Munzur” dergisi ve Alevi şeriatı

Dersim Anadolu’nun bir simgesi, bir hoş rengi, bir güzel doğası, gür bir sesi, hoş bir sedası, haşin olduğu kadar sert hırçın doğasıyla bütünleşen, eğilmeyen başı, özgürlüğe yanık insanı ile korunmaya alınması gerekli bir beldesi. Dersim destan olur yankılar, öykü olur anlatılır, şiir olur “yasaya aykırı” düşer, saz olur çalınır, semah olur dönülür, cem olur tutulur, gönül olur bağlanır. Dersim “tehlike” görülerek sarılır, hedef alınıp saldırılır. Dersim Anadolu kültürünün Munzur kaynağı, barajları deryaları doyurur. “Dersim” Anadolu için ne ise “Munzur” Dersim için odur. Bu renklilik, “Dersim” ve “Munzur” adlarını ticarette ranta dönüştürmektedir. Her zaman ve her yerde ( yurt içi ve dışında) bir çok kente “Dersim”, “Munzur” isimli iş yeri ile karşılaşmak olası. Medyada da bu iki isim revaçta. Ne ki Dersim, Munzur, Kalan Mamiki v.b. benzeri isimlerin coşkulu gölgesinde yöre kültürünü, ve geleneklerini (bilinçli- bilinçsiz ) kötü, ters yansıtarak ilkel, geri inançlara ve aşiretçiliğe yem yapıldığı da gözden kaçmıyor. Bu güne değin Dersim kültürü ve bu yöre sorunlarını en iyi şekilde sahiplenen olumlu yayına örnek (kimi bireysel çabaları saymazsak) İstanbul Tunceli K.D.nin çıkardığı “Dersim” Dergisini görüyoruz. Değişik kültür dalları; edebiyat, sanat, belge, resim, müzik gündemli haber vb. aktiveleriyle bezeli ciltleri bu gün Dersim (Tunceli) yöresi için en iyi kaynak. Dersim dergisinin yöre insanına yaraşır açık, cesur tavırlı tutumu; demokrasi, insan haklarına sahiplenmesi, yörenin sesi olma çabası, siyasi egemen erkin işine gelmediği için baskı uygulandı ve kısa surede kapatıldı . Ankara’da yayına giren “Munzur” dergisi yörenin kültürü, sorunları için büyük umuttu. Ne yazık ki bu dergi kısa surede toplumsal içerikten uzaklaşarak bireysel aşiret egoizmi ile “ummi nine öğretisi” sahte menkibe-secere , soyut, çağ dışı ilkel “söylemlere”, ırkçıların inkar ve anadili asimile politikasına uyumlu yazıları ile yöre kültürünü ilkelliğe sürüklemektedir. “Dersim etnoğrafyası” adına dağ ve taşlara verilen bir öncelik, kutsanma, tanrılaştırma furyası, kendilerince Alevilikle özdeşleştirilirken, Aleviliğin öne aldığı İnsan unsurunu geri plana itmektedir. Böylece, “Hararet nardadır sacda değil /Keramet baştadır taçta değildir / ne ararsan kendinde ara / Küdüs’te Mekka’de hacda değil” diyen Alevi-Bektaşı felsefesine ters düşmeyi, Şiilikle özdeşleşmeyi hüner sayıyor. Dergi tüm içeriğiyle “Kureyş-duzgün menkibeleri” bir yana “Kureyş düzmecelerine ” bağlanmış durumda: “Kureyş çobandır,” “Kureyş tanrıdır” “Kureyş tanrının babasıdır.” Kureyş bir yerde ayıya, bir diğer yerde aslana, olmadı başka bir yerde yılana bindiriliyor. Kureyş insani özelliklerinden soyutlanırken Kureyş’in elini öptüğü, arkasından gittiği Mürşidi Bava Mansur’a satır aralarında bile rastlamak güç. Dersim kültürü ve çağdaş yaşam biçimini yansıtan Alevilik; yamyamlığa, pisliğe özenle değişik ilkel yorumlara zorlanmaktadır. Örneğin; “Ana Fatma 12 İmamla” ayrı bir varoluşçuluk, başka bir deyimle Alevilik Şii Şeriatına itilmektedir. Bu ”Siz Alevileri Sunni’leştiremediniz bırakın biz Şiileştirelim” diye direten, “bilinci inancına bağlı” Türk-İslam ilintili, çağ dışı, gerici güçlerin istemleri ile örtüşümlü, yeni olmayan bir yaklaşım. Oysa yakın geçmişte, özellikle Dersim de, inanç önderi pirlerin halkın ilerici coşkusuna uyumsuzluğu; dışlanmalarının nedeni, bu gerici çağrışımlar olmuştu. Dersim halkının asırlardır aydınlığa, özgürlüğe çağdaşlığa yönelik istem ve birikimleri; geçmiş karanlık çağın yalan dolandan oluşmuş “menkibe”- secere- söylemler” için pervasızca harcanması en azından çağımızla bağdaşmaz. Asıl üzücü olan, önemsediğimiz birkaç toplumcu-devrimci nitelikli yazarın Dersim kültürünün kirletilmesine şu veya bu şekilde kalem oynatması, ”Şii Şeriatı” ve aşiretçilik çabalarına, bilerek- bilmeyerek payanda olmalarıdır. “Munzur” dergisinin ev sahipliğini yaptığı “yıkımı” birkaç çarpıcı örnekle açıklayalım: -..yine bu efsaneler bize gösteriyor ki ..ilk yaratılan insan Adem değil Ana Fatmadır. Adem ve Havva sonra yaratıldı ve bunlar yer üzerine gönderildi. Oysa Ana Fatma ve ailesi, dünyanın yaratılışı ile birlikte var oldular. -Doğacak bebeğin kulağı kesilerek annesine yedirilir. -Rozé Ana Fatmadan sonra 12 günlük oruç başlar. -Oruç süresince çamaşır yıkanmaz, banyo yapılmaz, traş olunmaz, tırnak kesilmez, kan çıkarılmaz, et, soğan ve sarımsak yenmez, su içilmez. Aşure yendikten sonra 12 bardak su içilir ,her bardakta bir imam adı söylenir. Bundan sonrasını yazmaya elim varmıyor.Anne ve babalar için bir iki inci daha: -doğacak bebeğin kel olmaması için kelle yenmez -bebeğin iştahlı olması için “xıré merdu(ölü yemeği) yenir -Bebeğin çok ağlaması, bebeğin kendi adını beğenmemesine bağlanır Ana Fatma kızınca ne yapar? – Ana Fatma kızar yünü çobana sarar ve onu ayı yapıp dağa salar” – Yıldırım Zulfikarın kendisidir,düştüğü yerde kötülük vardır – Güneş ışığı Ali’nin suretidir” Bu güneş ölüler içindir ve ölüleri ısıtır” ………Uzar gider. İşte asırlarca Dersim’in yaşam ve inançta ki özgür hür iradesine erişemeyenlerin, Dersimliyi dışlamak için dünkü aşağılamalarına bu gün Munzur “Dersim etnoğrafya dergisi” sahipleniyor. Bunu “Dersim Alevi kültürü veya geleneği olarak sunması bir talihsizlik. Bu yakıştırmaların arkasında “Evlad-ı Resul” içgüdüsü sırıtıyor. Dersim insanını aşağılama, ilkel toplum durumunda tutma; Dünyada ilk Ana Fatma’nın yaratıldığı savı, yeni doğan çocuğun kulağını kesip annesine yedirme, Pisliği ibadet sayma, benzeri çağ dışılık Şii Şeriatı değilse ilkel bir aşiretçiliktir. Asırlardır ;”aile seceremiz var ,biz ehlıbeytiz (yani Arap soyundanız) diyerek karındaşlar dahi aldatılıyor. Örneğin “Kureyş seceresi”, eski milletvekili Musa Ateş ve o zamanki vali Kenan Güven’nin girişimiyle Diyanet İşl. Bşk. lığı yeminli tercümanı Süleyman Yaşar çevirisi Ankara 2. Noterliğince 06/02/ 1987 tahinde onanmıştı. 40 s.lik Secerede “Kureyş” ismi yok yanı bu secere Hacı Kureyşe değil h.150 yılında başka birine verilmiş, üst kimik heveslisi kimi kişilerin halen bu secereye sahiplenmesinin hiçbir mantığı ve kanıtı kalmadı, Söylemlerini bir Kureyşanlı noterle yalanladı. Bu çağda (Aleviliğin de ön gördüğü) hakça paylaşım, halkların eşitlik ve insan haklarından söz edilmeye öncelik verilmesi dururken aşiretle ilgili düzmecelere devam etmeleri, aşiretçilik içgüdüsüne dayalı. Oysa bu tarz “üst kimlikli” arama çabası veya görünme ayıbı, günümüzde dersimli olmak kadar önemli değil.. Bu secerenin kime verildiğini, beş yıl önce basılan “Dersim Civarik İki Uçlu Yaşam” kitabında ayrıntılarıyla yazılmış, ayrıca mühendislik alanına giren; “Duzgın Bava” dağında içilip tükenmeyen veya aniden yok olan suyun” teknik açıklaması yapılmış. Bu kitap ellerinde Munzur -Kalan Yayınlarınca satılıyor. Dergi ve kimi yazarlarının bu gerçeklere karşın başını kuma gömerek, halkı yanıltmalarını sürdürmeleri anlaşılır değil. Çağdaş olan Alevi yaşam biçimiyle bağdaşmayan bu çağ dışı geriye yönelişi Dersim insanına mal etmeyi, Seyit Rıza’nın deyimi ile “..Ayıptır, zulümdür ,cinayettir..” ******** 1- Dergide öncelik verilen yazılardan “Yer adlarının kökenleri” başlığı altında açıkça yerel dili asimile ile ırkçıların “inkar” politikası sürdürülüyor. Yöreye ait bir çok yer adını yerel dilden ve söylemden soyutlama, kendilerince ön görülen Türkçe kavramlara yükleme, değerlendirme, yöreye yerleşen halkları inkar, yöre halkının dili dışında “ “tablet” dillerinden “kök” arama, resmi ideoloji paralelinde yöre halkını ve ana dillerini yadsımaktır. Bu söylemin kanıtı için çok değil, bir iki örnek vermek yeterlidir. Dersim : aslı(Désim) dır. Halk arasında “saré mayé Désımı” deniliyor. Dersimce dilinde dé = verdi ,sım= gümüş ayrıca tarihçilerce bir kral adı. Désim= Sıma verilen yer. Dersim olursa; sim = gümüş, der= kapı, Dersim = gümüş kapı anlamındadır. Muxundu: Kürtçe de me= biz , xundu = okudu yani okunan yer anlamındadır. Bunun gibi Qalan : dersimce de yaşlılar yeri. Qalanı (kalan) yazmak, Qıl ; tarladaki taş yığını Qıle = dumura uğramiş odun kökü bunu (kıl) yazmak ayıplı bir yanlış. Yanlışlık; aynı sesi veremeyen Q yerine (K), X yerine (H) , é yerine (e) gibi harflerini almakla başlar. Sözcükleri orijininden soyutlayarak onlara Türkçe kavram yükleme veya yöre halkı ve dili dışında üretme, ırkçıların bilinen inkar ve asimile taktiğidir. Gulbari; sözcuğüne “Türkçe” dir demek gülünç. Kürtçe de gul =boğaz, bari= ince Gulbari = dar bağaz, dar geçit anlamındadır. Bunun neresi Türkçe? Sanırım bu sözcük Erbakan’ın “gulu gulu dansından” esinlenmiş.olmalı.! Karmaşa, sözcüklerle bitmiyor. Örneğin; Xormek araştırılıyor. (Xormek: Muş, Bingöl Tunceli de yaygın bir topluluğun aşiret adı.) Araştırmacı Xormek yerine Hormek alıyor. Karşılığını bulamayınca:”Hormek., bu adın Farsça Hurrem takısından oluştuğu görüşündeyim. M. Şerif Fırat mensubu olduğu Hormeklerin aşiret oldukları yanılgısına düşmüştür. Aynı yanlış görüşü Ali Kemal’de Erzincan adlı 387 s.da iddia etmiştir” Bakınız yer adlarını belirleme çabası bir topluluğun(aşiretin) inkarına vardırıyor. Bunun saflıktan ileri geldiği söylenemez. Bilirsiniz kelime oyunları ile soyları belirleme yeni değil. Amerika Amazon nehri etrafında yaşayan topluluğun da Türk olduğu savlanırken; Türkçe ama uzun = Amazon olmuş. “Bu da gösteriyor ki Amazonluların aslı Türktür”! Derginin hiçte gereği olmayan bu tip utopik inkarcılığa çanak tutması , yanıt hakkını “aşiret bazında yanıtla” sınırlaması, aşiret çatışmasına açık bir davetiye, ırkçıların inkar politikası değilse nedir?. 2- Dergi yazılarının % 80-90 yakın bir kısmı; soyut “menkibe, secere, söylem ve düzmecelerle bezeli. Dağ taş ziyaretlerin kutsallığı tanrı ile özdeşliği, “ehlibeyt- Şiiliğe” kucak açan gericiliğe pirim vermesi, Dersim Aleviliğini giderilmesi güç yeni bir yükümlülük altına sokmaktadır. Değişik hayvanlara bindirilen Kureyş karşımıza değişik kimliklerle çıkarılıyor. Çobandır, tanrıdır, tanrının babasıdır, mitolojide ender rastlanan insan dışı bir anlaşılmaz varlıktır. Kureyşi insan vasıflarından soyutlama da akla gelen, seyitlerin “Evlad-ı Resul” soyundan olduğu çabalarına payanda olmaktır. “Bava Düzgın ‘ın tanrı Mithra’nın bir devamı olduğunu saptamıştım” diyen yazar aynı sayfada ”Kureş’ın Mahmud-i Hayranı olup arslana binmesinden ,Bamasur’un Hacı Bektaşın yardımıyla duvar yürütmesine dek pek çok anlatı,ne yazık ki Dersim için bir toplumsal yıkım projesinin dayanakları olmuştur.” Diye bir gerçeğin altını çizerken “ Dersim toplumsal yıkımına” kalem oynattığının ayırdın da olamıyor. 3- Dergide “Alevilikte pir olmaz” deniliyor. Kanıt olarak Aleviliğin (İslamda) yerinin olmadığı belirtiliyor. Aleviliğin İslamda yeri olmayabilir, ne ki Alevilik pirsiz olamaz. Pir yol gösterir. Oysa Dersim’de Pirler (seyitler) talipten fazla, .hiçbir inanç veya sistemde öğreten öğrenenden çok değil, olamaz da. Bu pir olmayışının kanıtı değil. Olsa olsa var denen secerelerin olmadığının veya sahteliğinin kanıtı olur. “Alevilik çağdaş bir yaşam biçimidir ve kitabı yok” deniyor doğrudur. Eskiye dayalı bir kitabı olsaydı çağdaş olamazdı. Bu Aleviliğin yaşamda kuralı yok anlamına gelemez. Mürşit pir, rehber, talip, cem, sema, inkrar kabullerine sıkı sıkıya bağlı bunlar olmazsa olmaz. Ayrıca dergide “..Oysa babası ve annesi Alevi olmayan hiç kimse Alevi olamaz” deniliyor ki bu da yanlıştır. Bu kanı alevi talip için değil. Kimi alevi pirleri itibar edinmek için Peygamber soyundan olduklarını savlar.Bu nedenle soyunun bozulmasını istemez. Öte yandan Alevilikte yol gösterici (pir) belden veya yoldan gelir kabulleri geçerli. Doğrusu Alevilik bir inançtır ,ilgi duyan her kes Aleviliği kabul edebilir, engel olunamaz. 4- Munzur dergisi yöneticisi kaleminden “Seyit Rıza aşiretine karşın Kureyşan Aşiretinin yiğitliğinin “ konu edilmesi talihsizliği bir“aşiret kışkırtıcılığı” içgüdüsüdür. 5- Kalan Yayınları, Dersim halkını ,inancını dilini yadsıyan, aşağılayan , hakaret eden Nazmi Sevgen’in Zazalar ve Kızılbaşlar ve Naşit hakkı Uluğ’un Derebeyi ve Dersim kitaplarını bilerek yeniden yayımladı. Bastığı kitaba; “Neşit Hakkı her ne kadar bölgeye gelip güya izlemlerde bulunmuşsa da, yerel halkla bir ilişki kurmamış,kuramamıştır. Gazeteci sıfatıyla,gazetecilik yapmaktan çok,yanlı ve yanlış bilgiler vermek ,üstelik yine gazeteci ve gazetelik adına yöre insanının yerel hayatını, kültürünü ,yaşam biçimini kötülemek için bir “görev” üstlenmiştir “ notunu düşer. Tunceli insanına bu “görev” nedenli yazılan aşağılama ve hakareti reva görmek “yanlı yanlış” bilgileri bilerek yayınlamaya ne demeli? Pes doğrusu. Bir Tuncelili’nin ayıbı olmuyor mu? Özetle bu yakıştırma ve kirletilmenin bir satırını bir başkası yapsa, salt Tunceli’den değil ülkeden kovulurdu! Yazımın başında “ Dersim Anadolu için neyse Munzur Dersim için odur” demiştim. Alevi çağdaş yaşamı “Evlad-ı Resul” veya aşiret sevdasıyla Şiileştirmeyelim Munzur ismiyle hepimizindir, kirletmeyelim ki coşkusunu yitirmesin, hep berrak aksın Not;Uyarılarım kimseye özel değil. Amacım “toplumsal yıkıma” engel olmak. Yanlışa pirim vermemek. Deve Kuşu mantığı 20 Ocak 2002 Tarihli Milliyet’te Hasan Cemal “Kürtçe konusu ile deve kuşu mantığı “ başlığında Muhsin Kızılkaya’nın “Yılmaz” isimli kitabından söz ettikten sonra şunları yazıyordu: “Milyonlarca vatandaşlarımızın ana dili Kürtçe. Kürtçe konuşmak serbest, Kürtçe yazmak serbest, Kürtçe gazete çıkarmak serbest, dergi de kitap da çıkarabilirsin. Kürtçe kaset doldurup satabilirsin. Ama iki yasak var: Kürtçe radyo ve televizyonla eğitim.. Deniyor ki Ankara’da: Kürtçe radyo ve televizyon serbest bırakılırsa, Kürtçe öğretilirse, Kürtçe eğitime izin verilirse, Kürt milliyetçiliği gelişir, bu da ayrılık fikrini güçlendirir. Türkiye’nin komşusu bir çok bölge ülkesinde, bir çok Avrupa ülkesinde Kürt dili geliştiriliyor öğretiliyor. Bir çok yerde Kürtçe eğitim var. Enstitülerde Kürt kimliği araştırılıyor, geliştirilmek isteniyor. Bugüne kadarki yasaklarımızı devam ettirmenin mantığı nedir? Bu bir azda deve kuşu mantığı değil mı? Başımızı kuma gömmekle artık bir yere gidemeyiz. Bu resmi mantığın Ankara da gözden geçirilip değiştirilmesinin zamanı çoktan geldi. Önce radyo ve televizyona izin verilmesinde, sonra eğitim konusunun düzenlemesinde yarar var. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının anadillerine , kimliklerine saygı ve duyarlılık gösterilmesi, bu topraklarda yalnız barış ve esenliği değil aynı zamanda devletin temellerini güçlendirir…” Bu açılım ve düşünüş; gelişen, umut çağrışan, birliğin, beraberliğin, güçlü olmanın, dolayısıyla kalkınmanın, belirleyici bilinci, ayrıca medya- köşe yazarlarının bir yerlere bağımlı kalmadı zaman ki serbest iradelerinin, sağlıklı düşüncenin sağ duyu göstergesi. Aynı gün Milli Savunma Bakanı Çakmakoğlu “ülkemizin birlik ve bütünlüğü, bölünmezliği için bizim savunduğumuz görüşler bellidir” beyanatı ile kırmızı ikaz düğmesine basmıştı. Çakmakoğlu “doğru” olandan, yasaların gereğinden, vatandaşa eşit davranmaktan veya yapılması gerekenden söz etmiyor, “savunduğumuz görüşler bellidir” demekle ırkçı politikanın sürdürülmesi gereğini, başınızı kumdan çıkarmayım “deve kuşluğuna devam” uyarısını yeniliyordu. Oysa Hasan Cemal bu politikanın “ deve kuşu mantığı olduğunu , Ankara’da gözden geçirilip değiştirilmesi zamanı çoktan geldi” deme yürekliliğini göstermişti. Peki şimdi ne olacaktı? Üzerinde ancak bir gün geçti. Aynı Hasan Cemal, aynı Gazetenin, aynı sütünde: Kürtçe eğitim gibi Türkiye’de sabır ve özen isteyen duyarlı bir sorunu sokağa dökmenin nasıl bir ahmaklık olduğu anlaşılır.” Diye yazıyordu. Böylece (tükürdüğünü yalarken) bir gün önce yazdıklarını “ahmaklık” olarak niteliyor ve bağımlı olduğu, belli ki baskı gördüğü yerden de özür diliyordu. Aynı zaman parçasın da aynı gazetenin, baş temsilcisinin benzer görüntüyü yansıtması rastlantı olamazdı. Başını kuma sokacağını beklemediğim Taha Akyol şunları yazıyordu: “Elbette ki bazı Kürt vatandaşları samimi otantik duygusuyla Kürtçe tv., kurs istiyor, ders istiyor. Bu duygularını anlıyorum ve saygı duyuyorum. Ama terör yapılanması devam ederken, militan teknik milliyetçiliği diri tutmak kastıyla yürütmekte olan “Kürtçe eğitim kampanyasını” yanlış buluyorum. Yürütülen kampanya bir terör ikamesidir” . İki tümcede iki çelişkili çifte standart: “Saygı duyuyorum”- “yanlış buluyorum” . Tanıdığımız kadarıyla, İnanıyorum ki birinci tümcedeki istem yani “bu duygularını anlıyor ve saygı duyuyorum” kendi usunun özgür yansıması, Ancak ikinci tümcesi “ yanlış buluyorum” ifadesi için aynı değerlendirme yapılamaz, aynı şey söylenemez!. Egemen siyası gücün veya “derin devlet” erkinin “Deve kuşu mantığına devam gibi bir baskının yapıldığı açık. Demek ki ırkçı politikanın “kırmızı çizgisi aşılmasın” ikazını yapanlar çok etkili ve özellikle yönlendirici köşe yazarlarının çok nazik yerlerine dokunuyorlar. İnanmak istemediğimiz , ancak “köşe olan” bir çok köşe yazarının belli olmayan güçlere bağımlı oldukları, siyasi otoritenin emrinde hareket ettikleri, “otlandıkları”, ek aylık aldıkları ,bunların bir çoklarının da hükümet politikasına göre “gündem değiştirici “olarak kullanıldıklarını, çıkar çatışması içindeki medyanın, açıklamaları ve verdikleri isimlerden öğreniyoruz. “Kürtçe eğitim istemine” MHP başkanı Bahçeli’nin : Planlı bir oyunun parçası, akıllarınca ülkemizi sıkıştırma hesabını yapıyorlar” açıklaması yandaşı inkarcılara, M.S. Bakanı Çakmakoğlu gibi “yanlışa, ırkçılığa” devam işaretiydi. Bir anda gündemleştirilen “Kürtçe eğitim istemi”sorunu, karşıtlarınca; “bölücülük “ , ayırımcılık “hainlik” noktasına “çakıl taşı edebiyatı” ile de en komik süreçlere vardırıldı.. Ayakları yerde sürünen ırkçı egemen gücün peşinde koşarken, geçirdiği beyin sarsıntısını atlatamayan F. Bila, MHP liderinin dediklerinin doğru olduğunu, aynen uyulması gereği üzerinde duruyor, ülkeyi batırmaya devem eden hükümeti öve öve bitiremiyordu!. Bilmediği, bilemediği çöllerde, kuşlardan duyduklarıyla okura seslenmeyi sanat edinen Emin Çölaşan, Kürt halkını ve dilini yadsıyan, küçümseyen yine “kuşlardan edindiği inciler usu ile “ Gidin sorun çoğu okuma –yazma bilmeyenlere dilekçe verdiriyorlar. Kürtler niçin anadillerini konuşmuyor? Niçin Türkçe konuşuyorlar? Niçin Türkçe gazete çıkarıyorlar? Niçin Memo ile Heso’nun konuşması aynı değil? Şeklinde devlet hükümetlerinin ayıplarını sıralıyordu. Ancak kendisi, bu ayıpların başında “Kürt-Kürtçe yasaklarının” geldiğini iyi biliyor. Biliyor ki “Türki” devletlerden gelen heyet ve devlet başkanlarıyla, Türk yetkililer Türkçe anlaşamıyor ve çevirmen kullanıyorlar. Acaba niçin Yanıtlar belli, yinede “kuş”ca bir iki örnek vermek yararlı olur! -İbrahim Tatlıses’in niçin okumadın? sorusuna yanıtı: “ Urfa’da “Oxfort” vardı da biz mi okumadık? – Bir süre TİP başkanlığını yapan Av. M.Ali Arslan bir duruşmada savcının “Kürt yok” savına karşın “mahallinde keşfine karar verilmesi” isteminde bulunur. – Sosyoloğ,din bilgini M.E.Bozarslan, yazdığı “Kürtçe alfabeden” dolayı tutuklanır, bu alfabeyi eline alan yargıç, M.E. Bozarslan’a göstererek: Bu nedir? diye sorar. O da sakin tavrıyla: “Kürtçe Alfabe efendim”.diye yanıtlar. Hiddetlenen yargıç “Nasıl olur, kim sizi kandırıyor? Kürt yok ki alfebesi de olsun” M.E Bozarslan: “O halde siz kendinizi üzmeyin efendim, nasıl ki Kürt yoksa o einizde tuttuğunun alfabeyi de yazılmamış, yok kabul edin, serbest bırakın çocuklarımın yanına gideyim” der. – – Aziz Nesin yayınladığı “Bulgaristan’da Türkler Türkiye de Kürtler” den dolayı Kürtçülükten yargılanır. Nesin savunmasında : Yıllardan beri yanlış bir kamuoyu yaratılarak bir Kürt sevmezlik oluşturuldu. Ben dünyanın en tanınmış yazarlarından biriyken T.C. nin ciddi bir kurumu olması gereken G.K.Başkanlığı yayınları arasında çıkan; “kart-kurt” ses benzetmesinden esinlenerek Kürtlerin Türk olabileceği gibi bir büyük gülmeceyi ortaya koymaktan aciz kaldığımı itiraf ediyorum.” – – Yanılmıyorsam Bedi Faik’ten okumuştum: İstanbul’da oturan iki yakın arkadaş arasında bir tartışma yaşanır. Biri Tarihi Mısır Çarşısı’nın ana kapısında zincir var, diğeri yok der.Tartışma uzar, yanlarından geçen bir adama sorarlar. Adam “yahu Mısır Çarşısı aha şurada gidin, var mı yok mu görün” der. Giderler, zincir yok diyen kapıdaki asılı zinciri arkasına alır, arkadaşına seslenir; Bak bir zincir görüyor musun ? yok dedim ya? Kafatasçı, çıkarcı mafya–çeteleri, kimi; milli duyguları vurguna, soyguna, talana harcayan siyaset cambazları, kendilerini karar verici “bilen” sanan vesikalı ulema katırları v.s. bir yana,” insana”(vatandaşa) ve haklarına, demokrasiye, kardeşliğe birliğe öncelik veren, ülkesini yüceltmeyi herşeyin üstünde tutan görevli, yönetici, siyaset adamı, bilim adamı akademisyen, rütbeli- rütbesiz benzeri aydınların .ülkenin gerçeklerini arkalarına almaları anlaşılır değil. Anlaşılan Bu aymazlığa dayanamayan devletin öne geçtiği, elit topluluğu gölgelediği. Her durum ve koşulda, doğrudan yana olmak doğrunun altını çizmek kaçınılmaz.. “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının anadillerine, kimliklerine saygı ve duyarlılık gösterilmesi, bu toprakta yalnız barış ve esenliği değil, aynı zamanda devletin temellerini güçlendirir.” Düzeni bozanlar Ülkemiz gariplikler ülkesi. Bu gariplikler demokrasi ,insan hakları başta olmak üzere seçimde, yasada, yargıda, eğitimde, ekonomide, sosyal yaşantıda kısaca tüm yaşam kesitlerinde devlet aleyhine ki olumsuzluklar dibe vurmuş durumda. Henüz mürekkebi kurumamış son genel seçim ile bir önceki seçimlerde verilen oylar, duyulan güven vatandaşların umutsuzluğunun aynası! Son dönem seçimlerinde muhalefet teki yeni partiler % 35-40 gibi büyük oy oranı ile tek başına iktidar oluyor, ancak hiç birisi beş yıl olan seçim sürelerini tamamlama başarısını gösteremedi. Hepsi de yetersiz ve güvensiz durumuna düştükleri, 3-4 yıl içinde yeniden seçime gitmek durumunda kaldığını izliyoruz. . Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını, “Türk-İslam Sentezinde birleşmeye iten, koşullandıran ırkçı iki parti, PKK liderinin yakalanması, “vatan millet Sakarya’ ve kimseye verilecek tek çal taşı olmadığı” edebiyatı yoluyla , şehit kanları ve milli duyguları istismar ederek iktidar olmalarıyla ülkenin çıkmaza sürüklemesini hızlandırdılar. Nitekim, genel seçimde tek başlarına % 40 üzerinde oy vererek bu iki ırkçı partiyi iktidar yapan halk, 3.5 yıl sonra dışladı. Bununla kalmayarak bu iki parti ile işbirliği yapan benzeri bir çok parti , son seçimde % 10 garajını aşamadıkları için TBMM sine bir tek temsilci sokturmadı. Çünkü hükümet oldukları, yönettiği devlette: her türlü eşitsizliğin, pisliğin, batağın, hilenin, soygunun,vurgunun, failsiz cinayetin, banka hortumlamaları, geliştirilen mafya-çete işbirliği içinde, her olumsuzlukta “derin devletin” parmak izi vardı. Ülke, ülke olalı tarihinde; dışta böylesine itibarsız, yalnız kalmamış, içte böylesine çöküşe sürüklenmemiş, ele güne muhtaç bırakılmamıştır. Nedeni bizce basit ve açık : Kısa ömürlü bu hükümetlerin üyeleri, iki de bir değiştiriliyor. Her bakan değişimi yeni bir kadrolaşma beraberinde getiriyor. Bakanlar kadroları tamamlamadan değişiyor.Çünkü kadrolaşma veya yenilenme de bir Müştaşar değişimiyle bitmiyor. Hükümetler devletten ziyada partinin çıkarlarını gözetiyor. Böyle olunca en küçük memuruna, köylerdeki ebe hanıma kadar uzatılıyor Bu yaptırım demokrasimizin klasiği olmuş durumda: Örneğin son hükümet bu değişim için 6 aydır çabalıyor, tamamlayamadı. Özetlersek devletin bir politikası yok, partilerin politikası var hizmet devlet adına partilere yapılmış oluyor

Bu Makale Yoruma Kapalı.

Arama

ARŞİV

Haziran 2018
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Mar    
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
252627282930  
Ziyaretçi Sayısı: