Aralık, 2010

Çözüm “Karaca Ahmet”

15 Aralık 2010

 

“ ÇÖZÜM  KARACA AHMET”                                                             

Milli Kurtuluş Birliği

Kurtuluş hareketimiz, Anadolu halklarının işbirliği ve ortak çabasıyla gerçekleştirildi. 1.Dönem.TBMM  1920-24 te çıkarılan yasalarda “kimlik”, ayrılma nedeni sayılmıyor. Mebuslar; Kürt, Laz, Çerkez, Dersim vs Mebusu diye kimlikleriyle anılıyor. Halk; “Türkiye halkı, Türkiye ahalisi  diye tanımlanıyor. Yasalarda soy ve inanç farkı gözetilmeden  herkesin, eşit sayıldığı bir düzen ön görülüyordu…   

Atatürk, 1922 İzmit nutkunda  “.… bizim Teşkilati Esasiye Kanunun da zaten bir nevi muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın  ahalisi Kürt ise, onlar kendilerini muhtar idare edecektir. Bundan başka Türkiye’nin halkı mevzubahis olurken, onları da beraber ifade etmek lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bunu kendilerine ait bir mesele ihdas etmeleri varittirdiye de bu günkü Kürt Sorunu çıkmazını  işaret ediyor. 

 Lozan Antlaşması; devleti kuranların “Türk ve Kürt” halkları olduğunu belirtir.  Antlaşma, yetmiş Kürt  Mebusun “Türk-Kürt birliği”  telgrafı üzerine onaylanır. İsmet Paşa bunu; “Lozan’da ki milli davamızıBiz Türkler ve Kürtlerolarak müdafaa ettik ve kabul ettirdik “ diye açıklar.

Hortlayan Irkçılık

Birinci dünya savaşında, Avrupa’da hortlayan  ırkçılık bizde,  “kafatası Irkçılığı”  olarak gelişir. Hitler ırkçılığı, İtalyan Faşizmi alıntıları, bu eşitlikçi yasaların  sosyal, çoğulcu, eşitlikçi” kimyasını bozar. Turan Irkçılığı “Türk” etniği imtiyazı , 1925’te iç çatışmalara neden olunca, 1926 da İslam yedeğe alınır. DİB (Diyanet İşleri Bşkna)   devlet hazinesinden ayrılan  bütçe, “üniter ulus devlet”in  lokomotifi yapılır.

Dünyada gelişen insan hakları hukuku, ırkı etkisiz kılınca, lokomotif işlevi “İslam’a düşer. Dini yöneten devletin aşırı İ.H. Okulu açması; imamı ile yüz bin cami, yüz kırk bin din görevlisi, “ılıman İslam’ı” İktidar yaptı.

İmam H.Okul kaynaklı birinin Cumhurbaşkanı adaylığı; Türk-İslam “devlet ideolojisinin” ezberini bozdu. Yaşanan yetki, hak hukuk karmaşası, hukuk düzenimizin “sanal”  gerçeğini yansıttı. Yargıda alınan çelişkili kararlarda,  “hukukun üstünlüğü” yerine; soy, inanç, dokunulmaz erkin korunduğu gözlendi. Hukuk yargıyla çökertildi.  Hukukçu Osman Can bu durumu; Türkiye de adil yargı hiç olmadı ki”  diye yorumlar.

Bu olumsuzluğun tek nedeni var o da;  hukuk düzenimizin “tek soy–tek inanca” dayalı antidemokratik yapısı. “Türk-İslam”, seksen yıldır kendi dışındaki  kitlelere yaşam hakkı tanımıyor:  

Ülkede ki 15-20 milyon Kürt etniği ve eş miktarda Alevi inançlı ; ana dili, örf, adet, gelenek tüm kültür değerleriyle asimile (kendine benzetme) edildi, “ötekileştirildi” evinden barkından sürüldü, kırıma uğratıldı. Kalanı, “hain-terörist-sapık inançlı  ilan edilerek ana dili, inancından,  her türlü insanı haklarından yoksun bırakıldı. Kürt kimliği “terörle” özdeşleştiriliyor.

Bu gün devletin dini yönettiği düzende,  Alevilerin vergisi ile beslenen yüz kırk bin din görevlisinden biri Alevi değil. İnanç özgürlüğüne kilit vurulduğu, “zorunlu din dersi”  ile yargı kararlarının askıya alındığı  bir yerde ”laik” olmaktan söz edilemez.

Aleviliğin ne olduğunu “Sünni” saptıyor ve Alevi’yi; “Tanrı bir-Ali aynı öyleyse biriz” diye zorla ile “Sunni” yapıyor. Vatandaş olmak yasaca “Türk olma” koşullu, milyonların ana dili Kürtçe  devlet kurumlarında “bilinmeyen bir dil” diye kayda geçiriliyor.  

Bu yaptırımların “insanlık suçu” sayılmadığı yerde “insan”dan söz edilemez.

 Ilımlı  İslam   

AKP iktidarı;  6-7 bakanlık bütçesine denk DİB  (Din İşleri Bşk) devasa bütçesine hazırdan sahiplendi. Ne ki  DİB. tüm varlığıyla  şaibeli bir kurum. Dini yöneten devlet “laik” olamaz. Kurumun ayrı inançlıların vergisiyle Sunni inanca hizmeti bir hak gaspıdır. Alevi’ye  “zorunlu din dersi” özgür inançla bağdaşmaz. Bu konuda Yargıtay ve AİHM  kararlarını uygulamayan devlet adil değil, olamaz da. Bu kaygan zeminde ılımlı İslam çok yol alamaz.

Türk-Kürt bin yıldır  birlikte yaşıyor. Bu surede Türk Türkçe, Kürt Kürtçe ana dilini kullanmıştır. Bu gün, ülkenin en önemli kurumu olan yargı ve TBMM kürsülerinde milyonlarca Kürt vatandaşının ana dili Kürtçe’yi  “Bilinmeyen bir dil” diye kayda geçiyor. Bu ironilik, her şeyden önce  devlet kurumlarının dolayısıyla devletin  bir ayıbıdır. Bir halkı ve anadilini veya inancı inkar, asimile etmenin  “insanlık suçu”  olduğunu Sn. Başbakan Almanya da Türk işçilerinin  “ana dilinde eğitimi” konulu  söyleminde belirtiyor:

 “bir toplumun örflerinden, adetlerinden, geleneklerinden zorla tecırit edilmesi, soyutlanmasıdır ki insanoğlunu buna zorlamak bir insanlık suçudur  Asimilasyon dinde, kültürde, bir değişime zorla tabi tutmadır”.  “.. dil konusunu bende  önemsiyorum…Gerçekten bir ikinci dili insanların öğrenmesi noktasında kendi dilini öğrenmesi çok daha önemlidiyor  ve Türk İşçiler için üniversite istiyor.

Aynı Başbakan  15-20 milyon “kardeş” vatandaşın “ana dilin de eğitimine”  karşı çıkarken de “devletin resmi dili var, Türkçe” diyor. Peki Almanların resmi dili yok mu ki işçilerimize Türkçe dilinde (ki çoğunun anadili Kürtçe) gerekli  hizmeti vermemesini; asimile  “insanlık suçu”  ile özdeş kılıyor. Oysa bu suçları  işlemekte üstümüze yoktur. Bu değerlendirmeleri yapan Sn R.T. Erdoğan hükümeti, tüm gücü ile bu asimilasyonu sürdürüyor.  

Sn. R.T. Erdoğan daha önce Diyarbakır’da  “..devlet tarihiyle yüzleşmeli, Kürt Sorunu herkesten önce benim sorundur”  ve 1937-38 Dersim’de  “katliam” yapıldığının altını çizmişti.

Kitleleri oyalamasını bilen Sn. Erdoğan, ülke sorunlarını halkın nabzını ölçmek için kullanıyor.  Önce “Kürt Açılımı’ uzun sure gündemde tuttu nabız yokladı, sonra bu açılımı belli surelerle Alevi Açılımı , Demokratik Açılım  derken  kamu gündemini uzun sure oyaladı. Sonra statükocu “devlet ideolojisi” ile özleşir  oldu. Açılımlar ne mi oldu? Bu bana bir fıkrayı anımsattı:               

 Operasyondan  çıkan doktora, hasta yakını önce “ameliyatı sorar”.  Doktor :

 – ameliyat fevkılbeşer (çok başarılı geçti) der.  “ hasta nasıl” diye ekleyince  doktur:     

 -sizlere ömür hasta “mefte”, hasta bu başarılı ameliyata da yamadı öldü” der.

Açılımların dillendirilmesi çok güzel, sonuç  “mefte”. Suç Başbakan’da değil sorunlarda! Ülke sorunlarını bilen ve yeri geldiğinde ustaca dillendiren R.T.Erdoğan  bu can alan ironiye neden son vermediği  bilinmez.

Bulgaristan,  Batı Trakya ve bir avuç Irak Türk’ü için “ana dilinde” eğitimini hak gören Türk-İslam, kendi içindeki milyonlara bu hakkı vermiyor. “Irkçı-ümmetçide  empatiden yoksun. Türk soyu ve Sunni  inançlı  için “hak” gördüğünü kendinden olmayana (ümmete) hak” göremiyor. Bu nedenlerle  Kıbrıs’ın yüz bin Türk’ü için kurulan devleti, elli yılda Rauf Denktaş’tan başkasına kabul ettiremedik. AB kapısını bize açmamanın nedeni bu.

                                          ***

 

AKP de Tek Sorun “Türban”

Alevi kitlesinin inanç özgürlüne kulağını tıkayan AKP,  üniversitelerde “bir kaç kızın” türbanlı derse alınmamasını   “olmadık özgürlük kısıtlaması” sayması ve bu yolla Muhalefet Liderini Kemal Kılıçdaroğlu’nu köşeye sıkıştırması  anlaşılır değil.  

“Türban” önceliği,  Kürt, Alevi, demokratik haklar açılımları gibi “yeni bir anayasayıda  başka bahara bıraktı.  Başı örten bir bez parçasının  ülkenin tek ve en önemli özgürlük sorunu haline getiren hükümet, bu duyarlığın onda birini, yirmi milyon  Alevi’nin “zorunlu din dersi” kaldırılması için gösteremiyor.

Cumhurbaşkanı Gül’ün Sn Eşi İlkokulda ki başörtüsü için: “bu konuda yaşanan bir cehalet varsa ortadan kaldıracağız” diye “turbanın” ilkokullar için “cehalet olduğu”  vurgulaması, hükümette sıkıntı yarattı. Bunun  bir dil sürçmesi olduğu ima ediliyor. Ne ki bu dil sürçmesi bence doğru ile tam özdeşleşti. Söyleyene değil söyletene bakmalı. Artık AKP  hükümeti,  bu “ideoloji  ezberi”ne  bir son vermeli, yoksa statükodan kurtulmaz, ümmetine de yazık olur!

 Meclis çoğunluğunca (411 oyla)  çıkarılan Türban yasasının  üst yargıya takılması,  hukukun yalnız çoğunluğun her istediğini yapacağı anlamına gelmeyeceğinin  göstergesi oldu.

 

 “Aleviliği” Dinci Medya Belirliyor 

 “Zorunlu din dersi” için hükümete akıl hocalığını yapan dinci medya, devlet ideolojisi ezberi ile Alevi inancını  keyfince belirleyerek statükoyu koruma görevini çılgınca sürdürüyor.

  İslam’ı hukuk prof.  Hayrettin Kahraman (Y.Ş.G) “….çare bu dersi kaldırmak değil, Bu dersi maksadımıza uygun hale getirmektir  diyor. Bu din görevlisinin  “maksada uygun hale getirmek” den maksadı açıkça  sömürme, asimile etmeye devamdir.  Bu güne değin devam ettirilen  “Tanrı bir-Ali aynı, öyleyse biriz” diye Alevi ibadetinden, geleneğinden, örf ve adetinden, “zorunlu Sunni dersi”  dayatmasıyla  inancımdan  tümüyle  uzaklaştırılmıştır.  

 Ali Bulaç  (Z.G);  Zorunlu din dersi devem etsin fakat, diğer dinler hem de Alevilik öğretilsin”  önerisinde bulunur. Hangi Alevilik derseniz ona kendisi karar verir!.“Zorunlu din dersi” zulmü sürsün ki kendileri Bu karmaşa da Ahkam kessin, Aleviliği belirlesin!

 Bugün Gazetesi ( 25/10/2010) de  Gazi Üniversitesi “Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi” Başkanı ile yapılan bir röportajı ,(1.sf sur manşet) “ÇÖZÜM FORMÜLÜ KARACA AHMET” ser levhasıyla verdi.

Semra Şimşek’in  “Türkiye’de Alevilik üzerine çalışan ilk ve tek akademik platformun başkanı” diye lanse ettiği Türk İslam Sentezi ideologu “Doç. Dr. Gıyasettin Aytaş”:  “Talepler  ayrışmanın unsuru” imasını tekrarlıyor.  Devletin seksen yıllık bıktıran ezberini tekrarlıyor. Bu yolla kazandıkları unvanın diyeti;  halkın  “demokratik özgürlükçü istemlerinin” çözümünü;   “zorunlu din dersi,”  asimile etme, baskılarla “ötekileştirip”  dışlama olmamalı. Bunun bir hata olduğunu, unvanlı bilim adamından önce siyasetçilerin anlaması garip.  Sn Erdoğan bu kendine benzetme, inkara,  insanlık suçu diyor. Bilim unvanlı din görevlilerimiz bu suçu öneriyor.

.Alevi inancı

Cumhuriyetin kuruluşuyla Alevili inancı (ibadet yerleriyle)  yasaklanmış, kültür gelişmesine olanak tanınmamıştır.  Türk-İslam Sentezi ile Alevilik baskı altına alınır. “Sapık inanç “ suçlamasıyla toplumsal baskı altında  horlanır, dışlanır, kıyıma uğratılır. Gizliliğe itilen Alevilik ışıksız kalır.

İnanç, örf, adet ve geleneklerinden sapmayan Alevilerin büyük bölümü, bulundukları yeri terk etmek zorunda kalır. Kızılbaş diye horlanan, dışlanan, “sapık inançla” özdeşleştirilen ve toplumsal zulüm görenlerin çoğu, Dersim gibi doğa korumalı  kırsal alanlara çekilmek zorunda kalır.

Kaçış olanağını bulamayanlar  çevrenin koşullarına uyumla ya cami’ye  yada  On iki İmama angaje olur. Kızılbaş, Bektaşı, Caferi vs. kümeleşmesi içinde yer alanı var. Bu nedenle bir tek Alevi anlayışından yada inancından  söz etmek olanaksız. Ancak geniş alevi kültürünün kırıntılarından bir Alevi anlayışından söz etmek her zaman olası.

Alevilik nedir ne değildir?

Alevilik, çağa uyumlu yenilenme ve değişimi ön gören bir yaşam biçimidir.  Aleviler her sabah doğan güneşle bir yeniliğe adım atmayı, yeni bilgiler edinmeyi, çağdaş değişmeyi, ilkel bilgi kirliliğinden arınmayı amaçlar. Çağdaş dünyada gelişen  insan haklarını, demokratik özgürlüklerle harmanlayan,  hoşgörü ve hümanizmi prensip edinen, yetmiş iki milleti inancıyla bir bilen,  hikmeti insanda (kendinde) arayan, tanrıyı   insan benliğinde kutsayan bir yaşam biçimidir Alevilik.

Bu yaşam biçiminde; bir ay oruç tutma, hacca  gitme, camide  imam peşinde beş vakit namaz kılma yok.

Cami yerine cemevi’nde pir, mürşit rehberliğinde; kadın-erkek, sazlı sözlü ibadet etme, cem ve cemaate  katılma, uyma, söz dinleme, nasihat alma, sema dönme, ahret kardeşi edinme, kul hakkı, lokma rızalığı  kabulüyle, “eline beline diline” sahiplenme var.  İmam yerine  pir var.

Dinler (İnançlar),  kabulleriyle tanımlanır. Bu tanımıyla  Alevilik Sünni kabulleri dışında, tamamen ayrı bir inançtır. Kurallarını çağdaş dünya koşullarına bağlı insan hak ve hukuku belirler. İnançlar vicdanı anlayış surunudur. Vicdana baskı, “zorunlu din dersi” gibi  kendine benzetme zorlama “insanlık suçu” dur.

Arama

ARŞİV

Aralık 2010
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Eyl   Mar »
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031  
Ziyaretçi Sayısı: