, faili meçhul cinayetler, banka soygunları gibi haksız edinimlerin arkasında hep devletin önde gelen kurumlarını gördük. “Devlet-emniyet- çete” veya “yargı-mit –emniyet” işbirliği gündemden düşmedi. Devlet, kendi kurum elemanlarının ifadesini alamıyor, yargılayamıyor. Tüm suskunluklardan öne çıkan tek tümce “devlet sırrıdır açıklayamam” oluyor. Suçluları, devletin güvenlik elemanları koruyor, kaçırıyor Susurluk, Çakıcı olaylarında öne çıkan budur. Bir eski Başbakan, “gizli ödeneği açıklarsam yer yerinden oynar” derken devletin denetimsiz, dokunulmazlığı zırhına sığınıyor. Bütün bunlar, devlet kurumlarının iç dinamiğinin bir tek kimlikten öte “kimlik” tanımama ezberi ile tek ırk adına devletin egemenliğini sürdürüyor oldu. Bunun için de kimlik veya hak isteyen kitleleri; “eşkıya- bölücü- terörist- vatan hainliği vs.” sicili ile TCK 141-142 md.gibi “Faşişt” yasalarla ezmek, yok etmek devlet anlayışımızın klasiği oldu. Halkın egemenliği bu yolla silahların gölgesinde kaldı. Cumhuriyet yasaları, ırkçı erkçe “tek soy -tek inanç” dışındaki kitleleri “hukuk” dışına itti. AB uyum yasaları, dışlanan bu kitleleri kapsamayı amaçlıyor. 1980 darbecilerinin Kürtçe dili yasağı, Kürt gençlerinin dağa çıkmasına ivme kazandırdı. Alevilerin din dersi zorunluluğu inanç özgürlüğünü kaldırdı. Bir alevi kızın “zorunlu din dersine” karşı yürüttüğü hukuk mücadelesini, AİHM yerinde görerek incelemeye aldı. Avrupa ilerleme programına yansıyan Alevilik ve Kürt sorunu bu gün tüm güncelliği ile AB gündeminde. Alevilik nedir ne değildir. Alevi anlayış, İslam’dan hatta İsa’dan önce vardır. Yazılı bir kitaptan öte, inanan topluluğun yaşamına yansıyan; her çiçekten bal toplar gibi, bir çok inancın iyi tarafını alan, toplumsal beğenilerin sentezi, Zerdüst ağırlıklı, Şaman, Ateşperest gibi kabulleri içeren, eskiye, ilkele yer vermeyen, bağımsız, yenilikçi bir inançtır. Kendine öz kural ve yapımsallığı var. Kabul gören bütün inançların; iç dinamiğini, çıkış tarihinde ki değerlere veya “tabu” bir kitaba dayamasının oluşturduğu kısırlık, gelişen toplum ihtiyaçlarına cevap veremeyince zaman içinde kuram karmaşasına düşer, doğurgan olur. Bu dinlere bağlı, bir çok mezhep, sayısız tarikatların oluşmasının başka izahı olamaz. Alevilik bu dinlerden değildir. Bu günkü İslam ülkelerinde, demokrasinin gelişmemesi, insani değerlerin çağ dışılığı, on- on beş asır öncesi şeriat kuralları ezberine dayanmaktadır. Türkiye’nin diğer İslam ülkelerinden farklılığı, şansı, AB yolunda ki başarısı, ülkedeki Alevi yoğunluğuna dayanmaktadır. Alevilerin İslam’a bakışı İslam’ın beş şartına bakmadan, bir erkeğin, dört kadını eş olarak alabilme, bu kadınları iki dudak hareketi ile “ boşsun” deyince boşanmış sayılması, , kadınların mal ile paylaşımı ”hulle”-recm” gibi kadını aşağılayıcı yaptırımlar, Alevilerin hiçbir dönemde sindiremediği tepki ile karşıladığı yaptırımlardır. Bu iki inanç coğrafya dışında bir birliği yoktur. Bu nedenle İslam var oluşundan bu güne en çok horladığı, dışladığı, hakkında en olumsuz fetvalar çıkardığı inanç Aleviliktir. Aleviliğin; kadın-erkek eşitliği, şeriatçı yobazın işine gelmemiş. Bu gün bile Türkiye’nin AB yolunda ayağının “Zina”ya takılması rastlantı değil. Ne ki ezilen, horlanan, dışlanan, asılan, kesilen, “katlı vacip , malı namusu helal” görülen Alevilik, yoksul halk kesimleri için hep bir umut kapısı olmuş, dervişler yoluyla da olsa Alevi öz, bu güne dek koruna gelmiştir Tanrıya yaklaşımında, “insanı en büyük varlık” gören, çağa uyumda bilime inanan, Yunus, Pir Sultan vs. bilgelere öncelik veren, ırk, renk, kadın erkek ayırımını sıfırlayan “yetmiş iki milleti bir bilen” kavram dinamiği göz önüne alındığında, Avrupa ülkelerinin temel kriterleriyle Alevi anlayışı özdeş görülür. Alevilerin bu güne değin ülkemize kabul ettiremediği insanı değerleri, şimdi AB kabul ettiriyor. *** Dersim Alevi anlayışı sarsılıyor Aleviler, İslam’ın Anadolu halkına zorla kabul ettirilmesine karşı direnir. Onun içindir ki Alevi inancına “heteredoks” inanç deniyor. Kurtulan Aleviler, İslam’ın savaşamayacağı dağlara, Dersim gibi yerlere çekilme zorunda kalırlar. Halifeliğin Osmanlıya geçmesi, Dersim’de Alevi anlayışını kökten sarsar. Dersim’in bir baskı ve zulüm yeri olması, bu dönem de kolaylaşır. Etraf halkın “Müslümanlığı”, Dersim “Kızılbaşınına” zor anlar yaşatır. Dersim’in Alevi halkı, Anadolu’nun “asi, dik başlı, eşkıyası” olarak dışlanır. Dersimli, kendisini çevreleyen bu kuşatmanın şerrinden ve iftirasından korunmak için, ibadetini gizler. Ancak zamanla bu gizliliğin, Seyitlerin kulaktan duyma “Şii Şeriatı” alıntıları, Alevi iç dinamiği “yenilikten- iyiden” yoksun, anlaşılmaz bir hal alır. Bu da Dersim Aleviliğinde ; ” duraklama, gerileme” hatta “dönme” görülmesine neden olur: Dersim’in, ana dili Kürtçe olan Alevi aşiretleri “Hz. Ali soyundan olma avantajını kullanma (Vergi vermeme, askere alınmama gibi) yarışına girer. Saraydan, şecere üzerine, şecere edinir. Bu gün Dersim’deki aşiretlerin yarısından fazlasının “Şehy –Şeyit” olduğu görülüyor. Çıkar için “soy” önemsenmez, “Türk- Kürt” yerine “Arap” olmayı yeğleme, Kurtuluşa kadar sürer. Cumhuriyetin kuruluşuyla egemen erkin Hitler ırkçılığı “Arap” yerine “Türk” olmayı özendirir. Bu akım “tek soy-tek inanç” dayatması şeklinde “Türk-İslam Sentezi” olarak AB dönemine kadar süre geldi. Hükümetin tüm gücü ile yürüdüğü AB yolunda “Çoğunluk dışında” kimlik tanımama direnişi bu ırkçı “tabu” alışkanlığının ezberi. Alevilik Asimile ediliyor “Şii Şeriat” yanlıları;( asimileci medya yardımıyla) yaşayıp algılayamadığı Alevi inancını, bir yolla Alevi anlayışının ezilenden yana “Ali sevgisi” den yararlanarak İslam’a sığınıyor. Ne ki Aleviliği İslam’a yamamak için düştükleri Arabistan çölünde karşılarına; İslam’i kabullerine bağlı, namazında, orucunda ki Ali ile karşılaşmaları kaçınılmaz olur. Böylece Aleviliği Ali’ye bağlama coşkuları belirsizliğe sürüklenir. Bu kez “kem–kümle” İslam’i şartların değiştirildiğinden söz etme hatasına düşerler. Oysa bilirler ki; dünyadaki bütün inançların ayrı kuralları ve kabulleri vardır. Bir dinden olmak, o dinin ileri sürdüğü belirgin kuralları kabul etmek ve onları uygulamaktan geçer. İslam’ın başlıca beş koşulu var. İslamlığı kabul eden, bu beş kurala uyar. Artık İsa’nın Tanrının oğlu olmadığı veya Kuranın gökte gelmediği gibi, “oruç, namaz yoktu” demek ciddiyetle bağdaşmaz. Birey yönünde, bir dini kabul edip, şartlarını yerine getirmemek, “kendisi ila barışık olmayan, dengesiz, kişiliksiz” ile ifade etmek olası. Ancak toplum adına böylesi bir mantık, ve istem; topluma, “Hz. Ali sevgisine”, Ali’nin oruç tutması- namaz kılma somutuna saygısızlıktır. Alevi inancı uğruna kellesini verenler, oruç tutmayı, namaz kılmayı sindirseydi asırlar boyu “doğruları” için o kadar kelle vermezlerdi. Alevi Kimliği Tanınmalı Aleviliğinde kendine özel kabulleri var. Bunlar başlıca; “Mürşüt, Pir, Reyber, İnkrar. Alevilikte “imam” yoktur “Pir” var. Oruç- namaz olmadığı için cami yok. Cem evi var. Cem evleri hem ibadet hem de sosyal yaşantının gereklerini yerine getirilir. Saz çalınır, deyişler söylenir, Semah dönülür. Sofralar kurulur, fakir –fukara doyurulur. “Kurbanlar” bu Cem evinde değerlendirilir. Görüldüğü gibi sözden çok gerçek manada, düşünce pratiğinde yaşam var. “Karaca Ahmet” bunun en iyi örneği. Biçimde, içerikte, yaptırım şekilleri, tümü ile değişik. “İmamlığı” tepmiş bir kısım şecere zade Mürşüt –Pir, Alevi anlayışı; yukarıda belirtilmeye çalışılan ayrı, hatta zıt belirgin iç dinamikleriyle İslam’la aynı kefeye koyuyor. Devletin dine karışma ayıbını onaylıyor ki devletten Alevi payına düşen parayı istiyorlar. Devletin din işlerini yönetmesi yasal ve insani değil. Laik devlette “Diyanet İşleri Başkanlığı” ve hazineden para ayrılması, köhne yasaların ayıbı olarak raflarda duruyor. Buna karşı çıkmıyor, bu ”çoğunluktan” yana Şecere zadeler! Devleti yönetenler, “ülkenin % 99 İslam” söylemi ile Alevileri İslam içinde gösterirken “takkiye” yapıyorlar. Çünkü D.İ.B. yayınlarında Alevilik “batıl ve sapık” inanç diye dışlıyor. Şimdi hem AB gireceksin hem de çoğunluğun dışında kimseyi tanımayacaksın. AB bir bireysel haklar entegrasyon sorunudur. Zorunlu din dersinin, laiklik veya bireyin inanç özgürlüğü ile bağdaşmadığı için buna “ahlak dersi” diyorlar. Görün ki bu ahlak dersinde öğretilen namaz, sureleri, Sünni’liktir. İngiltere’de ahlak anlayışı, “Ateistlerin” ahlak anlayışını da içerir. Alevilikte “Takkiye” yok “Alevilik, İslam’ın Anadolu’daki yansıması” takkiyedir. İnançlar, coğrafyaya göre değişmez. İslam’sanız, adam gibi ortaya çıkıp İslam’ın şeriatı ile tüm koşullarını yerine getirin. İslam olmanın gereği budur: Alevi kimliğinin tanınmasına gölge olmayın. “Alevi Kimliği”nin tanınması, Aleviliğin İslam’dan ayrı bir inanç olmasından geçer. Alevi, İslam’la aynı ise, devlet niçin ayrı bir para ayırsın veya ayrı bir daire kursun ki? Bu İslam’da ayrımcılık olmaz mı?. AB gündemine giren Alevilik, İslam’la özdeş olmayan , iç dinamiği, dünya görüşü, çağa uyumlu “Alevi Kimliği”nin tanınması, AB uyum yasalarının ruhuna güç katacaktır.

Bodrum’da Kış Geceleri

1 Mayıs 2008

Bodrum’un bu kış günlerinde güneş batınca, doğa zifiri bir karanlığa bürünür, lodos ta havasında ise denizi beşik gibi sallamaya başlar, bundan yararlanan deniz, “çevre temizliğine” girişir, sahilden denize dökülen tüm çör-çöpü toplar tuzlu yosunlarıyla sahile geri teper, bu gel-git olayı (us)ları, uslar duyguları karıştırır, sevinçler buruklaşır, yürek ağza gelip giderken acımsı bir tat bırakır bedenlerde, karamsarlık, tatsızlık çöker insanlara, havanın ıslaklığı da sülük gibi yapışır yeşillikler üstünde, bodrum sahillerini bol miktarda morumsu küf kokar. Gök gürler, yıldırımlar dalgalara kılavuz olur, yol gösterir, azan deniz dalga-dalga karaya seferler yeniler, çift katlı beyaz yapılar kararır yağmurla, gündüzler geceye dönüşür, lodos cıvık tuzlu ıslaklığı ile başlar bu yapıları kamçılamaya, çıkan sesler, çatırtı patırtılar gökdelen korkunçluğu ile kat-kat çöker üstünüze, kulaklarınızda çınlar, “Bodrum” karanlığında ne olduğunu kavrayamaz, bedeninizi kontrole başlar, ezildiğinizi sanırsınız çoğu kez. Halikarnas (Cevat Şakir)’in “takaları” sahilden ayrılmışsa vay hallerine; yükselen-alçalan dalgalar arasında salıncak olur sallanır, eliniz altında kaçan dümen rotayı, rota pusulayı, pusula yönleri, yönler kafanızı karıştırır; öylesine ki, deniz ile karayı, soğuk ile sıcağı, kış ile yazı, hasılı mevsimleri, dünyanızı tayin edemez, kurtulma umutları dalga boyuna asılı kalır, en iyi olasılık, o zamana kadar dalgalar sizi yutmamışsa, ola ki denizin öfkesi sizi “takalar” ile karaya vursun… Bu umutsuzluk karanlığında, yazma-çizme ve varsa şairane duygularınız nem kapar, örselenir, ağzınızın tatsızlığı ile özdeşleşir, çöker bedene sülük misali.. *** Yazın tanıştığım A.Can Ataş, Amsterdam Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler Türkiye Dış Politikası Uzmanı. Aynı üniversitede doktora tezine hazırlanan bu genç öğretim görevlisi -eksik olmasın- bu tatsızlaşan gecelerin birinde, mailime birkaç deneme şiirini göndermiş. DERSİM’DEN PORTRELER de: ”Dersim, silah olur patlar, saz olur çalınır, öykü olur anlatılır, semah olur dönülür, cem olur tutulur” diye yazmıştım. Şimdi, bu dost eksiğimizi tamamlar gibi; Dersimi, şiirleştirerek üstümüze salıyor: “Yaşam ile ölümü tetikte tutan” güzelliği birlikte paylaşalım; *** “ Şiirle doğmak gizemsiz yaşamı / hep anlata geldik ne / şiirlerle kendimizi anlatmayı yeğledik ne de / şiir mısralarında olabilmek için şiire diz çöktük şiirler şiir olalı / bizsiz edemediler şiirle doğmak / şiirle yaşamak ne / mozart’ın “do-re-mi” inde buluştuk ve ne de / melodilerinde kucaklaştık ne / annelerimizin ninnilerinde ve ne de / o tozpembeler de buluştuk hep / yok edilenlerin tanığı olduk şiir bizi bilmezken / biz şirin imgesiydik biz / yaşamla ile ölümü tetikte tutmuş şiirler annesiyiz güzelliklerin sevda çiçeği eli öpülesi o notasız anneler aşımız / tasamız / baş tacımız yürekleri nasırlı / onlar kadınlarımız *** Siz-sizin ; “doğmadan potansiyel” suçlu sayıldığınız, yaşarken, gıda ambargosuna tabi olduğunuz, meşelerin ateşe verildiği, evinizin üstünüze yıktırıldığı, katırınızın yük altında kurşunlandığı, güvenlik güçlerince sorguya götürülen yakınlarınızın bir daha da geri gelmediğine tanık, yaşarken öldünüz mu hiç? Dersim’de yaşamadınız ki bilesiniz, ancak böylesi bir yalnızlığın, çaresizliğin girdabında, size uzanacak bir dost eli, bir “kirve” yani “yaşamamın umudun onur bekçiliğine” ne der siniz? “Biz kirveyiz biz / özgür yaşamın esen barış rüzgarıyız biz / yaşamın sevda özleminde açılan gül çiçekleriyiz biz / zulüm gören ülke insanları için yakılan özlem türküsüyüz biz / zulmün adaletsizliğine inat ezilenlerin yaşam sevinciyiz dostuz / yoldaşız / ve de sırdaşız yani biz kirveyiz yaşamın umudun onur bekçisi dar günde kazma kürekteki nasırlı umut elidir kötülüklerin ve zulmün kalelerini yıkmada var olmanın adıdır. ve / biz kirveyiz.” *** Dersim coğrafyasında yaşamlar sıkça yıkıma uğrar; insanı – lokması, köy – evi, meşe- palamudu, katır- semeri, çayır-çimen otu ile yok edilir, insan ve yer adları değiştirilir, sürgün yaşatılır, tüm yaşamlar alt üst edilir, aradığınızı bulamazsınız, bir yerde birkaç “selvi” gözünüze çarparsa, bilin ki orası henüz külleri sıcak, yok edilen bir şenliğin, bir köyün yer altı yaşamında üste çıkabileni, gömülen değerlerin, selvi boyluların uç verdiği mezarlık ki kaçabilenlerin, sürgün edilenlerin hayallerini süsleyen, “tel örgülerin çok ötesinde” aranan, arzulanan, istenen “memleketi”, bekli de “on mezarlık bir köyü “… *** “Bana memleketimi verin tel örgülerinin çok ötesinde zulmün çığlık sesinde mayın ekilmiş tarlalarım ve köylerim kan ağlayan memleketim özgür bir vatan isterim dikenli tel örgülerinin yasağında teslim olabilmenin telaşında bana memleketimi verin çağın en gerisinde zulmün en orta yerinde özgür bir vatan isterim tel örgülerinin çok ötesinde” *** “Dersim’de Olmak on mezarlık bir köy / işte memleket solmuş dağ çiçekleri / barut kokusunda acılıların memleketi nergiz kokan memleketimin dağları mezarlıklara uzanan o kurşun sesleri yaşama direncini / kuruyan göz yaşları o mezarlıklar / memleketimin kan gölleri işte memleketim / on mezarlık bir köy dağları / kan güllerinin açan çiçekleri acıyı mezara gömer / yarınını yaşar korkmak yok oluştur memleketimin dağlarında dersim’de olmak / işte o memleket benim on mezarlık bir köy” *** Not . Arada bir genç kabiliyetlerin ürettiklerine yer vermek istiyorum. İlgi duyanlar, şiir, yazı veya eserlerini göndermek isteyenler, adresimi gazeteden veya e-post ([email protected]) adresimden öğrenebilirler.

ÖZDE VE SÖZDE İKİ BAŞLI DEVLET

1 Mayıs 2008

Cumhuriyetimiz yasalarından hangisini ele alırsanız alın; hepsinde bir belirsizlik, bir ikilem, isteneni koruyan-kurtaran, istenmeyeni zora sokan-ezen, yok eden, çifte standartlı maddelerle karşılaşırsınız. Yasaların belirgin önceliği “Türk-İslam ”dır.. Yasalarımız, “vatandaş” olmayı etnik yönde “Türk” olmaya koşullandırdığı için egemenler, ”Ne mutlu türküm” demeyeni, “vatan haini” ilan etmekte bir sakınca görmüyor. Anayasa da “inanç özgürlüğü”, uygulamada her kese zorunlu din dersi. “Laik” denilen devletin din(diyanet) işlerini devlet yüklenmiş. Devlet de, salt “Sunni” inanç dalına hizmet veriyor. Ayrı inançlılara (örneğin 10-15 milyon Alevi’ye) ne yer, nede hizmet veriyor. Ülkemizde çok sık görülen ara rejimlerin, dayatma yasakları, taraflı uygulamaları, değişik halk kesimleri arasında asırlardır süren uyumu; uyumsuzluğa, uzlaşmayı çatışmaya, değişik kesimleri devlete dönük yabancılaştırmaya, hatta düşmanlığa itmiştir. Bu yasaların, yanlı uygulamalarla, hak ve hukuktan uzaklaştırıldığı, özde değil sözdeye indirgendiği somutu, son zıtlaşma ortamında iyice su yüzüne çıktı. Devletin yasama, yürütme yargı yönetenlerin en üst yetkilileri, muhalefet ve ülkenin sözü dinlenir yasa hukukçuları arasında netleşen yorumlar ak-kara denin de (zıt). Bir parlamenter “Böylesine kötü düzenlenmiş, anlaşılmaz, berbat bir anayasa ve haksız bir seçim yasası dünyada az bulunur” diyor. Bütün bu olumsuzluklar ve AB esintileri ; dış-iç medyada “iki Türkiye” yorumuna yol açtı. Meydanlar bu ikilemi gösteriyor. Sayın Başbakan “bir tek Türkiye var” diyor. Sanırım bunlardan biri halkın seçtiği (halk egemenliği denilen) mevcut iktidar erki. Diğeri devlet içinde kendi görüşünü devletin “resmi ideolojisi” haline getiren erktir. Atatürk’ün ölümünden sonra gelişen faşizan ırkçılık, çoğalttığı bu çifte standartlı yasaları baskı aracı olarak kullandı, özgür irade ve hukuklu demokrasiyi de askıya aldı. 1942 ‘de Şükrü Saraçoğlu hükümet adına : “Biz Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türklük bir kan meselesi, bir o kadar da vicdan meselesidir..” (B. Kavga İlhan.D.s. 10). Adalet Bakanı Esat Mahmut Bozkurt, bununla yetinmez “Türklük” umarına açılık getirir! “Türk bu memleketin yegane sahibi ve efendisidir. Saf Türk soyundan olmayanların bir tek hakları vardır. O da Hizmetçi olma, köle olma hakkı…”(İskan Kanunu görüşmesi..) Nurettin Paşa: Türkiye’de ‘zo’ diyenleri yok ettik, ‘lo’ diyenleri de ben kökünden temizleyeceğim” diye açıkça soykırım yaptırımlarının tellallığını da yapar. Bütün bunlara karşı cezayı bir işlem söyle dursun, yükseltilmeleri sağlanmıştır. “Kafatasçı” bu dokunulmazlar; yasak ve baskılarla, devlet esenliği adına ırkçılığı, devletin “ideolojisi” yaparken, kitleler arsına ayrılık tohumları ekmiş oldu. Türk olmayan kesim “hain” sayıldı. Halk kesimlerinin bir kısmı yok sanıp, kültürleriyle asi mile, yok edilmesi sağlanırken diğer yönden “sosyalizm veya sosyalleşmeye” karşın; “ahlakın bozulacağı, din-imanın elden gideceği” korkusu yaratılarak halkın, sosyal gelişme ve çağdaşlıktan uzak tutulması sağlandı. Bu duyarlıkla Rusya’yı gözleyenler: Karadeniz’in her gelen dalgasında “Komünizm geliyor” giden dalgasında, “Vatan gidiyor” diye ; sol beyinciği çalışan dürüst, namuslu, cesur bir çok siyaset ve değerli düşünce adamını hapislerde çürüttü, ülke dışına itti. Cumhuriyet ve çoğulcu demokrasinin özgürlük verilerinden yararlanmak isteyip Anadolu kültürünün rengi olan ana kültür değerlerini dil-inanç (etnik-inanç) kimliğini korumaya çalışan bir çok yurtsever vatandaş; “ayrılıkçı ,bölücü, vatan haini” vs. suçlamasıyla, ya tutuklandı işkenceden geçirildi, ya süründürüldü ömrü tüketildi ya da yurt dışına itildi. Bir asır oluyor, geriye dönüp bakıldığında ne “komünizmin ” geldiğini gören, nede iradesi ile yurdundan “ayrılanı” bilen var. Yine de aynı çift standartlı yasalar, aynı egemen erk, aynı baskılar. Değişen tek şey, zulüm gören yurttaş oluyor. Meydanlar yine rap rap.. Dün olduğu gibi bu günde siyasi çatışmanın özünde ; kendini ülken sahibi gören, devlet başkanını seçme, ülkenin kırmızı çizgilerini belirleme ezberine aşina, devlet içinde; “dediği dedik çaldığı düdük” olan bir dokunulmazların “etkisiz kalma” telaşı var. Bunlarca Özal’a, uzun süre; “sana alışamadık Turgut” denmişti. Cumhuriyetimizi, seksen beş yılda ancak yirmi sekiz yıl asker kökenli olmayan devlet başkanları yönetmiş. “Vatanı” önceleri “Komünist, bölücü, ayrılıkçı” güçler parçalıyor, satıyordu! Şimdi bunlara devletin “ırkçı-dinci” ikilisinin dincileri eklendi! . “Laiklik elden gidiyor” diyenlerin algılayamadığı, “özde” Laikliğin olmadığı. Laik bir cumhuriyette; laik bir ülkede devlet dini yürütmez, zorunlu din dersi olmaz.. Diyanet(din) İşl.Başkanlığının yüz bini aşkın imamı, çalışanı var. Devlet, ayrı inançta olanlar (örneğin Alevilerden) topladığı vergilerle bunları besliyor. Birileri de buna “laiklik” diyor ve meydanlara çıkıp; “şeriat geliyor veya laiklik elden gidiyor” diye yakınıyor. Bunlar dokunulmaz, ırkçı erkin ezbercileri, laikliği algılamamış “özde değil “sözde” laiklerdir. . Cumhuriyet, “hilafeti” kaldırmakla din ve devlet dişlerini ayıkmıştı. “Suni” inançlı din adamları, kuran yerine İncili, Arapça yerine İngilizce’yi öğretecek değil. Laiklik; Diyanet (din) İşleri Başkanlığını genel bütçeden çıkarmakla gerçekleştirilir. Bunu görmemek gaflettir. “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” diye, Türk’ü insandan tecrit, dar alan içine tutmaya çalışmak “kafatasçı”lıktır. Atatürk, Jön Türkler dahil hiçbir ırkçıyla bir olmamıştır. Devlet ve hükümet başkanlarımızın bu ırkçı erke gücünün yetmediği ortada: Başbakanlardan, M.Yılmaz’ın; “AB yolu Diyarbakırdan” geçer ve “Kürt kimliğini yok sayan ve yalnız şiddet kullanarak karşısındakini her türlü yolla ezmeyi ön gören bir yaklaşım” dan söz etmesi , Tansu Çillerin; “Bask modeli”, En son R.T. Erdoğan’ın; “Kürt sorunu bu milletin.. hepimizin sorunu olarak ..önce benim sorunumdur”. Devlet başkanlarından Turgut Özal’ın “Kürt Sorunu” , Süleyman Demirel’in “Kürt Realitesi ve ;”DEP’lilerin tutuklanmaları hata oldu. Müdahale ettim ‘yapmayın dedim’ dinletemedim. Gene tabii onların arkasında başka güçler vardı” deyip sonra sustular … Bu hükümetten bir önceki Milliyetçi (Irkçı) hükümet, ülkeye tarihinin en karanlık en olumsuz dönemini yaşattı. Buna karşın meydanlar boş, rap rap..sızdı. İşine gelmeyen her olayda; “Vatan Millet Sakarya..”nidaları ile gündem yaratan, vatan kurtaranlar bu dönem hep suskundu. Çünkü iş başındaydılar, ölüm-kalım işleriyle uğraşıyorlardı: Mahallesini haraca bağlıyan, bankaları soyan, her türden çeteleşme, “devlet -emniyet -mafya”, ülkeyi soymayı, krizler yaratmayı onlar yüklenmişti. Onları da dokunulmaz, “Reis(leri)” yönetiyordu. Fahrettin Kerim Gökay; “Çevre plajlara akın etti, merkez denize giremiyor” diyor… İşte “çevre”, “merkezde” etken olunca merkezin ezberi bozulur, isyan eder.! Kendilerini devlettin sahibi görenlerin halk adına istedikleri “uzlaşma”de özde değil sözdedir. Ezberleri gereği, “devlet başkanı bizden olamıyor, barı bizim istediğimiz biri olsun” Bu günkü zıtlaşmanın, TSK.ni bu işe karıştırmanın özünde bu gerçek yatıyor. Muhalefetin halka sığınacağına , ordunun gölgesinde ve vesayetinde siyaset yapması, laikliği koruma adına demokrasiye yabancılaşması bundandır. Ortada ikili bir zıtlaşma var: Bir taraftan, kendinden önceki egemenlerinin çıkardığı antidemokratik yasalardan yararlanmayı (Cumhurbaşkanın TBMM since seçilmesi, seçim barajının %10 uygulaması vs gibi) hüner sayan ve seçmeni için ılımlı bir İslamlığa zemin hazırlamaya çalışan bir iktidar. Diğer yönden özde ırkçı ve “Türk-İslam” merkezli, %10 baraj için iktidarla bütünleşen, “laik” dediği devlet de baş olmak için, öncesinde uygulanan yasaları görmezden gelen, TSK gibi saygın bir kurumu, “Demeklesin Kılıcı” olarak kullanmakta sakınca görmeyen “sözde sol” muhalefet ve halkın meclis dışına ittiği sağcı partiler… Sanırız tek çare yakın seçim. O zaman buyurun sandık başına ..

MEHMET ÇETİN

1 Mayıs 2008

1955 Dersim doğumlu Mehmet Çetin 1970lerin başında amatörce şiir öykü yazmaya ve tiyatro çalışmaya başladı. İşletmecilik Yüksek öğrenimini görürken “yasadışı politik faaliyetleri” gerekçesiyle 1981 yılında tutuklandı. 8 yılı aşkın bir sure cezaevinde kaldı. İlk iki kitabı daha caza evindeyken yayınlandı. 1980 sonrası Türkçe şiirde yeni bir ideolojik/estetik kuruluşu deneyen şiir eğitiminin katılımcılarından oldu. 1991 yılından kurulan Piya Şiir Kitaplığı’nın kurucusu ve editörüdür. Kırmanc kökenli, eserlerini Türkçe ve anadili ile yazan Çetin, “bilmediğim dillerde tırnaklarımı yiyorum” diyor. Yazımlarında bir çok yabancı öğe, tümce ve isimlere yer verir. Örneğin,Türkçe yazımlarında; “attention: bulut var. attention çöle gözyaşı” ve “ besso na goni bıqendo goni bıqendo” benzeri imalı çağrılara yer verir. Okuyucuyu, yazı veya şiirin yazıldığı anın kültürel olaylarını araştırmaya, bu dillere aşinalığa zorlayan bir tarzı, gezgin bir dili var. Sanırım bu dil gücü, bir az de ana dilindeki “eril-dişil” ayrıcalığı, espri esnekliği ve şiire yatkınlığına dayanır. Bu gezgin ve zengin dilinin “Asmin”ne kadar çıkacağını düşünenler O’nu, kardelen tazeliğinde boy verdiği bir yaşın şafağında tutuklar. Dile kolay, dokuz yıl tutuklu kalma: “çıldırmaktı ilk yargılanma aşağılandıkça her ağızca ertelenince duruşma kaldık yine tutanaklara” “iyi de biz bu duvarlara ezberletmedik mi sesimizi bu rezil bu çürümüş hücrelere yaylım ateşti ya” “yerkürede voltalar eksik ve şarkılar da vedaaydı o iki gözüm yarınına kapanmış zambaktaki iki gözüm beklemek bela korkup durmak bela hücrem belaydı” dayanamaz karanlıklara, tesellisiz voltaların adım başında “firarlı” geceleri düşler : “ayaklanınca hasret çaresi yok firardır gece”. Dersimin, her çiçeğinin kokusuna, her yeşilinin rengine kurşun sıkan, dalından koparıp, dehlizler de çürüten “Dersim Mantığı”na karşı, nice onurlu direnişçiler o karanlıklara ışık olmuş ve de şöyle haykırmış: “Kafatasım duvar değil beynime / Düşünürüm ilmik geçse de boynuma” azminin de kararlığını sürdürmüştür. M. Çetin’de bunlardan biri; Dersim’in doğasını hırçınlığı ile, insanını ana dili ile sever. Hapiste yazdığı “Birağızdan”şiir kitabının 1989Yılı “Enver Gökçe” birincilik ödülünü alması, bu “cevher”in “nitelik” göstergesi. “Ke ke me ce”yi dayatmışlar. Son çıkardığı şiir kitabı “ke ke me ce” de diyor ki: çocuk diller arasında unutulmuş çığlıkta ki kekeme kaldı o günden o güzden bu güze kalırım kekeme burası kekemece ıssızlığı kuréderşi dokuzyüzellibeş sayın ki kaybetti dilini çocuk söz arasında bahtına kekeme a.ama..be…si sizi aa. a..aa..aagh…auu…auugh.. anlamasanız da olur.” Şiirlerinde eylem, coşku, hareket var.. Dersimli olmanın, “potansiyel suçluluk” yazgısı karşısında dik, Sülbüs-Bedro dağ keçileri misali “halay” duruşlu

Arama

ARŞİV

Mayıs 2008
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Oca   Haz »
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  
Ziyaretçi Sayısı: