Nisan, 2010

Neden Dersim

2 Nisan 2010

          NEDEN DERSİM                                                            

          Dersim  
         
Dersim, zulümden kaçanların, kılıçtan kurtulanların  barındığı, Fırat ve Murat’ın mavi kolları arasına aldığı doruk bir kent..  Dersim, değişimin,yeniliğin, özgürlüğün adıdır.
         Dersim’i simgeleyen karlı Munzur Dağları, coşkulu Munzur Nehri,  bin bir çeşit canlısıyla  renkli Munzur Vadisi’, doğa ile insanın bütünleştiği tek kare uyum  resmidir.
         Dersim, çoğulcu düşüncenin, bağımsız davranışın, özgür yaşamın adıdır.
         Dersimli, çetin doğa koşullarında, hırçın akan her ırmak, yüksek olan her dağ, öz suyu olan her yeşilden medet umar ve yaşamını bu dağ-taşla özdeşleştirir.   
         Dersim adamının baş eğmeyen, “serdar, lider, önder” kişiliği, “dik başlılığı, asiliği, potansiyel suçluluğu”; kartal kanatları arasında yükselen  dorukların, geçit vermeyen ırmakların, sert  doğasıyla bütünleşmesine dayalı.
          Dersim,  “Dersim dört dağ içinde / Gülü bardak içinde” ki yaşamında, Yunus’la dervişleşen,  Pir Sultan’la efsaneleşen, Bektaş-i Veli’yle “yetmiş iki milleti bir bilen”,  pir  mürşit, rehberi  ile  hakka yürüyen”, tanrıyı insan varlığında kutsayan, hümanist, eşit hak, adil hukuk öncelikli bir yaşamın sevdasıdır. Dersim, hainliğe, kalleşliğe, korkaklığa, yer  veremeyen bir yazgının öyküsüdür..
          Dersim, her iniltili sese yuva,  her kanat çırpınışa rüzgâr, her zulme ve çığlığa yetişen “Hızır”dır.  Dersim, gönüllerde insan sevgisi, beyinlerde sömürüsüz, sınıfsız idealler besleyen asırlara uzanan bir zor yaşamın öyküsü, taşı çatlatan bin yıllık bir çığlığın sesidir…
          Dersim, “söz ve dürüstlüğü, mertliği, yiğitliği, edebi, şan ve şerefi, yüzlerce değişik kavimlerin, ana dil ve inançlarına yaşam olanaklarını sağlayan tek örnek beldedir..
         Dersim, bu renkli özgür yapısıyla, silah olup patlar, saz olup çalınır, öykü olup anlatılır, semah olup dönülür, cem olup çoğalır, tek sesliliğe de “eşkıya” olur direnir.
         Dersim, hiç bir dönem “ ayrılmak, ayrı idare olmak “ istemiyle devlete karşı “isyan” etmemiştir. Dersim’li özgür yaşam tutkusu,  canların  hak hukukuna, insani değerlerine saldırıya karşı  direnişçiliğine  isyan yakıştırması, yönetenlerin “kolay”  yönetme kurnazlığıdır.
          Devlet,  Dersim’i, yalnız vergi almak ve askere göndermek için anımsar. Dersim’li, Yemen-Fezan-Allahuekber Dağları- Çanakkale- İstiklal savaşı  şehidi, ezileni tüketilenidir. Devlet güçlerinin, daha fazla vergi, daha çok asker toplama eylemlerinde, evleri yakılan, talan edilen, geçim aracı keçisi ve katırına el konan hep Dersim’li olmuştur.
          Dersim’linin gelenekçi çoğulcu yaşam düzeni; ezilen yoksula, savunmasız yetimin hakkına, farklılıkların bir arada yaşamasına olanak sağlayan bir düzendir. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya Dersim’liler için: “.Bunlar medeni hukuk, hatta ceza işlerini kendi arlarında görürler. Dersim bu gün 91 aşirettir. 1876’dan bu güne kadar Dersim üzerine 11 hareket yapılmıştır der ve Dersim çoğulcu gerçeğini, medeni hukuka uyumunu garipser. 
          Dersim’in 91 aşiretinin bir arada özgürce yaşamını, ”medeni hukuk hatta ceza işlerini kendi aralarında görmelerini”  içine sindiremeyen Şükrü Kaya, Osmanlı’nın iki buçuk yılda bir Dersim’e kaşı yapılan rutin saldırılarını, meşru saymış ve bu uygulamayı cumhuriyet hükümetine de mal etmiştir.
         Devletimizin çöken bu günkü yargı ve hukuk sistemi, 1937-38 öncesi Dersim Aşiret hukukundan daha kötüdür.  Cumhuriyet hükümetleri, Osmanlı’nın “potansiyel suçlu” gördüğü “Dersim politikasını” yürütmekle kalmamış, Dersim insanını, doğasıyla yok etmeyi hüner saymıştır. “Talan”  edilen Dersim de, “iklim kalleş, dağlar sarp, yollar çetin” olunca da Dersim’linin ekmeği tandır, katığı kenger, beller büklüm olur. Geçim, “bir lokma bir hırka” üzerinden dara düşer. Cumhuriyet Hükümetleri  de daima aşiretler arası  kışkırtıcı,  huzuru bozan olmuştur.   
          Aşiret ilkellik, ilkellik “sen-ben”  talandır, talan yokluktur, yokluk sefalettir, sefalet, “bir lokma bir hırka” için didişmektir. Dersim Aşiretleri böylesi bir yaşama sürüklenmiştir
          Devletin bu yöre halkını, “potansiyel suçlu” görmesinin tek nedeni, Dersim’linin çoğulcu, özgürlükçü yapısı, farklılıkları bir arda tutan anlayışından kaynaklanır. Başka bir söylemle, Yönetenlerin Dersim’i  hedef seçmesinin nedeni, ezilmesi kolay “Kürt -Alevi” oluşudur.   “Devlet ideolojisi” ezberi,  “Türk-İslam”  olmayana  karşı duyulan bir ırkçı alerjidir. Şeflik dönemi;  “Dersim”  kurtarılışını, “Asya nasıl kurtulur’a dönüştürür. Hükümetler; Genel valilere, özel müfettişlere Dersim için rapor üzerine rapor hazırlattırır.
          Bu raporlar arasında en ılımlı ve olumlu olanı,  Cemal Bardakçı’nın “ Dersim Raporu”dur.  Bardakçı, Dersim’in, çoğulcu yapısını, gelenekçi yaşam ve yönetim şeklini bire bir yerinde inceler ve: “400 yıldan beri Dersim  hükümet nüfuzu girmemiş, ilmi anlam ve kapsamı ile bir otorite kurulmamıştır. Her Dersim’li hayatını ve malını korumak kaygısı ile silah kullanmak zorunda kalmıştır der.  Dersim’linin “devlete karşı olan güvensizlik ortamını yok edilmeli”  önerisinde bulunur.  Halkların “entegrasyonu” üzerinde durur.
         Halkının, yüzde 60’ı  Kırmancı (Dımılı-Dersimce), yüzde 40’ı  Kurmancı (Kürtçe) konuşan Dersim’i, yönetmenin güç olduğunu düşünen dönemin Genel Kurmay Başkanı  Fevzi Çakmak, hazırladığı “Dersim raporu”nda;Dersim evvela bir koloni gibi ele alınmalı, Türk camiası içinde  “Kürtlük” eritilmeli  der. İsmet Paşa ise kendi hazırladığı   “İsmet Paşa’nın Kürt Paporu” ile son noktayı koyar: “Dersim, imha edilecektir”.
         Devletin kuruluşu Cumhuriyetin ilanı aşamasında Dersim’liler, devlete her yönden yardımcı, istekli ve etkendir. TBMM 1.D. Mebusu; Lütfi FiKRİH. Avni ULAŞ, F. Fikri DÜŞÜNSEL, Hasan HAYRI,  Dr. Abdullah CEVDET gibi Dersim’liler, özgürlükçü hareketin taşıyıcısı, cumhuriyetin yapım taşları olmuştur. İlk Anayasanın; halkların varlığını koruyan, eşitlikçi, özgürlükçü nitelikli oluşu bundandır.
          1924 Lozan Antlaşması ;  Devletin  asıl iki unsurunun “Türk- Kürt” halkları olduğunu belgeler.  Heyet sözcüsü Dr. Rıza Nur; “Kürtler azınlık değil,  Türk-Kürt devletin  iki ana unsurudur”  diye haykırır ve bu Antlaşma, TBMM de ki Kürt asıllı Mebusların, Lozan’a  “Türk ve Kürt “  birliğini belirten, telgraflar gönderilmesinden sonra imzalanır.  İsmet Paşa; “Lozan’da ki milli davamızıBiz Türkler ve Kürtler olarak müdafaa ettik ve kabul ettirdik “ diye de övünür. Ne ki  “Milli Şef’ İsmet Paşa, sonraları bu sözünün gereğini yerine getirmediği, Lozan Antlaşması’dan sonra  tutumunu  değiştirdiğine tanık oluyoruz.  
                                                                                                  

          “İSMET PAŞA’NIN KÜRT PAPORU”unda DERSİM
          Cumhuriyetin kuruluşuyla devlet yönetiminin, yasalarda ki eşitlik kuralına karşın  “taraflı, ayırımcı ve ırkçı” uygulamaları, halklar arasında huzursuzluğa, devlete olan güvenin sarsılmasına neden olur. 1935’te Başbakan İsmet Paşa,  Kürt coğrafyasındaki yaşamı “iyileştirmek”  üzere, “Doğu İlleri” gezisine çıkar. İsmet Paşa’nın gezi dönüşü hazırladığı ve Atatürk’e sunduğu raporun da “Dersim’e özel  bir yasa taslağı” şöyle yer alıyor:
          Dersim İbaylık (Vilayet) dairesi bir kolordu karargahı gibi fakat maksada elverişli olarak teşkil olunacaktır, Asayiş, yol maliye ekonomi, adliye kültür sağlık şubeleri olacak. İdama kadar infazlar ilbaylıkta bitirilecektir.  Adliye usulü, basit, hususi ve kesin olacaktır.”
          Devletçe uygunluğu onanan “İsmet Paşa’nın Kürt Raporu’nun  Dersim’le ilgili kısmının  tatbik olanaklarını yerinde incelemesini  için  Akdoğan Paşa  Dersim’e gönderilir.   
         Rapor içerikli, Alpdoğan Paşa katkılı,  bu “vahşet yasa” taslağı,  TBMM de önemli bir değişikliğe uğramadan, 25/12/1936 tarihli “Tunceli Vilayeti İdaresi Hakkındaki Kanun”  yani “Dersim Katliamı’nın hukuku olur. Hükümet, bu yasayla darağacına astığı Dersim’in ipini, Alpdoğan Paşa’ya çektirir:  Astığı astık kestiği kestik Vali-Kumutan Akdoğan Paşa hükümet üstü yetkiyle 4.Umumi Müfettişliğin de Müfettişidir.  Kul” üstü yetkiyle donatılan Alpdoğan Paşa, Dersim’i yok etmek için kolları sıvar:  
        Akdoğan Paşa Dersim 1937’yi hazırlıkla geçirir. Askerin barınması için, Askeri kışla, karakol ve bunların yollarını yapar. “Pırpır” uçaklarla, yörenin ulaşılmayan yerleşim yerlerine, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya imzalı “silahını teslim edenin kılına dokunulmaz” devlet adına bildirileri serptirir. 
         1937 sonu, halkın geneli elindeki silahı teslim eder. Alpdoğan Paşa da ilçelere  “teşekkür” ziyaretinde bulunur. Bu arada, 40 atlı ile Nazimiye’ye gelir, memnuniyetini bildirir.  Halkın sorunlarını dinlemek ister, kimse konuşamayınca Paşa tercümanlığını yapan Civarikli Bertal Efendi’ye, “sen konuş”  der. O da  “Paşam biz cumhuriyet hükümetinden köyümüze okul ve yol istedik, siz  okul yerine karakol,  yol yerine  kışla yaptırdınız.. “kamçur” vergisi belimizi büküyor. Devletin yanında bir keçi kadar itibarımız yok,  yol vergisi için köylü on iki gün yerine,  aylarca çalıştırılıyor… Paşa “Bertal Efendi’nin konuşmasını keser ve topluluğa hitaben “bu adam sizin adınıza konuşamaz”  der ve Bertal Efendi’yi sorgulamaya aldırır.
         Akdoğan Paşa, Bertal Efendi ailesini; ” Civarikli Süleyman ağa ve oğulları Bertal, Ali, Hasan, Süleyman ağanın kardeşleri  Bertal Efendi, Hüseyin, Hasan, Süleyman ve Ali  Malkara’ya “( Uğur Mumcu Kürt Dosyası s.) ibaresiyle İçişleri Bakanı  Şükrü Kaya’nın Batı illerine sürülmesini  istediği 347 Ağa Ailesi Sürgün Listesine  ilave ettirir.
         Anımsadığım; bir gece vakti, dedem ve kardeşlerinin evleri sarıldı. “Sürgün var” dendi.  Bizim aile de çağrıldı.  Evimiz bir km uzaktaydı, babam askerdeydi. Annem yanına hiçbir şey almadan biz çocuklarını topladı babasının evine doğru yola çıkardı. Karşıdan gelen birinin anneme; “baban sürgüne gitmek istemiyor siz nereye”, demesiyle, annem bizi geçmek üzere olduğumuz dere de söğüt dallar arasına attı, sakladı. Böylece o ölüm sürgününe  katılamadık.
         O gece dedem ve kardeşlerinden bulabildikleri 25 çocuk, 12 kadın 54 kişi yola çıkarılır. Beş km sonra, Nazimiye’den gelen ekip bu 54 canı teslim alır, hemen orada (Ramazan Köyü altında ) elleri ayaklarını biri birine bağlanır,  birlikte getirdiği gazyağını üstlerine döker, tümünü diri diri yakılır…
          Bu vahşeti kimi,  yakın aşiretleri “ürkütmemeye”,  kimi askerlerin “mermi yokluğuna”, kimi   Kızılbaşlara  Kerbela’ı “hatırlatmaya” yoruyordu.   
          ( Not:1998 yılında,  bu 54 kişiyi, kimlik bilgileriyle İki Uçlu Yaşam kitabımda yazığım için yargılandım. Bu yargılamada,  bu öldürülenlerin “sari bir hastalıktan öldü” diye de nüfus kütüklerinden silindiğine tanık olduk.
         Devletin böyle vahşi katliama nasıl “olur” verebileceğini anlamakta zorlanmıştım.  Uzun bir araştırmadan sonra şöyle korkunç bir bilgiyle karşılaştım: “Akdoğan Paşa-faşist ırkçı erk (derin erk) işbirliğiyle değişik tutuk evlerimde ki idam mahkûmlarından  “Gönüllü Zaza-Kızılbaş Timlerini” kurar ve bu timleri devletçe öngörülen “ Dersim tatbikatı” güçleri içine “asker” diye yerleştirir.
        Dersimde ki; sessiz öldürme, bombalama, dağ koyaklarına sığınanları zehirleme, boğup suya atma, hamile kadınların karnını deşme,  evlatlık seçme, vs  gibi normal askerin  yapmakta zorlandığı, insanlık dışı  katliamlar karşılığında bu katillerin cezalarının silindiği,  af edildiği….
)
         Dersim 1938’de Akdoğan Paşa, “tatbikat” bahanesi ile Dersim’e asker yığar. Şükrü Kaya’nın  “ “silahını teslim edene dokunulmaz” bildirilerine ve devlete olan güvenle,  silahını teslim eden köylere, “sizde daha de silah var”  diye baskınlar yapar. Halktan her önüne çıkanı; çalıştığı işte, gittiği yolda, barındığı evlerde yakaladıklarını, sorgusuz, yargısız, katlederler.
        Köyümüze yakın Haydaran Aşiteti Reisi, Xıdé Alé  İsme’nin;   “Bu Paşa’nın  bir sözü bir diğer sözünü  tutmuyor, silahını teslim edeni ya öldürür yada  süründürür. Ben Jıle  Dağı’na çekileceğim sizde yanıma gelin birlikte direnelim” diyişi kulaktan kulağa yayılıyordu.
        Kaos, güvensizlik tüm yöreyi sararken halk vuruklar (travmalar) yaşar panikler ve ne yapacağını bilmez, çaresizlikten bir kurtarıcı arar, bulamayınca da kutsal bildiği dağ taş koyaklarına sığınır.. İ.S.Çağlayangil bu koyaklarda ki savunmasız halkı “ordunun zehirlediğini ve fare yavrusu gibi dışarı attığını”  Dersim’i böylece bitirdiğinden söz eder.    
         İ.Sabri Çağlayangil anılarında; “Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensüer bana  diyor ki, Atatürk  Singeç Köprüsünü açmak için Elaziğ’a gidecek. Beyaz donlu altmış bin doğulu Elaziğ’a dolmuş, Atatürk’ten  Seyit Rıza’nın affını isteyecekler. Atatürk Elazığ’a  varmadan bu işi bitir”  dediğini, Seyit Rıza’yı asmak” için Elazığ’a gönderildiğini, idam kararını araba farları ışığında, nasıl Cumartesi ve Pazar gününe sığdırdığını anlatırken de:   “Alpdoğan Paşa  yoktu.  O da “yukarıdaki karar tasdik olunurdiye basmış boş kağıda imzayı” diye yazar. “Alpdoğan Paşa” imzalı, bu boş kâğıtlardan birine Seyit Rıza’nın idam kararı doldurulur. Bir engelde de ilerlemiş yaşı. Aynı celsede yaşı da küçültülür. Yargıç  Seyit Rıza’ya; “ şahit, doğumunu biliyor  ne dersin” diye sorar. Seyit Rıza;  “Hakim beğ, doğumumu gören o şahit, oğlumdan iki yaş küçük, adaletiniz buysa, ölüm sefam olsun yanıtı “tarih   olur.
        Hükümetin, Dersim’i Alpdoğan Paşa’ya teslimi, ya da Akdoğan Paşa’ya Dersim için  “devlet üstü” yetki verilmesi rastlantı değildir. Bu danışıklı alış verişte Alpdoğan Paşa, bilinçli seçilmiş acımasız zalim bir  “taşeron”dur. Yönetenler, taşeronun yapığı işleri, deneyimini önceden biliyorlar:
        Acımasız “Topal Osman Çetesi’yle,  Koçkiri’li masum halkını, gece baskınlarıyla evlerinde avlayan, ırzlarına geçen, barbarca yakan, yıkan, öldüren, “(zo) diyenleri milletçe yok ettik, (lo) diyenleri  de  ben yok edeceğim” diyen hasta ruhlu “Koçkiri katili” denilen  Sakallı  Nurettin Paşa’nın damadı, yardımcısı ve   “Koçkiri Ayaklanması Merkez Kurmay Başkanı” olan Alpdoğan Paşa’nın “deneyimli bir ölüm makinesi” oluşu, bu göreve getirilme nedenidir.                                                                                                                                                                       

          “DERSİM”   POTANSİYEL SUÇLU      
          1999 yılında çıkardığım “Dersimden Portreler” kitabımda yer alan,  Seyit Rıza ve TBMM 1.dönem Dersim Mebusu Hasan Hayrı’den dolayı, Ankara DGM.sine şikayet edilmiştim. DGM “görevsizlik” kararı almış, yargılamam için dosyamı Ankara C. Savcılığına göndermişti. “Devletin suçlu gördüğü kişileri övmekle” suçlanıyordum. Hasan HAYRI 1925’te nedensiz, Seyit Rıza 1938’de Emniyetin istemiyle “hazır imzalı boş  kağıt”la  idam etmişti.
          Savcıya; Kötü bir niyetimin olmadığını, neyin suç olup olmayacağı anlayacak tahsil ve yaşta araştırmacı bir yazar olduğumu, bu iki elit kişinin portrelerini, çizmek için yoğun ve ciddi araştırma yaptığımı, Seyit Rıza’nın, ideolojik bir görüşe sahip olmadığı inancına  vardığımı, değil organize bir eylemin militancılığı önderliği, içinde bile yer almadığı, İngilizce, Fransızca hiç bilmediği, bu dillerle dış güçlere bir başvuruda bulunmadığı, çok az Türkçe  bildiği, düşünce yapısı itibarıyla “bir keçinin kılına dokunulmayacak kadar da hassas”, titiz biri olduğunu söyledim. Asılırken son sözü olan; “Evladı Kerbeleyıh, Bi hatayıh, Bi gunayım Ayıptır, Zulümdür, cinayettir” (Kerbele evlediyız, hatasız günahsızız, yaptığınız ayıp, zülüm cinayet)  bunun göstergesi olduğunu belirttim.  Savcının bana:
         -“Tünceli” varken neden “Dersimden Portreler” diyorsun. Bu “Dersim” takıntısı ne oluyur?  sorusuna yanıt veremedim. Söylenecek çok şey vardı, söyleyemedim.
          -“Dersim, potansiyel suçumuz”, tümcesi boğazıma düğümlendi kaldı..  (Ne zaman “Dersim’den söz edilse hep böyle oluyorum; anında boğazım kurur, sesim düşer, sözcükler boğazımda düğümlenir. Güçlükle, “Dersim 38’de 4,5 yaşımdaydım,  ondan bu yana hep böyle oluyorum”) deyince, savcı beni anlamış olacak ki başka soru sormadı.  Oysa:
          “Tünceli adı, Dersim’in katledilmekten kurtulanların asimile dayatma adı. Tunceli adı, beni ailemden, ana dilimden, tanrıyı insanda kutsayan inancımdan insani onurumdan,  gelenek ve toplumsal yaşamdan koparan yapay bir isimdir.
          Adım Usen, Hüseyin oldu, ana dilim Dımılı,  Türkçe oldu, babam Hemed, Hamit oldu, köyüm Cıvrak-Civarik sonra Sarıyayla oldu, ilçem Kızılkilise Nazimiye oldu. İlim Dersim Tünceli oldu. Anlayacağınız “ben” o ben değilim,  beni başka bir ben yaptılar “ötekileştirdiler”  asimile ettiler bana “Türk”  damgasını vurdular,  yeni bir kimliğe biat etmeye indekslediler. Sunni inancı dayatmakta devem ediyorlar.   
          Seyit Rıza’nın liderliği; sözünün eri oluşu, dürüstlüğü, güvenli kişiliğine dayalı.  Seyit Rıza’nın kişiliğini pekiştiren “bir lokma bir hırka”  felsefesinin yılmaz erliği, Pir Sultan’nın ezilen-yoksuldan yana, taviz vermeyen o dik duruşu belirler.
          “Dersim Sürgünleri” gönderildikleri yerlerin en yoksul gelişmemiş varoşlarına yerleştirildi. Çoğu Tunceli’ye dönüşlerinde, Anadolu’nun bütün çirkinlikleriyle yüklü döndüler. Dersim’in gelenekçi; hak hukuk, savunmasız, çocuk, yetim, “kadın” dokunulmazlığı gibi has, adil duygulardan, verilen söz,  şan ve şereften, insani kutsallıktan soyutlanmış, çoğu birer ”köşe dönmeci” olarak döndüler. Tereyağı yerine margarin kullanmayı çağdaşlık bilen, devrim sanan, kimlik değişimini “cinlik”, “ayıya dayı” demeyi hüner sayan, soy-inancı yadsıyan, “ezene kul-köle” olan Orta Asyadan geldikleri Ehli beyt oldukları) bir kimlikle Tünceli’ne döndüler.  Bu günkü Tunceli, 37-38 öncesi Dersim’i değil artık”.
         Bütün bunları, daha birçok şeyi anlatamadın savcıya, ona yanıyorum.

         “Dersim Katliamı”  gazisiyim    
         
“Beş  yaşında kendimi kırım içinde buldum. Çocukluk anılarımı; korku, acı, kaçış,  ve çaresizlik süsler. Boğa asker, silah süngü, barut kokusu işkence kan ölüm..içinde  kim kimi niçin neden dövüyor, işkence ediyor, öldürüyor, anlayamamıştım ( İki Uçlu Yaşam.s112 h.a.)
         Dersim’de “başkaldırı” ya da   “isyan” yoktu:
          Ekinler yetişmiş, başaklar “firiğe” erişmiş, ortalık sakin, herkes işinde gücünde, biz yayladaydık. Bir gün yaylalarımız kuşatıldı köye gönderildik. Askeri birliklerin köyü sardığını korku-hayretle izledik. Karargâh olarak bizim evimizin bitişiği bir düzlük (tarla) seçilmişti. Hiç unutmam, birkaç asker, bizim bostandan salatalıkları bitkisiyle söktüğünde; “babam gelirse bunlara ne yapmaz” diye telaşlanmış, askerler adına üzülmüştüm.
         Aynı gün, tüm köy halkını, küçük-büyük, yaşlı-sakat hepsini yan vadide topladılar. Hiç kimse kaçmaya ve saklanmaya çalışmıyordu. Birinin “gelin” demesi yetiyordu. Oysa köyünüz Bingöl’le sınırdı, kaçanların yakalanma olanağı yoktu. Bazı askerler “kaçın sizi öldürecekler” demişti yinede kimse kaçmadı. Köye bağlı üç “mezre” istenilen yere geldiğinde etrafı tamamen sarıldı. Kurulan dar ağaçlarına, üç seçkini soyup, ayaklarından astılar, tarifi olanaksız  işkence başladı.. “kıyametin” koptuğu andı…  Bir aya yakın tek kelime edemez oldum dilim tutulmuştu.
         Son anımsadığım, çıplak bedenlerden fışkıran kan ve mahşeri kalabalığın yürekler paralayan çığlıklarının kıpkızıl yaptığı  güneşin, Jıle Dağın’ından utançlı batışı olmuştu.   
           O gece dedem ve altı kardeş ailesi 54 kişiyi “sürgün emri var” diye yola çıkarılmıştı.  O gece sürgün edilenler, ertesi günün şafağında,  Ramazan Köyü altındaki vadide, üstüne yanıcı sıvı dökülerek diri diri yakılmıştı.
         “Sıléman” dedemim beyaz bir sakalı vardı. Bir kaç gün önce yayla düzlüğünde saklambaç oynarken, arkasına saklandığım sarı boğa, beni boynuzuna taktığı gibi bir kavak boyu ileri fırlatmıştı. Dedem yaralarımı kızgın çakıyla dağlamış, üstüne yanık çaput külünü basmıştı. Bu yakılanların bir çoğu benim için  ağlıyordu. Onları benden aldılar. Şimdi burnum, onların yöreyi saran yanık et kokusunu soluyor, onlarla yanıyor, onlarla ölüyorum.
         Acı üstüne acı, ölüm üstüne ölüm, işte “kıyamet”, gel de yaşa yaşayabilirsen. Ben o “tufanda” nefes alan bir ölüydüm. Bilmem siz hiç, diri diri yakılan birilerinin et kokusunu soluyup öldüğünüz oldu mu?  Dersim’li değilseniz nerden soluyup neden ölesiniz ki?
          Yokluğa, açlığa, hastalığa, yalnızlık-kimsesizliğe geçici de olsa, bir yol bulunur, vardır da.  Vahşi hayvanlardan, asi-eşkıyadan, deli- divaneden korunma da öyle..  Olur ya kazara suç işlersen yasa, hak-hukuk, ar-edep, görgü-gelenek, vicdan var. Bir umutla yaşar insan.  Anne-baba eş dost koruması, yaratanın, suçsuzu bağışlama beklentisi,  hikmeti de bunlardan biridir. Ne ki Dersim’i kuşatan; “laik, sosyal, demokratik devletin” kendilerini korumakla yükümlü güvenlik güçleri, askeriydi. Onları koyun-kuzu gibi bıçak altında tutan ele veren de, devletine olan güveni, sevgisi ve bağlılığı oluyordu. 
         Gel gör ki, Dersim’de “kırım” başlamış, yasa, yargı, hak, hukuk, insanı değerler askıya alınmış. “Sülbüs Dağı’nı duman bürümüş”, yöre şokta, umut kapıları kapalı, yaratan suskundu. 1925 yılı Takrir-ı Sükün Kanunu ile “ulusal suskunluk”   daha önceden sağlanmıştı.
         Çaresizlik, kargaşa, kırılan onurlar, yok edilen güven, söndürülen umutlar darda, yaşam zordaydı. Dersim’de ki katliamlarına karşı idam mahkûmlarını “af” ettiler Bu cani katiller yakaladıklarını öldürdüler evleri yakıp yıktılar, dağ koyaklarına sığınanları bombaladılar, zehirlediler. Toprak kokan cesetlere, derelerdeki sular al kana doydu. Dersim’i bellediler, dağını, taşını, toprağını bir güzel elediler, her şeyi yok ettiler, kalanları Batı İllerinin varoşlarına sürüp  “yaşabilirse şimdilik yaşasın” dediler, sonra hiçbir şey olmamış gibi ortalıktan çekip gittiler…
                                                                                                                ***
           TÜRK  KAFAŞÇI  IRKÇILIĞI”   İTTİHAT TERAKKİ 
           İle Başlar  CHP  İle Devam Eder
        
Başbakan İsmet Paşa 1935’te “Doğu İlleri Gezisi” dönüşü,  Atatürk’e sunduğu  “İsmet Paşa’nın Kürt Raporu”,  “devlet sırrı” olarak devlet kasasında  60 yıl  saklandıktan sonra çok azı aydınlığa kavuşan raporun,  “Kürtler” için ön gördüğü bir iki satır başı özetle aynen şöyle:
         -Kürtler asimile edilmelidir..”.
        
-“Kürtlerin şehirlere yerleşmesi engellenmeli. Kürtlerin bulunduğu yerlerde okul açılmamalı ve açılırsa Türkçe olmalıdır… “
       
-“Boşalan Ermeni köylerine Kürtlerin yerleşmesi engellenmelidir”…..
         -
Dersim’e müdahale edilmelidir… Dersim  tedip ve tenkil edilmeli..”
        
Önce bunlar,  ne anlama gelir kısaca ona bakalım;
1)- “Ana dili Kürtçe olan vatandaşları, asimile etmek, bulundukları yer ve yöreye, “okul açmamak”, devlet olanaklarından yoksun bırakmak,  faşist, ırkçı bir ayırımcılıktır.
2) -Ana dili Dımılı (Dersimce), inancı ayrı vatandaşın,  yargısız imhası, barbarlık eşkıyalıktır.
       
 İsmet Paşa gibi yarım asır bu devlette;  devlet-hükümet başkanlığı, Milli Şeflik yapan,  Lozan’da, Türk-Kürt halklarının birlik, eşitliğini dile getiren, kendi deyimi ile “kabul ettirdim” diyen, bir devlet adamından böyle bir ayırımcı ve de ırkçı hareket beklenmez beklenmesine gel gör ki Paşa  bununlada yetinmiyor: 
         “İsmet Paşa’nın  Kürt Raporu”, Dersim’in, ayrı bir  dili konuşması, ayrı  inançlı, özgürlükçü yapısının ıslahını,  bir komutla, tek sesli topluma katamayacağı  hesabıyla; Dersim’e, müdahale edilmelidir… Dersim  tedip ve tenkil edilmeli” diye,  şiddete dayalı “hukuk dışı” silahlı bir yöntem içerir.  Bunun için de antidemokratik bir yasa taslağını, yasa yapıcıya şu kesin çizgilerle dayatır:  …idama kadar infaz İlbaylıkta bitecektir. ..adliye usulu basit, hususi ve kesin olacaktır.
         Bunun bir tek anlamı var;  önce kırım yap sonra birkaç önemli kişiyi  göstermelik “usulen”  yargıla..  “Tunceli Vilayeti İdaresi Hakkındaki Kanun” la, Dersim  38’de, 60-70 bin  masum savunmasız canın, olanlardan bihaber sivilin  yargısız katledilmesi vahşetinin  bundan  başka bir açıklaması  olamaz.
         Seyit Rıza’nın idam şeklini anımsatalım; Atatürk, iki gün sonra Elazığ’da olacak. Emniyet G.Md.  Çağlayangil’e; “60 bin beyaz donlu Atatürk’ten Seyit Rıza’nın affını istemeden işi bitir” der, Elazığ’a gönderir. Çağlayangil, bu işi nasıl,  iki tatil gününe sığdırdığını anlatırken; “Alpdoğan Paşa yoktu.  O da  “yukarıdaki karar tasdik  olunur” diye basmış boş kağıda imzayı diye yazar.  Seyit Rıza’nın idam kararı, bu boş imzalı kağıtlardan biri olur.  Hükümet buna “Yargı” ve Seyit Rıza “ yargılandı” diyor.
          Değerli yargıç Ümit Kardaş’ın değerlendirmesiyle:  “…böylece hukukun, vicdanın ve ahlakın dışında bir rejim uygulanmaya başlamıştır… Sonuç bir insanlık suçu olan kıyım ve sürgündür. Dersim insanlık dışı facianın sanığı o dönemin CHPsidir.”   
          Bu raporu, “Sureti, haktan yansıma ” olarak,  hafızamıza yerleştirilen Milli Şef, İsmet Paşa’nın yazdığına inanmak, ezberimize ters düşüyor. Ancak rapor içeriğinin,  “devlet sırrı” ve devletin kırmızı çizgisi”  olarak faşist militarist ırkçı erkçe, “devlet ideolojisi”  olarak yaşama geçirildiği, beyinlere işletildiği gerçeği de bir gerçek .
          Halkı bölüp, birini  “ötekileştirme”,  hukuk dışı yaptırımlar, yargısız infazlar, toplumu laik ve dinci diye ayırıp, “ötekiyi ezme, yok etme de amaçlanan  Türk-İslam” dır. Nitekim Dersim halkının önce “Kürt-Zaza ve Sunni-Kızılbaş “  diye  ikiye ayırıp  kırdırıldığı,  “ötekiyiyok ettiğine” tanık oluyoruz. 
          Osmanlı’nın “Ermeni tehcirinde (kırımında)”  suçlu gördüklerinin tümüne ( “Malta Sürgünleri” dahil)  cumhuriyet hükümetlerinin sahiplendiği ve suçluları devletin üst kademelerine yerleştiği Ermeni sonrası Kürt ve Alevi katliamlarında kullandığı görülüyor.
         Bunu yapan da yıllarca hizmet ettiğimiz İsmet Paşa (CHP) oluyor. Kürt ve Alevi katliamlarının tümüne yakını CHP iktidarı dönemine rastlaması rastlantı değildir.  Baykal’ın “biz öldürdük sonra kalanlarla oturup anlaştık sana ne “ demesi bir ezberin devamı.  CHP yönetimi değişimin ayırtında değil, ezdiklerini “çantada ki keklik “ görmesi de bundandır.
         Cumhuriyet yasaları,  Alman ırkçılığı, İtalyan faşizmi dönemine rastlar. Cumhuriyet yönetimine içinde yer alan İttihat Terakkiciler, Turan Irkçılığının planlı bir şekilde devlete, yasalarına mal ettiklerini görüyoruz. 
          İlkokuldan başlatılan, Türküm,  doğruyum, çalışkanınya da  “varlığım, Türk varlığına armağan olsun”  beyin yıkamadır. “Türk-İslam” olmayan halka, hep “hain -düşman” belletildi. Bununla kutsal insan “varlığı” bir hiç uğruna verilecek bir “meta” haline getirildi.
         “En büyük asker bizim asker ,“Türk asker doğar”,” Bir Türk dünyaya bedel”.  Bu abartılı övüntüler, gerçeğini görmek istemeyen “militarizmi” şımartmaya yetti. Tek parti, milli Şef dönemi ırkçı erkinin kendine dayanak seçtiği militarizme sağladığı imtiyazlar, denetimsiz olanaklar, dokunulmaz orduyu,  vatandaş kimliğinden soyutladı,  halkın iradesini, silah gücüyle elinde tutan  faşist ırkçı kimliğe büründürdü. Bu gün yetmiş milyonluk bir devlet, elli bin kişilik kendi bir kurumunun  “vesayeti” altında inliyor. Ne ıslak ne kuru imza, ne yasa, ne yargı, ne hukuk ne devlet kaldı.  Devletin, kendi yarattığı  “frankestayn”la başı dertte.
         Osmanlı 1915 Ermeni ”tehcir” suçlularını tutuklar ve büyük bir kısmını Malta Adasına sürer. İsmet Paşa bunları, Türk-Sunni olamayan (Kürt ve Alevileri) ”haletmekte”  kullanır.  Ermeni kırımında “Muhacirin ve Aşirin Müdürü”, Adana Halep Ermeni .kırımı suçlusu Malta kaçağı  Sükrü Kaya’nın Dersim Katliamında İç İşleri Bakanı (24-38arası) oluşu bunun kanıtı.. 
         “..İttihat ve Terakki politikası oluşmasında önemli rolleri alan kişilerin cumhuriyet döneminde milletvekili,bakanlık başbakanlık,generallik gibi görevlerle taltif edildiği..böylece savaş ve tehcir suçlularını  cumhuriyetin harcına kattılar..böylece İTC zihniyeti(..) günümüze kadar geldi..Baykal’ın Malta Sürgünleriyle Balyoz darbecileri arasında kurduğu paralellik de bu tarih bilince başka bir anlam kazandırıyor. . 1915 Ermeni tehcirine (buna soy kırım diyebilirsiniz) ilişkin gerçeklerin deşilmesine izin verilmiyor.” (Tarih Defteri Ayşe Hür-Taraf) 
         Halkı bölme, “ötekisineTürk-İslam dayatması, devlet olanaklarından uzak tutup fakirleştirme, sonra dağlara sürüp terörist  hain ilan etmekle ekilenler,  bu gün “Derin devlet, Susurluk. JİTEM, Ergenekon, balyoz vs” olarak biçiliyor. “Maraş, Çurum, Sıvas,Gazi mahallesi  Alevi katliamları..Kendi uçağını düşürme , camilerini bombalama ,200 bin kişiyi tutuklama senaryoları”..   topraktan  fışkıran silahlar, Koç müzesine bağlanan bomba dinamit, Cum. Gzt. bombalama,, Danıştay yargıcı katli, 17 bin faili meçhul v.s. yeşeren- biçilenlerdir.
          Sebahattin Ali, Nazım Hikmet’le başlayan ve rutin olarak bu güne dek sürdürülen aydın kıyımları bu zihniyetin eseri. İsmet Paşa’nın”..asıl mesele sadece o başkaldıran Kürtler değil, asıl mesele o havayı yaratan İstanbul’daki soysuz aydınlardır”  sözü ile yetineceğim.
         Ne mutlu Türküm diyene kimseyi “mutlu” etmediği gibi,  iç-dış dengeleri bozdu, “et-tırnak” olan, Türk-Kürtler birliğini zedeledi. Kürt halkı 80 yıl yok sandı, ana dili yasaklandı, ev-barkları yakıldı, yıkıldı. 4-5 bin köy boşaltıldı. Dağa kaçan “teröristi” vurma, köyde kalan “korucu” kardeşe yüklendi. Kardeş kardeşi vurdu. 40 bin insanımız öldü, dağları bombalamaya 300-400 milyar harcandı. Denetimsiz silahlar şimdi topraktan çıkarılıyor.
          CHP 15. kurultayında Recep Peker, Türk demokrasisinin amacının, kuvvet yolu ile ulusal birliği sağlamak” olduğunu söyler. Devlet içindeki ırkçı, militarist erk, silah gücü, kuvvet yoluyla,  “istediğimi elde ederim” yanılgısına düştü. Değişik halk kimliklerinin bir zenginlik olduğu, ırkçılığın ayırımcılık olduğu, çağdaş toplumların, insan haklarına verdiği önemle belireceği ayırtına varamadılar. Yüz bin Kıbrıs Türkü için “ayrı devlet” isteyenler, içlerindeki 20-25 milyon Kürdün ana dilini yasakladı. “Türkün Türk’ten başka dostu yok” ezberi ülkeyi yalnızlığa sürükledi. 50 yıldır Kıbrıs’ı Rauf Denktaş’tan başkasına anlatamadık.
         Türk-Ermeni İkili  Protokolü’nde,  üçüncü bir ülkenin (Karabağ’ın)  koşul olarak ileri sürme çözümsüzlüktür.  “Kürt Açılımı,  Alevi Açılımı, Demokratik Açılım” dan  söz edip yasal olarak hiçbir iyileştirmede bulunmama, ezberlerin devamı çözümsüzlüğüdür.
         Cumhuriyet hükümetleri, çifte standartlı yasalarla halkları bu güne dek hep aldattılar. Anayasa; “Herkes dil, ırk ..inançta yasa  önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz diyor. “Bir başka ( 66.madde)   vatandaş sayılmayı,  “Türk olma” koşuluna bağlıyor.  “Laik sosyal  devlet” te din İşlerini devlet yüklenmiş. 2o milyon Alevi’den alınan vergilerle, salt “Sunni” inanca hizmet veren Din İşlerinin yüz elli bin elemanı besleniyor. Yargı kararına karşın “Sunni öğreti”, zorunlu ders olarak Alevi’ye dayatılıyor. Buna da “laiklik, laikiz” deniyor. Bu çifte standartla yargımız tümüyle işlemez durumda. Yargı “ötekilere” ayrı hukuk uyguluyor, kendine dokunduğunda (şimdi) “yasal ama adil değil” diyorlar. 
         Ülkenin bütün eğitim yerlerine, Atatürk büstlerinin altına, askeri alanın her yanına, Doğu-Güneydoğunun dağına taşına “Ne mutlu Türküm diyene” işlendi.  “ulusal birlik” diye Türk ırkçılığını yarattı.Türk’ten amaç eşit halklar topluluğu millettir diye halklar aldatıldı.  “Türküm den neyin amaçlandığını, CHP ve tarihçilerden  öğrenelim
         İsmet Paşa, “Vazifemiz Türk milleti içinde bulunanları behemal Türk yapmaktır, aradığımız nitelik her şeyden evvel Türk ve Türkçü olmasıdır.( 7 Nisan 1925’te Vakit Gz.)
         “Sadece Türk milleti bu ülkede etnik ya da ırkı bir takım haklar isteyebilir. Başka hiçbir kişinin buna hakkı yoktur. (milliyet 31/08/1930)
        
1942 ‘de Şükrü Saraçoğlu hükümet programında: “Biz Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türklük bir kan meselesi, bir o kadar da vicdan meselesidir..” (B. Kavga İ.D.s. 10).
           CHP’li  Bakan Esat Mahmut Bozkurt; “Türk” bu memleketin yegane sahibi ve efendisidir. Saf Türk soyundan olmayanların bir tek hakları vardır. Hizmetçi olma , köle olma hakkı…”(İsk. Kn.gş)
           Nurettin Paşa: Türkiye’de  ‘zo’(Ermeni)”, diyenleri yok ettik, ‘lo’(Kürtleri) diyenleri de ben kökünden temizleyeceğim” der (Koçkiri Komutanı, Dersim Katliamı Kumutanı’nın  kayınpederi).  
          İsmet Paşa’nın ve Şeflik Dönem hükümetleri incelendiğinde, CHP nin bütün çalışmalarını bu ayırımcı politika üzerine bina ettiği gerçeğiyle karşılaşıyoruz:
         Tarih Prof. Dr. Mete Tunçay:  “Takrir-i Sükün Cumhuriyet’in kimliğini belirledi, Sükün’den üç gün önce daha özgürlükçü olan Cumhuriyetin üç gün sonra “diktatöryal Cumhuriyet” oldu…  Doğu’ya okul mu yol mu diye sorulduğunda “yol yapın ordu girsin” dendi. Zaten Kürtler Meclis’e  gelmesin diye CHP 20 yıl Doğu’da örgütlenmedi.
         
İstiklal Mahkemesi savcısı Avni Doğan’nı İçiçleri Bakanına yazdığı mektupta şunları yazar: ”İsmet Paşa bu adamların asılmasını, cezalandırılmasını iştiyor. Ama Atatürk’ten başka bir haber geldi. Bunların afedilip işlerine dönmeleri  isteniyor…Size yalvarırım, yukarı tükürsem bıyık  aşağı tükürsem sakal ,, Biri cumhurbaşkanı, diğeri başbakan ne söylerseniz onu yapacağım ben.”
          Asılacak oğlunu babaya seçtirdiler: İstiklal Mahkeme, iki asker kaçağını yargılıyor. İstiklal Mahkemesi Babaya “oğullarından birini idam edeceğiz, birini de askere göndereceğiz hangisini asalım seç”  diyorlar ..adamın bayıldığı anlatılıyor.
        Varlık vergisi, Türkiye’deki Yahudi, Rum, Ermeni leventen ekonomik açıdan çökertmek için çıkarılmıştır. Bu yasada Müslümanlar  servetlerinin 1/8, dönmeler 1/4 ,gayrımüslümler 1/2  yani kazancının yarısını vergi olarak devlete veriyordu.  ( Neşe .Düzel. Taraf Gazetesei)
        
İ.S.Çağlayangil anılarında Dersim’le ilgili: “Mağaralara iltica etmişlerdi.. Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içinde bunları fare gibi zehirledi. Yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. .Kanlı bir hareket oldu.. Dersim davası da bitti..” diye yazar.
         Celal Bayar: ”Dersim’i konuşurken….bir an Atatürk’le göz göze geldik her şeyi anlamıştım  Dersim yok edilecektive DERSİM BÖYLE YOK EDİLDİ.

         
  
         

.

Arama

ARŞİV

Nisan 2010
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Oca   May »
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
2627282930  
Ziyaretçi Sayısı: