05- Seyit Rıza

SEYİT RIZA             SEYİT RIZA  (Dersim Efsanesi)
             Seyit Rıza, Şeyh Hesenan aşiretinin Yukarı Abbasan kolundan olan Seyit İbrahim’in oğludur. Dersim’in Lirtik köyünde doğar (1863 y.n.).Ancak, doğum tarihi kesin bilinmiyor. 1937’de idam edildiğinde,75 yaşından küçük olmadığı ve 80’in üzerinde olduğu söylenir. İlerlemiş yaşı,yasalara göre idamına engeldir.Yaşı küçültülür,öyle idam edilir. Seyit Rıza’nın bu yaş küçültme davasında şöyle bir olay yaşanır:
             Muhundulu Seyit Uşen (Hüseyin Doğan), Seyit Rıza’nın yaşını belirleme davasında tanık gösterilir. Tanığa, Seyit Rıza’nın yaşının (yasanın idamı sağlayan yaştan) küçük olduğunu söyletilir. Dava yargıcı, yaşı küçültülen Seyit Rıza’ya, tanık beyanına bir itirazının olup olmadığını sorar. Seyit Rıza, işlemin bir formalite olduğunu anlar, yargıca şu düşündürücü yanıtı verir:
            -Hakim bey ne desem boştur. Şahit büyük oğlumdan iki yıl küçüktür. Oğlumdan küçük biri yaşımı belirler ve yasa da bunu kabul ediyorsa, bu hukuka karşı  ne denir ki?
             Seyit Rıza, dört erkek kardeşinin en küçüğü. Babası, O’nun, yetenek ve cesareti yanında bilgeliğini sezmiş olmalı ki, aşiret yönetimini O’na bırakır.
             Seyit Rıza, babasının ölümünden sonra Lirtik’i terk eder. Tujik Dağı eteğindeki Ağdat köyüne taşınır. Bu, bir türlü yenilenme, çürümüş sorunlardan kaçmadır. Seyit Rıza ile Alişer’i haince öldüren Reyber arasındaki huzursuzluğun aslında kardeş olan babalarının “liderlik” kavgalarına dayalı eski olduğu da söylenir.
             Seyit Rıza’nın bu yeni yerleşim yerinde itibarı, hızlı, olumlu gelişir.Yumuşak tavrı, bilge sözleri, olayları soğukkanlılıkla halledişi, O’nun “Reyber” (yol gösteren) ve “Bava” (hikmet sahibi) rolünü yüceltir. Bu nedenle halk arasında;”Rıza Reyber” veya “Lace Bavi” gibi değişik isimlerle anılır. Kısa sürede, bu acılı yaşam sürecinde gizemli umarın aranan simgesi olur.Ünlü aşiret reisi Diyab Ağa’nın kızı ile evlenmesi, güvenirliği yanında ününü daha da pekiştirir.
           Nuri Dersimi, kitabında; “Dersimli Seyid Rıza’nın Gözlemi” başlığında şunları yazar:
         “Erzincan Kürt beyleri de Erzurum’a kadar aynı felakete maruz kalıyordu. Dersimli Seyit Rıza milis kuvvetleriyle kumandan Deli Halit Bey kumandasında dönen Ermeniler’i takibe ve Erzincan mıntıkasında Ermeni felaketine maruz kalan Kürtler’i, Ermeni mezaliminden kurtarmaya başlayarak ve Ermenileri kovalayarak Deli Halit Beyle birlikte Kara Kazım Paşa’dan önce Erzurum merkezine 27 Şubat 1918’de dahil olmuştuk. Gayet büyük ve tamamen ahşaptan mamul bir binanın içerisinde binlerce kadın,erkek, kız ve çoluk çocuğun mezkur binaya doldurularak müthiş bir surette ateşler ve canhıraş bir tarzda ateş dumanları içerisinde yatmakta olduğunu ve mezkur binanın dış kapısı altında bir çay gibi kan ve yanmakta olan zavallıların sularının akmakta olduğunu gözümle gördüm. Hayatımda bu gibi felaketli bir teessür sahnesine asla tesadüf etmedim. Binlerce felaketzede insanların Kürt olduklarını ve hiç olmazsa insan olduklarını görerek ve bilerek hüngür hüngür ağlamaktan kendimi zapt edemedim.”
           
“Koçkiri Hareketi” liderlerinde Alişer ve N. Dersimi, Seyit Rıza’ya sığınır. Seyit Rıza, Dersim aşiret geleneğini sürdürür. Merkezi otorite ile politik bağları olan kimi güçlü aşiret liderlerine uymaz ve onları teslim etmez, bu iki lideri sonuna dek, kellesi pahasına korur. O’nu,Dersim aşiretleri lideri durumuna getiren bu dürüstlüğü, mertliği, güvenilirliğidir. Bu iki liderle aynı ideali sürdürdüğünün kanıtı yok. Onları koruması ve düşüncelerine katılması yadsınamaz. Seyit Rıza’nın,bu iki liderin etkisi altında kaldığı kesin. N. Dersim’i, Seyit Rıza’dan “saygın bir yurtsever” diye söz eder ve onun idealist olduğunu belirtir.
“…Öncelikle memnuniyete değer bir şey varsa, o da Seyid Rıza’nın bütün kuvvet ve kudretiyle ve hakiki bir imanla beni sevmesi ve takdir etmesi ve her türlü hareket arzularımı kayıtsız ve şartsız kabul etmesi idi.”
“ Seyit Rıza’nın bana bu derecede itimadı, Türkiye hükümet makamlarının nazarı dikkatini celb etmiş bulunduğundan, her ne suretle olursa olsun Dersim’den çıkarılmam veya yok edilmem konusunda gizli yöntemlere başvurulduğu da anlaşılmıştı. Malum olduğu üzere, Garbi Dersimde Seyit Rıza umum Şex Hasanan aşiretleri rehberi ve manevi reisi ve hem de baş evladı bulunuyordu. Pederim Mılla İbrahim’den hususi tahsil görmüştü. Mütefekkir, milliyetperver ve fıtri zekası dolayısıyla Türkiye hükümeti Seyit Rıza’yı, umum Dersim’in yüksek bir reisi ve bu suretle beni de Seyit Rıza’nın kati surette ideoloğu tanımakta idi.”
              Bu itimat ve dürüst davranışın istismar edildiğinin Seyit Rızanın ipe gitmesindeki payının araştırılması gerekir.
Zamanla gelişen olaylar, Seyit Rıza’yı daha da etkin bir güç odağı haline getirir. 1936-37’de,Seyit Rıza Dersim aşiretleri güçlerinin lideri olarak sahneye çıkarılır.
             Seyit Rıza, bu tarihten sonra merkezi otoritece “tehlikeli” sayıldığı için aranan “asi”, halkınca da ayrı değerlendirilen,destanlara sığdıralamayan “bilge” ve “unutkan”dır. Bunlardan günümüze yansıyan birçok yazım, şiir, destan var. En önemlilerinden biri:
(…)
büyük bilge ve utkan diyor ki
     bizim dağlarımız yalçın
        yaylalarımız yüce
            kayalarımız sarp
                uludur meşelerimiz
nar yürekli yiğitlerle
      doludur köşelerimiz
bre paşa
konuşma boşa
çok iyi biliriz ölmesini biz”

            Seyit Rıza, ne Nuri Dersimi gibi bir düşüncenin ideoloğu, ne de Ali Şer gibi sanat, bilim adamı. Kimilerince, feodal bile sayılmayan, kendi halinde “Rehber” düzeyinde bir inanç ve aşiret adamı, kimilerince,”derin bilge”. Nuri Dersimi “babamın medresesinde okumuş” diyorsa da, tanıyanları, yakın akrabaları Seyit Rıza’nın okuma-yazmasının olmadığını ve kendisini ifade edecek kadar Türkçe de bilmediğini ileri sürerler.Yaşamında insanlara saygılı, ”dağdaki keçinin kılına dokunmayan”, yufka yürekli biri olarak tanımlarlar. Merkezi otoriteye gelince, Seyit Rıza, ele avuca sığmayan, Dersim aşiretleri üzerinde büyük etkisi olan tehlikeli “asilerin lideri”dir. Onun yabancı devlet sefirlerine gönderdiği İngilizce, Fransızca mektuplarda ki diplomatik incelikleri, bilgisine –dolayısıyla tehlikeli oluşuna- kanıt olarak sunulur. Oysa Seyit Rıza adına yazışmaları yürüten bunları yazan; emperyalist devletlere karşı 1914 yılında İstanbul’daki merkezi otoriteye karşı başkaldıran Koçkiri Hareketi’nin bu iki lideri Alişer ve N.Dersimi’dir. İstense bu iki kişi “yağdan kıl çeker” gibi alınıp Dersim’den tecrit edilebilir, bu kadar da kan dökülmezdi. Çünkü Dersim İsyan etmemiş, belki direnmişti.  Seyit Rıza hep savunmada kalmıştır. O sözle nasıhatla olumsuzlukları gidermeye çalışandır. Savaşın ölümün ne denli halka zarar verceğini en iyi bilendir. O bir Gandidir. Adına  İngizce Fransızca talimatlar yazan Nuri Dersimi Onun ölümümde yoktur.            
             Öte yandan, Dersim aşiretlerinin “direnme hareketleri” ilk değil. Cumhuriyete karşı da yapılmamış. Sömürüye karşı aşiretlerini koruma içgüdüsü alışkanlığı, Osmanlı otoritesine karşı süresiz devam etmiştir. Tarihe bakıldığında Dersim aşiretlerinin, bin yıla varan varlığını bu şekilde koruduğu görülür.
            Bir anlamda, Dersim’in tarih sürecindeki yönetim şeklinde yeşeren ve aşiret sisteminin olumsuzluklarından kaynaklanan, saldırıya karşı insani savunma iç güdüsünden kaynaklanan savunmanın,”Dersim Kürt İsyanı” veya “Cumhuriyete Karşı İsyan” nitelemesi ve liderliğinin Seyit Rıza’ya yüklenmesi “vebali”, politik bir yüklemedir. Etkili aşiret liderleri, Merkezi otorite içinde TBMM de Mebusturlar. Seyit Rıza’nın kayınpederi Diyap Ağa bunlardan biridir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da,10-15 milyon kişiye mal edilen 1925 harekatında 40-50 kişi asılırken, 1937’de 200bin nüfusu bile olmayan Dersim’de,bunun bin katı insan en ilkel şekilde vahşice yargısız katledilmiştir. Dikkati çeken başka önemli nokta iki yıl süren Dersim harekatından, Doğu Güneydoğu halkından her hangi bir yardımın gelmemesidir. Çünkü Dersim Kızılbaş Alevi Zaza diye etrafça da “öteki’leştirilmiş, her türlü yardıma kapatılmıştır (maddi, manevi, insanı hukuksal, yargışama yardımlar gibi)…Seyit Rıza,sonunda sığınacak yer bulamaz,”ipe” gider.
           Bilinçsizliğin yıkım dünyasında, sistemin acımasız çemberinde,Dersim’de yaşamı acı olur, değerler karmaşasında, doğru, yanlışa yenik düşer: Destanlar dizilir:

ve ince tülbentlerden süzülü
                  alnımızda kara yazılı
                  acımız elvan
                 yükümüz kahır
ve zalim devran
ve felek kahpe
ve kalleş insan/ iklim
ve dağlar sarp
       yollar çetin
           beller büklüm
             ve ekmeğimiz tandır
                   katığımız kenger
        keçedir yorganımız
yastığımız taş” diye iniler
.
               Seyit Rıza,1937’de kendini savaş içinde bulur. Başına toplar yağar. Beklemediği tepkilerle karşılaşır. Çok güvendiği dostu Alişer ve eşi Zarife’nin haince katledilmelerine dayanamaz. Uzun ve yoğun süren bir çatışmadan sonra, barış görüşmelerini yapmak için çağırıldığı Erzincan’da 5 Eylül 1937’de tutuklanır. Elazığ’a getirilerek yargılanır. Bu yargılamanın sonucunu ve Seyit Rıza’nın dar ağacına giderken bile ölümü hiçe sayan biri olduğunu, İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarından öğreniyoruz:
              “…Aradan aylar geçti, Seyit Rıza ve çevresi yakalandı. Mahkeme sürüyor. İşte bu sırada Atatürk, Diyarbakır’daki (“Dersim” olacak,y.n.) Murat suyu üzerinde yeni yapılan Singeç Köprüsü’nü açmaya gidecek, Elazığ’a gelecek. Karayoluyla Singeç Kööprüsü’ne geçecek. Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmen süer Bey,bana diyor ki; ”Atatürk,Singeç Köprüsü’nü açmaya gidecek.Dersim hareketi bitti. Beyaz donlu altı bin doğulu Elazığ’a dolmuş Atatürk’ten, Seyit Rıza’nın hayatını bağışlamasını isteyecekler. Beyaz donluların Atatürk’ün karşısına çıkmalarına meydan vermeyelim.
              1937 yılında resmi tatil günü cumartesi öğleden sonra. Atatürk Pazar günü Elazığ’a gelecek. Bizden istenenler “asılacak asılsın” ve Atatürk’ün karşısına Beyaz Donlular çıktığı zaman iş işten geçmiş olsun.O dönemde Elazığ Valisi Şükrü Bey, Savcı Hatemi Senihi Bey, Emniyet Müdürü Serezli İbrahim Bey, savcı yardımcısı arkadaşım.
             Şükrü Sökmensüer, ”Sivillerden Emniyet Genel Müdürünün Siyasi Şubesinden istediklerini al. Atatürk’ün istasyondan halk evine kadar korunması da size ait”dedi. Başta Macer Mustafa olmak üzere 6 kişi alıp yola çıktımk.Trenle Elazığ’a vardım. Emniyet Müdürü İbrahim Beye gittim. Savcı için,”kural dışı bir şey yapmaz,mümkün değil.”dedi.
             Savcıya gittim. Durumu kendisine anlattım. Bu konuda Adalet Bakanlığından da bir şifre aldığını, ama mahkemelerin cumartesi tatil olduğunu, tatilde ise sonuç almanın mmkün olmadığını bana bildirdi.Ve ekledi:
“Ben de mahkemeleri etkileyemem.”  Oysa, mahkemenin kararını Atatürk gelmeden evvel vermesini ve geldiğinde Seyit Rıza meselesinin kapanmış olmasını istiyorduk. Ben bunu halletmek için Hükümet tarafından buraya gönderilmiştim.
            Savcı yardımcısı hukuktan sınıf arkadaşım. Bana,”sen Vali’ye söyle bu savcı rapor alsın gitsin,ben senin istediğini yaparı.”dedi.  Biz mahkemenin tatil günü işlemesini ve alınacak sonucun infazını istiyorduk.
            Savcı, rapor aldı. Arkadaşı vekil olarak savcının yerine geçti. Mahkeme hakimini evinde buldum. Gittiğinde mahkemenin aldığı kararı yazdırıyordu. Hakimle konuştuk. Kendisi kararı daktiloya çetirmekle meşguldü. Devir, CHP devri. Herkes çekiniyor.
            Hakim bana, ”Cumartesi mahkeme toplanmaz, ancak Pazartesi günü mahkemeyi toplar, kararı veririz. Salı günü de idam hükümlerini yerine getiririz.”dedi.  O zamanlar dördüncü bölgede temyiz hakkı yok.
            Abdullah Paşa, Sıkıyönetim kumandanı olarak kararı tasdik edecek. O da, ‘Yukarıdaki karar tasdik olunur’ demiş, basmış boş kağıda imzasını. Yukarıya,’Abdullah Paşa’nın idamı’ diye yazsanız kendisi asılacak. Hakime dedik ki: ‘Bu dediğiniz gün Atatürk geliyor. Maksat hasıl olmuyor ki. ’Hakim,  ’Başkaca bir şey yapılamaz’ diyerek kestirdi attı. Ben de kendilerine sordum:
-‘Sizin saat 17.00 den sonra davaya devam ettiğiniz olmuyor mu?’
-‘Ooo,çok oluyor. Gün oluyor, dokuzlara onlara kadar çalışıyoruz.’cevabını verdi.
-‘Eee,sondan beş saat ihlal ediyorsunuz da baştan beş saat ihlal etseniz, olmuyor mu? Yani Pazar akşamı sahurdan sonra mahkemeyi açarız. Pazartesi günü 00.24’ten başlıyor’ dedim.
          Hakim, elektirikler kesiliyor’ dedi. Ona da çare bulduk. ’Otomobil farları ile hapishaneyi aydınlatırız. Halkevi’ne lüksler koyarız.’ Hakim bu defa;’samiin yok’ dedi. Ona da çare bulduk. Samiin de getirtiriz. Kaç kişi asılacak?’Onu karardan önce söyleyemem,’ dedi. Ama ekledi:’Savcı 27 kişinin idamını istedi. Biz ona göre mi hazırlığımızı yapalım? Bilemem’dedi.
            -“Beni asmaya mı geldin?
           Ceza İnfaz Kanunu,her asılanın ayrı bir yerde asılmasını, asılanların birbirini görmemesini emrediyordu. Bu şartı da yerine getirmeye çalıştık. Her meydana dört sehpa kurduk. Vali, bir de çingene cellat buldu. Gece 12.00de hapishaneye gittik. Farlarla çevreyi aydınlattık. Mahkemenin 72 sanığı var. Sanıkları aldık. Mahkemeye götürdük. Çingene de geldi. Adam başına on lira istedi, ”Peki” dedik. Sanıklar Türkçe bilmiyor. Mahkeme kararı açıklandı. Yedi kişi ölüm cezasına çarptırılmış, sanıklardan bazıları beraat etmiş, bazıları da çeşitli hapis cezaları almıştı. Kararlar okununca hakim, ilamda idam lafını kullanmadığı ve ölüm cezasına çarptırılmaktan bahsettiği için verilen hükmü iyi anlamadılar. ”İdam Tüne” diye bir vaveyle koptu. Biz, Seyit Rıza’yı aldık. Otomobilde benimle Polis Müdürü İbrahim’in arasına oturdu. Jeep jandarma karakolunun yanındaki meydanda durdu. Seyit Rıza, sehpaları görünce durumu anladı.
-Asacaksınız,dedi ve bana döndü:
-Sen Ankara’dan beni asmak için mi geldin? 
            Bakıştık. İlk kez idam edilecek bir insanla yüz yüze geliyorum. Bana güldü. Savcı namaz kılıp kılmayacağını sordu.İstemedi. Son sözünü sorduk.
           -Kırk liram ve saatim var, oğluma verirsiniz, dedi.
            Bu sırada Fındık Hafız asılıyordu. Asarken iki kez ip koptu. Ben, Fındık Hafız asılırken, Seyit Rıza görmesin diye pencerenin önünde durdum. Fındık Hafız’ın idamı bitti. Seyit Rıza’yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu.Ama Seyit Rıza, meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa hitap etti:
-Evladı Kerbelayıh. Bi hatayıh. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir
, dedi.

              Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap rap yürüdü. Çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağı ile tekme vurdu, infazını gerçekleştirdi. Oğlu yaşındaki bir subayı öldürecek kadar katı yürekli bir insanın bu mukadder akıbetine acımak zor. Ama ihtiyarın bu cesaretini takdir etmekten kendimi alamadım. Asabım çok bozuldu. Emniyet Müdürü’ne: Ben üşüdüm, otele gidiyorum dedim.”
            İhsan Sabri Çağlıyangil anılarında, Seyit Rıza’nın yargılanmasını aynan böyle anlatıyor.

Seyit Rıza ile Birlikte İdam Edilenler:
1.Seyit Rıza’nın oğlu Resik Hüseyin.
2.Şexanlı Aşiret Reisi Seyd Hüsen.
3.Yusufan Aşiretinin Reisi Kamer’in oğlu Fındık.
4.Demanan Aşiretinin Reisi Cebrail’in oğlu Hasan.
5.Kureyşan Aşiretinden Ulkiye oğlu Hasan.
6.Mirza Ali’nin oğlu Ali.

             Seyit Rıza son sözü olan; “Evladı Kerbala, bé hata, bé gunayma ayıptır, günehtır, zulümdür cinayettir” ile tarihe “Dersim 38 Katliamının hukuksuzluğunu kazımıştır. 1938 yılında Dersime düşen çığın umuda dönüştürür:

bir çığlıkla çığ düşer
         döndükçe büyür
ateş için için
         yandıkça büyür
sarı çiğdem uç vermiş
kar erimeye başlamıştır ığıl ığıl
patlamıştır tomurcuk
arı çiçekte
       turna gökte
             tel elekte
                   türkülenmiştir.”

           “Dersim” deyince Seyit Rıza, ”Seyit Rıza” deyince Dersim akla gelir. Dersim’le bütünleşmiştir Seyit Rıza. Dersim’in bir türküsüdür Seyit Rıza, İnsanlar doğar büyür ölür öldürülür. Onlardan türküler türer. Onların sesi kesilir, türküleri sesi kesilmez. Bu sesler nesilden nesile çağdan çağa ulaşır .

İnsanların türküleri kendilerinden güzel
kendilerinden umutlu
kendilerinden kederli
daha uzun ömürlü kendilerinden

           Seyit Rıza, Dersim Otuz sekiz’in bir simgesidir. Bu günkü neslin kızgınlığı, Dersim’in simgesi olan Seyit Rıza’ya yapılan hukuk dışı haksızlıktan kaynaklanıyor. Seyit Rıza hakkında yüzlerce eser çıkarıldı. Seyit Rıza’nın değişik şekillerde algılandığı, gittikçe efsanevileştiği görülüyor. Bu süreç doğru-yanlış devam ediyor.
           Kim nasıl değerlendirirse değerlendirsin, nasıl yorumlarsa yorumlasın Seyit Rıza’nın yaşamı, ölümü deninde yüce ve onurlu.Yakın tarihimize damgasını vuran bu kişilik, tarih süzgecinden geçtikçe gerekli yerini bulacaktır.

Arama

ARŞİV

Eylül 2018
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Mar    
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
Ziyaretçi Sayısı: