Ağustos, 2009

Hoş geldiniz…

21 Ağustos 2009

Web Sitemize Hoş geldiniz…

işgal demokrasisi

20 Ağustos 2009

“Küresel Hegemonya ve                                                        
         İŞGAL DEMOKRASİSİ”                                            

 

Günümüz bilgisayar ortamında, yazım araç- gereçlerinin rahatlığı  ve  bilgi kaynaklarına ulaşma kolaylığına paralel, kitap basımında  büyük artışlar oldu. Ancak okuyucu sayısında buna eş oransal bir artıştan söz etmek olanaksız.

Bunun etkenlerinden en önemli olanı; çoğu yazarın yeterli araştırmadan kaçınması, az eserin basıldığı dönemin olmazsa olmazı olan  “fildişi köşke”  uyarlı ancak kendi veya bir eşdeğeri yazarın Osmanlı ulemasının okuyabildiği dilde atışma, gönderme, ironi vs.yi çağıran değişik imajlar, bilgelik taslayan gerekli-gereksiz zor anlaşılır imgeler içeren ya da kitabın “büyüleyici”  olmasına öncelik veren tarz ezberini sürdürülmesidir. . Özellikle, yeni nesil bu tarz kitapları okuyup anlayamadığı için görsel medyaya yöneliyor.

Bir kitabın değeri,  “iyi bir kitap”  olma özelliği, okuyucunun kitabı rahat okuma, anlama, yorumlama ve aktarabilme oranıyla ölçülür. 

Anlatmaya çalıştığım bu niteliklerin bir olumlu örneğini;  eser yaratma öngörüşünün olmaza olmazından özenle hareket eden,  A.Can Ataş’ın*  yeni çıkan “ Küresel Hegemonya ve İŞGAL DEMOKRASİSİ” adlı kitabında görüyoruz.  

Güncel yayıncılık” tarafından yayınlanan eser, gerek güncel konusu,  anlatım ve analiz yöntemi, gerekse sade, anlaşılır dili, biçimsel gerçeklerden özenle seçilmiş bol dökümlü açıklamalarıyla “okunanı”  anlaşır kılan, okumayı özendiren az rastlanır bir kitap.

Yazarın kitabı hazırlayışında, akademisyenliği gereği yüzlerce eser ve veri kaynağından yararlanması,  birçok oluşumun da tarihi süreci içinde ki güncelliğini koruması, bunları bilimsel örneklerle,  eğiticiliğin verdiği sabır ve ciddiyet içinde ders verir (belletir) tarzı, kitaba “iyi bir eser” niteliğini kazandırmış.

Kitap,  “soğuk savaş”la beliren uluslar arası ilişkiler, sermayenin sınır tanımaz egemenliği ve de gün be gün tüketimi artan enerji ve krizi oluşumu, ülke ve bölge bazında jeostratejik ve jeopolitik dengelerin önem kazanması (olumsuzca), ülkeler / kıtalararası boyutta politik bir baskı ve sosyal gerilimin artması, güçlü devletler faktörünün devamla ön plana çıkmanın boyutunun tarihsel olayları günümüz somutuna indirgenerek, bilimsel bir öngörü düzeyinde ele alınmakta. Ayrıca,  uluslararası emperyalizm ideolojisinin  zaman içinde şiddet, kimi zamanda “parlamenter”, ideolojik yenilenme, veya neo-liberalizm kisvesi altında, egemenliğini pekiştirmede olayların gelişmesine göre nasıl biçimlediklerini, olayların akışı içinde detayları ile sergileniyor.

ABD’nin geleneksel Ortadoğu politikası, Eisenhower Doktrininden günümüz BOP (Büyük Ortadoğu Projesi ), BOP ( Genişletilmiş Ortadoğu Projesi), Uluslar arası Şirketlerin Çokuluslu Şirketlere dönüşümü analizi kitaba ayrı   çeşnilik katıyor..

Uluslar arası Şirketlerin ülke yönetimini satın alıkken, tipik anlamda uluslararası iktidarların bir “İşgal Demokrasisi” modeli olarak tek kutuplu rejimin genel panoramasını yansıtmasında,  “bal arısı ustalığı” , Yunus sabrı ile eleştirel analizi de yapılıyor.

Dünyanın herhangi bir bölgesinde kan ve gözyaşı pahasına halkların rejim değişikliği hakkını, kendinde bulma , halkların yaşam özgürlüklerini , umutlarını yok  etme, mutsuz olmalarına neden olabilme hakkına sahip olmak insanlık tarihinde hiçbir hukuk anlayışıyla bağdaşmadığını belirten sayın Ataş,  ayrıca, “İşgal demokrasilerinde her  fırsatta bağımsızlık mutlak egemenlik anlamına gelmiyor” diyor.

Görülen o ki Rusya’nın Rejim değişikliği  boşluğunda, dünya jandarmalığını  yüklenen ABD, çıkarı için GOP stratejisiyle enerji kaynaklarını (petrol ,doğal gaz vs.)  ele geçirmek için   başta Ortadoğu olmak üzere  Kuzey Afrika, Kafkasya / Hazar Denizini içine alan geniş bir coğrafya üzerinde hegemonyasını kurarken, her türlü yolu denemekte engel tanımıyor.  Siyasi, ekonomik, ambargo, askeri, işgal, savaş vs. gibi yaptırımlarla bir çok ülke halklarını baskıya almış bir çok ülke için de  tatbikat ve provalarını yaşama geçirmek üzere.   ABD.nin  “demokrasi  getireceğim “ diye  işgal ettiği  Irak ve Afganistan halkına şimdi kan kusuyor

Kitap, bütün bu  zorbalık ve kurumsal Küreselleşmeye karşı ; NATO, BM, AB, IMF (Uluslar arası Para Fonu) OECD ( Ekn. İşbirliği ve Kalkınma Örgütü) , WTO (Dünya Ticaret Örgütü) gibi Uluslar arası örgütler müdahaleci ülkelerin “aklayanı”  olduğunu yazıyor.

Kitap içeriğinin satır başları,  biri birini tamamlayan değerler niteliğinde. Her kesin yanı başında bulundurulması gerekli bir kitap.

 

 

KÜRTLER

ABD –Türkiye Makasında

 Ortadoğu’da ki çıkar çatışmasının yarattığı karmaşa da,   en çok ezilen, yerden yere sürülen,  dışlanan, yok sanan, savaşılan sahipleneni olmayan, tek halk Kürtlerdir.  İşgalcilerin egemen olduğu bölge de ki  halklar istesin istemesin emperyalistlerce uygulanan politika   “Böl parçala idare  et”.

Kürtler, ABD-Türkiye makasında; ABD gösteriyor, İran Irak Türkiye  “operasyon” yapıyor, vuruyor.

Sayın A.Can Ataş, kitabında:  “İki ülke ilişkileri, tarihsel anlamda geleneksel belgeli yaptırımlara bağlı olarak şekillenmiştir. Bu da Türkiye’nin askeri, ekonomik ve siyasi anlamda aşırı derecede bağımlılığının bizzat kendisidir. Türkiye’nin iç ve dış borçları toplamı 300 milyar doları aşmıştır.  Diğer bir ifadeyle Türkiye hiçbir zaman ülkenin demokratikleşme projesini ABD dışındaki bir oluşumda arayan bir geleneğe sahip olmamıştır” diyor.

Aslında, Türkiye’de çok partili dönemin iktidarları sürekli bağımlı olmuştur.

Cumhurbaşkanı S.Demirel ve T.Özal’ın “Kürt Realitesi”, B.bakan M.Yılmaz’ın; “AB yolu Diyarbakır’dan geçer”i, Tansu Çillerin; “Bask modeli”,   R.T. Erdoğan’ın; “Kürt sorunu bu milletin…. hepimizin sorunu olarak ..önce benim sorunumdur. girişimleri başka bir deyimle iktidar erki olarak halk iradesi, devlet içinde kendi başına buyruk ırkçı faşist militarist (derin ırkçı erk) tümüne geri adım attırmıştır.. (CHP liderinin Urfa’da “ETNİK KİMLİK SEREFTİR”  değerlendirmesi umarız “öldürmemeyi” de şerefli kılar.) 

Devletin, silahlı gücünü denetleyememesi “güç” belirleyici olmuştur. Örneğin, yapılan “operasyon”larda kullanılan bomba (füze) miktarını iktidar erki denetleyemiyor. Denetlese,    dağ taşı bombalama giderini, bu ekonomik krizde yatırıma yönlendirir, en azından  “Ergenekon’un”  kendilerine yönelik darbe için TSK malı silahları evlere depolatmazdı..

 İktidar erki , ABD ve dünyanın terörist ilan ettiği Filistin’in (El-Fetih, Hamas) liderleri ile çekincesiz görüşen Başbakan (ırkçı erkin darbe ortamında) Bşk. Bush’a gidip;  “Ülkemizde Kürt Sorunu yok terör var” diye bu ırkçı erkin ezberine aracı olması düşündürücü.  

 ABD Irak’ı işgal etmeden, Türkiye ırkçı erki “sınır ötesi” saldırılarını sürdürmeye payanda  olsun diye “ABD’nin Irak’ı  işgal etmesinin” meşru olduğunu yüklenmişti.     

Bir sınır ötesi hareketi değerlendiren Org.İ.Başbuğ : Asıl mesele, PKK değil, Kuzey Irak’ta Kürtlerin devlet kurma ihtimallerinin artmasıdır….” Art niyetsiz açıklamıştı. Bu ırkçı erkle bütünleşen  muhalefetimizin  rüyasıydı; Irak’a girmek, “Musul ve Kerkük’ü almak ve orada kalmaktı. Ancak ABD çıkarına ortak istemedi ve B.bakana ,“ ben istihbaratını yaparım,  siz  vurun”  tavizi ile yetindi. Barzani’nin de bunu istediğini biliyordu.  Bşk. Bush, Erdoğan’ın  “Ergenekon” diliyle; kamuya,  “Türkiye Kürtleri değil terörü vuruyor” oldu.  Bu madalyonun ön yüzü, bir de  arka yüzü var ki o daha acı:

 Osmanlı’nın yıkılışında, aşiretler topluluğu Kürtleri,  dikkate almayan emperyalist devletler,  “Kürt coğrafyasını”  cetvelle bölerek,  kendilerine bağımlı idareleri yerleştirdi.

Bin yıllık birlikte yaşama dayanan, Türk-Kürt birliği,  “Kurtuluş Savaşı “ (Lozan’la) da  Kürt-Türk , Türkiye halkının  “asıl unsuru” kabulüne karşın, içte Turan ırkçılığı , dışta bölge koşulları (Petrol vs.)  bu kardeş birliği  bozma çabalarını  halen devam ettiriyorlar.     

Kürt coğrafyasını aralarında bölüşen; Türkiye, Irak, İran, Suriye’dir. Bu dört komşu devlet biri anlaştığı  görülmemiş.  Ancak konu, Kürtler ezmek olunca  yekvücut olurlar.

Örneğin  Kürtlerin  feodal, ilkel aşiret yapılaşmasını dondurma, ülkelerindeki  Kürt  nüfuslu partilerini  denetime alma, Kürt Liderliğini  tek kişinin ipoteğinde tutma ve de bu liderle  alt seviyede ( gizli)  ilişki ve gizli anlaşmaları sürdürme de dört devletinde aynı yöntemi kullanması bir rastlantı olamaz. Bu gün İran, ABD ye  düşman ne ki   Türkiye –ABD’ nin ortak “Kürt operasyonuna” katılmakta sakınca görmüyor..

Bu birliğin, yarım asırdır Türkiye’deki 20-25 milyon Kürt’ü,  bir milyonu nüfuslu Irak aşiret ağası peşinde koşturması, Kürtleri, modern dünya ve insanı gerek simlerden uzak,   ilkel milliyetçi anlayış içinde tutmaları,  Ortadoğu’yu ihanetin, satılmışlığın merkezi yapmıştır.

“ Bu  ilkel milliyetçiliğin Barzani. Pratiğinde…  yurtseverlik kokan her insanın başını kesen ve direnmeden uzaklaşan ihanetçi bir pratik olmuştur. (Serxwebun aralık1993)  

  Güney Irak’a giden  DTP başkanı Ahmet Türk, bunu  imayla;  “ bizi bırakmayın, biz kahvaltı  olursak  siz de öğle yemeği olursunuz” der.  Her şey  “ayan beyan”, biliniyor.

Kürt toplumunu yaşamınca “işgal altında tutan ”   aşiret ağası ya da yoz inanç lideri Kürt mütegalibedir. Güneydoğu da, kendi halkına karşı,  yüz bin silahlı güç (korucu)  yapılandırmanın bir örneği daha yok dünyada. Bu bir Kürt trajedisi, insanlık dramıdır. .

Türkiye devleti, bu tarz  kirli, düşük seviye deki ilişkilerden elini çekmeli.  Ölen ve öldürülenlerin de “Kürt” olması, Türkiye devletini dolayısıyla Türk kardeşini mutlu etmez.  Çağdaş toplum, ırkçılıktan değil barış ve kardeşlikten yanadır. 

Ülke kamuoyu (aydını yazarı bilim adam vs.)  desteğinde, Barış Meclisi Tertip Komitesinin  “Artık yeter” ( “Endé  Bes e)  mitingin de:

Biz çözüm istiyoruz, Çatışmaların köy boşaltmaların, tecritlerin sömürülerin çözüm olamadığını biliyoruz, Savaş değil, çatışma değil, diyalog, barış istiyoruz. Sorun sınır ötesinde mi ki orda arıyorsunuz? Çözüm “milyonların Barış istiyorum talebinde”

Kürtler için de onurlu bir yaşam sağlanmadan bu topraklarda hiç kimse özgür olamaz. Birlikte adil ve özgür bir gelecek yaratalım, ölüm değil, çözüm istiyoruz.”   

Evet, Türk halkının, bu gün aştan önce kardeşliğe,  barışa ihtiyacı var.

                                                           ***

 

Dersim tanığı 3

20 Ağustos 2009

 

 “ERMENİ “ İZLERİ    (3)

Evimiz iki katlıydı. Alt katta hayvanlarımız, üst katta biz barınırdık.  Eve girişteki holün sağ yanında büyük baş, sol yanında küçükbaş hayvan barınağına girilirdi. Üst kata çıkışta ki holün sağında misafir odası, solunda kiler ve ocak yeri vardı.  Binanın arka cephesi komple “merek” denen samanlıktı. Dışta binanın üst arkasına harman konumlandırılmış. Hasat zamanı bu harmanda, ekinden “düven”le ayrılan sap saman düzayak bu samanlığa rahatça küreklenirdi.

Bütün evlerin duvarları taştandı. Durumu iyi olanlar kesme taş yapmıştı. Evlerin birbirine benzemesi çocuk merakıma neden olmuştu. Anneme;  “Bu evleri kim yapıyor”  soruma, annem önce bir iç geçirir ardında “Ermeni ustalar yapmış “ diyordu..  “Ermeniler kim deyince de   “ Onlarda Allah kulu “ derdi.

Dersim milattı

 “ben ne zaman doğdum”  soruma annem;  “Ez çé zonen buko” (Ben ne bileyim oğul) diye başlar,  “kırımda 3-4 yıl önceydi, kucaktaydın, imam orucuydu,  karlar erimeye başlamıştı..  Ermeni ustanın,  bu evi yaptığı yıl ağabeyin Şükrü doğdu”…  Gel de çık çıkabilirsen işin içinden,  neyse ki Ermeni usta evin girişinde ki bir duvar taşına  “tarihini” kazımıştı. Her olay “kırımdan önce, kırımdan sonra” başlıyordu.  

Yöre açlık ve sefalet içindeydi.  Civarik’te okul yoktu.  Babamın “bu çocuğu okutun” vasiyeti üzere Azakpert’  (Adaklı)da ki halam beni yanına almıştı.

Civarik’ten sonra Azakpert, çok değişik gelmişti bana, ana dilleri Kurmancı ve okul dili Türkçe’yi  de bilmiyordum. .” Şafii “ inançlarını yadırgamama karşın ilgimi çeken birçok olumluluklar de yaşanıyordu. Örneğin:

Kadına (ve köpeğe) el değmeyi “mundar”  bilen inançlı bu yöre erkeklerin, düğün ve şenliklerde, kız-kadınla el ele tutuşup saatlerce çalgısız oyun (“govend”; bir gurubun seslendirdiği adım atmaya uyumlu değişik makamda ki şarkı nağmelerini ikinci gurubun bunu tekrarı)  oynaması..

Her şeyin “haram- günah” sayıldığı bu yaşam yerinde; modern giyim kuşamı, makyajı, günlük bakımı ile genç kuşağın gıpta ile izlediği yörenin ilgi odağı, renkli kişiliğiyle  minicik  bir  hanım vardı. Sülbüs’ün kıraç  koyaklarının birinde, açmış bir gonca gül gibi, nahiye merkezinde tek başına bakımlı bir evde yaşıyordu. Gereksinmelerini İstanbul gibi büyük kentlerden sağladığı için olacak ki Ona kıta anlamında  “Asya Hanım” deniliyordu.  

Bingöl Valisi, Kiği kaymakamı, askeri komutan gibi devlet adamı, seçkin kasaba eşrafı geldiğinde Ona uğramadan, kahvesini içmeden, hatta gece kalıp poker oynamadan geri dönmezlerdi. Özel aşçı ve hizmetçisiyle varlıklı bir hanımdı.

Asya Hanım”ın evine beni,  “dönme “ ailenin oğlu arkadaşım götürmüştü..  Uzamış tırnaklarımızı yardımcısına kestirince utanmış, ilk kez gördüğüm, ilgiyle izlediğim o tırnak kesme makasını birkaç kalem defterle bir çantaya koyup bana vermişti.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ortam burada da karışıktı  “Seferberlik” var deniliyordu.  Bir sure sonra   “dönme” bilinen üç aile  “sakıncalı” diye götürüldü. Uzun sure,  içlerinde ki ilk arkadaşımı boşuna bekledim.  “Asya Hanım” da  Ermeni’ydi.  Ona  ne oldu bilemiyorum..

1945 yılında Azakpert İlk Okuluna kaydım yapıldı. İkinci sınıfta okuyan halam kızının yardımıyla kısa surede okula alıştım, yeni arkadaşlar edindim.

Azakpert’te,  iki ayrı mezarlık vardı: “Ermeni” ve İslam mezarlıkları. İslam Mezarlığı sayıca Ermeni Mezarlığı yanında bir hiçti.

Yıkılmaya terk edilmiş Ermeni Mezarlığı yerleşim yerine giren yolun üstündeydi. Bizim okul, yolun altında kalıyordu. Bu mezarlığa yakın yolun altında, okulun üst yanında, duvarları kısmen yıkık bir büyük kilise harabesi vardı. Ders arası veya tatilde hep orada oynuyorduk. Ev yapan, evini yenileyen bu kilise, hatta mezar taşlarını söküp götürüyordu. Buna ne bitişiğinde ki karakol nede muhtar sesini çıkarıyordu. İkinci yıl, kilisenin  bütün duvarları sökülmüştü, okula yapılan ek binanın taşları da buradan sağlanmıştı.

Bayram gezilerinin birinde, öğretmen bizi yakında ki  “Hösnek Vadisi” nde, düz bir çayırlığın içinde yerleşik, kısmen harabe bir kilise  ve  sütunlu  mimarisiyle görkemli bir şato kalıntısını  gezdirmişti. Kubbemsi tavanında ki renk renk boyayla işlenmiş resim ve figürler beni büyüleyen ilk tarihi eser o oldu,  hala  “Tarih” denince ilk aklıma gelen bu “harabe” yer oluyor.

Azakpert ve yöresi mal ve mülkü (” Malé me Tırka”)  denilen mülkün tamamı Ermenilerden kalmaydı.  O sıralar, ev ve arazisi  kapanın elinde kalıyordu.

Dayım, “Küçük Bertal Efendi”   1930 lu yıllarda 5-6 akraba aileyle buraya gelmiş,   şatomsu bir ev, bir çok tarla, içinde su değirmeni, otlak-merasıyla  ceviz ağacı olan  büyük bir çiftlik (“Gomé Ermeni”)   edinmekle;  devletin (Şükrü Kaya’nın  “sürgün listesi”nde  adı geçen)  ” ölüm tuzağından kurtulmuştu. Bir yıl dayımda kaldım.. 1949-50 döneminde Azakpert İlk Okulunu bitirince de,  Civarik Köyüne geri döndüm.

 

Civarik  Hardif’  bitişik dost iki  köy. İkisi de,  Dersim Bingöl sınırını belirleyen Sülbüs Dağı yamacında.  Civarik, Hormek aşiretinin asırlardır barındığı kıraç bir dağ köyü, “Maskan –Avdelan  ”   Hardif’e yerleşen  ilk kuşak.

İşin ilginç yanı, doğumumdan  otuz  yıl önce, Hardif’te  iki  kilise, 300 Ermeni ailesinin bulunduğu varlıkların,  nasıl yok olduğu, yenilerin nasıl buraya sahiplendiğinin sırrını koruması..

1900 yıllarında bir iki İngiliz gezginin anılarında buralardan söz eder.  1888 yola çıkan Andranik isimli Fransız gezgin  Kiği’den başlar; Sevregil, Altın Hüseyin, Ağa Şenliği, Herdiv, Kızıl Kilise, Peri, Harput, Havar, Canik, Mazgirt, Türüşmek ve Halvari Vank “ gibi bir çok yerleşim yerini gezer.  (Dış kaynaklar da kurmanclar , Kızılbaşlar ve Zazalar Seyfi Cengiz).

Andranik anılarında; Hardif’te kilise konuk evinde kaldığını buda, iki kilise  300 Ermeni ailesi ,  Sergevelik’te  250-300 hane , Altun Hüseyin’de 280  gibi diğer köylerin Ermeni ailesi tamamına yakın Ermeni çoğunluğunu belirler. Hatta bu köyden söz ederken  “Köyün İstanbul’da eğitim görmüş olan papazı köyün topraklarını elde etmeye çalışan bu yüzden köy halkını taciz

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

eden Tercan , Kuzucan beylerine karşı zaman zaman dava açmakta, İstanbul patrikhanesi’nden de yardım talep ederek köydeki Ermenilerin haklarını korumaya çalışmaktadır” diye detay bilgiler verir.  Kiği’nin ötesinde Temran,  Azakpert, Hösnek vs,  büyük Ermeni yerleşim yerlerinin olduğu,  ev ve kilise okul gibi kalıntılardan belli.  “Hopus’ un Ermeni  senayı merkezi olduğu  bilinir. Bilinmeyen, Ermenilerin nasıl bu topraklardan (varlıklarıyla) nasıl  buharlaştığı?.

Dünün kültür değerleri,  toplumsal hafızadan, acılı travmalarla ne den silinirse silinsin, yok edilen gerçekler ne kadar derine gömülürse gömülsün, zulmün acılı ucu onları,  tarihin somut kalıntıları arasından er geç , aydınlığa doğru filizlendirir,  gün yüzüne çıkarır.

Doğu-Güneydoğuda devletin güvenlik elemanlarınca işlenen, binlerce yargısız infazdan, asit kuyularında eritilen, kalorifer kazanlarında yakılan, metrelerce derine gömülen bedenler, bu günden,  ortaya çıkmaya başladı. Kamu vicdanının, bu gün Ermenilerden özür dileyen, “özür dileme  kampanyası”, yarın Kürtlerden ve Alevilerden özür dileyecek.  

Ermenilerden sonra “(sıra)nın”  Kürtlere  (Dersim halkına)  gelişi ne bir kader ne de bir rastlantıdır. Nihal Atsızın oğlu Yağmur’a vasiyetinde, dış tüm milletlerden sonra,  iç düşmanı şöyle sıralar: Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Abazalar…Lazlar vs  uzar gider. Bu tarz  “ezber”  ırkçılık değil, barbarlıktır.  “Son Ermeni  Hırant Dink” ‘in öldürülmesinin, bütün  halkları düşman bilen, faşist ırkçı erkin ezberini  inatla sürdürmesinden başka bir açıklaması  olamaz.  

.

ergenekon

16 Ağustos 2009

    ERGENEKON                                                              

                                                                                                           

Ergenekon”,  yasalarımıza (Hitler’e özenti ile) yamalanan Turan ırkçılığının bir türevidir.

İlk bakışta anayasamızın, din ve ırk ayırımından uzak,  ortak yurttaşlık temeli üzerine kurulduğu sanılır.   “Herkes dil, ırk, renk cinsiyet, siyasi düşünce,  din,  mezhep .. kanun önünde eşit… Demokratik”laik sosyal bir hukuk devledir”  ile başlar.

Ayrıntılara girmeden: “Herkes eşit” deniliyor, “vatandaşlıkTürk olmaya endeksli, Kürtler yok sanıyor. “Laik “deniliyor, devlet (DİB ile) dini yönetiyor,  Aleviler  “Sunni” olmaya zorlanıyor…

Son iki yılda, en üst yargı organlarının aldığı kararlar, yasalarımızın bu çelişkili ayıbının resmi oldu..

Cumhuriyet yasalarının çifte standartlı yapılandırılması, başka bir söylemle ulusalcılık adına “Türk’e, verilen  “bir üst kimlik” imtiyazı,  devlet yönetiminde, ırkçı militarist ikinci bir güç yaratmıştır. Dokunulmazlık zırhı ile korunan, derin devletçiler, şimdi sorgulanamayan devlet silahlarıyla, devletini yıkma savaşı veriyor. Bu gün çıkmaza giren bu ırkçılığın (“Türk –İslam” dar alanı); tek ulus, tek dil, tek kültürü, çağdaş ve güçlü toplum için yeterli görmeyen yeni bir özgürlük anlayışı olan “demokratik ulusçuluk” zorluyor.

Bu güne kadar “ Vatan millet Sakarya..  .Atatürk, çakıl taşı “ edebiyatı ile özellikle “kürdüm” diyeni ayrımcılıkla suçlayan “terörle” özdeşleştiren, solcuğu, Kürtlüğü, Aleviliği,   bahane ile kendilerini meşru gösteren, hedef saptırıp kargaşa yaratan, şehit kanları rantı ile iyice semizleşen ejderha (derin devlet) “önce demirden dağı eritip Bozkurt doğurtan, Türkün onuru gururu denilenErgenekon’u”..doğurdu.  

“Ahmet Taner Kışlalı’yı, Danıştay’ı basıp yargıcı, Hablemitoğlu’nu öldürmüşler. “Kemalizm’i savunduğu, Kemalizm adına darbe yapmak gerektiğini söyleyen bir çete, Kemalist bir yazarını öldürmüş.  Sırf dindar görünüşlü bir parti aleyhine hava yaratabilmek için bir yargıcı vurduruyor”.   

Başa gidilirse Trabzon Mebusu Ali Şükrü Beyin, Topal Osman tarafından vurulması, Dersim 38 vahşeti, Van’da 33 Kürdün keyfi kurşunlanması, Ağrı, Pülümür olayları,  Maraş, Malatya, Çorum, Gazi Mah. Alevi katliamı vs Bingöl’de 33 sivil askerin öldürülmesi, Sabancı suikastı, Uğur Mumcu, Abdi İpekçi gibi birçok ünlü gazeteci ve bilim adamı ile Kürt iş adamlarının (67 iş adamımı listesi) öldürülmesi, çoğu PKK hanesine işlenen,  saymakla bitmeyen binlerce faili meçhul cinayetler de  “derin devletin”, derin izi var.

Devletin içindeki ırkçı yapılanma ile birlikte, Kürt Siyası çevrelerinde de bir kesimin Kürt Sorununun çözümünü istemedikleri kesin. Aslında bu, derin devleti daha de derinleştiren en önemli etkenlerdendir. 

 “En Kemalist gazete gözüken Cumhuriyet kendi binasını bombalatmış” haberini abartı sananlar, Hitler ırkçılığına (“Jön Türklere) ev sahipliği yapan gazetenin “Cumhuriyet” olduğunu bilmiyorlar. Bununla ilgili yedi yıl önce ki bir yazımı okuyucumla paylaşmakta yarar görüyorum: 

 

“Pencere” ve  “100 numara”                                                (H.A. 2001 Kanada)

 “Son günlerde post modern kesimde modalaşan aptalca bir laf var: “Tarihimizle yüzleşelim”  Eski bir deyiş ne söyler: Aynada baktım yüzüme /Ali göründü güzüme”. Bu gün aynaya bakan entel, ne Ali’yi görebilir ne de Mustafa Kemali..çünkü yüzsüzdür.Yüz çoğu kişide surat bile değildir,  bir rakam, bir sayıya dönüştü..100 numara oldu”….oldu

Bu satırlar 16 Aralık 2001 Cumhuriyet Gazetesi’nin “pencere” esintileri.. Yanılmıyorsam bu “100 numara” kokuları, aynı gazetenin iç köşelerinin birinden geliyor! 
“Tırmık”ı iyi tanımam, sanırım “pencere” yazarı  “Tırmık” yazarından 25-30 yıl daha kart.
Ben bu ağzı, Cumhuriyet Gazetesi “Pencere”sine, Türk milletinin ahkâm ve geleneklerine yakıştıramadım. “Pencere” yazarının bu derece hırçınlaşmasının nedenini bilmiyorum, bilmekte istemem. Çünkü hiçbir neden “pencere”ye  “100 numara” kokularının girmesini gerektirmez.

Ulaşabildiğim kadarıyla Aynı gazetenin iç sayfasında  “Tırmık “ yazarı şunları yazmış:

Kardeşim (evet kardeşim) Etyan Mahçupyan! Bu ülkede Ermeni olmanın zorluğunu biliyorum. Ancak kabul etki tarihiyle yüzleşmekten ürken, tarihiyle hesaplaşacak yürekten yoksun olanların böylesine saldırganlaştığı bir ülkede Türk olmak Ermeni olmaktan da zor”.

Anlayamadığım bunda gocunacak ne var? İşte Pencere yazarının saldırganlığı ile dengi dengine, cuk gibi yerine oturan bir doğru.. “Tırmık” bu doğrunun altını çiziyor; “tarihimizle yüzleşmekten böylesine ürken”, halk deyimiyle “zıvanadan çıkan””pencere” yazarının hırçınlığı niye ki?.

Olası;  “pencere” yazarına göre “Tırmık” yazarı: Etyan  Mahçupyana “kardeşim demekle “ayıp” etmiş bir,  Ermeni olmak-Türk olmak “ yazılışta “Ermeni olmak”   başa alınmamalıydı iki,  bir ermeni için “kardeşim” dedikten sonra  birde parantez açıp “evet kardeşim” diyerek damarlarındaki asil kanı sulandırmamalıydı üç!..

“Pencere” yazarı ekliyor;  Aynada baktım yüzüme /Ali göründü gözüme  ilave ediyor, “Entel ne Ali’yi görür nede Mustafa Kemal’i..”

Anlaşılan “pencere”  yazarı,  Hz.Ali  ve Mustafa Kemal’le yüzleşemediği için aynayı tersine tutuyor.

Alevilerin görmek istediği Ali; ne Düldül’e binip iki uçlu kılıçla adam öldüren, gürz sallayıp ocakları söndüren veya namazında orucunda ki Sunni İmam Ali,  ne de Alevilerin M.Kemal’ı,   Laik devletin dini yönetmesini isteyen M.Kemal’ı dır. 

Devlet,  İ.Hatip Okullarını açıyor.  Sonra tek inanç üzerinde eğittiği imamların “şeriat”  istemlerini kınıyor. “Pencere” de bu güne dek  “Laik devlette  D.İş.  Bşk olmaz,”  dediğine tanık olmadım.

 Kemalizme ırkçı elbisesi giydirenler,  Laik devletin, dini yönetmemesi gerektiğini bilir. Sorun burada.  Aleviler, hakça paylaşım ve eşit düzen yana, iki yüzlülükten, çifte standarttan yana olamıyor.  

Onun için Cumhuriyet’in ırkçı kadrosu, hz.Ali’ye ve Mustafa Kemal’e aynayı tersinden tutuyor!. Irkçılık adına, M. Kemal’in Türk’ten başka kimlik tanımadığı, izle mini yaratıyorlar.  

M: Kemal “Kurtuluş”ta çok sık Türk-Kürt varlığından,  kardeşliğinden, beraberlik, birlikten söz eder. 27 Haziran 1920 tarihli TBMM Bşk Paşa’dan Elcezire Cephesi Kumandanlığına gönderilen Hükümetin talimatından her nedense “Kemalistler” hiç söz etmiyor. Oysa edinmesi gerekli çok dersler var: 

“1- Kürdistan hakkında Büyük Millet Meclisi Vekiller Heyeti’nin Elcezire Cephesi Kumandanlığına talimatıdır.  

Adım adım bütün memlekette ve geniş ölçüde doğrudan doğruya halk tabakalarının ilgili ve etkili olduğu mahalli idareler kurulması iç siyasetimizin gereğidir. Kürtlerin oturduğu bölgelerde ise hem iç siyasetimiz ve hem de dış siyasetimiz açısından adım adım mahalli bir idare kurulmasını gerekli bulmaktayız.

     2- Milletlerin kendi kaderlerini kendilerinin idare etme hakkı, bütün dünyada kabul olunmuş bir prensiptir. Bizde bu prensibi kabul etmişiz….. Tahmin olduğuna göre, Kürtlerin bu zamana kadar mahalli idareye ait teşkilatlarını tamamlamış reisler ve ileri gelenleri bu amaç adına bizim tarafımızdan kazanılmış olması ve reylerini açıkladıkları zaman, kendi kendilerine zaten sahip olduklarını, Türkiye Büyük Millet Meclisi idaresinde yaşamaya talip olduklarını ilan etmelidir. Kürdistan’daki bütün çalışmaların bu amaca dayanan siyasete yönelmesi Elcazire Cephesi Kumandanlığına aittir….

     Büyük Millet Meclisi Vekiller Heyeti tarafından zati devletlerine özel olmak üzere Kürdistan hakkından düzenlenen talimat  yukarıda olduğu gibi bildirilir.  Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal” (2000’e Doğru Dergisince sadeleştirilmiş ilk 2 maddesi)

 Mustafa Kemal; bu tarihten iki yıl sonra 1923 te İzmit’te ki söylevinde Kürt sorununa açıklık getirir; “…Binaenahleyn başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmektense bizim Teşkilatı Esasiye Kanununda zaten bir nevi muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise, onlar kendilerini muhtar idare edecektir. Bundan başka Türkiye’nin halkı mevzubahis olurken, onlarıda beraber ifade etmek lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bunu kendilerine ait bir mesele ihdas etmeleri varittir”..

M. Kemal, Kurtuluş Savaşı süresince “Turan ırkçığı” çabalarına karşın, Tüm halk kesimleri (  Kürt ve Aleviler de )  birlik sağlamıştır. Lozan’da Kürtlerin azınlığından söz eden Montagna’ya Türk delegasyonu Rıza Nur Bey “Türkiye’de asıl unsur olarak yalnız Türkler ve Kürtler var, Kürtlerin kaderlerinin Türlerin kaderleriyle ortaktır”.diye haykırır.  Atatürk bilir ki bu coğrafyada Kürt sorununu çözemeyen bir devlet,  yönetim gücünden yoksun kalır.

Ne ki, Kürtlerin yapısal aşiret sistemi, feodal yaşam biçimi, egemen şeyh ağanın; feodal aşiret bilincini toplum bilinci üstünde tutma bağnazlığı, Ziya Gökalp gibi bilginlerinin etkisi, devlet yönetiminde egemenliği Turan ırkçılığına kaptırınca Kürtler, dil ve kültürü ile uzun sure yok sandı, sonra “dağlı Türk”,    “ayırımcı”, şimdi  “terörist” diye dışlandılar. Bu gün,  AB kriterlerine yetişme telaşımızın nedeni budur.

Devletin; maddi, manevi değerlerini   “Türk İslam Sentezine” içine sıkıştıran, vatandaş olmayı Türk olmaya indirgeyen Turan ırkçılığı, toplumdan, demokrasi den uzaklaştı. Yarım asırdır  “Kıbrıs’”ı,  Rauf Denktaş’tan başka kimseye kabul ettiremedi. Çünkü kendi içindeki bir halk için bu yaklaşımı yapamıyor.

Kürt dilini yasaklama, Kürt varlığını yadsıma,. M. Kemal’in halklara yaklaşımını,  tarih gerçeğinden çarpıtarak yansıtma : “Ne mutlu Türküm diyene- bir Türk dünyaya bedel- Türküm doğruyum çalışkanım-on yılda çok şey başardık-  Türk’ten başka Türkün dostu yok vs. sloganları yalnız kalışın hezeyanları oldu.  Bu aymazlığın halkların kardeşliğine, insan hak hukukuna, demokrasi gelişimine olumsuzluğu kaçınılmazdı ve öyle oldu. Böylece ırkçı erk iktidarı, ülkeyi geçmişinde görülmemiş bu günkü bitkisel yaşama soktu.   

 Cumhuriyet Gazetesi’nin,  “ tarihli ile yüzleşme”  çekincesi,   Hz Ali ve M.Kemal’e aynıyı tersinden tutma çabası, ülkesindeki ırkçılığa ev sahipliği yapmasından kaynaklanıyor. .(H.Akar Ö.P.Gazetesi 2001)

                                                               ***

Sait Baksi

16 Ağustos 2009

Bir Nostalji  sanatçısı  Sait  Baksi                            

 

Dersim yöresi; doğasının hırçınlığı, yönetimlerin yöreliyi anlamaktaki tutarsızlığı, yaşamın “dört dağ içinde” sıkışıp kalmasına karşın,  çok güçlü saz-söz sanatçısı, politikacı, bilim-kültür adamlığına ev sahipliği yapma gibi tarihi bir geleneğe sahip.

Bu kapalı yaşam içinde, doğa edinimli  kültür yapısı; sazı-sözü, cem-cemaati, semahı ile tanrıyı  insan varlığında kutsaması ayrıcalığı gibi nedenler,  Dersim’linin  “potansiyel suçlu” sayılmasına neden olmuş. 

Osmanlı dahil,  Cumhuriyet yönetimi yasalarına; özgürlükçü demokratik nitelik kazandırma,  insanın  eşitlik öğesini ve hür iradesini yaşama geçirme çabasında,  Hüseyin  Avni Ulaş, Lütfi Fikri, Feridün F.Düşünsel ve Dr. Abdullah Cevdet   ilk akla gelen Dersim’li devlet adamlarıdır.   

 “Dersim olmasaydı; Erzincan, Sıvas, Erzurum ve güneydeki geleneksel halk ozanları zinciri kopar, sazlar susar veya  bu kadar güzel çalınmazdı. “Ne güzel şey, dünyanın bir yerinde hiç tanımadığın birinin acısını  acımız saymak” diyen Yılmaz Güney ve “Biz göz yaşımızı gizleyen insanlarız / biz kahkahalarımızı da gizleriz / biz koşuyu kaybettikten sonra da koşan atlarız” diyen Cemal Süreya gibi Dersimli  olmasaydı Anadolu şiiri imgesiz yazılar anlamsız kalırdı” (Dersim’den Portreler s.3 )

Bu gün de Anadolu’nun  çağdaşlığa akan müzik  pınarında,  Dersimli şair ve ses sanatçılarının geçmişi (nostaljiyi)  evrensellikle buluşturma  çabaları var.

Bunlardan biri de yurt dışına 13 CD lik ilk  albümünü  çıkaran Sait Baksi’dir.

Sait Baksi’nin  tümü Dımılı (Dersimce) ana dilinde orijinal  bu yapıtı;  dünya Kürt .edebiyat tarihine geçen Sey Qaji, Sey Can gibi  ünlü şair, “wenddoğ-dengbaj” dan  derleme; döneminin  acı ve tatlı yanlarını, cehaletin kaçınılmaz  yıkım dünyasını, mertlik, hainlik, hile, dürüstlük, varlık, yokluk   aşk ve sevdayı  iç içe saza- söze döken yüzden çok ağıt ve türküyü kapsar.

Dersimce (Dımılı) ana dilinde seslendirilen, söylenen bu eserleri, Sait Baksi’nin  aynı  ana dilinden kendine has yumuşak,  kadifemsi sesinin dinletisi,  sizi  zaman tünelinden  bir  kuşak öncesi Dersim nostaljisine taşır.  

 İlkel aşiret düzeni edinimlerini de içeren bu kültür birikimi söylemlerde ;  “hak-hukuku, dürüstlük-mertliği, güçle elde edenler  dışında ki yaşamın ölümle özdeşleştiği,  sevda çiçeklerinin açmadan  koparıldığı, bir “hiç” uğruna namluların ateş  soluduğu, solukların  barut koktuğu, umutların yele savrulduğu, çaresizliğin, yokluğun, yalnızlıkların  dönme dolaplarının dişlileri arasında ezilen yaşamları duyumsarken, diğer yandan iki can arasındaki aşk ve sevda güzellemelerinde, sevginin doğa ile özdeş toplumsal bellekte kökleşen, sevdaların candan canana  insan sevgisi dönüştüğü ,  sel olup aktığı, canları sardığını, bir su içimi kadar rahat bir  sesin nağmelerinde edinirsiniz.  

  Dersim’in bu  nostaljisinde  “İki Uçlu Yaşam” sürüyor. Bir ucunu,  acılı ağıt ustası. Seyh Qaji’, diğer ucunu da aşk ve sevdayı ustası  Sey Can  yüklenmiş görünüyor.

 Dersim nostaljisinin, acı yaşamı gibi sevdalı yaşamı da  “dolu dizgin” :

 

Sevdalı Yaşam üzerine

                                                     “Gel benim ey  güzel servi çınarım

                                                       Yüreğime ateş düştü yanarım

                                                       Kıblem sensin yüzün sana dönerim

                                                       Mihrabımdır kaşlarının arası”    (Pir Sultan Abdal)

 

Sevdanın adresi; kadın

Sey Can’nın sevda dizelerindeki, güzellemelerindeki adresi kadındır.

Onun için “kadın”, varılması güç bir uzaklık, bir özlemdir. Özlem de, kaçışın kendisidir.

Kadını “uzak diyarın kadını” yapan, özleme dönüşen güzellik, erişilmezlik bir az de; sevenin belleğinde,  sevilenin  el koyduğu, bedeninden uzaklaşan  (us)unda. Ateşi yürekte korlaşır. Sevdalının içini aydınlatan çıra yandıkça yüreğini de yakar, gözlerin feri gider, yönünü bulamaz, dağ- bayır gezer durur. Kavuşma ise bir karşı ayaklanmadır. 

Sevgi odağı kadın; doğanın gülü, kokusu, rengi, teni tadıdır. Sevenin kadını; burçlarda bayrak, kıtalarda ülke, yaşamda soluk, boşlukta  “her şey”, dünya yaşamdır.

Yaşamın bu yüzünde nice sevdalının sevgi dolu koşmaları, buram buram doğa kokan, kardelen çiçeklerini özümleyen tazelik ve güzellemeleri hep  bu albümde..

Bu “nostalji”de ki gönüller, Bedro- Sülbüs Dağları yüceliğinde engindir. Sevdalılar  alabildiğince sevgi doldurur bu boşluğa. Çağımız sevenleri  gibi, maddiyatçı değil ki gönül evini; “han-hamam, mal-mülk, köşk-yatla” doldursun. Yoksulun dağarcığı gibi gönlüde engin, alabildiğince sevgi depolar bu boşluğa. Aşksız, sevdasız geçen yalın ömür, yaşamdan sayılmaz.  Sey Can böylesine bir sevdalı.                                                                  

Evet, Civarikli Sey Qaji, ne denli Dersim’in önde gelen güçlü kavga adamı, acılı ağıt ustası ise Kırmızı Köprülü (Gomé Kuresu)  Sey Can (“Sayder”) de o kadar sevgi-sevda, aşk yaşamını yansıtan diğer güçlü ucudur…

Sey Can: Yaşamı sevgide, sevgiyi kadında arayan, kadına susamışlığın kemiksiz dili. Sey Can, sevdayı iki can arasında iletişim olarak betimler. “can”, “canan”, “canım”,  “canımın canı”, can cana “ der.

Ozanın “ Oy canım  / Sen Sey Can’ın canı” güzellemesi (366 s.+3 kıta) kendi başına bir sevda seli, bir büyük yapıttır.  Bütün benzetmelerinde doğa ve canlıları var

          ( Türkçe çeviride asıl  anlamda ki değişiklikler kaçınılmazlığı hoş görülsün.)

Yedi kavmin gelini/ yedi kardeşin bacısı

Çarşıların tatlısı /konakların çerezi

On iki öğün / aşure çorbası.. ”  diyen aşık için  sevgili” dünya, tanrısal inançtır.

Sey Can küçük yaşta sevda tutsağı olur. Yoklukla el ele  dağları bayırları aşar. Özlemini doğanın katılıklarında yoğuran uçarı aşık önceleri önemsemediği “dünya malı” (para kazanmak) için İstanbul’a gitmeye karar verirken;

para kazanır avukat tutacağım

/ sevdayı gönül adına savunacağımder, yola düşer;

Erzincan üzeri on-on beş günde Trabzon’a gider. Zigana geçidinde geçerken sevda ateşi yükselir : “sevdanın ateşi vadinin çamlarını yakar”. … 

 

Lazlar vadisine vardım/ Trabzon’da gemi

Üç gün üç gece /sevdan yaktı  beni

Gönül ateşten kor / yaktı  vadilerin  çamını

İkimiz de  ayrılık ateşi / başımda dorukların dumanı..

Vapur yolculuğu üç gün üç gece sürer, İstanbul’a varır. Artık sevgiliden “uzak diyarların kadınıdiye söz eder. Dönüşünde sevdiği kız evlendirilmiştir.  

Sey Can,  “Canımın Canı” diye dağ koyaklarında sevgili arar….  

                               ***                                                                                        

Not: Bu kültür birikimi albümü edinmek isteyen;  Sait Baksi’den (0538 500 93 42 veya Cıvrak Köy Derneğinden (0212 415 78 62)  edinebilirler.

Tanık 2

15 Ağustos 2009

                                          -II-

Dersim 38den sonra uygulanan  asi mile; ana dilini yasaklama, soy ve inancını inkar,  insan ve yer adlarını değiştirme, yerel örf adet gelenekleri men,  her türlü yolla ezme, sindirme  vs. şeklinde oluşturulan travma;  tüm kültür edinimlerin toplumsal hafızadan silinmesine yol açmıştı. 

 Devletin, “silahını teslim edene dokunulmayacak  “ deyip dokunması, “sürgün“ diye yola çıkarılanların,  yolda katledilmesi, Dersim halkının devletine olan güveni sarsmakla kalmamış,  can derdine düşen kişinin;  “doğruyu-eğriden” ayırtma, devlet, cumhuriyet, devlet Malı anlayışını da zora sokmuştu.  Dersim 38 vahşeti, jandarmaya Dersim halkına daha fazla baskı kolaylığı sağlanmıştı

38 den sonra köye gelen Jandarma, köylüye akla gelmeyen,  insanın  haysiyet ve onurunu ile bağdaşmayan yaptırımlarda bulunuyordu..  Jandarmaya,   itiraz, karşı çıkma dediğini yapmama  Ankara’ya “isyan” olarak telleniyordu.

Jandarma köy muhtarına varmadan, köydeki erkeklerin onları karşılaması, rutin haline getirilmişti. Böylece “ev- ev”  gezmeden, içlerinden, istediklerini  seçer karakola götür;  yol,  kışla yapımlarında veya karakol işinde ücretsiz çalıştırır, istediği kişinin katırını elinden alır, biner, sahibini arkasında yürütür,  istediği köye ve karakol dönüşünü sağlardı. Estirilen bu terör havası karşısında,  jandarmanın geldiğini duyan erkeklerin panik içinde etrafa  kaçıştığını  acıyla anımsıyorum.

Bir gün köyümüzün muhtarı  Memed-ı İviş’in evine  üç  jandarma gelmişti. Amcam “Memé  Esku”, yanına bir kaç yaşlı adam alarak yanlarına gitti.  Bir sure sonra amcam; ustu başı dağınık, saçı sakalı birbirine karışmış, sırtındaki hırkası parçalanmış perişan bir halde eve döndü. Telaşlanan ev halkına bir şey demeden sızlanıyordu. Neden sonra öğrendik ki;  Jandarma  amcamın giydiği hırka üzerinde ki bir küçük yamaya; “ bu devlet malı bunu nerden çaldın cezası idamdır ” diye  el koymuş ve yaşlı adamı iyice hırpalamış, perişan etmişti..

Jandarma şikâyet edilmez, edilirse sonuç alınmazdı. Neyse ki muhtar araya girmiş;  “devlet malı” karşılığı “idam cezasını”  bir kuzuya indirdiği duyulunca,  sıkıntıya giren ev halkı rahat bir nefes almıştı.   

Bu olaydan sonra biz çocuklara (top) oynama yasaklandı. Nedeni, biz topumuzu yerlerde topladığımız çor-çöp, eskimiş bez (çaputtan)  yapıyorduk. “Top” içinde bu askeri yamalardan olabilir, bekli de vardı. Bize: ” El ile fırlattığınız,  ayakla teptiğiniz (top)un içinden  “Devlet Malı” çaputu Jandarma bulur, “devlet malı  ile oynanıyor, devlet malı tepiliyor  tekmeleniyor”  diye Ankara’ya haber salar,  Avdıle (Aptullah)  Paşa geri döner, geride  kalan “kör topalımızı ” da  kökten temizlerse halimiz nice olur çocuklar” deniliyordu.

Ayrıca “Pir-Rehber kermesi” (fetvası) ; “Topharam” bir nesne,  Hasan  Hüseyin’in başını kesip tepen, tekmeleyen, oynayan” icadı Yezitoluğunu, anımsattılar  . Çok sevdiğim benekli  topumu yok etmem, içimi acıtmıştı.

Bundan sonra yerde gördüğüm her bez parçası, bana hep amcamım o perişan halini anımsattı ve uzun sure yamalık bir bez parçasının  “devlet malı” olacağı saplantısını bir türlü üzerimden atamadım.

                                                            ***

       

 

Tanık 1

15 Ağustos 2009

DERSİM KIRIMI” TANIĞIYIM                        

                                                                                                         

                                                           -I-

Bebe yaşında, kendimi “kırım” içinde buldum. Çocukluk anılarımı hep korku acı, kaçış süsler: Boğa, jandarma, asker, tüfek, süngü, dipçik, işkence, kan, ölüm bunların başlıcaları .Yaşamım boyunca hiçbir zaman kim kime,  neden zülüm ediyor niçin yargısız öldürüyor, devlet niçin bu işleri yapıyor anlayamadım..

1938 yazı,  “Ağa Yaylası”ında akranlarımla saklambaç oynarken,  gölgesine sığındığım bir boğa, beni boynuzladığı gibi bir kavak boyu ileriye fırlatmıştı. Dedem Süleyman Ağa yaralarımı kızgın demirle dağlamış, üstüne yanık çaput külünü bastığında kendime gelmiştim.

Yaralarımın acısı içinde kıvrandığım ikinci günün fecrinde yaylayı , jandarmalar bastı. “Paşadan “yasak” gelmiş”  dediler. Ben, bu “yasak”la   sarı  boğadan uzaklaşacağıma sevinmiştim. O gün jandarma zoru ile tüm yaylalar boşaltıldı, köye döndük, babam yoktu.. Ancak babamın asker olunca, gönderdiği resmi misafir odasının duvarına yapıştırılmıştı. Babamı her özlediğimde bu odaya koşar, boyum yetmediği için bir kürsü üstüne çıkar,  o resme saatlerce bakardım: Ayağında potin, üzerinde boz bir elbise, omzunda kasaturalı tüfek, ayak topukları bitişik öyle dik duruyordu. Ben “şal- sapıktan sonra bu acayip giyimli duruşu babama yakıştırmıyor, yinede dakikalarca aynı duruşu taklide çabalıyordum.

Köye gelişimizin ertesi günü evimizin etrafını askerler sardı. Hepsi tüfekli kasaturalı, babamla aynı elbiseliydi. İçlerinden bir kaçı bizim bostana  girdi,  babam askere alınmadan ektiklerini bitkisiyle söktü, üstündeki salatalıkları yediler.  Ben “babam gelse bunlara ne yapmaz? “ diye düşünürken amcamın sessizliğini, büyük küçük tüm köylünün bizim evin yanına toplanmasına bir mana veremiyordum.

Balık ve Gemik mezraları gelmişti. Melkis’liler, on-on beş yaş erkek çocukları dağa gizleme telaşı ile gecikmişti. . Dimili konuşan bazı erler; sizi öldürecekler kaçın demişti. Gelen köylüler gruplar halinde sızlanıyordu, muhtar köyün ileri gelenlerin kararını yarım Türkçe’siyle komutana: “Bizim şimdiye dek devlete karşı işlediğimiz bir suçumuz yok. Silah istediler verdik. Hayvan başı “kamçur”  veriyoruz, yol vergisi için gidip günlerce çalışıyoruz. İdareye karşı gelmedik gelmeyiz de, suçsuz ve günahsızız (…)” gibisinden yakarıyordu...

 Biriken köylüleri, bir komutla bizim evin yanındaki küçük vadiye topladılar. Sağ, sol ve üst yanda birer birlik konuşlandırılmıştı. Görünür yerde 4-5 darağacı kuruldu. Dar ağaçların ilkine  muhtarı, diğerine  birer köylüyü ayaklarından astılar..İşkence başlamıştı..

Çıplak ayak ve bedenlere darbeler indikçe fışkıran kanlarla birlikte mahşeri kalabalığın çığlıkları yürekleri paralıyor, uğultu arşa yükseliyordu.. Birbirine sarılan, bayılan, ayılan  “sin-şivan”, ölüm ağıtları ile ortalık “ana baba” günü oldu. Korkumdan annemin eteğine “anne,” diye sarıldığımı  anımsıyorum… Uyandığımda bir kaya parçasının altında yalnızdım, tekrar uyumuşum..

Sözde “af” gelmiş. O günden sonra “Ağa soyu (ardılı) biz 3-4 aile yıllarca dağlarda yılan, çıyanla, aç, perişan,  yaşamı paylaştık…   

                                                  ***                                                                                                       

  “Bakan Şükrü Kaya’nın “ Dersim’in ıslahı”  iki aşamalıdır:

Birinci yıl silahlar toplanacak. “Silah toplanması için çağrı yapılacak,  silahını teslim edenlere her hangi bir yaptırım uygulanmayacaktı (…)”. 

Devletin batı illerine sürülmesini istediği  347 aileden  Civarikli  Ağayla ilgili; Civarikli Süleyman ağa oğulları Bertal, Ali, Hasan, Süleymen Ağa’nın kardeşleri Bertal Efendi ,Hüseyin, Hasan, Süleyman ve Ali Ağalar Malkara’ya sürülecekhükmü var. Genel Vali Cemal Bardakçı bu olaydan çok önce Dersim’i gezer,  Civarik’e gelir   Ağa ve kardeşlerini Malkar’a Sürgününe  ikna eder.   

1937 de hükümet istemine uyan bu yöre halkının,  silahlarını  devlete teslimi üzerine,  Aptullah Paşa  40 atlı ile Nazimiye’ye gelir, halka teşekkür eder ve  halktan  bir  istemlerinin olup olmadığını  sorar:

 Kasaba eşrafı, halk adına Paşa’nın karşısına rüştiye mezunu olan ve çok iyi Türkçe konuşan cesur, gözü pek bir kişi olarak bildikleri  “Civarikli Bertal Efendi”yi çıkarır.  Efendi; kaymakama jandarma ve tahsildarın halk üzerindeki baskısından yakınır (…) ve “devlet babamız bize bir  keçi yavrusu kadar değer vermiyor… Devletten hukuk, adalet, fakirliğe çare,   okul yol istiyoruz,  devlet;  karakol- kışla yapıyor, yol vergisi için halkı aylarca  başka işlerde çalıştırıyor...”  Bu sözler paşanın hoşuna gitmez, onu göz hapsine alır,  “ayrılma, seninle sürgünü  konuşalım” der böylece  Nazimiye’de kalmasını sağlar.

  Paşa aynı gün,  Ağa ve kardeşlerini almak için Civarik’e bir birlik gönderir. Köye varan birlik, Süleyman Ağa’ya,  sürgün emrini bildirir. Ağa bu aceleliği  “Kerbele tuzağına” yorar ret eder.  Sonra,  Efendi’nin, oğlu Ali’ye yazdığı “toparlanın gelin ben sizi Nazimiye’de karşılarım” talimatına uyulur. Altı kardeş olan ağa ailesinden derdest “sürgün” diye yola çıkarılanlar şunlardır:

Süleyman Tanrıverdi (Ağa 75), eşi Fatoş (70). Çocukları; Dursun (22), Şükrü (18),Medine(14), Ali ,Zarife (12), Baki (10), Süleyman(8), Gelin Fadime, Güllü. Torun; Emine (14), Zarife (10), Hatice (8), Sakine (4)   Veli Akbayır (73),  eşi Fatma, oğlu Süleyman, Mehmet, gelin Elif (8 aylık hamile) ve kardeşi Memo(15).  Ahmet Akbayır (72)  eşi Fadime. Çocukları; Mustafa (18), Hasan(16), Kaya (10) Mehmet..  Bertal Yurtsever,  eşi Fatma,  çocukları Ali (38) Şükrü, Kazım, Aziz, Hatice, Fatma. Ggelin Hatice, torun,Hasan (18), Şevket (10), İudu brahim (8), Yusuf (6), Süleyman (4),  Fato (3),  Muxlise (2), Hatice (1). .Hüseyin Yurtsever (58), eşi Güllü, çocukları Hıdır, Gule (22), Xelal (20)  Sewe (18),  Medine (16) ve  Alibinat (15).

O gece yarısı yola çıkarılır.  Ramazan köyü altındaki derede bunları Nazimiye’den gelen takviye birliği karşılar. Hemen o derede “sürgün” diye yola çıkarılan bu 25 çocuk, 12 kadın ve 14 erkek birbirine bağlanır. Silah sesi duyulmasın diye, takviye birliğin getirdiği gaz üstlerine dökülerek hunharca katledilirler…

Aynı sabah bir subay, birkaç erle ; “köyünüze  gidelim” diye,  Bertal Efendi’yi (Tanrıverdi) yola çıkarır ve Nazimiye çıkışında öldürür.

Gezi yasağı olduğu için, birkaç Ramazanlı dışında kimsenin bu insanlık dışı katliamdan haberi olmamıştır. Civarik’liler de, altı ölü verdiği aynı acılı günde bu katliam vahşetinden bihaber…

Bu olay sözü edilen “Dersim Kırımının” bir sınır köyünde (Civarik) gerçekleşir. Bundan sonradır ki bir çok Dersim’li çaresizlik içinde dağlara sığınır.

 “Dersim İsyanı”  yorumu, bulunç (vicdan) dışı bir yakıştırmadır  Silahlarını teslim etmeyen ve kurtulan Haydaran Aşiret reisi Xıdé Alé İsme, bu katliam karşısında: “ İşte devletin sözüne güvenenlerin, silahını  teslim edenlerin akıbetini  görüyorsunuz. Ben kalleşçe öldürülme yerine dağda  savunmayı yeğledim.. Güvenilir bir  yönetime  silahım yönelmez” diye devletin, Dersim halkına verilen sözünü  tutma dürüstlüğünü göstermediğini haykırır.

Devletin, vatandaşa yapılan bu vahşetlere “taraflı” yaklaşımı, inkârı yada yasaklarla geçiştirmesi;  bu yaptırımları açıktan desteklediğinin bir kanıtı oluyor. Devletin dün yapamadığını bu gün kamu vicdanı “özür” dileyerek yapmaya çalışıyor…

Cumhuriyetin, “Türk-İslam” öncelikli  ırkçı yasalarının, keyfi uygulamalarıyla oluşturduğu “gladio”, yarattığı  ” Frankenstein” la başı dertte olan devlet, cumhuriyet örtüsü altında devasallaştırdığı  “Ergenekon”la  başa çıkamıyor.

Şairler

15 Ağustos 2009

ŞAİRLERİMİZ                                            

 Şiir üzerine, 
 Sanırım şiir de bir kargaşa yaşanıyor, şiir anlayışında  bir belirsizlik var; dilde olmayan tümceler, edebiyat sanatının gereklerini, şiirin uyaklı imgelerini  içermeyen, dolambaçlı, anlaşılması olanaksız, amaca payanda olmayan başı-sonu belirsiz dizeler okura “şiir” olarak  sunuluyor. Bu olgu sonucu,  birçok basımevi, şiir basmayı üstlenmiyor. Pazarda şiir kitapları kilo ile satılır oldu.  Artık  “Kendin pişir kendin ye” örneği,  şiirlerini  “kendin  bas  kendin oku” diyorlar. Yolunu bulan,  şiirleri için bir yayın evi kuruyor. İşin kötü yanı halen burnundan kıl aldırtmayıp “ben doğuştan şairim” gafleti içinde, zamanı bekletmeye çalışan, “anlaşılmazı şiirin kalite ayarı olarak ele alanlar. Anlaşılmazın kuralı kuralsızlıktır.
            Ünlü Dersim şairi SEY QAJİ  kuralsız sanat için  şu tabiri kullanır.  ”Zengeno bı dım”  (sapsız kazma). Yani sapsız kazma ile kazı yapanın,   ilk vuruşu ayağına olur.   Döneminin usta şairi Cemal  Süreya “şiir, bir fukara sanatıdır der. Bir ikinci adımda; “Şiir  doğanın ahlakı  kovduğu yerdedir,  yasadışıdır diye tanımlar. Cemal Süreya’nın şiir ile ilgili bu ironi yaklaşımının bu gün yaşanır olması bir rastlantı değil.  Cemal Sureya’nın  “anlaşılmaza=yasadışı “  tanımlaması,  şair esnekliğinin kendine has,  bir ön sezgisidir. Bununla yanlış bir gidişin Sinyalini, şairlere  gönderme yapmıştır.

 Dersim’in “çiçeği burnunda” şairlerinden yargıç Kazım Dağdeviren, “Damladan Denize ilk şiir kitabının ön sözünde “şiir” le  ilgili, şu betimlemede bulunur: “Şiirde, her dize toplumun ortak kültüründen yaratıldığına göre hiçbir ozan, kendisinde doğaüstü güç olduğu yanılgısına düşmemeli.  Şiir, yaşanmış veya yaşabilmiş olmalı. Şiir, hayal ürünü ise bir mantığı olmalı. Acıda ve gülümsemede huzur vermeli. Gereksiz ayrıntıya girmek özü şişlemektir. Bir de,  anlatımda iyi değilse boğmaktır. Bu nedenle sözü uzatıp, şiir gibi bir alanda kâhince yanlışlara düşmeden, okuru bir an önce dizelerle baş başa bırakmak en güzelidir” Bu elit tanıya katılmamak olanaksız.                                                          ***                                                                

        KAZIM DAĞDEVİREN
       Tunceli ili Nazimiye ilçesi 1945 doğumlu. Anakara Hukuk Fakültesini bitirdi. Türkiye Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü Kamu Yönetimi Bölümünde mastır yaptı. Sırası ile Ordu C.Savcı yardımcılığı, Kozaklı, Delice, Bala, Afyon ve Çubuk’ta  yargıçlık görevinde bulundu. Halen Ankara’da yargıç (İcra Başkanı) olarak çalışmaktadır.
       İlk şiir kitabı “Damladan Denize” 2001 yılında yayınladı. Sunuş yazısını: “Damla’nın buharlaşmadan “Denize” ulaşmasının kolay olamadığını biliyorum .Eğer “Damla, sazın telinde, okurum yüreğinde “Denize” ulaşabilirse ne mutlu!  Diye, bitirir. Damla’nın yüreğimdeki Denize ulaşan izi, anımın bir ak sayfasına şöyle not etmişim:
      “Acıya dayanamayan bir kalenim çığlığıdır Damladan Denize, yıldızların  gölgesini sakladığı yorgun gecemin şafağında bir  yargıcın suluğu dizeleriyle  lal dilimde, ak  umutlar devşiriyor beyin tasımda, sol elimin parmakları her bir kıtada, evren yürek kafesimde, kolay da değil hanı,  içim bir hoş, soğuk terler dökende,  “Damladan Denize,” karanlık bir gececin tan yerine  düşen ay misali,  soluk bir tesellinin (em)i oluyor.”
        
Kazım Dağdeviren, Duzgın Bawa’nın eteklerinden derlediği bir deste meşe yaprağı ile Mezopatamya’nın  “Frat boyları sefilini” , Brezilya’da “gözleri çalınan çaresiz çocuğu”  ile bütünler.  Tahkin- Mir Yaylası gül bahçelerinin kundaktaki su gözelerinden, Güney Amerika’daki Amazon’a su taşır. Sülbüs-Bedro dorukları koyaklarından Asya’da Taklamakan, Afrika’da Sahra’ya, meşrebe dolusu  güzellikler sunar  eş  acılı yüreklere….
 “…Dönen cahilse boşa döner/  Döner döner başa döner
Uzayda dünya  /Konya’da Mevlana döner   
Dünyalarla iç içeyim /Asya’da  Taklamakan 
Afrikada Sahra/
  Güney Amerika’da Amazon
Mevsimlerin sınırında yeşilim
Ben inka çağında yitik bir boncuğum
Çağdaş Brezilya’da gözleri çalınan çaresiz çocuğum
Mezopotamya’da    geçmiş
Bügün ise Frat boylarında sefilim
Yoksulluk acılar bende
Hindistan’da böbreğim pazarda
Ben Asya’da sürgün Afrika’da minik
Boğazımda açlık ilmik ilmik
Asya’da dinamit, Afrika’da  fitilim…
Resmini yapamadım gülen annenin
Öpemedim tombul yanaklarını
kapanmayan ağrılı yaralarda
İnsan yaşayan mağaralarda
Utana, utana yanan kandilim
Ne cami, ne sinagog  ne kiliseyim
Ben bunlardan öteyim
Ben insanlarla eleleyim
“Ortak değil mi Güneş’imiz,  yıldızlarımız 
 Seyretmiyor muyuz hepimiz aynı Ay’ı”

”…ne güzel şey, dünyanın bir yerinde, hiç tanımadığımız birinin acısını acımız saymak” diyen, ele avuca sığmayan Dersim’li  Yılmaz Güney ile  Dağdeviren’in insana bakışı ne güzel örtüşüyor. Sanırım bu, bir az de  Dersim’li olmanın ayrıcalığı. ”Özgürlük” denince sığmaz kınına bu çelik yürekler. Munzur Dağlarının o kadar karını eriten bu ayrıcalıktır billahi: “Özgürlük / Ey demir sancı /Ey çelik bilekli ağrı ”diyen dizelerin şairi Dağdeviren  ne ustaca tanımlıyor acının damıtık küllerini: “Gözleri açık insanların / kirpikleri hapishane demiri / göz kapakları iki kalın kapı / Hapishane kapısı”… Bir  çelikten yaşam ki sormayın gitsin!

                                                    ***           

“Gölgelerin Gözleri”,   Dağdeviren, ikinci şiir kitabını 2003 ta yayınlar:
          Şairimiz bu eserinde Yunus Emre , Pir Sultan gibi “sevda-dost-vefa” peşinde.O dönem bunlar vardı.Yunus, Pir Sultan yitikleri  arıyorlardı. Buldukları da söylenemez. Bu gün,  bu olguların (cem)i yitik, mazi oldu. Varsın Mevlana döndüğü kadar,  şairimiz arıya dursun,   nede olsa  incili dizelerin nostaljisi  “gönül  teline,  delinen  yüreklere  (em) oluyor:

 “dost dediğin omuzunda ağlanır/gözyaşları yüreğine silinir
gönül teli can teline bağlanır /her acında yürek yürek dilinir
dost dediğin zorda, darda güvendir /yaşadıkça can evinde süve’ndir
acılar da bir çileli düvendir/ kötü günde yoldaş diye bilinir
gül yürekli, gönül kulu misali  / ana sütü, baba yurdu misali
sahralarda son testi su misali /göz kırpmadan sevdasına ölünür….”

    

 

 

 

 

 

 

Seyit Rıza Dr. Sait

15 Ağustos 2009

Dersim Potansiyelli iki ölüm                

(Seyit Rıza  ve  Dr. Sait)                                      

 

Tarih, kendini halka adayıp  egemenlerce öldürülenlerin, ezilen tüm kitlelerce “efsanevi” kahraman olarak algılandığı ve üzerine destanlar dizdiğine tanıktır.

Seyit Rıza; dostluğun- mertliğin- yiğitliğin aşiretleştiği, güçlünün güçsüzü hakladığı,   hakça paylaşımın dostça bölüşümün çetin direnişine “eşkıya” Dersim 38’in bir  bilgesi.

Dersim yoksuluna el uzatan, lokmasını paylaşan, yaralarına merhem süren, derin suların,  geçidini gösteren  Seyit Rıza,  devletin;  “eli kanlı eşkıya, haydut, asi” idamlığı,  ezilmişlerin  dünyasında  bir “Kaf Dağı devi”

İhsan Sabri Çağlayangil  anılarında Seyit Rıza ile ilgili şunları yazar:

“… Seyit Rıza ve çevresi yakalandı. Mahkemeler sürüyor. İşte bu sıralar Atatürk Elazığ’a  Singeç Köprüsünü açmaya gelecek. Emn. Gen. Müdürü Şükrü.. Bey, bana diyor ki; beyaz donlu altı bin doğulu Elazığ’a dolmuş Atatürk’ten Seyit Rıza’nın affını  isteyecekler.. Atatürk’ün karşısına beyaz donlular çıktığı zaman iş işten geçmiş olsun….

Elaziğ’dayım.  Savcıya gittim… “ savcı ben mahkemeleri etkileyemem dedi.”

Savcı vekili hukuktan arkadaşımdı … ona gittim. Mahkeme hakimini evinde buldum …Aptullah Paşa Sıkıyönetim Kumandanı olarak …. altına “yukarıdaki yazı tastık olunur” demiş basmış boş kağıda imzasını ..”

   Özetle; yasa dışı (yasak) olmasına  karşın, pazar gecesi araba farları altında (Atatürk gelmeden) Seyit Rıza ve arkadaşlarının gıyabında idam kararı  alınır, asılacak sehpa ve ipini çekecek adamlar (“çingene”)  hazırlanır.. Anılar söyle sürer:

“Sanıklar Türkçe bilmiyor, karar okununca sanıklar anlamadılar ilk anda “tunne”   diye bir velvele koptu. … Seyit Rıza sehpaları görünce:

- Asacaksınız.. dedi ve bana döndü “ Sen Ankara’dan beni asmak için mi geldin? İlk kez asılacak bir adamla yüz yüze geliyordum. Bana güldü. Namaz kılıp kılmayacağı soruldu.. İstemedi. Son sözünü sorduk..(Beni oğlumdan önce asın demiş h.a.)

    – Kırk liram ve saatim var oğluma verirsiniz dedi..

… Seyit Rıza’yı meydana çıkardık, hava soğuktu ve etrafta kimsecikler yoktu. Seyit Rıza meydan insan doluymuş gibi, sessizliğe ve boşluğa hitap etti:

-“Evladé Kerbelayıme, Bé guna bé hatayıme , ayıbo,  zulumo, cinayeto” (Kerbele evladıyız, günasız  hatasızız, ayıptır, zulümdür, cinayettir) dedi .

Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap rap yürüdü  çingeneyi itti , ipi boynuna geçirdi, sandalyeye ayağıyla tekme vurdu, infazını yaptı..”

 

Dr. Sait                                                           ***    

  Seyit Rıza idam edildiğinde Sait Kırmızıtoprak (Dr Şıvan),  kan ve göz yaşı içinde,  (aile kırım.dan) kurtarılan bir bebekti.  Sonraki yaşamın her evresinde,  bu kan ve  göz yaşları  O’nun la olacaktı.

Dr. Sait ;  ülkedeki ırkçı yapılanmaya karşı toplumsal barışı; halkların birliğine ve ülkenin sosyal, demokratik  gelişmesini de  “Kürt sorunun” çözümüne bağlıyordu.

İlk kez, “49 lar davası”nda  tutuklandı. Hücre, eğitici, kamçılayıcı bir okul olur,  “sol” grubun başını çeker, Kürt milliyetçilerini tanıma olanağını bulur. Serbest bırakılınca,  Türk-Kürt solcuları ile ilişki kurar, çoğunun  “salon milliyetçisi” olduğunu  anlar.

Dr. Sait; ezilen, horlanan halka hizmet, halkla birlikte mücadele gereğine inanır, 

30-40 arkadaşıyla birlikte, Saddam’a karşı savaşan halka yardım için Kuzey Irak’a gider. Orada kurduğu hastanede ki çalışmaları, çevre halkla olan ilişkisi,  O’nu “Dr.Şıvan” olarak aranan “efsane kişi” yapar. Kurduğu “TdeKDP” çok kısa sürede umulmaz  bir başarıya ulaşır: T-KDP silinir, IKDP  sarsılır. İşte bu başarı çizgisi; “Dr. Şıvan’nın  sonunun  başlangıcı olur.

Kürt coğrafyasını bölüşen ulusların, “Kürt liderliğini”  Barzani ipoteğinde tutmanın bir bedeli vardır. Bu bedelin çanları  “bağımsız” Şıvan Partisi için çalmaya başlar.  11 Mart otnm. antl.vs ; Türk derin  gücüBarzani, T-KDP üçlüsü: Yaşamını, “Soreş” idealine adayan Şıvan’ı, direk öldürme yerine, gelecekte ki Kürtlere de “ders” olacak  acı, hain bir “komplo”  kurmayı  yeğler..

Sait Elçi,  Türkiye’den  Irak’a götürülür, tutuklanır sonra öldürülür. Bir ay sonra da Şıvan, Ömer ve Hikmet tutuklanır. Kendilerinden Sait Elçi’yi “öldürdük” denmesi istenir. “Böylesine  bir  alçaklığı,  kabul etmektense ölmeyi tercih ederim” diyen  Sivan  içkence ile  öldürülür (1971). (Katillerden biri, ikinci kurşunu  sıkarken  Dr.un nasıl kıvrandığını yaşam CD de belirtir.)   

       Dr Şıvan öldükten sonra;  el yazısı ve imzası taklit edilerek dört sayfalık bir düzmece hazırlanır, “Dr. Şıvan’nın kendi el yazısı ile ifadesi, itirafı” diye deKürt  kesime gönderilir.   “Bu vahşi katli olayını,  M. Barzani, Derweş ve Şerafettin Elçi gerçekleştirdi” diyen araştırmacı S.A. ; ” Yurtsever büyük toprak sahibi Ömer’in babası, bacanağı eski Milletvekili İskan Azizoğlu’nun  girişimiyle de Güneydeki Kürt Hareketi ve Barzani nezrinde etkinliği olan kişilerden Ömer’in serbest bırakılması için toplanan imzalar Ömer’in Amcası İzzettin Ağa kanalıyla götürülüp IKDP Polit Bürosuna teslim edilir”  diye ağa oğlu zanlı Ömer’i yargısız kurtaran “ilkel milliyetçi güçleri” de açıklar. 

Sait Elçi’nin katil zanlısı Ömer, Soro, Şakir,  serbest bırakılma karşılığında; “susma”, bu hain “komployu aklama”, Dr. Şıvan’ın  “katil” olduğunu yaymayı üstlenir.

Ömer kurtarılınca (Şeriatça) bir kişi eksilir!. Bunun için de Şıvan hazır ölmüşken, yakını “Hasan” uygun görülür. İki ay sonra bu Dersim öksüzü tutuklanıp öldürülür. 

Bu bulunç(vicdan)sızlık, kendi başına eşi  görülmemiş,  cinayet ötesi bir vahşettir: Öldürülen iki Dersimli, bir Siverekli üçü Zaza (Sait Elçi’de Zaza).. Bu “ilkel aşiret milliyetçiliği”  “rastlantı” ya yorulur. Naaşları da parçalanır dağlara atılır..  

Ardında Dr Şıvan  günlükleri, Partisinin kararları değiştirilir, kendisine mal edilen diğer düzmece, yakışıksız bilgi kirliliği ile Kürt kamuoyu “Dr.Şıvan katil” diye aldatılır

 Çoğu Kürt aydınının; bu  ikircikli davranışı, “hile, iftira ve ihaneti” sindirme, bu olayda tüm gücünü  insanlık dışı bu “ihaneti perdeleme” ve “Saitler Komplosunu” aklamada göstermesi,  Kürt lider ve aydınları için talihsiz bir kara sayfa olur..

Gelinen nokta;  “İlkel milliyetçilik” pratiğinin ortaya çıkan sonucu ihanetçi bir tutumdur. Melle Abdurrahim’in deyimi ile “Yurtseverlik kokan her insanın başını kesen bir önderliği izlemek ya suç ortaklığı ya da derin bir gaflettir.” 

Bu gaflette Türkiye ırkçı erkinin; Kürt halkının,  siyaset “yasağı” (Kürtlere Türklüğü dayatma )  Iraklı lidere garantörlük vs nedenlerle “ortak” katkısı  yadsınamaz

 Mevcut önderliğin;   “teslimiyetçi milliyetçiliği”,  sınır  ötesi güçlere ram olması;     Türkiye’de ki 20 milyon Kürdün “halkına karşı  on binlerce  “korucusu ve  “kaygan”  aydın edinimi, zoraki liderliğin çürümüşlüğü,   Kürt sorununun  çıkmazı oluyor…      

Kürt yazar M.Ö.: “Bu çerçevede KDPye bakıldığında ulusal ve yurtsever bir güç olmaktan uzak olup tem tersine ulusal güçlere sürekli düşmanlık yapan ve ihaneti gelenek haline getiren bir çete örgütü olarak karşımıza çıkıyor” diye feryat eder.

  “Dr. Şıvan katildir ”  yayın furyasının Kürt halkını aldatmaya yönelik komplonun bir ayağı olduğu bildiğimden emin olduğum için gerçek adına,  ileri sürülen belgeleri  yurt dışında inceletmeye gönderdik.  Neticede 27 Eylül 2005 t. Mannheim Üniver. Akademik Heyeti  Bilirkişi Raporu   ile  haklılığımızı perçinledi.

 Komplocuların Dr.Şıvan’a mal ettikleri “kanıt belgelerinDr. Sait Kırmızıtortak’a (Dr. Şıvan) ait olmadığı (düzmece olduğu)  yani “Saitler  Komplosu”na  açıklık getirdi.

Bu gerçek karşısında; komplo aklamayı yüklenen “itirafçılaştırılanlar”, güçten yana tavır değiştiren ikircikli aydınlar, tümü susmak zorunda kaldılar.

Özetle, “Saitler Komplosu” üç ayaklıdır:  Türkiye şer gücü+Barzani +TKDP. Ara rolcü her zamanki gibi   Kürt mütegalibesi ve güçlüden yana  ikircikli Kürt Aydını…

         Seyit Rıza; ırkçı bir anlayışın çıkardığı, özel  yasa, ırkçılığın  kurbanı. Aptullah Paşa’nın “astığı astık kestiği kestik”. İdam edilmesinde, şeklen de olsa yargılama, usulsüz   yasalarına  uydurulma gayreti güdülmüş.

Dr. Sait ( Şıvan);  yardımına koştuğu ve birlikte savaştığı Kürt lider çetesi ve Kürt sevmezler tarafından  (“hain bir komplo” ile) yargılanmadan soydaşlarınca hunharca öldürüldü. Sait Elçi’ ve yüzlerce Kürdün,  bu çetece işbirliğiyle  öldürüldüğü biliniyor.

Seyit Rıza ve Dr. Sait (Şıvan)  ikisi de; “hainezalime,  karşı diz çökmeyen, Dersim  potansiyel  suçlusu” ..

  

.

Ölümcül Kimlik

15 Ağustos 2009

“Ölümcül Kimlik” 

Şemdinli de bir iş yerine atılan bomba, halka sıkılan kurşunlarDerin Devlet”i yaraladı. Başbakan Erdoğan’ın Şemdinli’de  “Etnik unsura dayalı milliyetçiliği ortadan kaldıracağız. Türk, Kürt, Çerkez, Laz.. Aklınıza ne gelirse hepsi “ Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı” üst kimliği, 73 milyonun sigortası ….” açıklaması ile alevlenen “alt kimlik- üst kimlik” tartışması ülke genelinde sarsıntı yarattı!.

Bu güne dek “tek millet- tek inanç” dayatmasıyla çıkarılan antidemokratik yasalar, “vatan, millet, Sakarya,  çakıl taşı..” edebiyatı, tek kimlik temelli siyasetle ülkeyi çıkmaza sürükleyenler, sağladıkları nüfuzla, kendilerini ülkenin hakimi sananların ezberleri bozuldu.  Sanki biri “bölmek” istemişte; “Türkiye’yi bölüyorlar, Türk milletinin temeliyle oynanıyor, Mondros geri geliyor…….”. çığlıkları koptu.   

Ana muhalefet lideri: “ Başbakanın dediği gibi hepimiz bir  “alt kimlik” sahibiysek o zaman Türkiye çok milletli bir devlet demektir.. Hayır, biz Türk milletiyiz” diyerek “Türk” olmayan halkı yadsındı, üst kimlikten arındırdı, Kürt kimliğiyle ilgili söylemlerini hasıraltı etti. Gittiği  Şemdinli’de başka,  Van’da başka, Ankara’da başka konuşması; siyaset biliminden, sosyal gerçekçilikten uzak, Hitler’in Yahudi düşmanlığını aratmayan bir ayırımcı yaklaşımdı.  Mecliste “Egemenlik Milletindir” ibaresini işaretle “bu millet, yasada belirtilmiş, bu Türkiye’ninKırmızı Çizgisi”  diye “Türk” olmayanlara meydan okudu. .

“Başbakan Erdoğan’ın kimlik değerlendirmesine: “ A dan Z ye kadar doğrudur” diyen Baykal’ın fakülteden arkadaşı Prof. Baskın Ora’nın dediği gibi  “Baykal burada” Türk” oyununa oynuyor.” Yani halkın Meclise sokmadığı şoven ırkçı erk ( derin devlet) rantına oynuyor!

Türkiye’deki bu “kırmızıçizgiyi”;  politikacı, bilim adamı, yazarı çizeri ile koruyor. Medyamızda bu konu ile ilgili tüm tartışma ve açık oturumlarda:  Kürtleri yadsıyan,  ırkçılığı pekişmiş, “sözde” bilimci ”Turan ideologları” arasında gerçekleştiriliyor. Kimi oturumlara sorunun mağduru Kürtler çağrıldığında da , “ideolojik referans önceliği” dengelemesinden sapılmıyor. Bunun bir ilginç örneğini “Siyaset Meydanı”nda izledik. DTP ve HAKPAR sözcülerine; salona alınan “kurşun asker”  taraftar etkenliğinde; “biz” ve “siz“ ayrımı, “hain ve PKK’lı suçlama kolaylığı, hakemi ile  “Siyaset Meydanını ”,  stadyumların ayak oyununa dönüştürdü. Bütün tartışmalarda, “kurşun asker”lerce “Kürt”;  ölümcül Kimlik” olarak ele alınmaya başlandı.

Türkiye Vatandaşlığını”;  üst kimlik, alt kimlik tartışması gibi, ülkenin en önemli sorununu, kuru sıkı alkışlarla,  “Türk” unsuru dışındakileri  “alt kimlik” görenlerin tartışmaları, futbol takımı anlayışı düzeyine indirgemesi, demokratik haklılıkla bağdaşmayan bir tutumdur. Hakemin düdüğünü, anayasanın  “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan her kes Türktür” ezberine öttürmesi, sonra da  “Ne yapalım Cumhuriyet yasaları, çoğunluğun gereği” denilerek kuru çoğunluğa,  azlığı, ezdirmesi çözüm değil.  

Bu günün gelişmış çağdaş dünya koşullarında, “vatandaş” olan herkesi  “Türk” sayma, ne insani ne bilimsel ne de doğa yasalarına uyar.  Bir bahçede elma, armut, erik, şeftali vs bulunuyorsa bu bahçe; “armut” veya “elma” ile ifade edilmez. “Meyve bahçesi” demek yetecektir.

Cumhuriyetin kuruluşuyla  “Kürt” yok sandı ( yâdsındı). “Turan ideologlar,”  80 yıl tarih diye yalanı yazarak tarihi kirletti.  Kürt’ü “hart hurt” ta yordu, “dağ Türkü dendi, olmadı. Bir türlü kürt var diyemediler. Şimdi  “Kürt var”  hakları yok. İçte,  kemikleşme bu ıkrçı anlayış, dış politikamıza da sürdürülüyor:   

1970 ler de Mısır radyosunda Kürtçe yayın yapılacağı duyumu alan Dışişlerimiz, Büyük Elçimizi apar topar Nasır’a gönderir ve Kürtçe yayının engellenmesini ister. Nasır teklife güler ve “o zaman devam eden Türkçe yayını da kaldırmamız gerekecek” der.

 Bağımsızlığın önderliğine soyunan Türkiye’nin, eski Başbakanı Ecevit Iraktaki Türkmenlere özel hak, K.K.T.C bağımsızlığını savunurken, Irak Kürtlerin bağımsızlık girişimini “savaş nedeni “ sayabiliyordu.

 Siyaset, insanı sevme, toplumun sıkıntılarıyla ilgilenme, sorunlarına çözüm getirme, sanatıdır Toplumun gelişmesi, siyasetin üretkenliğine endekslidir.  Bu üretme,  haklara kırmızıçizgiler” çekmek olmaz, olmam alıdır.   

Kürtlerin,  birlikte kurduğu Cumhuriyetin yasasından dışlanması, sorunun tek nedenidir. Kimlikleri gizleme, sorunları büyütür. Bu güne dek; inkâr, yasak, dur, vur, kırla  idareye çalışmak, sorunu büyütmkle kalmamış, onu  güç bir ameliyatla, karşı karşıya getirmiştir. Sorun, kimliklerin ifade edilmesinde değil, ifade edilmemesinden kaynaklanır.

Kimliklerin çokluğu ülkelerdeki özgürlüğün,  demokrasinin zenginliğidir. Amin Maalouf:  “Ölümcül Kimlikler” eserinde “Kimliğim, beni başka hiç kimseye  benzemez yapan şeydir”  der ve ülkemizin bu gerçeğine atıfla ”Türkler de Kürtlerde Müslüman ama dil farkı; çatışmaları   az mı kanlı?  diye ekler…  Siyaset bilimimiz, sorunlarını çözeceğine, nedenini dış ve iç kaynaklara bağlama kolaylığını yeğler.   

 Cumhuriyetin kuruluşunda “Kürt Sorunu”,   İngiliz, Fransız gibi,  dış devletlere,  şimdi de AB ne yükleniyor.  İçte de ırkçılığın,  en geçerli rantı  “Kürt” tür.  Kürt kimliği;  ayrımcı, bölücü hain, terörist” sayılıyor. Demokratik hak olan oy kakları,  resmen  gasp ediliyor ( Seçimde  %70- 80  oy alan dışlanıyor).

Kürtlerin, dilini ve  kültür değerlerini koruma istemi,  çağdaşlığın,  demokratik kak ve hukuk gereksiminin, doğal sonucu.  Hükümet ;  “HADEP veya DTP’nin  PKK -Öcalan’la organik bağı var” diye vurgu yapıyor.  Danimarka Başbakanı,   ROJ  muhabirini salondan çıkarmadığı için  Başbakanımız , Dış İçleri Bakanımız, bakanlarımız  salonu terk ediyor.  Avrupalı bütün bu “kırmızıçizgilerimizi,  anlamakta zorlanıyor. “Ben istiyorum diye bir gazeteciyi dışarı atamam, demokrasi anlayışıma terstir”  diyor Danimarka  Başbakanı.   

Bu uygulama, Hitler’in faşist ideolojisi ile örtüşüyor.  Almanların , “üstün ırk” adına, Yahudi’ye “alt kimlik” dayatması, Alman halkını savaşa sokmakla kalmadı, Almanlara diz çöktürttü.  

 Hitler de 1930 ın başında “Alman” referanslı yasalarla yapılan genel seçimlerde “çoğunluğun oyu” ile başa geldi. Bu, hem Almanlar,  hem de demokrasilerinin sonu oldu.  Bu gün benzeri yasa,  aynı ”üst kimlik” dayatması, aynı dram, (Yahudi yerine Kürt oyuncularla) oyun,Türkiye’mizde oynanıyor. Bunun kimseye yararı olmaz. “Alt kimlik” halk için yapılan antidemokratik yasalar, “üst kimlik” Türk’üde ezmekte, demokrasimizi kitlemektedir.

 Savaş sonrası Almanya’da, yaşanan kimlik tartışmalarında; toplumsal sözleşmenin izdüşümü bazında “Alman ulusu” yerine “Alman” ismi konmasının sakıncalı olacağı paydası birlenir ve yasaya konmaz. Aynı yapılandırma bizde niye olmasın ki? Hadi Uluengin;  “üst kimlik gerekiyorsa, Türkiyelilik olabilir”..diyor

Ayırımcı ırkçı, “kırmızıçizgili” yönetimler tarih oldu. Bin yıldır, birlikteliğini sürdüren, gerektiğinde birlikte savaşan, irlikte can veren,  Cumhuriyeti birlikte kuran halkların; alt- üst kimliklere bölünmediği,  bireylerinin özgür, tüm insanlarının kendi kültür değerlerini koruduğu huzurlu bir Türkiye istiyoruz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Arama

ARŞİV

Ağustos 2009
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Haz   Eyl »
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31  
Ziyaretçi Sayısı: