Mayıs, 2012

Dersim’in Potansiyel Suçluluğu

29 Mayıs 2012

                                                                                                                                                     Hüseyin Akar
            “DERSİM’in”  POTANSİYEL SUÇLULUĞU                          ([email protected])

           1999 yılında çıkardığım “Dersimden Portreler” kitabımda Seyit Rıza ve 1.Dönem Dersim Mebusu Hasan Hayrı’de yer vermiştim. Ankara DGM.si  Beni “Devletin suçlu gördüğü kişileri övmekle” suçlayan dosyamı Ankara C. Savcılığına göndermişti. Hasan HAYRI 1925’te İstiklal mahkemesi, Seyit Rıza 1938’de Aptullah Paşa’nın önceden hazırladığı “imzalı boş kağıt” yazılan kararı ile idam edilmişlerdi. Yani ikisi de hukuki bir yargılama yapılmadan asılmıştı….
            Ankara C. Savcının bana ilk sorusu:
           -“Tünceli” varken neden “Dersimden Portreler” diyorsun.  “Dersim” takıntınız neden?
            
Bu soruya yanıtım çok kısa olmuştu:
           -Sayın savcım benim portrelerini çizdiklerimin yaşamları Tunceli’ nin “Dersim” olduğu dönemine rastlar. Bunda kötü bir kasıt yok. Söylenecek çok şey vardı, ama söyleyememiştim.
            Dersim’in potansiyel suçluluğu, devlet öğretisi bir devlet klasiğiydi.  
            Dersimde orman yakma, köy yıkma, tutuklama, tutukluyu yok etme, faili meçhul cinayetler, gıda ambargosu, yaylaya gibi  seyahat yasakları için, yargı işletilmiyor.
           Dersim’de işlenen suç  yapanın yanında kar kalıyor. Öyle ki birçok hayalperest, bu yörede  her çeşitten suç işledikten sonra kayıplara karışabiliyor. Dersim’de yargılama yok, infaz var.
          Asker; Dersim’in ormanını yakıyor, “içinde terörist barınmasın”, karıtını öldürüyor “terörist binmesin”, gıda ambargosu “teröriste yedirmesin”, eşinin cinsel uzuvlarını kontrol, “kocasını yakalamak” içindir!
          Dersim’in  canlı cansız  tüm yer ve insan adlarının “Türkçeleştirilmesi”,  Kürtçeyi kültür değerleriyle yok etme çabası bir ironi olay oldu. Düzgün Bawa Dağı Düzgün Baba Dağı oldu.
          Bu gün yapılan barajlar Dersim ve doğasını suya boğma çabaları bu ironinin uzantısıdır.
          “Tünceli” adı, Dersim’in asimile (Türkçe) adıdır.  
           Tunceli adı, beni ailemden, ana dilimden, tanrıyı insanda kutsayan inancımdan, onurumdan, gelenek ve toplumsal yaşamdan koparan Dersim’in dayatma adıdır:
         Adım “Usen, Hüseyin oldu, ana dilim Dımılı Türkçe oldu, babam “Hemed” Hamit oldu, köyüm “Cıvrak”, önce Civarik sonra Sarıyayla oldu, ilçem “Kızılkilise Nazimiye oldu. İlim “DERSİM”  Tünceli oldu. Anlayacağınız  ben o eski (Dersimli) ben değilim, Bana tek etnik, tek dil, tek din adına kendi damgasını vurdular. Bizi Dersimden, Dersimi bizden aldılar.   
           “Dersim Sürgünleri” gönderildikleri yerlerin en yoksul gelişmemiş varoşlarına yerleştirildi. Çoğu Tunceli’ye dönüşlerinde Anadolu’nun bütün çirkinlikleriyle yüklü döndüler. Dersim’in gelenekçi; hak hukuk, savunmasız yetim,“kadın” dokunulmazlığı gibi asil duygulardan, şan ve şereften, insani kutsallıktan soyutlanmış,“tereyağı yerine margarin”  kullanmayı çağdaşlık bilen, kimlik değişimini “cinlik”, “ayıya dayı” demeyi hüner sayan, soy-inancı yadsıyan, “ezene kul-köle” olan bir kimlikle Tünceli’ne döndüler. Seyit Rıza’nın asi olduğu Dersim’in “isyankar” olduğu ezberi ile döndüler.
         Oysa, Seyit Rıza’nın liderliği; sözünün eri oluşu, dürüstlüğü, güvenli kişiliğine dayalıydı.  Seyit Rıza’nın kişiliğini pekiştiren “bir lokma bir hırka”  felsefesinin yılmaz erliği, Pir Sultan’nın ezilen-yoksuldan yana, taviz vermeyen o dik duruşu belirler.

           Yaşadığım “Dersim 38 Katliamı

           Dersimde Başkaldırı ya da  İsyan yoktu:  “5 yaşında kendimi kırım içinde buldum Çocukluk anılarımı; korku, acı, kaçış,  ve çaresizlik süsler. Boğa asker, silah süngü, barut kokusu işkence kan ölüm..içinde  kim kimi niçin neden dövüyor, işkence ediyor, öldürüyor, anlayamamıştım ( İki Uçlu Yaşam.s112 h.a.)
         Ekinler yetişmiş, başaklar “firiğe” erişmiş, ortalık sakin, herkes işinde gücünde, biz yayladaydık. Bir gün ani bir emirle köye gönderildik. Köye varınca askeri birliklerin köyü sardığını hayretle izledik. Karargâh olarak evimiz ev ve yanındaki tarla seçilmişti.
          Hiç unutmam, birkaç asker, bizim bostandan salatalıkları bitkisiyle kökten söktüğünde; “babam gelirse bunlara ne yapmaz” diye telaşlanmış, askerler adına üzülmüştüm.
           Aynı gün, tüm köy halkını, küçük-büyük, yaşlı-sakat hepsini evimizin yan tarafındaki vadide topladılar. Evimize bitişik düzlükte karargah kurulmuştu.
          Hiç kimse kaçmaya ve saklanmaya çalışmıyordu. Birinin “gel-git ” demesi yetiyordu. Oysa köyümüz Bingöl’le sınırdı, kaçanların yakalanma olanağı yoktu. Bazı askerler “kaçın sizi öldürecekler”  diye ikazda etmiş yinede ayrılan olmamıştı.  Köye bağlı üç yerleşim yerine asker yerine köylü sivillerle “gelin” haberi gönderildi. Gelen halk vadideki yerde toplanıyordu. Mahallemizin hayvan nöbeti, o gün Musa Akbaş’taydı. O da otardığı hayvanları meraya salmış gelmişti. Tüm köy halkı toplandıktan sonra etrafı sarıldı.
          Orta yerde kurulan dar ağaçlarına, üç kişiyi soyup ayaklarından astılar, Gemikli Memo Derg’ın (uzun Mehmet) başı yerde sürünüyordu. Sonra tarifi olanaksız işkence başladı ; kamçılardan fışkıran kanların acısıyla inleyen bu üç kişinin çığlıkları, meşheri kalabalığın bağrışmasıyla birleşmesi gökte yankılıyordu. Kalabalığın kafa çatlatan sinir bozan uğultusu dayanılmazdı. “Şin- şivan”  bağrışma çağrışma arşa yükseldiğinde Jel Dağına tırmanan güneş kan kırmızı yerinde duruyordu. 
         Korkudan annemin eteğine sarıldığımı anımsıyorum. Uyandığımda kimseler yoktu, beni orada unutmuşlar, yalnızdım. Eve  doğru yöneldim, evin yanındaki  askerleri görünce tekrar geri döndüm ve vadide o taşın altına girip öyle kalakalmışım.. Neden sonra amcam beni bulduğunda dilim tutulmuş konuşamıyordum. Uzun süre dilim tutuk kaldı. Sürgün listesinde olduğumuz için ailece aranıyorduk. Kışa dek dağ kovukların da saklanmak zorunda kaldık.
           O gece anne baba dedem ve altı kardeş ailesi 54 kişiyi “sürgün ” diye yola çıkarılmıştı. On km yürütüldükten sonra tümü birbirine bağlanır üstlerine gaz dökülerek diri diri yakılmıştı.

Sıléman” dedemim beyaz bir sakalı vardı. Bir kaç gün önce yayla düzlüğünde saklambaç oynarken, arkasına saklandığım sarı boğa, beni boynuzuna taktığı gibi bir kavak boyu ileri fırlatmıştı. Dedem yaralarımı kızgın çakıyla dağlamış, üstüne yanık çaput külünü basmıştı. Bu diri diri yakılan dedegillerimin birçoğu başımda ağlıyordu. Onları benden aldılar. Uzun süre burnum, onların yöreyi saran yanık et kokusunu soldu, onlarla yanıyor, onlarla ölüyordum.
         Acı üstüne acı, ölüm üstüne ölüm, her gün birilerinin öldürüldüğünü konuşuluyordu. Kaçıp kurtulma olanağımız yoktu. Altın veren kurtuluyordu. Verecek altınımız da yoktu.
        Yokluğa, açlığa, hastalığa, kimsesizliğe hatta vahşi hayvanlardan, asi-eşkıyadan, deli- divaneden korunmanın bir yolu vardır. Ne ki Dersim’i kuşatan; “laik, sosyal, demokratik devletin” vatandaşını korumakla yükümlü güvenlik güçlerinden kurtulmanın yolu bulamıyorduk.  Dersim’de “kırım” başlamış, yasa, yargı, hak, hukuk, insanı değerler askıya alınmış. “Sülbüs Dağı’nı duman bürümüş”, yöre şokta, umut kapıları kapalı, ziyaretlerimiz etkisiz, yaratan suskundu…
         Çaresizlik, kargaşa, kırılan onurlar, yok edilen güven, söndürülen umutlar, karartılan yaşamlar zordaydı. Çaresizlikten dağ koyaklarına sığınan on binlerin fareler gibi zehirlenme, hamile kadınların karınlarının süngü ile deşilme, Harçık ve Munzur nehirlerinin kan rengine boyanması 60-70 bin canın yok edilmesi vahşeti ile Dersim yok edildi.
           Dersim’de işlenen “insanlık suçunun” kahramanlarının bir çok tutuk evinden çıkarılan idam suçluları olduğunu, bunların insanlık dışı suç işlemeleri karşılında cezalarının af edildiği (silindiğini) sonradan öğreniyoruz..                                                                                                         

         “Dersim 38 Katliamı” sonrası  yıllar
         
Dersimde, “Dersim 38 katliamı” sonrası yaşam çok daha onur kırıcılık yaşanıyordu.Jandarma; dokunulmaz, itiraz edilmez, köy heyeti tarafından saygı ile karşılanması gereken, yedirilen içirilen, özetle her şeydi. En ufak bir ihmal “asiler baş kaldırdı” şeklinde Ankara’ya yansıyordu.  Bu nedenle jandarmanın köye geldiğini sezen köyün erkekleri, hakarete maruz kalmamak için etrafa kaçışmayı huy edinmişlerdi.

           38 den sonra, bir yaz günü,  köyümüz(Civarik’te)  bir karmaşa yaşanmıştı; ”nayé éné (budur geliyorlar) ..denince köy erkekleri etrafa kaçışmıştı. Gelen jandarmalar muhtarın evine yerleştikten sonra “telaş”, yerini sakinliğe bırakmıştı.
          Yöre geleneklerine göre, köye her gelen her yabancı, konuk sayılır, yalnız bırakılmazdı. Yaşlı amcam, konuk jandarmaları yalnız bırakmamak için, yanına bir iki yaşlı adam alarak akrabası muhtar Mem-ı İviş’in evine gittiler.  
          Bir sure sonra amcam; sırtındaki hırkası parçalanmış, yamaları yerinden sökülmüş, saçı sakalı karışmış, perişan bir halde eve döndü. Köyün erkekleri, “jandarmanın” rutin zulmüne uğramamak için kayıplara karışmasını sezen jandarmalar bu kez hakaretlerini yaşlılara  yöneltmiş, yaşlı amcamı iyice hırpalamışlardı. Amcamın bu halini gören ev halkı kadınlar- çoluk çocuk; “sin-şivan” ağlamaya başladık. Şikayet netice vermiyor, suç olarak geri dönüyordu.  
          Gelen jandarmalardan biri, İlçemiz Nazimiye ve nahiyemiz Dereova da “Gavurlakabı ile tanınırdı. Bu jandarma, amcamın giydiği hırka üzerinde ki bir eski yamayı sökerek”  bu devlet malı  diye el koymuştu. Jandarma amcam Memedı Esku’yu  sorgulamış ve “ Bu askeri kumaş. Sen bunu nerden çaldın ve niçin bu pis yeleğe yapıştırdın. Bu Devlet Malıdır ve cezası idamdır” diye, ağır şekilde tartaklamış( dövmüştü). Sonuçta muhtarın araya girmesiyle iş tatlıya bağlanmış, “devlet malı” karşılığı “idam cezasını” muhtar  bir kuzuya indirdiği öğrenilince ev haklı neşe sarmıştı.
           Bu olaydan sonra, top oynamayı biz çocuklara yasakladılar. Çünkü biz lastik, yanı zıplayan toptan bihaber (yosunduk). Oyun topumuzu yerlerde topladığımız, çor-çöp,  bez, çaputtan, kendimiz yapıyorduk. İçinde ger an bir “devlet malı” eski yama bulunabilirdi.
           Büyüklerimiz bize;  “Ya, ayakla teptiğiniz topun içinden jandarma “Devlet Malı” bulur ; devlet malı tekmelendi diye Ankara’ya haber salarsa,  ya Avdıle Paşa geri döner gelir,  geride  kalan “kör topalı” da kökten temizlerse halimiz nice olur çocuklardeniliyordu. Zaten Pirimiz “ Top; Hasan- Hüseyin’in başını tekmeleyen,  icadı yezit olduğunu” hükme bağlamıştı. 
            Bu olaydan sonra, yerde gördüğüm her bez parçası, bana hep amcamım o perişan halini anımsatır oldu. Yamalık bir bez parçasının dokunulmazlığı, “devlet malı” olduğu saplantısını üzerimden bir türlü söküp atamadım.
            Doğru-yanlışı, anlamamıza olanak vermeyen o günkü çocuk dünyamızı çoraklaştıran “jandarma baskısı”, bu gün değişik biçimde,  “devlet terörü”  olarak karşımıza çıkıyor. Düşünüyorum da seksen yılda esasta değişen ne oldu? İri bir “hiç”.

        “Dersim Katliamı” nedeni:  Türk olmayan dili, ayrı inancı yok etmektir
         
Cumhuriyet dönemi; tek ırk-tek inanç (Türk-İslam Sentezi) “devlet ideolojisini” yaşama geçirme, başka bir söylemle “Türk-Sunni “ olmayanları “hizaya sokma” dönemidir. Recep Peker, Türk demokrasisinin amacının, kuvvet yolu ile ulusal birliği sağlamak” olduğunu söyler. 
           Asimile ya da yok etmeye neden; Dersim’in; gerek coğrafyası gerekse değişik toplum kesimlerini içinde barındıran özgür renkli kimliğidir.
           Dersim halkının yarısı Dersimce (so bé ) konuşuyorsa diğer yarısı Kurmanci (here vere) konuşur. (So-bé)  konuşanda (here-vere)  konuşanlar aynı halk aynı inançta. Dersim dışı Kürtlerin tümü Sunni inançlıdır. Bunu bilen ırkçı erk, tanrıyı insan deninde kutsayan (Kızılbaş) inanca sapık görür. Yunus gibi doğru-dürüst dervişler, Pir Sultanlar gibi devrimci, sosyal adaletçi düşünceye yer vermez ve Dersimi etrafla bağlantısını kolayca keser. Böylece Sıranın kendisine geleceğinin hesabını yapamayan yirmi milyon Sunni Kürt “Dersim Katliamına” seyirci kalır.
           Cumhuriyetin kuruluşuyla başlatılan ırkçılık bu güne dek bilinçli bir şekilde devam ettiriliyor. İlkokuldan başlatılan,Türküm,  doğruyum, çalışkanınya da  “varlığım, Türk varlığına armağan olsun” beyin yıkamayla “Türk-İslam olmayan halk kesimi; “hain, düşman,  olarak ötekileştirildi. Bununla kutsal insan “varlığı  “Türk” uğruna verilecek bir “meta” haline getirildi. Türk- Sunni olmaya tüm kesimlere yaşam hakkı tanınmaz oldu.
          “En büyük asker bizim asker ,“Türk asker doğar”, “Bir Türk dünyaya bedel”,” her doğan  Müslüman doğar” ezberi bir devletin politikasının “olmazsa olmazı” oldu. Bütün okul ve kışlarla birlikte Kürtlerin yaşadığı Doğu bölgesinin dağı, taşı, “Ne mutlu Türküm”  ile donatıldı.

             Osmanlı 1915 Ermeni ”tehcir” suçlularını tutuklar ve büyük bir kısmını Malta Adasına sürer. Devleti yönetenler bunlara sahiplenir ve Türk-Sunni olamayan (Kürt ve Alevileri) ”haletmekte”  kullanır. Ermeni kırımında “Muhacirin ve Aşirin Müdürü”, Adana Halep Ermeni kırımı suçlusu, Malta kaçağı  Sükrü Kaya’nın Dersim Katliamında İç İşleri Bakanı yapılışı rastlantı değil (24-38).
            “..İttihat ve Terakki politikası oluşmasında önemli rolleri alan kişilerin cumhuriyet döneminde milletvekili,bakanlık başbakanlık,generallik gibi görevlerle taltif edildiği..böylece savaş ve tehcir suçlularını  cumhuriyetin harcına kattılar..böylece İTC zihniyeti(..) günümüze kadar geldi..Baykal’ın Malta Sürgünleriyle Balyoz darbecileri arasında kurduğu paralellik de bu tarih bilince başka bir anlam kazandırıyor. . 1915 Ermeni tehcirine (buna soy kırım diyebilirsiniz) ilişkin gerçeklerin deşilmesine izin verilmiyor.” (Tarih Defteri Ayşe Hür-Taraf) 
          Halkı bölme, Türk İslam olmayanı devlet olanaklarından uzak tutup fakirleştirme,  sonra onları dağlara sürüp terörist  hain ilan etmekle ekilenler;  bu gün “Derin devlet, Susurluk. JİTEM, Ergenekon, balyoz vs” olarak biçiliyor. “Maraş, Çurum, Sıvas,Gazi mahallesi  Alevi katliamları. Kendi uçağını düşürme , camilerini bombalama kurguları ,200 bin kişiyi tutuklama senaryoları, Danıştay yargıcı katli, 17 bin faili meçhul v.s.  devletin sermayesi oldu.
            CHP 15. kurultayında Recep Peker, Türk demokrasisinin amacının, kuvvet yolu ile ulusal birliği sağlamak” olduğunu söyler. Yüz bin Kıbrıs Türkü için “ayrı devlet” kuranlar, içlerindeki 20-25 milyon Kürdün ana dilini yasakladı. “Türkün Türk’ten başka dostu yok” ezberi ülkeyi yalnızlığa sürükledi. Kıbrıs’ı 50 yıldır Kıbrıs’ı Rauf Denktaş’tan başkasına anlatamadık.
          Ne mutlu Türküm diyene kimseyi “mutlu” etmediği gibi,  iç-dış dengeleri bozdu, “et-tırnak” olan, Türk-Kürtler birliğini zedeledi. Kürt halkı 80 yıl yok sandı, ana dili yasaklandı, ev-barkları yakıldı, yıkıldı. 4-5 bin köy boşaltıldı. Dağa kaçan “teröristi” vurma, köyde kalan “korucu” kardeşe yüklendi. Kardeşi kardeşe vurdurttuk. 40-50 bin insanımız öldü, Halkın emeği göz nuru  300-400 milyar, halk yararı yerine iktidarı elde tutmak için “vatan elden gidiyor” aldatmasıyla  dağı, taşı  bombalamada tüketildi. Yoksulluğun nedeni bu yersız sarf ve denetimsizliklerdir.
        Cumhuriyet hükümetleri, çifte standartlı yasalarla halkları bu güne dek hep aldattılar. Anayasa; “Herkes dil, ırk ..inançta yasa  önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz diyor. 66.madde vatandaş sayılmayı, “Türk olma” koşuluna bağlıyor.  “Laik sosyal  devlet” te din İşlerini devlet yüklenmiş. 2o milyon Alevi’den alınan vergilerle, salt “Sunni” inanca hizmet veren Din İşlerinin yüz elli bin elemanı besleniyor. Yargı kararına karşın “Sunni öğreti”, zorunlu ders olarak Alevi’ye dayatılıyor. Buna da “laiklik, laikiz” deniyor. Yargı, adaleti uygulamıyor, ancak kendine dokunduğunda “yasal ama adil değil” diyebiliyor.
          Ülkenin bütün eğitim yuvaları, askeri binalar, Kürtlerin yaşadığı Doğu-Güneydoğunun dağına taşına “Ne mutlu Türküm diyene” yazılması kafatası ırkçılığını içindir. Bununla “Türk’ten amaç eşit halklar topluluğu” diye halklar aldatıldı.  Oysa Cumhuriyeti yönetenlerin Türk olmayana yaşam hakkı tanımadığı açık ve seçiktir:

              İsmet Paşa, “Vazifemiz Türk milleti içinde bulunanları behemal Türk yapmaktır, aradığımız nitelik her şeyden evvel Türk ve Türkçü olmasıdır.( 7 Nisan 1925’te Vakit Gz.)

 “Sadece Türk milleti bu ülkede etnik ya da ırkı bir takım haklar isteyebilir. Başka hiçbir kişinin buna hakkı yoktur. (milliyet 31/08/1930)

1935 İŞMET PAŞA RARORUNDA”  birkaç başlık:  
-Kürtler asimile edilmelidir..”.  
-“Kürtlerin şehirlere yerleşmesi engellenmeli. Kürtlerin bulunduğu yerlerde okul açılmamalı ve açılırsa Türkçe olmalıdır… “
-“Boşalan Ermeni köylerine Kürtlerin yerleşmesi engellenmelidir”…..
- Dersim’e müdahale edilmelidir… Dersim  tedip ve tenkil edilmeli..”

              1942 ‘de Şükrü Saraçoğlu hükümet programında: “Biz Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türklük bir kan meselesi, bir o kadar da vicdan meselesidir..” (B. Kavga İ.D.s. 10).

          CHP’li  Bakan Esat Mahmut Bozkurt; “Türk” bu memleketin yegane sahibi ve efendisidir. Saf Türk soyundan olmayanların bir tek hakları vardır. Hizmetçi olma , köle olma hakkı.”(İsk. Kn.gş)
           Nurettin Paşa: Türkiye’de  ‘zo’(Ermeni)”, diyenleri yok ettik, ‘lo’(Kürtleri) diyenleri de ben kökünden temizleyeceğim” der (Koçkiri Komutanı, Dersim Katliamı Kumutanı’nın  kayınpederi). 

           Tarih Prof. Dr. Mete Tunçay:  “Takrir-i Sükün Cumhuriyet’in kimliğini belirledi, Sükün’den üç gün önce daha özgürlükçü olan Cumhuriyetin üç gün sonra “diktatöryal Cumhuriyet” oldu…  Doğu’ya okul mu yol mu diye sorulduğunda “yol yapın ordu girsin” dendi. Zaten Kürtler Meclis’e  gelmesin diye CHP 20 yıl Doğu’da örgütlenmedi.
        
 İstiklal Mahkemesi savcısı Avni Doğan’nı İçiçleri Bakanına yazdığı mektupta şunları yazar: ”İsmet Paşa bu adamların asılmasını, cezalandırılmasını iştiyor. Ama Atatürk’ten başka bir haber geldi. Bunların afedilip işlerine dönmeleri  isteniyor…Size yalvarırım, yukarı tükürsem bıyık  aşağı tükürsem sakal ,, Biri cumhurbaşkanı, diğeri başbakan ne söylerseniz onu yapacağım ben.”
          Asılacak oğlunu babaya seçtirdiler: İstiklal Mahkeme, iki asker kaçağını yargılıyor. İstiklal Mahkemesi Babaya “oğullarından birini idam edeceğiz, birini de askere göndereceğiz hangisini asalım seç”  diyorlar ..adamın bayıldığı anlatılıyor.
           Varlık vergisi, Türkiye’deki Yahudi, Rum, Ermeni leventen ekonomik açıdan çökertmek için çıkarılmıştır. Bu yasada Müslümanlar  servetlerinin 1/8, dönmeler 1/4 ,gayrımüslümler 1/2  yani kazancının yarısını vergi olarak devlete veriyordu.  ( Neşe .Düzel. Taraf Gazts)

               İ.S.Çağlayangil anılarında Dersim’le ilgili: “Mağaralara iltica etmişlerdi.. Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içinde bunları fare gibi zehirledi. Yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. .Kanlı bir hareket oldu.. Dersim davası da bitti..” diye yazar.

            Celal Bayar: ”Dersim’i konuşurken….bir an Atatürk’le göz göze geldik her şeyi anlamıştım  Dersim yok edilecektive DERSİM BÖYLE YOK EDİLDİ.

  Kafatası Irkçılığı belgesi:
          “Oğlum Yağmur,                                                                      4 Mayıs -1941
            Bugün tam olarak bir buçuk yaşındasın. Vasiyetnameyi bitirdim, kapatıyorum. Sana bir resmimi yadigar olarak bırakıyorum. Öğütlerimi iyi tu, iyi bir Türk ol.
          Kominizm bize düşman bir meslektir. Bunu iyi belle. Yahudiler bütün milletlerin gizli düşmanıdır. Ruslar, Çinliler, Acemler, Yunanlar tarihi düşmanlarımızdır.
          Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar, Araplar, Sırplar, Hırvatlar, İspanyollar, Portekizliler, Romenler yeni düşmanlarımızdır.
         Japonlar, Afganlılar ve Amerikalılar yarın ki düşmanlarımızdır.
         Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Lazlar, Lezliler, Gürcüler, Çeçenler içerdeki düşmanlarımızdır.
        Bu kadar çok düşmanla çarpışmak için iyi hazırlanmalı.
         Tanrı yardımcın olsun.
                                                                                        Nihal Atsız
”   ( Belge 10-1)
                                                                             ******

Arama

ARŞİV

Mayıs 2012
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Nis   Ağu »
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  
Ziyaretçi Sayısı: