1. Bölüm – Civarik Doğa ve İnsan

CİVARİK   DOĞA VE İNSAN

  Civarik Köyü
          Yerleşik Ermeni merkezlerinden  iki Kilisesi ve konuk evlerinin bulunduğu Hardif Köyü bitişiğinde ki  Civarik Köyü,  Hormek Aşiretinin bilinen en eski yerleşim yerlerinden birisidir . Kızılkilise (Nazimiye ) ilçesinde Sülbüs- Bardo Dağı eteğine kurulmuş bulunan bu şirin beldenin  üç kez yok olduğu  ve yeniden tekrar kurulduğu söylenir. Bu yok edilişler için elimizde güçlü kanıtlar yok. Dilden dile söylemler yoluyla  bu güne taşınan yakın yok edilişin söylencesi kısaca  şöyle:
         1744 yılında Civarik yönetenlerinden  Usıv Ağa ölünce yerine oğlu Zeyno Şa geçer. Zeyno Şa, bir çok  Hormek’li gibi hırslı, dirayetli, dediğini yapan bir kişiliğe sahip.
         Zeyno, bir gün evinde dinlenirken uzaktan köye gelmekte olan bir adam ve yüklü katırı görünür. Bayıra girince adamın katırı yükü ile bayır aşağı yuvarlanır. Anında iki adamını gönder gidin o dama yardım edin der. Adamlar koşar adımlarla yabancıya kaşar. Bakarlar ki  yabancı katırını yola çıkarmış,  yükünü yüklemiş geliyor. Zeyno gücüne hayran kaldığı bu adamı konuk eder. Konuğuna “senin dayıların kimler oluyor”  diye sorar. Adamın annesini karsanlı olduğunu öğrenince bekar kardeşine bir Karsanan’lı kız  almayı “aht”  eder. Karsanu  yöresi Hakis İl Beyinin güzel kızını kardeşine ister. Şatafatlı bir düğün ile kızı Civarik Köyüne gelin eder.  Gel gelelim kız oğlanı beğenmez ve kısa sürede bir yolunu bulur babasının evine geri döner.
          Zeyno Şa (kara Zeynel) Karsanan aşiretinin beyinden namusumuzu geri ver diye kızı  geri ister. Kız geri dönmek istemediği için Zeyzo Şa’nun  bu istemi yerine getirilmez.
           Zeyno Şa adamlarıyla bir gece vakti İlbayı Beyin evini kuşatır. Gelini dışarı çıkarır, kız direnince  kılıçlar. Tekrar içeri girer ve Beyin küçük kızını alır köyüne götürür ve onu aynı kardeşiyle evlendirir.
           Ne ki getirdiği kız Dersim’in güçlü aşiretlerinden Haydaran Aşiret Ağa onlunun  nişanlısıdır. Aşiret geleneğinde bu bir  tecavüz ve saldırıdır. Haydaran Aşireti  bunu bir “namus” ve “onur” sorunu yapar. Kızın derhal teslimini ister. Zeyno Şa kızı “bizim namus oldu”  diyerek geri  vermez . Bu korsan yaptırımı kendine yedirmeyen, Karsanu, Heyderu, Demnu  gibi bir çok Dersim aşireti Civarik Köyü’ne saldırır, köyü yakıp yıkarlar. İki taraftan da onlarca cana kıyılır.

        Hormek Aşireti’nin Dağılışı
        Civarik
Köyü’nun bu yıkılışından sonra Dersim’in Hıran, İzol, Kureyşan aşiretlerinin çabalarıyla “Aşiretler Cemaatı” toplatılır. “Aşiretler Camaatı”  Zeyno Şa’yı  haksız bulur, kızın geri verilmesini kara bağlar.
          Zeyno Şa, kızın geri vermez Aşiretler Camaatı’nın kararına uymamanın, başına ne belaler açacağının bilinciyle Civarik Köyü’nü  30-40  aileyle  terk eder. 1786 yılında baba ocağı Civarik Köyü’nden  Kiği (Suke) kasabası Azakpert (Adaklı) nahiyesi yakınında bir yere yerleşir ve orada  “Zeynel Mezresini” kurar, yerleşir.
          Ne ki Dersim’ aşiretleri,  Kiği’nin ünlü  “Mirlerine” (Yazıoğullarına)  Zeyno Şa’yı Zeynelden barındırmamasını ve kovmasını aksi  durumda yöreye sefer düzenleyeceklerini bildirirler. Yazıcı oğulları bu tehdit üzerine  Zeynel mezresini ablukaya alır. İki taraftanda onlarca kişi ölür. Zeyno Şa ve akrabaları Zeynel’de barınamayacağını anlar 1787 yılı içinde Karaer yöresinin Ermenilerden boşalan Darabi beldesine, sonra dokuz köyüne  göçerler.
          Bundan sonra Sunni ve Şafii inançlılarla bitmeyen inanç savaşımları başlar. Bu göçer  Hormek’liler  yerleşik yöre halkınca “Kızılbaş Türkler “ diye  yıllarca horlanır ve “öteki” sayılır (Mehmet Şerif Fırat’ın  “KızılbaşTürk” tezinin kaynağı bu). Hormekler  Karer’in dokuz köyünden de  Muş ve Varto’ya dağılırlar.

          Civarik Yeniden Kuruluyor
        1786 yılında  Zeyno Şa’nın neden olduğu köy yıkımında etraf köylere sığınan Civarikliler  bu kez Gülabi önderliğinde “Köyü” yeniden kurar.  Ard arda iki lider Ğülabi’den sonra  Önder olarak “Ali” ve oğlu “Mehmet” anılsa da Hormek Aşireti toparlayan eski kişilik ve güvenirliğine kavuşturan Sıleyman  (Süleyman) Ağa ve Kardeşi Bertal Efendi olur. 

          Civarik Köyü Coğrafik Yeri     
          Civarik Köyü
Doğu Dersim’in en uç yeri, doğusunda Kiği’nin  Hardif (Ermenilerin eski yerleşik merkezi) ve güney doğusunda Taru Köyü  vardır. Bu kesimde Tunceli-Bingöl il sınırını Sülbüs ve Bedro Dağlarının dorukları belirler. Batısında Kimsor Köyü ve Deova Nahiyesi var. Civarik Köyü,  Melkis, Gemik ve Balığ mezreleriyle  bir bütündür. Kızılkilise (Nazimiye) ilçesine bağlıdır.

         Cumhuriyetle Değişen Adlar
        
Civarik, anlamı yönüyle pek belirgin değil. “ ırkçı kesim Türk kökeni ile “civar”dan cik cukla Civarik türetmesi uydurma.  Amaozonu, “amma uzuna” bağlayıp Amozon yerlisini Türk kökenli yapma gibi bir saçmalık kabul görmez.       
          Cumhuriyet idaresi dönemi, tam bir belirsizliğin ve sıklıkla değişimin nirengi noktası oldu. Doğu ve Güneydoğuda özellikle Dersim’de il  ilçe, belde köy isimleri çamaşır değişir gibi değiştirildi.  
İlimiz        Dersimidi  Kalan, Mamiki, şimdi Tunceli oldu,
İlçemiz       ;  Kızılkilise idi, Qışle oldu şimdi Nazimiye oldu.
Köyümüz    ; Cumhuriyetten önce Cıvrak, sonra  Civarik, 60 ihtilalıyla   Sarıyayla  oldu.
          Köyün değişmeyen kaderine karşı isimlerin çarık değişir şekilde değiştirildiği görülüyor. Bunu bir asimilasyon (yani kendine benzetme) ve toplumsal hafızayı silme çabasından başka bir anlamı yoktur. Değiştirilen isimlerle  yaratılan karmaşada açıkça toplumsal hafızası yani yerleşik kültürü siliniyor  ve yaşayan insanların kültür ve inanç dünyası yok ediliyor. Köyde, ulaşamayan  Musu, Malu, Velu, Çaxıl gibi semt isimleri oldu.
           1960 yılından sonra gereksiz değiştirilen köy ve yöre isimlerini halk unutuyor. Genellikle eski isimleri kullanıyor. Köylerinden birkaç yıl önce ayrılanlar geri geldiğinde değişen yol vs. den köyünü bulmak için eski ve yeni isim listesini yanında taşımak zorunda. Ad değiştirme “ötekileştirme”, asimile adına ,  faşizmin ırkçı çabasıdır.

        Soyadı  Kanunu

        1934’te  çıkan soyadı kanunu yaptırımı her  yenilik gibi Civarık Köyü’ne geç ulaşır. Soyadı kanunu ırkçı erk için “asimile etme” bulunmaz bir fırsat olur.  Köylere gönderilen görevliler Türkçeleştirme (Asimile) çabasını  “modernleşme yenilik” olarak halka yansıtır. Kendilerine  Ankara’dan gönderilen Türkçe soyadı listesi verilmiş, hazır.
         Görevliler Civarik’ gelinceye kadar listedeki isimler tükenir. İstediğin soyadını  Türkçe olmak koşuluyla alabiliyorsun. Bu sınır köyüne ulaşan memur önce ağa evine uğrarlar Süleyman Ağa; Tanrıverdi,  Bertal Efendi; Yurtsever  ve diğer kardeşi Akbayır   soyadını alır.  Bundan sonra gelenlerin soyadını memur  belirler ; Karatoprak, Kırmızıtoprak, Kızıltoprak, Altoprak, Aktaş, Akbaş, Kocabaş, Sarıgül, Morgül, Akgül, Beyazgül, Kargül, ….  Şeklinde tüm taş, toprak, çiçek vs. isimler konur, dönülür.

         Civarik Köyünde Sosyal Yaşam
         Civarik Köyü; Balıx Gemik, Melkis yerleşim yerleriyle;  Bedro, Sülbüs Dağlarının eteğine kurulmuş, inişli çıkışlı  yolları acı tatlı yaşamıyla  bu dağlara bağlı..
          Sülbus-Bedro Dağlarının annelerin ak sütü pınarları,  geyiklerden öte yolcusu olmayan çetin yolları, çiçek bahçesi yaylaları, serinlik  yansıtan yamaçları, yalnızlığı paylaşan koyaklarıyla  Civarik’i kendine bağlayan bu dalardır.
        Günün ilk ışınlarını yakalayan doğa harikası bu dağlar, geceleri eteklerine serinlik taşır.
Saatler günleri, günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları yumak yumak sarar..
        Civarik’te kışlar uzun, baharlar belirsiz, yazlar kısa sürer. Baharla eriyen karların altında beli bükülen canlılık toprağa bir başka başkaldırır. İlkbaharla üstü ile bütünleşen bu yaşam diri yeşile bürünür. Pınarlar,   eteğe indikçe, sayıları çoğaldıkça daha çok ak köpük solar. Eriyen kar sularıyla birleşen bu sular uç veren her renkte ki çiçeği emzirir. Canlılık dağlara eteklerden yayılır.
         Yaylalara koyun kuzu meleşmesi, katırların tepişmesi, yayıkların gümbürtüsü yayılır. Mirler yaylası,  yoğun pınarlarıyla bu yörede  umulmaz bir enginliğin beşiği olur.
         Uzun kış gecelerinde tükenen çıralar karşısında solan, sararan yüzlere taze kan gelir… 
         Kararan duygular yeşilliğin torakla birleşen grimsi soluğunu tazeler. …
         Tüyü bitmemiş sevgiler, divane sevdalar, mistik mısayiv bağlılığı, kirve kutsallığı komşu hakkı, kul lokması uygulaması  ömürlere canlılık verir. ..
          Yamaçlarda sürgün halinde görünen sini büyüklüğündeki sınglar (süt mantar) , servi boylu narin rüveş (ışkın)lar  alçaklardan yükseğe etek bollaşır.

            Yaylaya  Çıkmak 
          
 Civarik’te yaylaya çıkmak; Taze kaynaklara uzanmak, kelebek  kanatlarıyla serinlemek, kaval eşleğinde su içmek, arılarla çiçekten çiçeğe konmak, süt olup bakraçlara dolmak, yayık olup yağı yoğurttan ayırmak için koyun-kuzu, keçi –oğlak,  inek- dana,  öküz- tosunla Sülbüs-Bedro dağlarının yamaçlarına yaslanmaktır.
         Şafakla uykularını sabah yeline tutan toprak tenli gül yanaklı, servi boylu  kız-kızan yataklarından sıyrılır. Akşamdan mayaladıkları yoğurtları boşalttıkları tulukları “sipiler”e asar arkasına geçer yayık yaymaya başlar.
         Tuluklar çoğaldıkça yayık gümbürtüleri  yankıladığı uzaktaki zirvelerde  armonileşir. Sabahın aydınlık perdesini aralar, tazeliklerin güzelliklerin üzerine yağ kaymak salar.
          Şalını  beline saramamış söğüt dallı beller, alımlı bedenler çalımla kıvrıldıkça tuluktaki yağ tanecikleri tomurcukları ayrandan ayırır. Sevda yüklü gizemli tomurcuklar de  bedenlerden  ileriye fırlar. İri dik ulaşılması güç bu sevda çiçekleri ilkin doğa ile sevişir..
           Bedro Dağı’nın gizemli çifte doruğu arasında yaşama başkaldıran kardelenler, doruktan doruğa kanat çırpan fistan renkli kelebekler, Sülbüs Dağına sevdaların doyumsuzluğunu, tazelik ve ürkekliğini yansıtır.

 

         Yayla Yolu
         
Yayla ile köy, yada biçin  arası günlük iletişim zorunludur.  Sabah köye ve biçine gidilir, akşam yaylaya dönülür. Her şafak vakti yayık sesleri arasında uyandırılan körpe beden (çoluk-cocuk)  köye ( yada işyerine )  sırtlarındaki  küçük tuluklarda ayran, ellerinde ki taslarda kaymak-yoğurt  taşır.
          Yol yok, iz var.   Çarık dayanmaz bu yola. Çıplak ayaklarla bu inişli çıkışlı, zor yamaçlarda, ayakların taşa takılması, kayması, kanaması, yarılması ellerindeki yoğurdu dökmeye neden sayılmaz…
         Gün dönümü bu yolların dönüşü başlar. Köyde boşalttıkları kaplara yayla ezgileri taşınır geriye, yaylalara ..
                      ”Yayla yolunda öter zalimin kızı şakırdamasa olmaz
                        Bayırlara yayılan koyun kuzu meleşmese doymaz
…”
         Yayla dönemi  iki-üç ayla sınırlı. Dağlarda ve bayırlardaki otların biçiminden sonra sıra köy ekinlerini biçmeye gelir, köye dönüş başlar. . …

         Yayla yaşamı, cıvıl cıvıl
          Tüm canlılar yayla dönemi artı yaşar. Biçicilerin tırpanı  ileriye doğru sallamalı, orakları  içe buken bilemeli, çobanların taş yarışı daha uzakları ulaşmalı, sevdalar bol oksijen solumalıdır. Yayla düzlüğünde koçların tokuşması, tekkelerin kütü, boğaların meydanları deşmesi, danaların “mozlaması” daha delicesinedir….
            Köy tarlaların da başaklar sarı olgunluğu geç yakalar. Biçilmeden firig firig yenme tazeliğini uzun sure korur.
            Katırların inadı tutmaz, tarlalardan başak demetlerini harmanlara inatsızca taşır.
            Harmanda döveni turlayan tosunlar boyunduruğa boyun bükmez . Dövene çakılı silisli çakmak taşları buğday taneciklerini ezmez. Saman, esen yele kürek kürek savrulunca sap samandan arda tahıl kalır.  Tahıl “dıstarı”den (el değirmeni)geçer un,  kızgın sac üzerinde pişer ekmek olur. Cuma akşamları ailelerin  “ziyafet” günüdür.  Bu ziyafetin baş yemeği ocaklarda  sac altında pişirilen “bızıke” den yapılan  “şir” yada “zerevet” dir.

 
         
Yayla Dönüşü
          Yayla dönüşü, kış kapısını aralamadır. Yaşam, kum saati gibi artıdan eksiye boşanır. Günler, orak ağzı gibi içe keskin kıvrımlı, biçileni yaklaştırır ve de  tüketir.
          Zamanı, güneşin çıkışı, yükselişi, batımı, çobanların gölge adımlamaları,  hayvanlarının refleksleri , geceleri ay, saman yolu, kümeleşen yıldızlar belirler. Mevsimleri, bitkilerin renkleri ayırır.
          Yeşilin sarıya dönüşümü, sevgilerin buruklaşması, doğayla kurulan gönül bağını etkiler.Yavaşta olsa bulutlar, güzellikleri kırağının taze nemine boğar. Yeşillikler solar, soyunan toprak üşür ve üşütür. Yamaç meşeleri, dereleri  boylayan söğütler, köy içinde ark kenarlarında sıralamış  köyün simgesi kavak ağaçları , döktükleri  sarı, kırmızı, mor renkli yapraklarla  toprağın üşüyen karnını örter. ..

            Civarik’te Ömür
            
Civarik’te ömür altı ay kar altında çıra ışığına asılı kalır..
             Kar yağışının bu köye ulaşması kademelidir. Genellikle üç aşaması var.
             Birinci aşamada yağan kar,  Sülbüs-Bedro dağlarının zirvesini aklaştırır. İkinci adımda bu dağları yarıya kadar  kaplar. Kar üçüncu aşamada köyün tümünü beyaz örtüye büründürür.
             Bu dağ köyünde kış erkenci, hazırlığı dardadır.
             Yaşam altı ay kar altında soluksuz kalır. Kar yağışı metreleri bulur. Bu nedenle tüm evler taştan yapılmış iki katlıdır. Kar çoğu kez birinci katı aşar. Tipilerde iki katın kar altında kalma olasılığı var. Bu  kar yükü altında evler çöker. İçinde yaşayanlar kar yığını altında sönen çıralara paralel  bittikçe tükenir..

         Tuzla takas
        
Civarik bir dağ köyü. Arazi  yetersiz ve olanı da verimsizdir.
         Çok mahsul elde etmek için çoğunlukla darı ve arpa ekilir.
         Buğday temin etmenin bir tek yolu var. Doğuda bulunan Pülümür Tuzlasına gidilir tuz alınır köye getirilir. Alınan Tuz tekrar karırlara yüklenir batıda bulunan Mazgit’te hatta Diyarbakır Urfa’ya götürülür . Götürülen tuza karşı,  birebir en çok bire iki takasla buğday alınır köye getirilir. Bir katır yükü olan iki teneke tuz için en azından bir hafta zaman tüketilir.

             Nakliye Aracı Katır
            Yol ve tekerlikli araba olmayınca tek vasıta aracı katır olur.
            Katırı  olmayanın vay haline. Güçlü bir katıra, çok iyi bir çift öküze, helal süt emmiş en azından dört beş erkek evlada sahip olmayan bir aile bu yörede kışı atlatamaz. Yaşama konu  aile bireyleri değil. Bedro Sülbüs eteklerinde insan yaşamı, beslediği katır, öküz, koyun keçi inek vs.ye endeksli.. İş yapacak, katır yükleyecek peşinde koşacak, her türlü saldırıya karşı aileyi koyacak erkek evlada gereksim duyulur. Bu bir realitesidir.

         Barınma
       
İki katlı taş ev zorunludur. İki katlı, taş duvarlı, toprak damlı evlerin alt katlarında besili hayvanları için  ağıl-ahır, üst katında sahipleri barınır. Bu aynı zamanda iç içe ısınmalarını sağlar. Genelde evlerin arka bölümü iki kat yüksekliğinde “Merek” denen ot samanlık ve arkasında (bina dışında)  da harman bulunur. Bu projenin asıl tatbikatçısı Ermenilerdir. Annemin anlattığına göre bizim ev gibi bir çok köy evinin de ustası Ermenidir.
         Bu iç içe yaşamın terazisi denk tutulur. Besi hayvanlarına  “hayvan”  denmez. Her keçi, koyun öküz, ineğin ayrı ayrı sıfat niteleme isimleri var ve onlarla anılır, çağrılır. Aile bireyleri besi hayvanlarıyla özdeşleşmek, bütünleşmek zorunda.  
        
Bireyler arası ilişki alışılmışın dışında sürer. Erkek çocuklara seslenirken sevimli akıllı yaramaz afacan anlamında “kutık” (erkek köpek) denir Aynı şekilde kız çocuğu, ”dela mı” (dişi  köpeğim) denir. Bu tabirler asla kötüye yorumlanamaz , halen geçerli. Şair der ki; 
                         “saré mı dezeno ez néwesu
                          dela mı nao dota éna ez wesu” 
         (Başım ağrıyor ben hastayım / Sevgilim geliyor iyileştim.)
          Bu candan yaklaşım, “insan düşünen hayvandır” nitelemesi  böylesine ortak ve sıcak yaşama dayanıyor.
          Civarik’te, yararlı hayvanların ölümünde başlarının mezara gömüldüğünün tanığıyım. Bunların başında katır gelir. İyi hizmet veren katırın, evi koruyan köpeğim itibarı var.

           Yollar
         
Yörenin bu dağ köylerinde yol yok iz var. Köy içi yolları tarla sınırları belirler.
          Köy dışı yollar dağlara bayırlara nehir ve vadilere bağlı; inişli -çıkışlı , karlı –yarlı ve de dolanbaçlıdır. Ata, eşeğe göre de  değil bu yollar. Bu nedenle köydeki at sayısı, köyde ki ağa bey sayısını geçmez.  Ancak katır bu izleri sürer keçi bu dağlara tırmanır. Tekerlek girmemiş bu köylerde  tüm nakliye katırlarla yapılır. Köy içi ekin, ot  demetleri,   tuz, zahire, odun ve dağda biçilen otlarlar hep  katırla taşınır.
          Köy içinde biçilen otlar , ekin artığı saman besi hayvanlarına, ancak iki üç ay yeter.
          Yazın dağlardan biçilen otların taşınması güç olduğu için  yerinde “lod”(yığın) yapılır. Çürümesin, rüzgar dağıtmasın, diye üstüne taşlardan şapka yapılıp korumaya alınır. Kış içinde yağan kar ve tipi dereleri tam doldurduktan sonra bu atlar kızakla dağlardan köy evlerine taşınır
           Kışın kızakla ot taşıma, çığ tehlikesini sırtında taşımaya özdeştir. Çığ zamanını seçmekte deyimli olmak gerekir. Ayrıca kızak önünde dik inişlerden inmek ayrı cesaret ve ustalık işidir.
           Köylüler ekip halinde imece usulü hava koşulları yoklanarak bu işe girişiyor.  Dik  yokuşlardan inmek, arkadan kızağı frenlemek kolay değil.
           Civarik’te güçlükler, ölümün gölgesinde sevgi sevdaya dönüştürülerek aşılır. Yaşam tek düzeyli olamıyor . Ölüm kalımla özdeş. Güçlükleri aşma sevdalı olmayı gerektirir.
           Tüm güzellikler filizlenir,  ot olur biçilir. Dağlarda demet demet lod yapılır . İçlerinde nadide güller saklanır. Kar fırtınası sevgi adına dereleri doldurur. Gülleri içinde barındıran bu “lod”lar kızaklarla  köy evlerine taşınır. Çalınır sazlar yankısı dağları aşar. Ardında çaylar içilir ,sonra tarhana çorbası kaşıklanır. . Yorgunluklar bıyıklardan süzülürken yeni güzellikler başka bir güne bırakılır.     
           “Tı sosına weté vasé kou
           
Ez çinen to ken verté lodu
           
Tı  puké vora pırkena deru
            
Ez nanro taug toan çe u
“Otlar içinde senbir gülsün
Sakladım seni yığınlar içine
Kar olur dereleri doldurursun
Taşırım seni kızakla evimize

           Tezek
         
Köy yaşamında insanların besi hayvanlarıyla birlikteliği, hayvanlardan yararlanma sınırlarını zorlar. Hayvanların eti, sütü, yünü, derisinden öte dışkısından da yararlanılıyor.
         Civark yaylada tezek yapımı  önemli bir iş, ortaklaşa bir eğlence ..
         Her sabah vakti, sığırların yayla ağılarından çıkışından sonra kıdemli bir  “kewani” (evi yöneten hanımın) “yallah” komutu ile büyük baş hayvanların öbek öbek dışkısı toplanmaya başlanır.
         Toplanan naxır dışkısı  küçük baş hayvanların dışlısıyla harmanlanır. Çıplak ayaklarla ezilerek karıştırılır. Yapılan tezekler güneşe serilip kurutulur. Kışın yakılmak üzere, katırı olanlar katırla olmayanlar sırtı ile köye taşır.
          Kışın evlerde  ağılların altı süpürülmez, baharla 20-30 cm kalınlığında biriken dışkı kütlesi kerme kemre  kesilir kurutulduktan sonra  tezek olarak yakılır.

              “Hal- hatır” sorma
            
Her ilk karşılaşmada “hal-hatır’ sormak bu yörelerde usuldendir. Tanışık olsun olmasın evine gelen tüm yabancıların hal-hatırı sorulur.  “Hal-hatır” sorma karşılıklı tekrarlandığı için zaman alıcı  bazen de bıktırıcı olur.  Bu nedenle son yıllarda, gelenler çoksa “cemaat selamlanır oturulur..
           İki kişi karşılaşınca önce selam anlamında “Mave xıri” (bizden hayırlar) denir. Yan yana gelir ve birbirinin omuzu öper.  Bu öpme şekline  “kele”  denir. Oturduktan sonra ev sahibi gelenlerden  tek tek hal- hatır sorulur. Hal-hatırı sorulanda ayni şekilde soranın hal-hatırını sorar. Bu usuldendir.
           “Hal-hatır ” sorma klasikleşmiş bir deyim, genelde;  “ Hoş geldiniz, mal- melal,  çoluk- çocuk ev halkı nasıl “ şeklinde. Uzaktan geliniyorsa buna “çektiğin zahmet” eklenir. Dikkat edilirse önce mal-melal  önceliği var. Mal-melal genel anlamdır. Geçim kaynağı besi hayvanlarını, geçim unsurlarını kapsar.
            “Çektiğin”  ya da “gördüğün zahmet” yörenin güç koşulları  köprüsüz geçtiği nehirleri, geçit vermeyen dağları, bataklıkları geçişini, yalınayak yürümenin zorluğunu içerir.

           Medax  (ölü yemeği)
           Kış eşiğinde, yerine getirilen önemli bir yaptırım Çéye Merdu  (Çiye Merdu) vermedir. İşlerin bitiminde her aile ölenleri için bir yemek verme  geleneği yerine getirmek zorundadır. Her ev durumuna paralel  “zerevet”ten tutun  da saç kavurma, et yemekleri, pilav komposto helva ziyafeti verir. Gücüne göre hareketle bu yemeğe mahalle, tüm köy ve Komşu köylerden de çağırılan olur.
            Yemekte sofra kuralları geçerli. Sofraya oturmada yaşlı ve yabancıya öncelik tanınır. .
           Yemek yiyenler kapıya yakın bir yere konan ibrik ve leğende ellerini yıkarken yerine yenileri oturtulur. Yemeğe neşe hakimdir.  Safradakiler  birbirine takılır, yarenlik ederler.
           Mezarlar her ev veya evlerin akta tümseklerinde bulunur. Mezarlara çok önem verdikleri söylenemez. Bu nedenle mezarlar dededen toruna belirsizleşir. Eskiden her perşembe gecesi mezarlara mum dikilir, helva dağıtılırdı. . 

          “Gağan” (Noel)
         
Gaxan bir yılbaşı inancı, yılbaşından bir hafta önce başlar .
          Civarik Köyü Balığ mezresinde “Çé  Sare” de evin dam direğine asılı bir asa ve kılıf içinde bir hançer var.  Her yılbaşından önce ki Cuma günü  köy halkı bu eve gider. Gelenlerin beraberinde getirdiği  yemek ve çerezler birleştirilir. İçinden  yetimlerin payı ayrılır,  kalanı  ibadetten sonra  gelenlere ikram edilir.
         Hikaye edilir ki “Bir yılbaşı çok zor geçmiş. Çoğu halk açlıktan kırılmış. O aralar  yılbaşına bir hafta kala elinde asası belinde hançeri  ak sakallı bir  görünmüş. Ak sakallı ev ev dolaşarak tüm açları , giydirmiş, doyurmuş.        Yılbaşından önceki cuma günü bu eve uğramış, elindeki asayı ve belindeki hançeri dam direğine asarak kayıplara karışmış.”
         Asa yardımlaşmanın, hançer kötülüğe karşı koymanın simgesi kabul ediliyor. Hançerin çoğu kez kılıfından çıktığı, yoksulları kötülüklerden koruduğuna inanılır. Malı varlığı olanın kış (Çele) soğuğunda yoksullarla paylaşması yardımlaşmanın en hayırlısı kabul edilir.

               Xızır  Orucu
        
Alevi inancında “Hızır” çok önemli bir yer tutar.
         Xızır, dara düşenlere ilk yardımda bulunan varlıktır .  Her dara düşeninin kurtarıcısıdır. Yeter ki onu çağırmasını bilesin. Buda her insan için eşit davranış ve düşünüşe bağlı  “ya Hızır sen varsın koru bizi” demesine laik olmak yetiyor. Yardım gelmiyorsa senden daha aciller var demektir. dan umut kesilmez, sıra beklenir. O bir tanrı meleği yanlışı olmaz inancı Alevi anlayışında yer etmiş.Bu meleğe karşı gösterilen hoşgörüyü insana yansıtma erdemdir.
        Her yıl  13 şubatta üç gün oruç tutulur.Bu “Hızır” içindir. Önceden samanlığa kurbanlık koç konur iyice tavlı olduktan sonra bu orucun bitiminde kesilir birlikte yenir.
         Bir zorunluluk olmadıkça “deşinar” (düğün oncesi bağıt),  nişan, düğün, kirvelik mısayıp “medax” (olü  yemegi) ve benzeri şenlikler bu döneme rastlatılmaz.

          Tek Evlilik Esası 
       Yörede tek evlilik geçerli. Bu tüm Dersim aşiretlerinde, başka bir söylemle Alevi inancının en önemli kuralıdır. Sanırım Alevileri diğer İslamı kesimden ayıran önemli özellik bu, yani  kadına duyulan saygıdır. Çünkü kadın, anne, bacı, eş en önemli varlıktır.
         Akıl yoksunluğu, kısırlık, ihanet, iş görmemezlik gibi nedenler olmadıkça ikinci eş edinme olanağı bulunmaz. Ayrılma, yada ikinci eş edinme kararını eşler ve aile bireyleri vermez. Karar vericiler Mürşit pir rehber komşu ve köyün yaşlı erkanı oluru ile gerçekleşir.
         Boşanmalarda karar gereği kadına bir “beyaz kağıt” tabir edilen bir belge verilir ve kadın bu belge ile baba evine teslim edildikten sonra boşanma geçerli olur. Kadın haklarını   gözeten bu uygulama kadının saygınlığını artırır. Nitekim köyümüzde erkeklerden öne çıkan, önemli kararlarda söz sahibi olan bir çok saygıdeğer hanım var. Anımsadıklarımdan; Dake Ağay, Fata Bolçıke, Çarekıza çé apı, Kuresiza Esku,  Kemıze, Hena Xılı ve son neslin Ezima Efendi” bunlardan bir kaçıdır.
        Köyümüzden biri (Usené  çı apı)  eşi varken ikinci eş edinme sevdasına düşer. Bunu duyan Hena Xeli bir cemaatte O’na  şu sitemde bulunur; “ Uso, Uso  Tı  miré dı heru névena nikana ( Hüseyin Hüseyin sen iki eşeği çayıra bağlayamaz bir yerde durduramazsın”   diye azarlayınca Amca Hüseyin bu sevdadan vazgeçer.

        Evlenecek Ağa olunca
        
Civaik’te  2. Gülabi zamanında dağılan Hormek Aşiretini yeniden toparlayan Fero Şa, il beyi olmayı düşünür ve  kendisine destek olacak güçlü bir aşirete damat olmayı düşünür.  Ancak evli olduğu için ikinci eş edinmeye bir “neden” arar.
        Yörenin  ünlü aşiret ağa ve beylerine bir ziyafete verir. Bu ziyafete inanç liderlerinden mürşit pir ve rehberi de konuk eder. Sofralar kurulur çaylar içilir yemekler yenir ..

Yedi oğlu var onları bir sofra etrafında toplar. Önlerine bir karavana yemek koydurur. Çocuklar misafirlerin gözlemi altında yemeklerini sakince yer bitirir sofralarını kaşdırır. Bunları gözeten Fero Şa tüm cemaate döner ve “ eyvah ben yıkıldım, ocaksız kaldım “diye dövünmeye başlar. Konuklar ne oldu ağam diye sorunca: “Yedi çocuğum bir karavana yemeği kavga etmeden, kapışmadan bitirdiler , bu ocağımın sonu demek ey vah ocağım battım”
       Cemaat Mürşit pir önderliğinde konuyu görüşür, bu evlatlar atıl sayar, ikinci bir eş edinmesini kararını ilan eder.

         Gelin ve Bervi
        
Gelin, bir “bervi” eşliğinde,  düğün alayıyla damat evine getirilir. Evler genelde iki katlı ve toprak damlıdır. Gelin, evin alt kattaki giriş eşiğinden içeri sokulmadan at üstünde durdurulur. Bu arada toprak dam üzerinde sağdıcı izleyen damat, eline tutuşturulan bir büyükçe elmayı  aşağıda at üstündeki gelinin başına nişanlar. İsabet ettirmeyen damat ayıplanır beceriksiz kabul edilir. Damat ıskalaması durumunda sağdıç elindeki almayı salar.
         Bu Soa réce (has) elma yörede bulunmayan bir nimet. Uzak diyarların malı, varlığın sembolü, sandıkların nefis bulunmaz kokusu. Halk ozanı Sey Can bir şirinde sevdiğinin yanaklarını bu elmaya benzetir: Yanakların kırmızı, Gümüşhane elması. (“Sure to surkena / Zı soa Gümüşxanı”)
        Küçük yaşta evlendirilen kimi “zama” (damat) adayları eline tutuşturulan elmayı gelinin başına mı atsın yesin mi şeklinde kararsız kaldığı ve çoğu kez yedikleri hikaye edilir. Bu neden olacak ki damat eline verilen elmayı yemesin diye de ağzını beyaz bir mendille kapatması  kuralı konulmuş.
        Evlilikler daha önceleri tümüyle “görücü”  yoluyla  gerçekleşirmiş. Gelinde aranan özellik,  çalışkan ve çilekeş oluşunda odaklaşır. Yani gelin damattan önce “ eve lazım”  anlayışı egemen. Diğer asıl görev nüfusu artırmaktır. Bu yoksul toplumların ortak kaderi.
       Şimdi görücü yolu kapalı. Ancak çoğu kez damat adaylarının tez canlılığı, sabırsızlığı  ironi, yaşamsal yanlışlara yol vermektedir.
        Yaşanan bu ironi olaylar arasında görüp bir keresinde beğendiği kız yerine yanlışlıkla aynı evde yaşayan kardeş kızı istendi. Düğünde, gerdek gecesine dek gelin yüzünün kapalı tutulması kuraldır. Bu düğünün gerdek gecesine, damattın “0y dayé a niya” (oy anne bu o değil) çığlığı damgasını vurmuştu.

                                     ***

           Köyde Mizah

        Canlı espri-fıkralar
        
Bu dağ köyünde fıkra anlatılmaz, espri aktarılarak yaşanır. Ev yapımındaki köşe taşları gibi  ustası taşı  önüne gelen taşı alır yontar anında gediğine oyar. Bu neden olacak, bu köydeki köşe taşı ustasından çok espri ustası var.                                               

           Söyleyeceklerinin resmi
         
Yatılı öğrenciyim, devletin verdiği lacivert elbise sırtımda, siperli şapka başımda ,kötü bir fotoğraf makinesi elimde, Civarikli gençlerle  Melis’e gitmiştik. Dönüşte çok  sevdiğimiz ilk okul arkadaşımız  Hıdır tosunla karşılaştık. Aramızdaki takılma ve yarenlikten sonra ben;
-Hıdır İstanbula gidiyorum ağabeyine bir diyeceğin var mı deyince Hıdır Tosun
-Allah aşkına bizi makine vur (resmimizi çek) , götür ağabeyime ver. De ki bu sizin boz eşek, üstündeki kardeşin Hıdır,  halleri budur.

         Ben o dükkanı bilmiyorum  
       
Köyde  kış gelmeden, giyim- kuşam ihtiyacı için  mutlaka bir kasabaya gidilir.
Hesé Deli, Erzincan’a gitmeye hazırlanan ancası Sélé  Momuk’a  250 kuruş verir. Bir sürü de istekte bulunur. Erzincan’daki  manifaturacı  dükkanını tarif eder. Sélé Momuku parayı geri verir ve “Na xonde çıyoke ke na perura ino cérin ez é dukanı nézonen ( bu parayla bu karar eşyanın alınacağı dükkanı ben bilmiyorum  sen gel al) der.

          Sayeke yaptım
         
Melkis’ten Memé Çerxi  İstanbul’a çalışmaya gider. Bir gün hemşerisi Memé Cemi Kazlıçeşme’den başka bir bilmeyen Memé Çerxi alır Yüksek Kaldırıma götürür. Pencerenin birinden  içeri bakan Memo Çerx bir cinsi latif ile göz göze gelir. Hanım kaş-göz eder buyur” der. Memo Çerx bu iltifattan “dörtköşe” olur. Türkçe bilmediği için ne diyeceğini bilmez ve;
- Hak razi, ziara Melkisi razivo, sayeke mı kerdo  waa mı “ der çekilir.

                                                            * .

        O kadar kaşık 
        Bir zamanlar yörenin ahşap kaşık ihtiyacını karşılayan komşu köylümüz  Alé Kılami, İstanbul’a ilk gelişinde  Galata Köprüsü üstündeki kalabalığı görünce  yanındakine
        – Bu  kalabalık ne,  nereye  gidiyor? . diye sorar, yanındaki  yarenlik olsun diye;
        – Düğüne gidiyorlar  dayı” deyince  de
        - İyi de düğün sahibi bu kalabalığa o kadar kaşığı nerden getiriyor?

            Kimlerin yeğenisin
           
Sılémané Gulavi  Civarik Köyünün nostalji özlemlisi, renkli kişiliklerinden biri. Dostluğa bakışı, kavmine bağlılığı ,eşine düşkünlüğüyle tanınır. Tanımadığı birine ilk sorusu “ kimin yeğenisin”?  Böylece önce dayılarını öğrenmek ister. Sonra babasının kim olduğunu sorar. Bu kadına verilen önemi belirler.

           Sevgililer günü
         
 Bir gün gençlerden biri duvardaki  “Orman Takvimi’nden bir yaprak koparır ve okur. Okuma yazması olmayan Süleyman amcaya “Amca bu gün sevgililer günü teyzeme ne aldın?.  Süleyman amca gencin söylediğini pek anlamaz ama yinede sorar.
– O ne demek “sevgililer günü ne ki evlat?  Genç; 
–  Oğul eşekler ayda yılda bir sevişir  bu eşekler günü olmasın hele iyi oku ?
Yılda bir kere sevgililer günü olur oda bu güne denk geliyor amca
Sıléman Gulavi derinden bir iç geçirir ve 
–         Peki oğul bu insanlar eşlerini sevmediği 364 gün ne iş yapıyorlar?

        Günaydın
       
Köyde ilk okul yeni açılmış.  Öğretmen “Türkçeden başka dil kullanmak yasaklamış”   Okuldan dönen yeğeni eve gitmekte olan Süleyman dayısını gürünce  “Günaydın” der. Süleymam amca “Günaydın”ın ne anlama geldiği düşüne düşüne eve varır. Eşi O nu görünce  
-Ne oldu adamım der.  
– Sorma kadınım, yolda O Memo Xıl’ın p..ni gördüm, bana “günaydın” dedi  anlayamadım, cevapte veremedim bu bana dert oldu.
Hanımı düşünür oda “günaydın”ın ne olduğunu bilmez, içinden kötüye yorar. Beyine
-Ne derlerse desinler, senin sünnetliğini yemezler ya…

                                                                  *
          Köstekli saat
         
Mustafa Gülmez, kızının başlık parası pazarlığı için cemaatı gece boyunca yorar. Sıra neden sonra xalet işine gelir. Mustafa illede, “Devlet Demir yolları köstekli Lonjin saat isterim diye diretir. Yandaşı Süleyman amca “Misafirler yemek yiyecek” der ve pazarlığı bitirmesini ister. Geleneklere göre anlaşma olmayınca yemek yenmez.  Mustafa direnince Süleyman amca Mustafa’ya kızar;
-ero mısto senin yeleğin bile yok  kösteği nerene takacaksın?  diye azarlar. O ara  ahırda ki eşek anırır.  Mustafa hışımla;
- her kes bir yerine  takıyor bende anıran bu eşeğimin önüne takarım

            Hené’nın Sarı Öküzü
        
Hena Xeli, çok değer verdiği sarı öküzü yaşlanınca Erzincan’a giden bir celepçiye vermek zorunda kalır. Ancak karşılığında değerinin çok üstünde eşya ister.Ailenin tüm ihtiyacını  sıraladıktan sonra geriye  kalan paraya karşılık  beşibir yerde Reşat ister. Celepçi kendini yere atar saçını başını yolmaya başlar.
            O günden bu güne abartılı bir değer istemi karşısında yörede şu deyim kullanılır
- Niye ne oldu Hena Xılın Sarı Öküzü mü satıyorsun ne?

                                                              *

      Emanettir emanet
     
Yakın zaman içinde köyümüze, dörtyüz  asker barındıran bir karakol konuşlandırıldı.. Köye giren çıkanların kontrolleri rutin yapılıyor.

İki hanım bir adam  köy dışına çıkar işini görür köye dönüşünde özel tim kimlik kontrolu yapılır.  Hanımlardan birinin soyadı adamın soyadını tutmaz. Askerler adama;
-Bu hanım senin eşin değil, bunu senden alacağız diye diretince adam şaşırır;
Evet bu hanım benim değil, benim olsa can kurban kardeşin emanettir emanet..

              Ölen Sen mıydın
          
Ali Çelik köyün saf temiz yakışıklı bir delikanlısı. Bir gün Taru Köy’üne giderken yolda “başsağlığını” dilemek için gideceği aileden biriyle karşılaşır. Ancak  kardeşlerden hangisinin öldüğünü bilemez sorar;
-Bıra saré  to wesvo, sımare tı merda bırayé to merdo “? (kardeş başın sağ olsun, sizden ölen sen mı kardeşin miydı ?)
                                                            ***

                  ZİYARETLER
        

                  Sülbus Dağı
       
Dersim’in her yüksek tepesi, dağı, kayası birer umut simgesidir.  Devletinden, ağa, beyinden  umudunu kesen halk, güneşin ilk ışınlarını yakalayan bu yüksek zirveleri aziz, mübarek, kurtarıcı kabul eder. Civarikliler  için Sülbus Dağı ziyaretlerin en hasıdır.
         Kış gelmeden, işlerinin bitimimde adağı olanlar, en yeni ve temiz  giyimlerini kuşanır (genelde birkaç aile birlikte) yanlarına gerekli eşyaları alır ve kurbanlığı alır  Sülbüs Dağı^nın zirvesine çıkarlar. Zirveye çıkma bir gün sürebilir. Karanlık basmadan kurbanlarını keser pişirir birlikte yedikten sonra  umut uykusuna yatılır. Sabah uyananlar gördükleri rüyaları yüklenir evlerine taşırlar.

        Kemero Bask
       
Kemero Bask, dağlar dünyasının devasa doğal bir anıtı.
Civarik Köyü’nden Gülabi Ağılı ve Ağa Yaylası’na açılan vadiyi uyumlu şekilde ikiye böler. Yayladan köye inen sırtın bitiminde ululaşırlar. Köye karşı görkemli bir görünüm sergilerler..
        Kemero Bask bu görünümüyle yörenin en önemli kutsal yerlerinden biridir. Yeminler Kemero Bask adına edilir, sözler Kemero Bask adına verilir. kurbanlar Kemero Bask’a adanır.   “Kemero Bask”  efsanesinin bir varyantı şöyle hikaye edilir:

        “Tanrısal Kralların bu diyarında, Bask adında bir kıral, kralın da iki oğlu, beş kızı varmış.  Bask’ın bu iki oğlu rüştlerini ispat için Mirler Yaylası’na ava çıkarlar. Eli boş dönen kardeşler Bedro Dağı yamacının Mıle Çeşmesi’ne vardıklarında çeşmede su içen bir geyik ve  yavrusunu aynı anda fırlattıkları birer okla vururlar. İki kardeş vurdukları avları almak için çeşmeye vardığında yavru ölmüş, can çekişen ana geyik avcılara : 
-Yavrumu ve beni kural dışı vurdunuz  der.   Avcılar;
-Ne demek kural dışı, siz av biz avcı, vurmamız doğa kuralı . diye yanıtlarlar. Geyik;
-Ey kral oğulları  siz ki insanları yöneteceksiniz. Yaşam hakkı kutsak bir haktır. Bakın yılan su içerken insanı sokmaz. Ben tüm koruma ve korunma çabamı yavruma öğreti için harcarken vurdunuz. İnsan  olarak yılan kadar olamadınız. Yavrum korumamda hayatı doyumsamadan  öldü. Dilerim bedeninin yüreğiniz bibi taşlaşır.
        
Ana geyik bir  çırpınma ile Bedro doruğuna son bir çığlık salar ve  can verir.
İşte onda, çığlığın Bedro’ya yansımasıyla olan olur. Akıllara durgunluk veren uğultular içinde yer gök sarsılır toz duman içinde ve iki kardeş de kılıçla çatışır.
          Taşlaşan Bask oğullarının iki yanında birer dere oluşur. Küçük  kardeşin kılıcı büyük kardeşin başını, büyük kardeşin kılıcı küçük kardeşin kolunu koparır. Kesilen baş  öldürülen geyiklerin  yanın düşer. Kopan kol ünündeki dereye düşer dipsiz bir göl meydana getirir. Bu kol yavru geyiği vuran koldur.
          Olayı duyan kız kardeşler olay yerine varmadan yolda taşlaşırlar. Kız kardeşlerden biri  Kimsor Köyü tepesinde,  biri Maskan Balık arasındaki tepede, biri  Bedro yamacında Tırsuku da, bir diğeri kapan kolu yakalamaya çalışırken dipsiz gölü oluşturur.  
        Bu olaydan esinlenen atalarımız geyik avlamaz ve başkasına da avlatmaz. Bu nedenle  halen Bedro ve Sülbüs yamaçlarınde dağ keçileri sürü halinde dolaşma olanağı buluyor.

                                                  *
            Zıyara Melkisi Ve Melkis
         
Bedro dağından kopan çığ  Civarik Köyü’nü  4-5 Km Deré Xulu’ya kadar sürükler. Xulu Deresi’nde çocuk beşiklerinin toplandığı halen dilen dile aktarılıyor. Bu olay Köyün yok oluş arında biri olmalı. Köyün eski yeri “Ağabeğ” denen mevkideymiş. Nitekim eski evlerin pağ denen arsaları  halen korunuyor.
           Bu yok oluştan sonra yardıma gelen yakın eş dost Köyü imece usülu yeniden yapılandırır.
          Bir varsayma göre yardıma gelenlerden  “Bolçoku   hezbeti” geri dönmez ve Köylülerin oluru ve yardımıyla  köy  üstündeki yamaçta “Melkis’i kurar.
        Bu yerleşme aşamasında Mele Qıze (küçük Melek) adlı bir genç hanım arka yamaçta bulunan koroluk ormandan bir ağaç keser ve getirir yeni evine mertek yapar. Bir süre sonra bu mertekten kan gibi bir sıvı damlamaya başlar. Telaşlanan genç hanım hastalanır yatağa düşer. Rüyasında bir ak sakallı dede “ sakın bir daha o koruluktan ağaç kesme” der.
         Sabah olur köye ak sakallı bir piri fani gelir. Hastalara şifa dağıtacağını  söyler. Adamı Mele’nin evine götürürler. Mele ruyasını anlatmaya başlayınca “biliyorum,  ölürsem beni senin kestiğin ağacın dibine gömün ” diye Mele’nin kulağına fısıldar. Sabah olur  sakallıyı yatağında ölü bulur ve adamı  o ormana gömerler. İyileşen Mele Mezarını yaptırır, her gün de yoklar ve mum yakar.    O günden sonra bu mezar Zira Melkış’i  adıyla kutsallığını sürdürülür. O  ormandan de tek dal kesilmez, günah sayılır.

                                               *

                                                         “Keramet baştadır, taçta değildir
                                                           Hararet nardadır, sacda değildir
                                                           Her ne ararsan isen, kendinde ara
                                                            Küdüs!te Mekke’de Hac^da değildir” ( Hacı Bektaşi Veli)

 
          Düzgün Bawa Kerameti
         
Dersim’de her yüksek dağ kutsal kabul edilir. Bunların içinde en çok itibar gören Düzgün Bawa Dağıdır. Düzgün Dağına bu önemi kazandıran doruğa yakın bir su kaynağıdır. Bu kaynak yalak şeklinde  oyuk bir taş var. Bu oyukta içilecek nitelikte berrak temiz su bulunur. Suyun görünen miktarı küçük bir bakraç dolduracak  kadardor. 
            Rivayete göre; Günün birinde bu dağa zirvesinde kurban kesmek için yaşlı  bir adam gelir. Adam kurbanını keser elini yıkmak  için su ararken bir çoban kendisine kayadaki yalağı  gösterir. Ak sakallı adam yalaktan tas tas su alır.  Bakıyor ki  su ne azalıyor nede tükeniyor. Buna akıl erdirmez dönüşte bu anlaşılmazı yakın bir arkadaşına anlatır arkadaşı  “sen hayal görmüşşün” der.
        Bir süre sonra bu arkadaşının kurbanı için dağa gelinir Yaşlı adam arkadaşını yalağı gösteriri ;  “içte su iç içebildiğin kadar iç ”der. Arkadaşı eğilir  yalak kurur. Yaşlı adam bunu  arkadaşının “günahkar “ oluşuna bağlar.
        Ak sakallı adam geri dönmez  Burayı kendine mekan eder.  Çoğu kes suyun bitmediğini, ancak bazı zaman su aniden yok çekildiğine tanık olur.
        Düzgün Dağı,  bu yaşlı adamın burayı mekan etmesi  ve suyun var-yok olması olayı  nedeniyle Düzgün “Bawa” olarak ünlenir.
        Bu zirve kel-topal sakatların, çaresiz hastaların akınına uğrar Gelenler önce “Bawa” denen (Yaşlı adama “baba”, Dağa “ Düzdün Baba” denmesi bir Türkçe kolaylığıdır “Bawa’lık ” bir kurumdur. Üç renkli ip bağlar, geleceğini okur vs.) adamın  elini öper. O hastaları  bu sudan içirir. Kimi zaman  on yirmi kişi bu oyuktan su içer su bitmez bazen biri dudağını bu suya uzatınca su yok olur. Ak sakallı  “Bawa”  bu suyu, içebilenlerin  günahsız, içemeyenlerin günahkar olduğuna  yarar. Bunun doğru olmadığı saptanınca ak sakallı orada barınamaz.
       Üniversite yıllarımda bu “Düzgün Bawa kerametini”   hocam  prof H. D. Şöyle açıklamıştı;
“-Her yede yer altı suları bulunur. Bu sular  yağışlara,  mevsimlere bağlı  alçalır ve yükselir. Doruklara kadar yükselen suyun seviyesini koruması,  oradaki yani üsteki hava basıncına bağlıdır. Değişmeyen  basınçta su seviyesini korur. Üstteki hava basıncı çoğalınca su azalır va da yok olur. Üstteki hava basıncı  azalınca da su seviyesi yükselir.. “

                                               ***

Arama

ARŞİV

Eylül 2018
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Mar    
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
Ziyaretçi Sayısı: