Mart, 2013

Civariklim

3 Mart 2013

Civariklim

      

       Civariklim:

Sosyal yaşamda bireyin önceliği, en çok yakını olmaktadır. Bir annenin çocuğuna önlenemeyen düşkünlüğü tartışılamaz. Sakin bir tavuk, tehlikeyi sezdiğinde civcivlerini korumada aslan kesilir. Bu tüm canlıların yaşamlarını sürdürmede önlenemez ortak, kişi ve canlıya özel bir içgüdüsel duygudur.  Bu duygu kişiden başlayarak aile, aşiret devlete kadar gider. Yarın öbür gün dünyalar arası, yani kişiden yukarıya gelişen kamulaşan bir kavram olur.

Günümüz normalinde bu duygu aileyi aştığı zaman “anlaşılmazlığı” başlar. Yanı kişinin kendini aşması ile bu duygu toplumsal bir zemine oturur, kamusal alanı kapsar. Bir bilim adamını düşünün bunlar kendini aşanlardır. Düşünceleri, içinde bulunduğu toplum tarafından normal karşılanmaz, “üşütük” olarak değerlendirilir. Dünyanın yuvarlak olduğunu düşünen, fizik kanunlarını alt üst eden (bunları tanrı gücünün dışında düşündüren) bilim adamlarının başına gelenleri biliyoruz. Bunlar içinde bulunduğu toplumu aşmış kişiler.

Kamuya mal olmak

 Daha basit, anlaşılır yerel bir somut örnekle: Sait Kırmızıtoprak içimizden biri, ne ki kişisel farklılığı , aile önceliğini aşan, kamu dediğimiz toplumsal çıkara öncelik verir.  Dedesi Bertal Efendi de, bulunduğu feodal yapıyı zorlamış ve hatta aşmıştır. Nitekim yaşamının son iki yılında köyü Civarik’e ancak iki üç kez uğrayabilmiş.

Dr. Sait “kevfince” bir evlilik yaptı. Bir güzel eşi, iki cici çocuğunun geçimini temin ettikten  sonra, (1970 de İstanbul’un  en lüks yerinde 250  bin liraya daire almıştı)  inandığı davaya uğruna Irak’a gitmişti. Bu taşınmazın kirası, normalde bir aileyi geçindirmeye yeterdi.  

Dr. Sait,  Civarik’lilerin akrabası, yakını dostu, bileni, güveni ve gururuydu. Civarik’li olma dışında, yaşamı “sık-nefes” eden sorunları bilen, tartışan, diyalog ve barış yolu ile  bunları çözmeye uğraşan; cesur, zeki, bilgili, atılgan konuşkan, inandırıcı, inancı uğruna, canını veren bir kişilikti. Nitekim bu uğurda canından oldu.

.                                                         

                                                              *

Dersim 38 Travması                                                    

Dersim 1938 de, altmış akrabamızın katledilişine tanık olan bizim kuşağın geçirdiği travma (vuruk-incinme), sağ kalanlarda yarattığı arazlar dillendirilmiyor. .  

Ama ben, çok yakını bir arkadaşı, dostu, sırdaşı olarak Dr. Sait’in Irak’a gitmesinde, böyle bir ezikliğin, incinmenin, zulmün, acının etken olduğunu çok iyi biliyorum.

Sait ile çocuk yaşında (4-5)  tanığı olduğumuz, akıl almaz, hak hukuka, insani hiçbir hasletle bağdaşmayan katliamları değerlendirmemiz olanaksızdı. Dede (ve kardeşleri) aile(miz) den, çocuk-kadın-yaşlı 54 kişinin “Sürgün” diye yola çıkarılıp on km sonra el ve ayakları bağlanması üstüne gaz dökülerek yakılması vahşetinin üzerimizde bıraktığı etki, yarattığı travma ölçüye gelmez.  

Bu vahşetin, Ana dili Türkçe olmayan (Dersimce konuşan), tanrıyı insan sıfatın da  kutsayan Kızılbaş inançlıları, yok etme ırkçılığı olduğunu, ırkçılığın bir vahşet ve insan haklarını ihlal olduğunu dört-beş yaşında değerlendirmemiz olanaksızdı.

         İşte bu vahşeti anlamama, hiç bir şey yapamama çaresizliği bizde travmaya neden oldu. Ben, beş yaşında bu vahşeti yaşadım. Bir ay dilim tutuldu hiç konuşamadım. Sonrası, “Dersim” adı geçen her yerde, beş on dakika ağzım kurur, dilim tekler, konuşamaz oluyorum.  

  “ Dersim Katliamına” tanık olanların tümünde şöyle veya böyle bir vuruk var.  Bu vahşeti duyum yoluyla edinenlerde en çok görülen arıza, “korku” ve gelecek tedirginliğidir.

Dersim’lilerde çok rastlanılan; ana dilini terk,  kimliğini inkar, güçlüden yana tavır, “Orta Asyalı Türk, Ehli-beytli  Arap soylu” olma gibi kolayından “Dersimli olmaktan kaçış” döneklikler bu korku belasından kaynaklanır. Aslını inkar etmenin, daha çok devlet eğitimi görmüş bürokratlarda görülmesi rastlantı değil. Devletin asimile politikasının bir neticesidir.

  Dört yaşında (Dersim 38 de), altmış akrabalarının hunharca katledilişine tanığı Dr. Sait’in Irak’a gitmesinde, böyle bir ezikliğin, zulmün, acının rol oynaması doğal. Türkiye koşullarında çok iyi bir eğitim görmüş, meslek edinmiş, çok iyi kazanç elde eden biri, durup dururken bu avantajları tepmesi normalde hoş karşılanmaz.  Ama Dr. Sait kendini aşmış, şerefli bir yaşam için, aile çıkarını toplumsal çıkara adamıştı.

                                          *

Dr. Sait Irak’a Gitmesi

Dr Sait ve grubu IPDK ikinci yetkili adamı Dr. Mahmud Osman aracılığıyla Irak’a gider.  “Solcu Gurup” denince Barzani iyi karşılanmaz, sonra bir yer verilir.

Dr.Sait, çok kısa bir sürede “Dr.Şıvan” adıyla aranan efsanevi bir kişi olur. Barzani ve Talabanı adamlarının yabancı ülke işlerini ayarlayan, guruplar arası diyalogu için aranan tek adres olur. T-KDP ye girmez.  T. de KDP adıyla yeni bir parti kurar ve bu parti yedi ay içinde sekiz bin üyeye ulaşır. Şerafettin Elçi yönetimindeki T-KDP nin tüm üyeleri Şıvan partisine kayar. Bu, Şerafettin Elçi’yi çıldırtır,  Kürt coğrafyasını bölüşen devletlerle ortak çıkar anlaşması olan Barzani’yı ürkütür ve korkutur.

 Bundan sonra gelişmeleri özetlersek:     

1-) I-KDP (Barzani)- T-KDP (Ş. Elçi) ve Türk derin gücü ortaklığı; “Şıvan Hareketi’nin yükselişini, çıkarlarına uygun görmez, Şıvan’ı yok etme kararını alır.

2-) Sait Elçi’yi Irak’a götürüp öldürürler. İki ay sonra Dr. Sait’ti tutuklar ve Ondan, bu ölümü yüklenmesini isterler. Dr. Sait “Böyle bir şerefsizliği yüklenmektense ölümü yeğlerim” deyince de işkenceye alınır ve Şait Elçi’nin katilliğini yüklenmeyince yapılan işkenceye dayanamaz ölür. (Dr. Mahmud Osman Dr.Şıvan’ı ziyaretinde kendisine gösterilmemesi bundandır). Bu beklenmedik ölümle işler iyice karışır. Komplocular yeni bahaneler uydurmanın yollarını arar:

3- ) Dr. Sait ( Şıvan) adına (el yazısı taklit edilerek)  “Sait Elçiyi ben öldürdüm hata yaptım pişmanım bana gerekli cezaya razıyım..”  içerikli dört sayfalık Kürtçe sahte bir belge hazırlanır. Bununla Şıvan’nın hain, ajan olduğu, “Dr Şıvan’nın kendi el yazısı ile ifadesi ve itirafı” diye Kürt kamuoyu aldatılır. Her tür kaleşliğe açık ve aşina olan Kürtler de Dr. Şıvan arkadaşı Sait Elçi’yi öldürdüğünü ifadesinde itiraf ediyor öyleyse cezasını çeksin” der, bir çoğu da  suskun kalmayı yeğler.

Barzani’ler için “Kürtten”  önemli olan “aşireti ve Kürt Liderliği”dir.  Dr. Şıvan’ın, kısa sürede halkla bütünleşmesi, güçlenen partisi karşısında Barzani ve  Kürt coğrafyasını paylaşan devletler çanları Dr. Şıvan için çalmaya başlar. Bu da her zaman olduğu gibi becerikli, bilgili, çağdaş sosyal bilince ulaşan halk çocuklarının harcamasına neden olacaktı.  

 

         Tutuklanan “Ağa oğlu” olunca yargılanmadan salınıyor       

 Sait Elçi Irak’a götürülür öldürülür. Bu ölüm Dr. Şıvan partisine yüklenir.  İki ay sonra Dr. Sıvan, çeko, Ömer Çetin ve Nazmi Balkaş sorumlu diye tutuklanır.  

Bu arada yurtsever büyük toprak sahibi olan Ömer Çetin’in ağa babası ve bacanağı eski milletvekili İskan Azizoğlu’nun girişimiyle Güneydeki Kürt hareketi ve Barzani nezdinde etkinlikleri olan bazı kişilerden Ömer Çetin’nin serbest bırakılması için toplanan imzalar Ömer çetinin amcası İzzeddin ağa kanalıyla götürülüp IKDP bürosuna teslim ediliyor (Yakın Tarihimizde İki Sait Olayı- Sait Aydoğmuş )

Şıvan Hareketinin tek dürüst, yiğit adamı Necmettin Büyükkkaya da;  “Türkiyede sahte milliyetçiler, feodal sınıfsal ağırlıklarını ve dalaverelerini Barzani nezdinde Şıvan aleyhinde kullanıyordu. Mehmet Cemil Paşa oğlu Mustafa cemil paşa Dr. Hüsnü Hoca ve çevresi ve Ziya Şerefhanoğlu vs (Kalemimden Sayfalar Kitabı S 334)

Paşa,  hoca,  Şeref, hanoğlu, seyit” benzeri sıfatlarla bu güne dek Kürt halkının kanını emenler hep; atak, bilgili, sosyal toplumsal becerileri olan halk çocuklarını hedef alır.

         Kürtlerin bu zadeganları devletin; “Dersim katliamını” a özenle Dr Şıvan’ın asılması için Irak Kürt bölgesinde ( Barzanilerin oluru ile) bir miting tertip edilir. Beş bin şeriatçı Kürt’ün katıldığı bu mitingde ; “Dersim Kızılbaşı, kominist ajan  Şıvan’a ölüm naraları atanların başında Şıvan’ın  hücre arkadaşı Şerafettin Elçi ve Ziya Şerefhanoğlu geliyor.

Şerafettin Elçi, Sait Elçi’nin ölümünden önce Dr. Sait’i, “TC ye silahlı saldırı eylemi içinde” diye savcıya şikayet eder (Dr. Şıvan Ve Barzani Kürt liderliği srbiye .39).  Dr.Şıvan tutuklandıktan sonra “Dr. Şıvanı öldürün”  talimatı verir(a.e. s .39.)

Dr. Şıvan (Sait) tarafı

Bütün bunlar olurken Sait Kırmızıtoprak için, yaprak kımıldamıyordu. Oğlu, kızı, kardeşleri, akrabaları, yakınları (okumuşlar) “seninleyiz” sözü verenler, Munzur kenarında birlikte “ant” içenler, Lider diye peşinde Irak’a gidenlerin tümü kayıplara karışır. Yani “Şıvancılar” çil yavrusu gibi etrafa dağılır. Çoğu Mollanın kulu kölesi olur.

T.C derin gücü,  Dr. Şıvan’ı yok edilmesi için Barzani’yi sıkıştırınca Barzani, Şıvan’a bağlı güçleri Iraktan uzaklaştırır. Dr. Şıvan’a sahiplenin olmadığı bir ortamda, daha önce tutuklanan Ömer Çetin ve Nazmi Balkaş’ı (Soro) yukarıda belirtilen feodallerin istemi doğrultusunda, yargılamadan serbest bırakır. İçerde tutuklu iki kişi kalmış. Oysa şeriatı üç kurban öngörüyor!. Bu eksiklik için, eşi ve oğlu ile Irak’ta kalan Dersim yetimi Hasan, ağa oğlu Ömer Çetin yerine yargılanmadan  kurşuna dizilir. Bu da  Kürt Liderliği adaleti olur!.

Dr Şıvan Tutuklanırken

Dr. Şıvan, Sait Elçi öldürüldüğü sıralar Dr. Şıvan, (kendinden o kadar emin ki) eşini ve çocuklarını yanına istemişti. Dr. Sait’in eşi gitmeyince Hasan (Burusk) , kendi eşi ve oğluyla Irak’a yalnız dönmüştü. İsmet hanım gitseydi, oradaki Şıvan dostlarından komployu sezer,  medyaya yansıtır, kurtuluşu kesinlikle sağlanırdı diye düşünüyorum.

Çaresizliğim

Tam o sıralar Dr, Şıvan ve arkadaşları tutuklanır. Dr. Sait’ tutuklandığında yanında olan tanıdığım bir Dersimli vardı (Hıdır Kurum). Onu buldum ; “yerini, yolunu biliyorsun. Irak’a git benim Hasan’a ulaşma olanağım yok, durumu anla gel” diye yalvardım. İstediği yol parasını istedi verdim. H.K. beni; “gittim, gideceğim, birini gönderdim, Hasan’a haber saldım, gideceğim” diye bir süre oyaladı sonra izini kaybettirdi.

          İki yıl sonra Ateş kardeşlerle Almanya da HIDIR Kurum’un evine gittim. Utancından yüzüme bakamaz oldu. “Özür dilerim gidemedim aldığım parayı geri vereyim” dedi. Bende “gerek kalmadı” dedim ve evinden ayrıldım.

H.K. ve tüm dava arkadaşları, peşinde koştukları liderleri Şıvan’ı, Kürt coğrafyasını paylaşan devletler teslimiyetçisi” Kürt liderliğinin şeriatı zulmünden kurtarmak yerine, saklanacakları bir in peşinde koştular. Beni yanıltan” Sait’in  dava arkadaşlarının”  bu  “handı kapı” oldu. Sait Elçi öldürüldüğün de H.K., Dr. Sıvan’ın yanındaydı, Şıvan’ın  Sait Elçi ile görüşmediği söylüyor, yine “ ifade belgesini” önemli buluyor imajını yaratıyordu.

Yalnızdım,  “Dr. Sait’le ilgili çabamı, Dr.un eşi ve çocukları, her kes karşıydı. İlk kitabım yayınlanmadan Kızı Ruken’nin, “seni dava ederim” diye çatması, S.G.de kibarca, “yazma” deyişi,  beni derinden sarsmıştı. Civarik’li okumuş, meslek sahibi olmuşların tümü akrabadır. Hiç biri bir gün “Sait niye tutuklandı ne olacak” diye ne düşündü nede araştırdı.

         Öz yeğeni N.A. Amerika’da ki evinde Ş.Elçi’yi konuk etmişti. Benim; “olacak şey mi”? demem, benimle ilişkisini kesmeye neden oldu. Kardeşi de, Dr. Sait’la ilgili topladığı geniş araştırmasını, ne yayınladı nede bana iletti. Oysa çok yararlı bilgiler elde etmiş ve kendisi bunu değerlendirecek nitelikte biri.  Öz teyze oğlu K.A. ölümünün kimin tarafından gerçekleştiğini bildiği halde sesiz kalıyordu.  Dr. “Sait öldü diriltemezsin, tepki çekmeye değmez” diyorlardı. Ben ancak “iyi güzel de komplo şimdi  “Şıvan katil, Şıvan haine  dönüştü” diye yakınıyordum. Kime olayı duyurdumsa tümü arkasını döndü.

                                                   *

Kale içten kuşatılıştı 

Ben iki Sait’i çok iyi tanıyan biriydim. “doktorun, el yazısını, neyi söyleyip neyi söylemeyeceğini çok iyi bildiğimi, bu ifadesi denen beyanın sahte olduğunu” sürekli söyledimse de kimseyi inandıramadım. Zira komplo değişik kollardan inanılır kişilerce yürütülüyordu.

 Almanya’da; Dr. Faik Savaş (Dr. Sait’le Irak’a giden sonra ayrılan) bu sahte belgeyi Berlin’de teşhir edendi. İlk elde,  Dr. Sait’e yakın olanların aklını çelmişti. Köylümüz  Ateş kardeşler dışında  Kazım Yıldız, Kemal Burkay, Munzur Çem, Mehmet Kal’ın eniştesi Ali Rıza Sever ve kardeşi vs. gibiler: el yazısını gördük ifadesini okuduk inandık, sen duygusalsın, barı davaya askıntı olma ” diye direniyorlardı. Kale, içten kuşatılmıştı. F. Savaş Berlin’deki evinde bu belgeyi okutur, ama vermez. Necmettin Büyükkaya anısında der ki:

-“ Hıdır Murat (Kemal Burkay) Berlinde birkaç gün kalıp sohbetler, toplantılar düzenlemişti. Burkay Hışyar’da (Faik Savaşta) kalıyordu”  diye yazar bu toplantıların konusu, Dr. Şıvan’nın Sait Elçiyi öldürdüğüne her kesi ikna etmekti.

İşin içinde Burkay olunca Kazım yıldız, Ateş kardeşler “Şıvancı” olmaktan cayar, Barzanici olurlar. Bu ara Kazım Yıldız, Ateşlerin desteğinde beni karalama kampanyası açtı, Kazım ile birlikte beni hedef seçtiler. Buna bir anlam veremiyordum.

Kendi oğluna Şıvan adı verecek kadar Dr.Sıvan’a bağlı  S.Ateş, nasıl olduysa Şerafettin Elçi gibi  Barzanicilerin,  başka bir söylemle  1971 den sonra 5-6 yıl  Derweşe Sado (Halil Akgül) Başkanı  olduğu T-KDP hizmetine  girer. Partili arkadaşları gibi av.M.B. ve kardeşi (C.B.) S.Ateş’in  militanlığından söz ederler. Barzani’nin, Dr. Şıvana komplo kuracağını Sait Elçiyi öldürüp bunu Dr. Şıvan’a yükleyeceği bilincine sahip olamadığını bu militan tavrı doğrular. S. Ateş Alman sendika ve sosyal yardımlarından topladığı paraları, komplo başı mollaya taşır.  S. Ateş birkaç kez tutuklandığından söz eder. Sanırım bunlar bir perdeleme  “Sıvancı” olmaktan caydırma taktiği olmalı. Neyse ki S.Ateş  harcamadan olaylar dindi.

       Dr. Şıvan’dan geri kalanlar

       Şıvan Hareketinin tek dürüst insanı Necmettin Büyükkaya’nın kardeşi bana: “Bende Dr. Şıvan’ın bazı eşyaları var kime verebilirim” demişti. Ben, Dr.un oğlu Dara’nın adresini verdim: Dara, Kemal Yıldız ve Ateş kardeşleri yanına alarak İsveç’e gider.

Dara aldıklarını, Ateşlere verir. S.Ateş, Dara’dan aldığı bu eşyaların içine sıkıştırılmış sahte bir belgeyi anında komploculara servis eder. Bu belge, “Dr. Sait’i katil “ gösteren 7-8 kitaba kanıt malzeme yapılır. Ayrıca M. Ali de,  Şakir ve Şerafettin Elçi’nin basına yansıyan Dr. Katil olduğunu savlayan yazılarından bir dosya Kemal.Yıldız’a verir. K. Yıldız bu yalanlara inanmış olmalı ki benimle ilgisini bıçak gibi kesti.

Dr. Şıvan’ın özel günlükleri ve Parti kararlarına, ilaveler yapıldığını, değiştirildiğini, bunun komplonun bir parçası olduğunu biliyor ve Ateş kardeşlere sürekli bildiriyordum. Bunu bildikleri halde Dr. Sait’i suçlayan bir sahte belgeyi, incelemeden bir bilene danışmadan komplocuya ulaştırmanın olumlu bir açıklaması olamaz.

          Dr. Sait’in basmaya hazırladığı yarı kalan Kürtçe, Zazaca, Türkçe yazılmış eserleri vardı. Bunlar  Kürt Sorununu kırılma noktalarını aydınlatacak  Kürt tarihinin zenginlik nüveleri.. Değerlendirilmemesi ya da değerlendirecek bir araştırmacıya ulaştırılmadan kaybı, tarihi sorumluluk taşır. Çünkü Dr. Şıvan Kürt Hareketinin bir dönüm ve kırılma noktasıdır.

Dr. Şıvan’a ait bu belgelerin, dokümanının yapılıp yapılmadığını bilmiyoruz. Ancak gerçek olan Kürt Sorununun bu en civcivli zamanında Dr. Şıvan’ı bu sorundan uzak tutulduğudur. Oysa Şıvan Hareketi Kürt Sorunun çözümünü; Türk-Kürt kardeşliği ülküsünü, halkların eşitliğine ve çağdaş insani hakların kabullerine dayanan, şiddet içermeyen birlikte bir yaşamı öngörüyordu. Düşündüğü, Türk ve Kürt kamuoyunun bu gün üzerinde anlaşmaya varmaya çalıştıkların ortak paydasıydı. Şıvan’a ait belgelerin savrukluğu izansızlık olur.  

Bu sahte belge servisi bana Romalı Brütüsün, dostu Sezar’a arkadan sapladığı bıçağı anımsatmıştı. Bunu “Dr. Şıvan ve Barzani Kürt Liderliği  (Civarikli Brütüs  sayfa199)  bu sahte belgeyi kitabın 232 sayfasına yansıttım.

Hatalarını açıkladığım Ateş kardeşler, Şıvan’ın vasilerinden özür dileyeceğine Almanya ve İstanbul’da yaptıkları toplantılarda Civariklileri bana karşı kışkırttılar. Ne ki bu güne değin hiç biri bana en ufak bir serzenişte bile bulunmadı. Emekçi aklıselimleri işledi.

Dr, Sait’le ortak dostların (okumuşlar), benim araştırma yapmamı sakıncalı gördüğünü biliyordum. Bunda, devletin asimile öğretiminde ki “Kürt”: terörist, hain, ayırımcı  ajan” potansiyel suçluluğu, okumuşların makam, işinden gücünden olma korkusu etken oldu. . 

Ben, Civarik Gençler İmajcısı olarak karşı harekete geçmedim. Kendilerini 4-5 açık mektup gönderdim. “Yanlışım varsa onu bildirin düzelteyim, benim uğraşım siz değil komplo ve komployu aklayanlardır” demekle yetindim. SAİTLER KOMPLOSU kitabım amaçlanan Dr. Sait’in Sait Elçi’yi öldürmediği gerçeğini saptamaktı. Bunu da sağlanmış oldu.

                                                         *

Peri yayınları, İki uçlu yaşam kitabımın son kapak yazısında şu değerlendirmeyi yapıyor: “ Kitabın son bölümünde Hüseyin Akar ,Civarik kökenli en politik ve tanınmış kişi trajik ölümünden sonra adına siyasal hareketler oluşturacak kadar etkili,karizmatik bir Kürt martırı olan köylüsü ve akrabası Dr. Sait Kırmızıtoprak’ın yine bir Kürt lideri olan Sait Elçi’yi aynı zamanda öldürülmesi olayını irdeleyerek, bu esrara büründürülmüş olayı, daha doğrusu komployu aydınlatacak yeni bilgi ve ipuçları sunuyor.”

 

         Ateş kardeşlerin  vicdanı rahatsızlıkları 

           Dr. Sait’in arkadaş ve dostlarını ikna edemiyordum. Sözü edilen 4 sayfalık  “İtıraf ve ifade belgesi”  2005’te (İsveçte)  yayınlandı. Benim, Dr. Şıvan’ın; “kendi  el yazısıyla ifadesi ve itirafı” denen 4 sayfalık belgenin sahte olduğunu ileri sürmem karşı Ateş kardeşler,  “hayır kendi yazısı” ısrarı sürtüşmesi çatışmaya dönüştü.. Ateş kardeşler vicdanı rahatsızlık duymuş olmalı ki (beni çürütmek içinde olsa) İsveşte Necmettin Büyükkaya nın kardeşinden aldıkları Dr. Şıvan’ın yazı ve belge gerekli donelerini, Almanyda Mannheim Üniversitesi Akademik heyetine  incelenmek üzere verir. Bu üniversitenin Akademik Heyeti verilen yazıları inceler:

BİLİRKİŞİ  PAPORU (Mannheim Üniversitesi)

 Akademik heyetin 27 Eylül  2005’te  hazırladığı kırk sayfalık Bilirkişi Raporunda;  “Dr. Şıvanın kendi el yazusı, ifadesi ve itirafıdenen belgedeki yazının Dr. Şıvan’ın el yazısı olmadığına   saptar raporla kesinleştirdi.   

Benim, “Bu belgedeki yazı Şıvan’ın el yazısı değil. belge sahtedir, Dr. Şıvan’ı yok etme için hazırlanmış, hain bir komplonun parçasıdır”  savım, bu Akademik Heyetin raporu ile doğulanmış oldu. Başka bir söylemle Sait Elçinin, Dr. Şıvan tarafından öldürülmediği  ortaya çıktı. Bu raporu istememe karşın bana verilmek istenmemesini anlamakta zorlandım.

Ben de bu Bilirkişi Raporu gerçeğini de içeren  “SAİTLER KOMPLOSU  Dr. Şıvan ve Barzani Kürt Liderliği  kitabımı yayınladım. Dr. Sait dostlarının sevinç naralarına atmayı boşuna hayal etmişim. Hiç birinin kılı kıpırdamadı. Dr. Sait öldüğü gibi katil olup olmadığı da kimseyi ilgilendirmiyordu. Kürt Halkı için çırpınan ve bu yola yaşamlarını adayan iki Sait’e kurulan hain tuzak Bilirkişi Raporunca anlaşılmasına karşı bir çok Kürt dostu gibi Civarikli bilmişler inatlarını sürdürüyordu. Somutlaşan bu gerçekten sonra,  tanıdığım bir çok Kürt aydını  “Sen haklıydın bizde biliyorduk ama Kürtlerin durumu şimdi en kritik dönemini yaşıyor zararı olmasını istemeyiz” şeklinde komployu görmemezlikten geliyordu..

Dr Sait için kurulan hain komployu birkişi raporuna dayanarak bastığım “SAİTLER KOMPLOSU  Dr Şıvan ve Barzani Kürt Liderliği  kitabımdan 2-3 koli  İstanbul  Cıvrak Köy Derneğine gönderdim. Bedelsiz gönderdiğim kitaplar kimse okutulmadan Civrak Köy derneğinde ( H. Ateş alıp) sokağa atıyor, bir Allahın kulu çıkıp “yahu bir okuyalım kitap ne yazıyor” diyemiyor. Dernek eski başkanı Dr.un öz teyze çocuğu  K.A. Kardeşi Hasan ve diğerleri gibi sevenleri de buna  seyirci kalıyor. Bir Civarikli için, Sait Kırmızıtoprak’ın katil olmadığını içeren bir kitabı tekmelemeyi anlamakta zorlanıyorum.  

                                                        *                                                      

“Çile bülbülüm çile”                                                                   

Bu hain komployu çözmek otuz yılımı aldı. Yüzlerce kişi ile görüştüm, binlerce site ile iletişim kurdum, Onlarca makale yazdım dört broşürler yayınladım. Ne ki Türkiye’deki yirmi milyon Kürt’ün kurtuluşunu, Iraklı bir molla’ ipoteğinde tutan aymaz, çifte standartlı, riyakâr Kürt aydını ve yazarı gerçekleri görüyor, biliyor, yinede bildiğini söylemekten çekiniyordu. Dr. Sait’in oğlu, kardeşleri ve meslek sahibi yakın dostlarına ne demeli?

Doğrusu çektiğim bu kadar çile ve çabaya karşın: her dalda mühendis- mimar, ekonomist, doktor, avukat, hakim, iş adamı, canciğer yakını var. Tümünün olaya ilgisizliği  beni çok üzer oldu. Çoğu kez kendime “sana ne oluyor“ dediğim oldu. Doktorun düşüncesini yansıtan bir kitap yazacaktım ama tüm yakınlarının beklenmez ilgisizliği beni şaşırtıyordu. Dr. Şıvan’dan  kalan verilerde bana verilmeyince iyice duruldum. Oysa bir araya geldiğimiz de “Civarikli olmak”  için bana söz düşmezdi. Güçlü olup yaşadığın sürece varsın.

      .Dr, Sait’te 38 Katliamını nedenleri üzerine odaklanmıştı. Halkının elinden alınan kimliği, bir daha bu cinayetlerin olmaması için çırpınıyordu. Ve bu gün vefa duyguları tıkanan yakın akraba ve dostları o zamanlar ona fikren katılıyor ve onaylıyorlardı. KA en kısa zamanda birlikte olacağı ve ikinci ekipte Irak’a gideceği sözü vermişti. Sonra YK gibi oda yan çizdi.  Sağlığında hiç birinin bir kere olsun karşı çıktığını görmedim. “Qesey ke ma kerdi, pörüne xoa deru bedri” ( Söylenenlerin tümünü deredeki sular götürdü) Bu tutumları  Dr. Sait için yanılgı, aldatıcı oldu. Kendileri için çırpınan, desteklerine güvenen Dr. Sait’e sahiplenmeyen o dost ve arkadaşları ben neyleyim? Bu gün Dr. Sait’e sahiplenmeyenler yarın  öbür gün kime sahip çıkacaklar? İşte acı ve umutsuzluk burada başlıyor. Civariklilerin bu ölü toprağına gömülüşünün salt bu olayla sınırlı olmadığı ve bu biçareliğin, genel olduğu, toplumsal bir sosyal anlayışla örtüştüğü somutlaşıyor:

a-) H. Işık’dostumun (Memık Ağa) kitabında, Bertal Efendi ve Civarikliler için kullandığı tabir-hakaretler doğru değildi. Oysa ben yanıt vermiştim. ( İki Uçlu Yaşam sf 147-163). Verdiğim yanıt, üzerime suç olarak bana geri dönmüştü. Bütün bu olumsuzluklara yanıt vermemin bir nedeni de “ahte vefa idi. Yine hiç birini yanımda görmedim. Benden kaçar oldular, hatta gereksiz görenler oldu.Burada benden değil kendilerinden kaçıyorlar.

b-) 2003te İstanbul Cıvrak Köyü Derneği yemekli bir gece tertip etmişti. Davetliydim.  Y.K ile bir yere gittiğimizde mutlak beraber hareket ediyorduk. İlk kez Y.K ayrı davrandı ve ayrı masada yer aldı. Sonradan öğreniyorum Cıvrak Derneği adına M.Ateş, gecede Akar’a söz verilmenin sakıncalı olacağı (sakınca Dr.Şıvan ve Kürtlüğü) yönünden yönetimi ve Y.K. ikna etmiş.  Geceyi terkte hazırlandığımda S.G. aracılığıyla on dakika konuşabildim.

c-) Kızım Dicle, Türkiye’den sonra Kanada da bir Üniversiteye devam etti ve öğretim görevlisi oldu. İki yıldan beride Almanya’da bir üniversite de öğretim görevlisi. Dicle 2010 yılında, üzerinde yoğunlaştığı “1937-38 Dersim Sözlü Tarih Projesini”  yaşama geçirmek için Avrupa Dersim Alevileri Federasyonu (ADDF) ile anlaşır.

          Bunun için Dicle Akar ve Yaşar Kaya adına bir bankada iki imza ile çekilebilecek bir hesap açılır. Yaşar Kaya, hesabın tümüne yakınını tek imza ile çeker. Dicle Akar, Yaşar Kaya’ya “hesabı görelim” der. Yaşar Kaya “işim var” diye hesap vermeyi uzun sure oyalar ve etrafına da hesap vermemeyi “bir hanıma hesap vermenin zorluğu” şeklinde iletir. Yaşar Kaya, hesap soran Dicle’yi ;  “sana öyle bir şey yaparım ki, bir daha kimseye görünmeye yüzün kalmaz”  diye tehdit eder. Yani sana olmayacak iftiralar ederim der.

Bu proje adına toplanan binlerce EURO nun hesabını veremeyen ADDF başkanı diğer Tunceli dernek ve akademisyenlerden kandırabildiklerini Almanya’ya davet eder. Onlara yedirir içirir ve bazı vaatlerde bulunur. Maalesef bunların biride Kazım Arık olur:

                                                           * 

 Basına yansıyan bir iki paragraf başı

Tarih 18 Mayıs 2011,Yol tv de “Munzur Tanıktır”  programını izliyorum. Ekranda  Avrupa  Dersim Dernekleri Federasyonu (ADDF) Başkanı Yaşar Kaya (arkasında  Kazım Arık) açmış ağzını, yummuş gözlerini “1937-38 Dersim Sözlü Tarih Projesi” Koordinatörü Dicle Akar’a “veryansın” ediyor. ..yüzü kızarıyor, başı önüne düşüyor, kendine gelince; “vah ben hırsız mıyım?  İntihar ederim valla” diye şiddeti sürdürüyor.

 Acıdım Başkan’a, daha genç, “intihara ne gerek var “ demek için sarıldım telefona! Telefondaki kız; “Başkan,  kimseyi bağlamamı istemiyor” dedi, kapattı telefonu.

……..“1937-38 Dersim Sözlü Tarih Projesini”   Koordinatörü Dicle Akar ve projeye kol kanat geren Prof Taner Akçam’ın yargısız infazı gerçekleştirildi. Her yönden kedilerinden üstünlüğü tartışılmaz bir bilim adamına bir canlı program da“alçak..şerefsiz ..” küfür  etme densizliği, ne Dersim adamlığı, ne Alevi kültürü, ne de  insani bir hasretle bağdaşır.…

1937-38 Dersim Sözlü Tarih Projesi” öneminin farkına varan bir-iki işgüzar  “bu projeyi biz yürürüz ” diye hesap vermekte “dara düşen” Başkana koltuk çıkar. Proje koordinatörü Dicle Akar’ı saf dışı bırakmak için iftira ve karalama başlatılır:

 -“Dicle Akar, Kanada’da kısa zamanda oturum almış, üç yıl Kanada Alevi derneği başkanlığını yapmış, Deneği mülk sahibi yapmış. Geldiği  Almanya’da 1937-38 Dersim Sözlü Tarih Projesi Koordinatörü oldu, Dersimce bilmiyor  “ajan”dır.  Frof. Taner Akçam, “Ermeni çıkarları için bu işi yapıyor ” diye karalanır. Akıllarına başarının sırrı olan dürüstlük, dik duruş, açık, net olma çalışma gelmez. Bir çok iftira ve karalamanın nedeni, Dicle’nin “çar-çur” edilen paraya sahiplenmesi.”(basından)

 Civariklim, bütün bunlar K. Arık’ın huzurunda ve rakı sofralarında tekrarlanıyor.

 

Bir canlı yayında  Vakıf bşk., “akil adam”  rolü  oynayacağına “dört yıldızlı Paşa’nın (Şemdinli hukuku) zanlısı Ali Kaya için, “tanırım iyi çocuktur” sözünü taklitle,  “batık hesap” zanlısı Yaşar Kaya için ; “babasını tanırım dürüst namuslu biri, kendisi iyi çocuk” diye  “dört yıldızlı” övgülerle bir yeni hukuksuzluğun ve “orantısız gücün”  mimarı oldu!

Çok iyi tanıdığı yeğeni Dicle Akar ve öz teyze çocuğu beni “tek yıldızlık “ olsun anmadı, konuşması süresince tanıyamazlıktan geldi. Böylece Dicle Akar’ı, küfürbaz aç Kurtlar Sofrasın’a itti. Bununla da kalmadı, “İki Uçlu Yaşam” kitabımdan (noktasına kadar aynen ilettiği olayı, adımı anmamak için başkasına mal etti. Bu K.A. kişiliğiyle uyuşur mu? Yalaka kişiliği olmayan Bertal Efendi torunluğu ile bağdaşır mı?  Yanında saldırdıkları, tanımadığı biri değil, öz yeğeni. Üstelik ben, “Dicleyi kendi silahıyla vururuz” duyumunu almış, K.Arık’ı gitmeden bir gün önce de uyarmıştım. O da bana “Olur mu öyle şey ağabey” diye de beni rahatlatmıştı. Peki bu dökülme niye ?  Niye devamlı yem olaya koşuyoruz. Oysa kendine gelse, içince de belagati yerinde, ne yazık ki dik durma becerisi yok.

          Yaşar Kaya, bu Proje parasıyla nemalandırdığı  “Koltuk değnekleri” ve de arkasına aldığı bir iki yalaka ile Yol tv de; şamata, kavga, galiz küfür, hakaret, iftira vs illegal yollarla, Dersimli emekçi, fakir-fukaradan toplanan paraları hiç etti. Ve K.Arık desteği, Yaşar Kaya ve koltukçuları azgınlığının (Alçak ..şerefsiz… demenin)  ince ayarı oldu.

Bu çirkinlik üzerine ben üyesi bulunduğum İstanbul Tunceli vakfı yönetim kuruluna: “Alçak gönüllü olmanın yararı yok. Ben, “Dersim Adamlığının”; kişi özgürlüğü, hak hukuka verdiği önemi, bunun için sahip olduğu ahlak ve  medeni cesareti gibi üst niteliğini araştıran, Dersimli olmanın onur ve guruna önem veren ve bunu eserlerine yansıtan ender yazarlardan biriyim. Dersim’den Portreler, Dersim Çığlığı,  iki Uçlu Yaşam diğer dört kitap ve yazılarım bunun kanıtı.( wwwhuseyinakar.com yada wwwakarhuseyin.com)

 “Kafatasım duvar değil beynime / düşünürüm ilmik geçse de boynuma” şiarlı “Dersim Adamlığının” özü; dürüst, öz verili ve ahlaklı olmaktır.. “ demiş ve üyeliğimim iptalini istemiştim. Vakıf yönetimi verdiği yanıtta; “Vakfın bu olayda bir ilgisinin olmadığı, Kazım Arık’ın,  Vakfı temsil edemeyeceğinin bilinmesini isteriz” yanıtını verdi. Kazım Arık ise,  bu hatası için ne Dicle’den ne de benden özür diledi..

         Kimse bilmez benim dostlarım için ne yaptığımı nelere katlandığımı. K.A. mağdurlarından biride benim. Dostlarım için yaptığım fedakarlıklar bana yaşam tadı veriyor. Ne ki ölçüsünü kaçırdığımın da ayırtındayım. Bir çok olumsuzluğu hep içime attım!  

                                                         ***                                                           

 Güvencemin  güvenirsizliği

Dost meclisinde  konuşunca dinleyenleri kendine hayran bırakanların başında Y.Kaçar geliyordu. Konuşmalarında ve mektuplaşmalarında kullandığı kapalı tabirler kuşku uyandırıyordu devlet için. Özetlenirse, “bekara boşanmak kolaydı” Kaçar için.                                                        

Yusuf Kaçar’ı,  saklandığı yerde, Erzurum Tekniker Okulunu bitirene kadar iki yıl ben okuttum. Zira başka yardım edeni yoktu. Diyarbakır’da yeni evlenmiştim.

Kaçar, evlendiğim ilk haftasında bana geldi. Gelişinin üçüncü gününde, düğünümde eşi ile bana yardımcı olan Balıkesirli bir subay gece oturmasına geldi. Solcu olduğunu açıklayan subayla Kaçar;ın Aziz Nesinle ilgili idealist  konuşması ve özdeşleşmeleri görülmeye değerdi. Tam o sıralar Yusuf kaçar için ( 49lar davasına gitmediği için savcılıkça) yakalama emri çıkmıştı. Subayın gizli polis olduğunu anlamıştım. Misafir kalkınca ben  Kaçar’ı o gece apar topar Ankara’ya gönderdim. O sabah şafakla evimi polis bastı. Bir hafta sorgulandım.

Ankara’da ifadesi alınan Kaçar tekrar bana geldi. Parası pulu yoktu, uzun sure evimde kaldı, ne varsa paylaşıyorduk. Bir süre sonra ona ve arkadaşına iş buldum. Bir süre Silvan’da çalıştılar, oradan da ayrıldı, yine boşta kaldı..  İdealist dostumun benden başka sığınağı yoktu. Bir iş al ben çalışırı diyordu. Benimde mali gücüm sıfırdı. “Al”  iyide neylen yürüteceğim işi?

   Ben ihaleye girmiş iki köprünün yapım işi üzerimde kalmıştı (Dereova Ramazan köprüsü inşaatı ) Birde Ankara da Delice Kompozit Köprüsu).

Kaçar “ben para istemiyorum yanında çalışacağım ne verirsen ver” diye yanımda çalışmaya başladı, kovamazdım ya!  Tuncelide ki köprü  küçük bir işti.  İşi yürütmesi için genel vekâletname verdim. Param yoktu Faizle para buldum (A.K. ve M.O. iki tanıdıktan)   bankaya yatırdım. O biliyordu, gizlimiz, saklımız yoktu.

  Bürom Ankara’daydı, İlkbahar,  işe başlayacağız, Y.Kaçar ortalarda görünmez oldu. İŞ yapmak için önce malzemesini tedarik edeceksin, bununla aldığın parayı işçilik ve sigorta vergi vs. giderlerde kullanacaksın. Yeni ihalelere girmek için olan parayı iki ayrı bankaya yatırmıştım teminat mektubu almak için elzemdi.

         Şok  şok……

Malzeme alacağım, para için bankaya gittim.. hesabımda tek kuruş yok …, diğer banka… gittim tek kuruş yok .. Toplam olan altmış binin tümü çekilmişti.  O anda neye uğradığımı bilemedim… Bilmem ama  yaşamımın en büyük şaşkınlığını yaşadım. Şoke olmuş donup kalmıştım … . Bu iflas etmemin resmi, iş hayatımın sonuydu!.

 Çekilen para altmış bin, köprünün bedeli iki yüzelli bin, varın siz düşünün. Ben bu borcu nasıl ödeyeceğim. Hayatta dikili bir ağacım yoktu.

Ayrıca bu olayı kimseye açıklayamazsın yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal. …İhbar edersem bu onun sonu daha de kötü olurdu (Bunu ilk kez buraya yazdım). Bir hafta kendime gelemedim inşaatta kaldım,  hasta hasta yattım günlerce…

Eşim dahil, kimseye bundan tek söz etmedim zor olanda buydu. Kaçar bunu yapmaz.  Önce kendim inanmıyorum sonra kimse inanmaz buna… öyle insan değildi!

.  

 Bir ay sonra öğrendim; Kaçar Irak’a gitmek için parayı çekiyor. Anlaştığı bir iki kişiyle Gaziantep’e gidip (Irak’a götürmek için) yirmi bin liraya bir Arazili pikap(jip) satın alıyor. Diyarbakır’a giderken pikap yolda arızalanıyor. “Bu pikap  iyi” diyen Kürt arkadaşlarıyla  bozuşuyor ve kavga ederek ayrılıyorlar  Bir sürücü tutup  Jipi geri götürüyor, satan adam geri almıyor. Tek başına kalınca Irak’a gitmekten cayıyor. ..(ayrıntıya girmek istemiyorum)

Geri kalan parayı Silvanlı  (Keké Mahmut dediği) taşrona kaparo olarak veriyor. Bana “sen karışma ben bu işi yapar bitirim, paranı da veririm, bana bir fırsat ver” demekten de geri kalmadı ( Babasının arazisi konu oldu çattım. Halen ödeyecek! )

Rahmetli söylemde çok net inandırıcıydı, tatbikatı berbattı. İşte benim  müteahhit maceram böyle sekteye uğradı. Bu beni beni batıran darbe oldu. Kimseye söyleyemezsin söylesen anlatamazsın “aşağısı sakal yukarısı bıyık”  demem bundan. Hapisten yeni çıkmıştı en ufak bir söylenti içeri atılması için kafiydi.. hepsi bu kadar değil, gerisini anlatmamın.

Dr. Şıvan’ı gördüğümde; “beni niye batırdınız” dedim. “ Kaçar beni de yanılttı. benim bu  olayı ile  ilgim yok, olsa sana söylerdim Kaçara olan güvenimi yitirdim alakamı kestim görüşmüyorum” demekle yetindi., Ona çok kırılmıştı bir daha de görüşmediler..

Ben, niye bu kadarını yazdım biliyor musun?

Kardeşi M.K.rı çok severdim. İstanbul’da çok lüks bir daire almıştı, ufak bir hediye aldım  Rus hanımım (ve yeğeniyle) konuk oldum. Bir hafta önce haber vermiştim.  Bir “vize” durumundan dolayı otele gitmedik. Evin hizmetçi de vardı. Beni bir gecelik  barındırmadı! Ağabeyi için dünyanın kahrını çeken biri için bunu sindirmek kolay mı? Kime el atsam dökülüyor be kardeşim.                            **  

 

          Civariklim

 Düşündüm de, 1950 yıllarında Mehmet Karatoprak, Yusuf Kaçar, Sait Kırmızıtoprak ve benimle başlayan, yörede “Civarikli Gençlerin imajı” çok önemli bir atılımmış.

 Dersim potansiyel suçluluğunun asimile, hatta yok ettiği yöre halkı ana dilini – kültürünü araştırma, kaybolan değerleri gün ışığına çıkarma, gençleri okumaya yöneltme, vs  imajın  amaçları arasındaydı. Ardılımız kuşağın, ezilen sömürülen asimile edilen halkına daha çok hizmetler vermesinde; dökülen değil, taşmasını bekliyordum. Kaçar gibi bir çokları söz verip caymıştı. Oysa coşkuları  Dr. Sait’i umut olmuştu güven vermişti. Ve sonrada sahiplenmediler. K.A. şimdi, bir ara çocuklarına örnek gösterdiği yeğenini, gözünü kırpmadan bir çeteye linç ettirebiliyor! Bu, “bir kadeh fazla kaçırmışla” geçiştirilemez.

38 Kıyımı

1938  de yaşanan kıyımı düşün:  Her kesin güçlü, silahlı olduğu bir aşiret döneminde, bir oraklık ot yeri için, birbirini vurdukları bir devirde, Civarik Köyüne, bir akşam üstü gelen bir nahiye müdürü, iki zabit, on-on beş er Civarik ağası, efendisi hamisi altı kardeşi alıp gece vakti “Sürgün diye”yola çıkarıyor, Mezreleri bırak, komşu yakın akrabaları, hiçbir köylü ilgilenmiyor. Katır istiyorlar vermiyorlar. Her kes evlerine saklanıyor. Ölü toprağına gömülüyorlar. Salt Mela Qali Memo Hiç yoksulu sürülenleri gizli izler. Çoğu çocuk kadın yaşlı 54 kişi on kilometre ilerde elleri bağlanıp yakılıyor, süngüleniyor Civariklilerin kılı kıpırdamıyor. Sahipleneni olamayınca, cesetleri kurt çakal paralıyor, seller götürüyor. Demek ki o zamanlarda kalma bir pısırıklık bir dağınıklık ölü toprağı örtünmüş bir donuk ruh hali tutarsızlığı, dost vefasızlığı bu güne taşınmış yürütülüyor ( Ateşlerin amca oğluna ölüsüne sahiplenmemesi de bu den bir uyuşukluktan, pasiflikten kaynaklanır).

Nazimiye çıkışında iki subayın kalleşçe arkadan vurdukları Bertal Efendi’nin cesedi günlerce güneşte bırakılıyor. Neden sora Memé Hiç tek başına katıra yükler! kaçırır!.

Bu gün torununa sahip çıkamayanların babaları, o gün Bertal Efendi gibi bir cevhere sahiplenmemiş, üstelik bir çokları zülüm kaynağı ağa diye jurnal etmiştir.  Benim ve hepimizin bilemediği bu realitedir. Dr Sait’e sahiplenmemenin nedeni yüzleşmek istemediğimiz bir gerçekten kaynaklanıyor. Hem inceleyerek bilinmesi zorunlu bir gerçek.

 

 

Ölüm Karargahı                                                                                                        

Karargah bizim evin önüne kurulmuştu. Bu nedenle çok iyi anımsıyorum. İkinci gün olacak,  tüm köylüleri evimizin yanındaki küçük vadide topladılar. Toplanmaları için zor kullanılmıyordu, bir sivil habercinin söylemi üzerine her kes bu ölüm varisine koşar adım geliyordu. Oysa Köyümüz Dersim ile Bingöl arasında sınırdı.  İsteyen biri, çok rahat Kiği’ye kaçabilirdi. Hatta erlerden bazıları  “sizi öldürecekler kaçın” dediklerini ben bile duydum. Musa Akbaş güttüğü hayvanları bayırda bırakarak gelmişti. Geri gönderdiler, gitmiyordu..

Gemik, Melkis, Balık mezre sakinleri, bir tek duyum üzerine “ölüm de kalım da beraber”  velvelesi içinde ölüm vadisine geliyordu. Melkisliler, Sulbus Dağı’nın yüksek rakımı (bol oksijeni) ile olacak ki 10-15 yaş erkek çocukları dağa salıp gelmişti. Nereye el atsam dökülüyor.  “Dersim İsyan etti onun için imha edildi “ diyen devlette dökülüyor.                                                   

                                                    **

Çayan Demirel, Dr. Sait ve bana yeğen. kendisiyle bir iki kez karşılaştım. O beni iyi tanır. Bir “Dersim 38” belgeseli yapmış. Bir karşılaşmamızda “bende belgesel için doneler var sana verebilirdim” diye serzenişte de bulundum. Adresimi aldı “size belgeselimi gönderirim”  demişti (halen gönderecek) .

 

         Asıl üzerinde durduğum bu değil. Rahatlıkla söyleyebilirim ki; Dersim ile ilgili araştırması, birikimi ve eserleri olan önemli bir iki yazarlardan biriyim. Üstelik köylüsü, akrabası Dersim Katliamı, canlı tanığıyım, Çayanın dedesini de vurdular. Dersim 38 de katledilen ailemizden 54 kişiyi ad ve yaşlarıyla, çeyrek asır önce kitaplaştıran, bunun için mahkemelerde sürünen tek kişi de benim. Bu toplu cinayet için en çok bilgiyi ikinci ellere veren biriyim.  Çayan her nedense bana gereksim duymadı. Bir nedeni de yok sanırım.

Evet Katliam Karargahı, bizim evin bahçesine konuşlanmıştı.  Meydanda kurulan darağaçlarından yükselen çığlıkların,” sin-sıvanla” nasıl arşı çınlattığı halen kulaklarımda.. İzleme olanağını bulamadım ama, Çayan’ın belgeseli için böyle bir kaynaktan yararlanmaması “Dersim Katliamı Belgeseli’nin artısı değil, eksiği olur diye düşünüyorum. 

Bu çalışması için Çayanı candan kutlar ve bunun devamının “Dr. Şıvan Belgesi”li olmasını dilerim. Çayan’ı diğerleri gibi dökülen değil taşan olarak algılamak istiyorum. Taşmak ve dökülmek aynı şey değil. Bir bardağa yandan vurursan bardaktaki su dökülür.  Bardaktaki suya ilave edersen taşar.  Sanırım biz hep döküyoruz.

Bizim kuşağın bir özelliği okuyanlar ailenin ebeveyni rolünü yüklenmeleri!  Çünkü baskıcı dönemin koşulları anne babayı asimile yoluyla karanlığa itmiş,  köylü okuyamayınca cahil kalmıştır. Kültür gelişiminde hakimiyet okuyanın yani bilenindir.

49 lar davasında Sait ve Kaçar tutuklanmış Süleyman Sarigül amca Kazlıda beni gördüğünde;  ero uso havalé to kotıyé (arkadaşların nerde) diye bana sormuş bende “apo hukumati kerdézere ( hükümet tutukladı )  deyince bana döndü  “ero  tı  nıskına dé soploru pırodé (sen becermedin mi iki şamar vuraydın!). İşte Cumhuriyetin “efendisi” köylümüz.

          Buraya kadar eleştirdiğim hep okuyanlarımız oldu. Madam bir toplumsal donukluğa uzandık, bu topluluğun aslı “Milletin Efendisi” (köylüye) bir göz gezdirelim.

12  Eylülden sonra bir çok parti veto edildi seçime sokulmadı. Bunlardan birisi de  SODEP ti. SODEP kuruluşu benim yazıhanemde gerçekleşti. Ankara il teşkilatı yer bulamamış ben kendi iş yerimi onlara vermiştim. İş yerimi karşılıksız 5-6 ay kullandılar. Bu arada seçim için aday gösteriliyordu.  Ankara il başkanı 12 Eylül ihtilal Komitesi üyesiydi. Sıra Tunceliye gelince beni çağırdı “Ben seni Tunceli için aday gösteriyorum itiraz istemem” dedi ve beni listeye koydu.  Sonra Erdal İnönü dahil bir çok kişi veto edildi. Ben girmedim.

Anlatmak istediğim bu değil. Benim adım listede kaldı ve soyadına göre de liste başı. Tuncelide ön seçim yapılıyor. Bizim köyden 12 kişi Nazimiye’ye gelip oy kullanıyor. Tümü ismimi siliyor yerine kendilerini Nazimiye taşıyan Kamer genç’i yazıyor. Her birinin iki kişiye oy verme hakkı var, bundan biri olamıyorum. Üstelik en yakınlarım: Ahmet Akar, Mustafa Akar, Sait Güneri, Mehmet Karagül diğerlerini yazmayayım tümü bu günkü emekli aylığını sayemde elde eden kişiler. Hormekli diye Mazgirtte iki yüz elliye yakın oy aldım.  Bu birlik dostluk akrabalık ruhuna  ne oluyor bilmem. Oysa M. Karagül, K.Bulut  ve S.Toptaş  bizi görünce ne yabancılaşmamız ne kansızlığımız kalırdı. Biz okumuşlara; “Sıma ne zeveziyé, sıma siye mérdu.(siz evlenmemiş kocaya varmışsınız) diyorlardı. Pe ki bu dökülme niye ki?

 Bu tutarsızlıkları kulağıma küpe oldu, halende taşıyorum.  Güvenim sarsıldı bunlarla bir yere varılmaz diye düşündüm ona göre davranışımı ayarlamaya çalıştım. Köylünün aklı tarlasının sınırına kadar “ demiş Lenin. Oysa bana bir oy vermekle tarlasının sınırını aşılmazdı ki! İşine gelince cin kesilenler adamını harcamakta sakınca görmüyor. Demek ki işin mayasında bir tutarsızlık bir yıkılma, bir dağılma bir parçalanma vardır. “Bir olalım iri olalım diri olalımla” çelişiyor.  Bu toplumsal gerçeğe, Sey Qajı benden önce ulaşmıştır.

 

Sey Qaji nin Ruyası

Mı va” buko Seyveli”

Ciğere mı dota mıra vake “ ha”

            Mı va”mı heyn diyo bé  gosro mıne

Evru meso  tavuğé koa”

Keytra şi  dı bıray zu zama

           Peyra şine mı vegda 

           Bıra yünü gosro midéda

           Tezelé maré ame çixé koa

           Bıné çixde mendi  dı bıray zu zama

Ez ave destu, vore mırete danu  ra

Vengn danu, zırçenu “buko Sey Veli”

Tovevo vengi Seyveli nino ma

Bıné vorede mendé, dı bıray zu uzama

            Çevreç çé Xormekçıkan                                                                                                          

            Péro veziyé seré bonan                                                                           

            Mı ven da “lao huyu bızeré bırı”

            Bını çığde mendé dı bray zu zama”

            Mıke hen va,  pérune veré xo çarna

            Şi keyti  zere, çever xoser çip da ca

    Vake meyiti seydu burı luyu verga

   Bıne çığde mendi, dı bıray zu zama

   Mı tomırı xo guret  keyto sema

   “Ax lımıné ezo fekiro sebıkeri

    Bını çığde mendi dı bray zu zama”

   Vengé mı şi cor Oli divani

   Mı nıda sıpelıyayı kokum

           Niştoyu ustorı qırı dota veziya

           Va ke “lao çıko tı vana, qirene

           To qey bedi gosu  qeriké ma”

           Şimşiré ho ont-ra çığ kerd vıla

           Bıné çığra veti, dı bray zu zama

           Ez şine çéveré gome mali

           Malo ke zerede esto ker qurban

           “Hak  to sıkır ez pésekenu malı  dinya

Serdarın okuduğu bu eser Sey Qajinin bir ruyası. Konumuzla bağdaşanın Tükçesi:

                           Kırk Hormekli damları üstündeydi 

              Dedim “küreklari kapın gelin” imdat

              Çığ altında kaldı iki kardeş bir damat

              Sesimi duyunca tümü, yüzünü döndü

              İçeri  girip kapıyı arkadan sürgüledi

                    Dediler S.. ölüleri  kurt-tilkilere  kısmet

                     Çığ altında kaldı iki kardeş bir damat

 

          Bu, çaresizliğin bir serzenişidir. Sey Qaji Hormeklilerin döküldüklerini belirler. Yukarıda örneklediklerimle, Sey Qaji ile örtüşüyoruz.  Zor anlarda yardım bekleme; komşuluk, dostluk, insan olmanın gereği. Ne var ki bu gereklilik; şiddet içeren kimi güçlerin etkili, baskısı karşısında halkta oluşan vuruk (travma), toplumsal dayanışmayı ters etkiliyor.

Dr. Sait’in (Şıvan’ın) yalnız kalışı, öldürülmesi karşısında, kimi okumuş akraba, dost arkadaşlarının sergiledikleri suskunluk ile Dersim 38 de, 54 canın;  eşin, dostun, akrabaların içinden seçilip, yolda öldürmesi olayı bigâneliğiyle çakışıyor. Sey Qaji  bu toplumsal sezgiyi ifade etmiştir. Ozanın baba ocağını (dokuz yıl) terk etmesinin bir açıklaması. Demek ki vuruk (travma)lar, dostluğun, duygunun, vefanın damarlarını tıkıyor, kanını kurutuyor, insanı kendinden ediyor…. İşte beni kahr eden budur. İçimizden bir iki asırda bile zor çıkabilen, bir cengaver yiğit birine sahiplenemedik, kemiklerini getirip doğduğu toprağa verip, üstüne bir taş dikemedik.

Bundan utanç duymamız gerekmez mi? Kim ne derse desin bu bir dökülme, yıkılma parçalanma yok olmadır. Dr Sait bunlar için kendini feda etti. Biz bunun ayırtına varamadık. Şair der ki: “bir soğan soyuluyor yaşarıyor gözler, bir memleket kırılıyor aldırmıyor öküzler”

Civarik Gençler İmajı

M. Karatoptrak Y.Kaçar S.Kırmızıtoprak’ı (Dersim Kırımı tanıklarını) erken kaybettik. 1950 Civarik Geçleri İmajcısı” bir ben kaldım. Bu imajın gerçek cevheri, uluslar arası alanda isim yapan, politik kariyer kazanan, kendi adına siyasal hareket oluşturan Dr. Sait’ti. Dr. Sait  de, şöyle veya böyle dostları, sevenleri, arkadaşları akrabaları tarafından yalnız bırakıldığı için çakallarca yendi. Başka bir söylemle  bu imajla filizlenen, okuma-okutmaya, kültür kayıplarını önlemeye, kaybolan kültür değerlerini bulup korumaya vs yönelik çaba harcayanlardan  ben kaldım ve yalnızım. Ne ki bu yalnızlık ölü toprağını örtünmekten iyidir.

   “Dersim Civarik İKİ UÇLU YAŞAM” (1998)  kitabımla” Devletin ülkesi ve milleti ile bütünlüğünü bazma”  suçu ile mahkemelerde süründüm.  

“DERSİM’DEN PORTLER”  kitabımda Hasan Hayrı ve Seyit Rıza’yı övdüğüm için “Devletin idam ettiklerini övme” suçunu işledim! 

  “DERSİM ÇIĞLIĞI ”   Dersim potansiyel suçluluğu ırkçılığın resmi oldu. 

SAİTLER KOMPLOSU (Dr. Şıvan ve Barzani Kürt liderliği”  kitabım beni; Kürt bağnazı, ilkel milliyetçilerin hedefi yaptı, doğruları yazdığım için dokuz köyden öte, Civarik’ten de kovuldum. Soydaşların tehdit ve baskıları boyumu aştı. Karşı koyamaz oldum. Öğrendiklerimi paylaşmak istedim ama bir tek okuyan Civarikliyi yanımda görmedim. Tek nedeni Dr. Sait’le ilgilememdi başka bir neden bulamazsınız.

 Kürt coğrafyasını bölüşen devletlerin “Kürt liderliğini” Molla ipoteğinde tutmasına karşı, ülkelerinde ki Kürt dinamizmini kontrollerine aldıklarını,  Sosyal-modern ulusçuluğu hedefleyen Kürt halk çocuklarını, haince, insanlık dışı yol ve komplolarla kendi dava arkadaşlarına öldürttükleri gerçeğiyle tanıştım. Bunu gerçeklerden kaçışır oldular. Komploların hainliklerini gizlemeyi “davaya hizmet” bilenler üzdü beni.

 İçime sindiremediğim Dr. Şıvanı seviyorum diyen Şıvancılar, birinci derecede kan bağı olanlar dost akraba arkadaşı  vefasızlıkları oldu. İşin kötüsü devam ediyor. Bakıyorum bir tek müstesnası yok, yarın benim ve senin içinde olacağı bu .

1938 de dedelerimiz Süleyman Ağa Bertal Efendiye sahiplenmediler, sahiplenseydi bu katliam vahşeti yaşamayacaklardı. Belki de birkaç kişi ile atlatılacaktı.  Torunları olarak bizde insan haklarının geliştiği bir çağda içimizde çıkan bir cevhere sahiplenemedik, Dr. Sait’e sahiplenseydik Onu kurtarabilirdik. Eserlerine sahiplenmedik, öcü diye başka ellere bıraktık, elimize geçenleri değerlendirseydik en azından düşüncesini yaşatabilirdik.

       Bu gün sahip olduğuz Dr. Sait’e ait ne kemiklerini barındıran bir mezar, ne adının yazıldığı  mezar taşı var.  Dr. Sait’i dedesinin kaderine bizler mahküm ediyoruz. Dr. Sait’i her şeyi ile yok ettik.  Buna sevgi desen sevgi değil, sadakat desen değil  saygı hiç değil …

                                                      *

Bolu Hava Tugayı

         1900 yıllarında  Civarik’e Bolu hava tugayı gelir. Köylüyü okul binasının önünde toplar. İçlerinden üç kişiyi işkenceye alır. Birini anadan doğma soyar, bir ucunu cinsel organına  bağladığı ipin öbür ucunu eşinin eline verir ( topluğun önünde) okulun etrafında tur yaptırılır. Diğer ikisini ölesiye döverler. Köylülerden de “vukua” olmadı şeklinde imza alır giderler.

İkinci gün başka bir birlik(sağlık ekibi) gelir. Köyü dolaşır.”Dün gelenlerin zülüm ettiğini duyduk çok üzüldük bir  ihtiyacınız var mı diye sormaya geldik. Dövülenlerin acıklı durumunu görünce de “.. vay vicdansız  namusuzlar,  vatandaşa bu muamele yapılır mı bunlar asker içine sinmiş hainlerdir.ah vah” eder iki komalı adamı tedavi eder dönerler.

Devletin, “potansiyel suçlu “ gördüğü Dersim’liye reva gördüğü bu yaptırımın 1938 katliamının bir rutini. İşlenen, ahlaki değerleri ayak altına alma, bir insanlık suçudur.

 Bu güne dek bu olayın ilgili makamlara şikayet edildiğini sanmam. Civariklilerin tepkisiz bir grup olduğunu dost-düşman bellemiş durumda, istediklerini harcarlar.

a) 1938 de katliamına karşı; dağınıklık, parçalanmışlık, cahillik, aşiret- hezbet bahane.

b) 1971 de Devlet-Barzanici Kürtlerin Dr. Şıvanı  komplosu yalnızlığı sebep.

c) 1992  Bu köyün insanlık onurunu ayak altına alındığı akla gelen olaylardan yalnız üçü.

           Dr. Saiti katil gösteren kitabı yazan, katillere biat edenlerin hiç biri bu insanlık dışı aşağılayıcı onur kırıcı olayı  üzerine gitmiyor yazmıyor bu bir çürümüşlük, dökülmüşlük.

 Civarikli Gençler İmajı ile umut yaratan, kendilerinden çok şey beklediğimiz okumuş gençlerin;  bu İmaja katkıda bulunmamaları, İmaj dışına kaymaları, “çıkar dışında birlik olmamaları,”  ayrı baş çekmeleri dökülmenin aynası oluyor.

                                              *

Olayın içinde olanlar ne dedi:

Mesut Barzani:   Dr. Şıvanın idam kararını  T-KDP  verdi.   (Kürdistan press 16/10/1987 sayı 24-16)Yani Şerafettin Elçi ve Derwişe Sado yönetimindeki parti.

Şerafettin Elçi:  Jirek olayı ortaya çıkardı.  (Rafet Ballı Kürt dosyası s.610)

Yanı Sait Elçi’nin Dr. Şıvan tarafından öldürüldüğünü Jirek kanıtlıyor. Jirek  kim derseniz, T-KDP  ajan elemanı denen Derweşe Sado, asıl adı Halil Akgül.  

Hasan Cuni:  “..Bu tarihte  ŞAVAK CİA MİT ve Derveşe  Sadolar eliyle  İran,Türkiye  ABD ve Barzani’nin  10 nisan 1970 te imza altına aldıkları “Kominist harekete karşı Ortak antlaşma “ geregi olarak Şıvan partisine karşı cephe açılır…(Nupel Dergisinden)

Dr. Mahmud Osman:  ..Sait Elçinin getirilmesi ve Dr. Şıvan’la görüştürülme çabaları tertiptir. Tertibin içinde Barzaniler var.(N.B.Kalemimde sayfalar s.283)

Diyar Nezan (Araştırmacı Kürt yazar):  Derweşe Sado, Şerafettin Elçi  cellat rollerini oynamış  ve Türk devletiyle karanlık ilişkileri yandaşları tarafından kabul görmüş kişilikler. ….(Saitler olayında Sesli düşünme ). T-KDP içindeki Barzanici  iki ajan kast ediliyor.

Sait Aydoğmuş: “ …Molla Mustafa kararını vermişti . İstim arkadan gelecek. Derviş ve Şerafettin Elçinin  topladıkları imzalar “göz önünde bulundurarak” bir mahkeme kararı alınacak diye Molla M. Barzani, Derweşe Sado Şerafettin Elçinin Dr. Şıvan katili” olduğunu açıklıyor (Yakın tarihimizde iki Sait olayı).

          Bu yukarıdakiler, SAİTLER KOMPLOSU kitabımda geniş şekliyle var. Sait Aydoğmuş S, Ateşin yakın dostu. Komployu açık bir şekilde anlatıyor. Katilleri sayıyor.

         Şıvan’ın oğlu babasının anılarını tutup (mikrobu bulaşır, yada  öcü diye) Ateş kardeşlere veriyor. S. Ateş içindeki sahte bir belgeyi “Dr. Sait Katil” çabasını güdenlere servis ederken, Civarik için düşündükleri soyut projeler ve Dr. mezarı daCivarik Müzesi” gibi sözde kalıyor. Sait’in anıları gibi yarım kalmış eserleri bir tarihi birer belgedir. Boşa derkenar edilmez, tarihi sorumluluğu var. Bunlara bir anlam veremiyorum kafam karıştı..

                                                 *

Sözün Özü

Civariklim, farkındayım yazdıklarım hem uzun, hem de karışık tekrar oldu. Bu karışıklığı  Civarikliler hakkında ki kafa karışıklığıma yorun. Paragraf başlıklarının çokluğu ve değişik oluşları ise, toplumsal bir eleştirinin tek yönlü olmayacağı, birçok yönden ele alınması gerekliği içindir. Bir topluluğun, pasif ya da aktif davranışını ele alırken zamana yaymak lazım. Ben bir asırlık bir geçmiş üzerinde gezindim.

Şuna emimim ki toplumumuzun bu gün geldiği nokta,  birlikten yoksun, vefa duyguları tıkalı, haklıdan, doğrudan, kendi adamından yana olmayan, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diye de rüzgara göre yön değiştiren, çıkarını bilmeyen bir anlayış içinde.

Biz çok kısa dönemde kendi toplumumuzun geçmişiyle yüzleşmesek, bu günkü yanlışlarımızın katmerleşir yozlaşır düzeltilmez nitelik kazanır. Hepimizi tüm olarak bir teknenin hamuru olarak ele alıyorum. Eleştirim salt ismi geçen kişilere değil (onlar zorunlu oldu) toplumuzun tüm fertlerinedir. Hiç birini bir diğerinden ayırmıyorum. Ancak kendimize gelmemizde yarar var diye düşünüyorum. Ayrı baş çekmelerin yarattığı ayrışma, huzursuzluk topluluğumuzu bir çöküşün, dökülüşün, dağılışın, içine sürüklemiştir. Bu kısa dönem tarihi geçmişimizle yüzleşmek kaçınılmaz oldu: “gelin dostlar bir olalım iri olalım diri olalım”.

                                                          ***

  Yıllarca Dr. Şıvan’ı,  ölüm yıldönümünde de bir yazı ile andım. Dostlarının ilgilisizliği ve ölüm tarihindeki belirsizlik nedeniyle son üç yıldır bende gönülde anmakla yetiniyorum. Dersim de İklim Gazetesi’e  çıkan ilanlardan birini   bura almaktan kendimi alamadım.

A  N  M  A        

             F o h t u ğ r a f

     Dr. SAİT KIRMIZITOPRAK

          ( Dr. ŞIVAN)

                    (  1935 -1971)

taşı çatlatan çığlık
                  dinmeyen sızı 

                kanayan bir yara
                             kimliksiz bir halk

                              coğrafyasıyla paramparça

                                          yeşil /sarı / kırmızı

bedro-sülbüs koyağında açan karanfil

        (us)un gücü

              inancın solmaz yüzü

                        umudun göz pınarında ki acı

                                                              şıvan

 

 

munzur’a atar üç taş

   biri umut
                 biri özgürlük
                         biri kurtuluş 

                        coşar  dicle  fırat

                              mezopatamya ana
                                      mezopatamya  avrat
kanayan yarayı / akan kanı durdurmak

  “soreş”  uğruna / “sorek’e  sadakat

           özgürleşemeyen  bir irade / heyhat

                 aşiret ağası / inanç mollası  / ulusal ebe 

                      aşiretine dek milliyetçi / işgalcisine gebe

 

haykırır  Şıvan

 “kafatasım duvar değil beynime

        hain olmam       
                    ilmik geçse de boynuma

 ölümüne cesur

                    şeriata kurban

                            vurulur şıvan
sülbüs’ün “tan” yerinden

        bir yıkılmaz ar oldu
                         yorgun /yalnız / üryan
                             yersiz / yurtsuz / hukuksuz
                                                     şeriat ilinde

         Dr. Şıvan aramızdan ayrıldı. Sıcaklığı ile henüz içimizde: 

Kültürlü, dürüst, mert, özverili, güvenilir üstün yetenekleri ile halkının gönlünde efsanevi bir kişilik  “Dr. Şıvan”, kurduğu tahta bize gülümsüyor.

Halkıyla bütünleşmenin verdiği rahatlık, kendine olan güveni Onu, yaşamını adadığı davanın yoldaşlarından korumasından alıkoydu. Kürt coğrafyasını bölüşen devletler güçleri ile Kürt liderliği Ona haince kıydı.

Dedesi ile aynı kaderi paylaştı. Bertal Efendi kendine olan özgüveni nedeniyle Abdullah Paşa’ya karşı korunamamış ve arkadan vurulmuştu.

“Dr. Sait, hainliğe boyun eğmedin, soydaş işkencesine dayanamadın.  Korktular cansız kalan bedeninden,  kurda kuşa yem ettiler, acımız bu. Sen

ölmedin, türküleştin, tarih oldun. Sülbüs’te ki “Pepo keko” ve  uğruna canını verdiğin  halkın dilinde, sevenlerinin  korlaşan yüreklerindesin.

                                                    Sevenlerin adına

                                                    HÜSEYİN AKAR

Hasan (sevgili dayı oğlu)

3 Mart 2013

          Sevgili dayı oğlu
        
Ben ve Sait  38 de katliamda 54 aile ferdinin yakılmasına tanık olmuş, iki arkadaştık. Ardında bir yıl arayla babamızı yıtırdık. Dostluğumuz 1950 yılında Civarik İlkokulunda başladı, üniversite yıllarında bilinçli pekişti. Biz akrabalıktan çok düşünce de özdeştik. Bilirsin Sait’in ilk tutuklama nedenlerinden biri bana yazdığı mektup oldu. Dersim Kültür derneği, Ceride-i Dersim, Tunceli Mili folklor ekibini, 1950 Civarikli Gençler imajcısı önde gelenlerindendik. O yaşlarda hafta sonlarını İstanbul’daki Civariklilerle geçiriyorduk. 
          Hiç unutmam 1959 yılında Sait ve Kaçar tutuklandığında Sılamanı Gulavi, Kazlıda beni görünce  “ero flankes havalé to kotiyo .. to nıskına ke zu suplore prodéne (arkadaşların nerde .. sen iki tokat atmayı becermedin mi?). Amcam kendi dünyasını anlatıyordu.  Köylüler bizi kendince anlıyordu.. Lazı maa mı lazı maa Sayidı (Aziz ve Hasan) kendi dünyasında halen. 
           Her gelişinde beni mutlaka arar bulurdu. Son gelişinde yılgındı, güveni sarsıktı. Liderin ilkelliğinden, kimi yakın arkadaşının “verdiği sözden” caydığından yakınıyordu.
          Öldürüldüğünde oğlu, kızı, sen küçüktünüz. Sait’i savunmak direk “vatan hainliği” sayılırdı.  Otuz yıl önce ben kitabımı bastığım zaman bana  “ne gerek var başını belaya sokmaya” deniyordu. Yazdıklarıma hiçbir Civarikli(okumuş) destek olmadı. İDGM. de yargılandım. Her kes kabuğuna çekilmişti. Neyse ki Erbakan için çıkarılan bir yasa sayesinde yargılanmamız ertelendi…
       Biz bir aileyiz dayıoğlu. Aile çıkarları dayanışmayı gerektirir.  Bu dayanışma geçmişten ders çıkarmayı ( Ağa kardeşlerin tüm çocuklarını)  kapsar. Geçmişe bakarsak:
           Zeka ve cesaretini (Dr. Sait’le özdeş gördüğüm) B. Bertal Efendi, kendisini Elazığlara kadar gönderip okutan ağabeyi Süleyman Ağa’ya karşı bayrak açar. Pir mürşit gücü ile “ağalığı” ağabeyinden alır,”ben ağayım” der.  Bunun detaylarını bir kenara bırakıyorum. Araller kışkırtmış, şu bu vs. tatsızlıklar.. yani bir dağılma başıboşluk dönemine girmişler.
         Sonra olanları bilirsin, babanla dalaşınca Süleymen ağa oğlunu Kiğiye göndertir. köy birliği bozulur, akraba, mezreler arası nizalar başlar, Gemik saldırısı,  Balıklıyı dövme, bir tadımlık ot için bir birini öldürmeye kalkma, bir iki cinayet derken eş-dosttan olunur.
       Bu dağılış ve bozgunu sezen devlet güçleri bir gece vakti köye gelir, tereyağından kıl çeker gibi aileden 54 kişiyi alır götürür, el-ayakları bağlar yolda yakılır.. Xıdé Alé İsme” cahili teslim olmaz, kurtulur)  Birlik olsaydı değil ağayı, bir köylüyü götürme olanakları olmazdı. Süleyman dede ve kardeşlerine (54 canın naaşına de) sahiplenen biri olmamıştır.  
        Sevgili teyze oğlum, Canlısına sahiplenmeyen ölüsüne hiç sahiplenemez. “54 kişinin cesetleri  ne oldu?  Ben bir yanıt bulamadım. “Yok efendim yaktılar,…   O koşullarda ne gömüldü ne de kül oldu, kurt-kuşa yem yaptılar. B,Bertal Efendi’nin cesedini bir yabancı, bir hafta sonra çuvala kor Memo Hiçle köye göndertir. Kolay olduğunu söylemiyorum ama vefasızlık çürümüşlük. Yiğitliğin korkuya dönüşümü, söz konusu. Bu bize öğreti olamıyor.
         Bu günde bu çürümüşlüğün daha acısı, aşağılayıcısı, kişiliksizliği sergileniyor. Sey Qaji’  “zengeno bé dım mevi” diyor. Yani birlik olun eş dosttan kopmayın, bir kazma; ancak sapı ile iş görür. B.Bertal Efendi’nin cesareti, Süleyman Ağanın dürüstlüğü, Dr. Sait’in nitelikli kişiliği ile övünme hüner değil, zavallılıktır. Hüner, onlara sahiplenmek onların sosyal toplumsal nitelikleri gün ışığına çıkarmayı değerlendirmeyi gerektirir.
       Dr. Sait Hareketi, 38 deki bu insanlık dışı katliamlara karşı bir hareketti. O Kürt sorunun bu gün geldiği barış noktasını (Türk-Kürt kardeşliğini)  savunduğu için yok edildi. Türk-Kürt “derin erki ” için “şamar oğlanı  Dersimli oluyor. O Dersim Kürtlerini evrensel değerler üzerinde ele alıyordu. …
       Ağa dedelerini, Aptullah Paşa, Torun Şıvan’ı, Türk-Kürt (MİT-Barzani  bırakırınlığı) katletti. Yaşayan torunların gidip katilerin elini öpmesi (biatı) insani bir zaaf, yeni oluşumlara davettir. Şimdiye dek susanların, yarım asır sonra “bir çüval inciri ..etmeye” hakkı olamaz.
        Sevgili dayı–teyze oğlu Hasan; Ben Dr. Sait’in  en yakın arkadaşı ve iki Sait’i tanıyan bir dostu olarak 30-35 yıl didindim.  Onunla ilgili üç kitap ve yüzlerce makale yazdım Binlerce site ile ilişki kurdum ve yazılanları araştırdım. Tek kanıtları olan dört sayfalık “Dr. Şıvan’ın  el yazısı ile  itirafı ve ifadesi” denen belgenin sahte olduğu yani Dr. Sait’in yazısı olmadığı Bilirkişi Raporuyla kesinleşince  “ SAİTLER KOMPLOSU Dr. Şıvan ve Barzani Kürt Liderliği “ kitabım çıkardım ve sustum.  Sonra neler oldu birlikte bakalım:
        a- Bu kitabı dostları okusun diye parasız 3-4 koli Köy derneğine gönderdim. Kitap dernekte tekmelenerek dışarı atıldı ve geri gönderildi.  Yani bilim, gerçek tekmelendi.
       b- Dr. Saitin eşyaları alındı, bu konuda tek uğraş veren bana, Fethi yada sana verilmedi. Dr. Sait’in anı, yazımları bilinmeze unutulmaya bırakıldı. Etkisizleştirildi pasifizme edildi.
        c)- Dr. Sait’in tüme yakın yazılarını içeren bir kitap hazırlanıyor. Çok iyi çok güzel. Sonra,   Bilirkişi Raporu göz ardı edilerek Dr. Sait’in katil olabileceğini ima eden, katil ve komplolarını karartmaya yönelik Kürt Trajidisi  yalanları ekleniyor. Ben değil bakın önceleri Dr. Sait’in Sait Elçi’yi öldürdüğünü yazan Sait Aydoğmuş diyor ki: “Şakir ve Derweşin WAR dergisinde bir çok kez Kürtçe Türkçe yayınlanan “komplo senaryoları ilgili okurca defalarca okunduğu, bu günde “BİLİRKİŞİ RAPORU” ile  çürütüldüğü  için yeniden bu hayali mantıksız tutarsız çelişkili hain varsayımlarla bulandırmak istemiyorum”.
            Şimdi senin pak vicdanına bırakıyorum. Bu kitabın yazıları, “sanal yazarlığını” yüklenen yeğen doğmadan önce olanı vardı. (çoğu yazılar bende var). Ahmet, M.Ali, sen değilde, bu sanallığı saf temiz duygulu bir yeğene yükleniyor. Çünkü bu önceden planlanmış bir komplodur. “işte yeğeni de Dr. Şıvan, Sait Elçiyi öldürdü diyor” demek içindir. Bunu kimlerin yaptığını çok iyi biliyorum. Petrol paraları beklentisi var işin içinde, yoksa siz Ağabeyinizi bir rant malzemesi yapmazsınız.  Diyarbakır’a gidip Ömer Çetin’in elini öpmez ve ona “kek” demezdiniz. M.Ali, Ömer’in Şıvan ve Hasan katili olduğunu, onun bu koşulla salındığını  bilir. Ama siyasi görüşü “Bırakırın” Kürtlerden yana.  
          Anlatayım. Benim Ateşlerle hiçbir sorunum yok,  tek sorun başından beri onlar bu komployu destekledikleri için aramız açıldı. Elinizde belge varsa açıklayın bende ikna olayım dedim tınmadılar. rapor ellerinde yokmuş gibi davranıyorlar. 1971 yılından sonra Sait’i kurşuna dizen parti ile çalıştı (Ş.Elçi’nin partisi). Barzaniye para taşıdı. Ben Cıvrak Köy Derneği ismiyle Almanlardan sosyal yardım alıyorsun onu Barzaniye taşıyacığına Civarik yoluna harcayın demişimdir. Alındılar sen derneğe zarar veriyorsun dediler sustum. Halen bu dernek oyunları devam ediyor sanıyorum. Sahte imzasız belgeyi Sait aleyhine servis etti. (benim kitap s.232). Sait yargılanmadı, “yargılandı”diye yazdırıyor. İşte aramızdaki ipleri koparan bunlar oldu. Siz bunlara “bana ne” dersiniz. Akar’ın “aykırılığı” burada. Onlar size tv10den pay vermez ancak çağırıp çaresizliğinizi sergiletir. Tek eserleri Civarik müzesi oldu!
       Ama yazık ettiniz, itibarsız kıldınız benim dostumu. “Saitler öldü diriltemezsin öyleyse tek yol Barzani kervanına sizde katıldınız, Lakin bunu yarın çocuklarınıza zor izah edersiniz.  Oysa ben yargılama yolunu arıyordum. Elim kolumu bağladınız. Oğlu kardeşi gidip katilin elini öpüyor aile itibarını sıfırlıyor. Olacak şey değil..Dr. Sait’in kemiklerini sızlattınız.
       Sevgili Hasan Tanrıverdi, Seninle bu güne karar hiç ters düşmedik, hiç çatışmadık, gerek te olmadı.. Yalnız Sait için değil 54 ailemiz ferdi için tavrım aynı oldu. B.M. lere bile başvurdum.  Sait değil başka biri olsaydı de hainliğe karşı tepkim aynı olurdu. Dr. Sait’in Katil olmadığı çabam sizi  niye bana karşı çıkarıyor anlayamadım. Ben senin yerinde olsaydım aileyi aklayandan yana olurdum. Hiç olmazsa danışırdım H akar’a. Bu arada bir başka yeğenim beni yaraladı. Facebook’a, kitabımdan sayfalarca iması altında yazılarımı yayınlıyor, ben hiç olmazsa nerden aldığını belirt” deyince O telonla; “ya mecburmuyum kitabının propağandasını yapaya.”  Allah aşkına ne oluyor. Demek dört bir taraftan sarılmışım. Değer verdiğim bir diğeri, bir sahtekarı aklamak için YOL tv.canlı yayında kızımı rezil ediyor ve kitabımdan bir alıntıyı başkasına mal ediyor. Aile susuyor. Gidişat 38 den de beter, haydi hayırlısı. Barzanici “brakırınların” amacı Dr. Sait’i itibarsızlaştırmaktır. 
       Sana düşen,  bu itibarsızlaştırma için Dr. Sait katilleriyle kol kola olmamak,  Süleyman ağa gibi insancıl, birleştirici olmaktı. Selam ve sevgiler. H.Akar.

Arama

ARŞİV

Mart 2013
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Şub   May »
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031
Ziyaretçi Sayısı: