2. Bölüm – Civarik’ten Kesitler

II. Bölüm

          CİVARİK’TEN  KESİTLER

         Wêlê  Çêwri
         Wêlê Çêwri ile Cıvı Mos akraba, evleri yanyanadır. İkisi de köyün hatırı sayılır aileleri
Wêlê Çêwri  İstanbul’a gider çalışır. Köye dönüşünde bir dürbünlü tüfekle gelir. Bu “uzağı gören mavzer”ın anı şanı etrafa yayılır. Çok kişi gelip satın almak istese de Wêlê Çêwri satmaz.
         Toru köyünden Kureyşanlı Devreş’ê Usuvi (Mehmet Kal’ın babası) iki adamını Wêlê’nin evine gönderirken sıkı sıkı tenbihler; “halledin”.
         Adamlar Welê Çêwri konuk olur. Derveş’e Usuv’ın kirvelik teklifini ev sahibine teklif iletirler. Diğer yandan duvara asılı tüfeği incelediğinde içinde kurşun olmadığını anlarlar. Bu arada ev sahibi konuklara hizmet için salondann ayrılınca kendi aralarında konuşurmaya başlarlar:
-Tüfeği istiyelim vermezse alıp kaçalım.   Konuşulanları bölmenin arkasındaki ev hanımı duyar ve anında beyine iletir.  Anında beyine iletir. İçeri giren Welê Çewri duvardaki tüfeği kapar arka bölmeye gider. Planların bozulduğunu gören konuklardan biri ev hanımını rehin  alır. Belindeki şalı çözmeye çalışırken Welê Çêvri hanımının çığlığına koşar ve adamı tek kurşunla öldürür.
          Olay köyde şaşkınlık yaratır. Welê Çêwri ve tüm aile hemen köyden ayrılır. O gece Balık’ta akrabalarının yanında kalır. Akabinde ailesiyle Kiğı’ya yollanırlar. Bilirlerki ölen, ağaların annelerinin yeğenidir.
         Cenaze değirmenler semtine götürülür. Ağaların Kureşanlı annesi “Dake” gelir. Ölenin yeğeni olduğunu anlar;
-Bir mavzer için mi öldün tu sana ? der ve uzaklaşır.
         Olay bununla bitmez. Çerme’ye (Enderes) oradan Oltu’ya giden Welê Çêwri Quruz’dan bir hanımla evlenmeyi planlar. Kendisi Kureyşanların bulunduğu bu köye gidemedeği için Civarik’te ki akrabalarından Seyidê Xeli (Ağa Güneri’nin babası) ve Mıstê Seyi (İbrahim küçük’ün babası) hanımı Welê Çêwre götürülür. Dönüşte Deşta Sılê Zılfi’de kiralık Çetece vurur öldürürler. Gittikleri yerlerde de dağılan bu aile soyadı kanunu ile “Alın” soyadını taşımaktadır.
         Sey Qaji’nin bunlarla ilgili ağıtından bir kaç dize şöyle;

Deste persena dormude biro azo
Mıst vano “mı dıma esto bıra o lazo”
Seyid iyê to te zu azo
Zımıde genimi biyê firiji
Meyitê Seid’i onto binê şiye
İyê Mıst’ı esto vere tiji

Ovayı sorarsan etrafı orman fidan
Mustafa diyor “benim geride var kardeş oğlan”
Sait senin evlat bir tek can
Yamaçlarda buğday başakları sararmış
Kuşlar yuva yapmış saçak altın dayamış
Sait’in ölüsü çekilmiş ağaç gölgesinde
Mustafa’nın cesedi güneş altında bırakılmış.

          Usê Xımê Acı Sonu
          
1930’un serin bir sonbahar günü. Güneş son ışınlarını köy üzerinden çekmiş, Bedro Sülbüs doruğunu aşmak üzere. Geriye bıraktığı karanlık, Civarik üzerine çökmekte. Yaşam, kapılarının ardına geçme hazırlığında…
          Akşamın bir alacakaranlığında iki kişi Usê Xıme’nin evine yaklaşır. Bunları karşı bayırdaki evinin önünde gören Sayê Qali  kuşkulanır. Koruma dürtüsü ile uzaktan duyurma tekniğini kullanır. Sözler yuvarlanır sununa (o) getirilerek;
-Uso o kamo (Hüseyin o kim)?
-Keyra o (kivredir) yanıtını alınca rahatlar. İçeri girer. Kapıyı arkadan sürgüler.
          Usê Xımê gelenleri içtenlikle karşılar. İçeriye buyur eder. Otururlar. Silahlarını evsahibine vermezler. Kendileri önünde oturdukları duvara dayarlar. Çay ikram edilir. Gözde yemek “zerevet” pişirme hazırlığı yapılır:
         Ocak taşını ısıtma, hamur yoğurma, kızgın saç altında pişirme, içini çıkarma, ayran, yağ dökmek epeyce zaman alır. Bu saatlerde, köyde ölüm sessizliği var, uykuların tatlı, derin anı. Usê Xımê içine kapanık, fazla dostu yoksa da düşmanı olmayan, kendi yağında kavrulan biri. Evi yoldan uzak. Fazla yatağı yok. Kızı Elif (13), oğlu Memo (8)’nun yataklarını konukları için hazırlattırır. Elif  bu silahlı adamlardan hoşlanmadığını, annesinin kulağına fısıldar. Memo’yu alır, gider samanlıkta yatarlar. Usê Xımê, karısı, küçük oğlu ile ayrı bir bölümde yatar.
          Usê Xımê yatağında düşüncelidir. Konukların kendisine isimlerine yerine “keyra” söylenme istemine bir anlam vermez. Kızı Elif’in huzursuzluğu da eklenince tedirginliği artar.
         Civarik bir dağ köyü. Evler birbirinden uzak, tarlaların içinde ve çoğunlukla bir tümseğin üstüne kurulu. Usê Xımê’nin evi bunlardan biri. Kendisine en yakın ciran (komşu) akrabası Avesê Cıvı’dir. O da bir tüfek atımlığı uzaklığında. Avesê Cıvi yaşlı, oğlu doğuştan duyma özürlü.
         Usê Xımê bir saat yatağında döner durur. Tam uykuya dalmak üzereyken, sesler ve ardında kapı gıcırtısı duyar. Konuklara birşey mi gerekti diye kalkar. Ocakta ateş arar. Çırayı yakar. Açılan kapıdan uzanan iki namlu Usê Xımê’nin üstüne doğrulur. Kurşunlar ard arda namludan başalır. Usê Xımê’nin bedenine yağdırılır. Elindeki çıra ile ocağa yığılır. Tutuşan saçların ışıldama soluğunda, namlular yatakta bulunan karısı ve oğluna yönelir. Bir anda uyku sersemi çığlıklar.. Naxırların böğürmesi… Koyun ve kuzunun meleşmesi… Tavukların tüneklerinde çırpınışı.. ortalıktaki kan… Acı…
           Elif sezdiği acıyı bağrına basar, bir eliyle Memo’nun ağzını tıkar… Onunla ot demetlerinin altına saklanır…
           Konuklar, gördükleri konukseverlerin sıcaklığı yüreklerinde, yedikleri yemek kursaklarında, Usê Xımê’nin kankırmızı yatağını, didik didik eder, para arar bulamazlar.  Bulduklarını alır zifiri karanlıklara karışırlar. Kimsor yolunda Bezik ormanlarına saparlar. Edindiklerini orada pay ederler. “Elif kızı” öldürmediklerini anımsar, geri dönerler. Köye varmadan şafak söker, Tekrar kayıplara karışmayı yeğlerler.. Kim oldukları bilinmez…
          Sabah olur, Avasê Cıvi dışarda başıboş dolaşan hayvanları görür.
          – “Uşen, Uşen” çağrısına bir yanıt gelmez ve alamaz. Naxırların kan etrafında böğürmesi, felaketin ilk belirtesi olur.
          Usê Xımê’nin ocağı tümü ile söndürülmüştür. Ocakta Usê Xımê’nin yanan başının et kokusu eve siner. Civarik üstüne yas ve feryat çöker. Karakola haber verilir. Savcı olmadığından, yerine adli memur gelir. Keşif yapılır. Bir iz, bir kanıt bulunmaz. Kim oldukları bilinmez.  Elif ve kardeşinin uzun süre şoktan çeneleri açılmaz. Zamanla konuşmaya başlayınca Elif’in “Geriş”, “Qemer”, “Kevra” sözcükleri değerlendirir.
         Nazimiye’de 15-20 kişi içinde, Elif katilleri saptar. İtiraf ederler. Tutuklanırlar. Yargılanır.
          Bunlar komşu Arelli aşiretinden Gerişli Qemê, Guleme ve yeğeni Alo’dan başkası değil.
          Qemê Guleme, bir süre cezaevinde kalır. Bu arada hapiste Nazım Hikmet’ten, Türkçe okuma-yazma öğrendiği söylenir. Bir aftan yararlanır. “Koyunun bulunmadığı yerde keçinin Abduhrahman çelebi” örneği “Kamer Gürbüz” adı ile Nazimiye’de dilekçesi olur. Kamer Gürbüz, ayrıca Nazimiyede Pülümür yol ayrımında bir kahve işletir. “Mala Temahen” nedensiz bir aile ocağını söndüren. Usê Xımê, karısı, dört yaşındaki oğlunun kanıyla kirlenen Kamer Gürbüz İstanbul’a tanışır. “Temiz(!)” yaşantısına devam eder.
                                                                                                      *
         “Yetimin Alınyazısı, Asker kurşunu
          Usê Xımê, karısı ve küçük oğlu öldürülürken, kızı Elif ve oğlu Memo kıl payı kurtulur. Ancak Elif ve Memo ortada kalır. Köyden sofu “Marfet” onları korumasına alır. Elif büyür, serpilir, çok güzel bir kız olur. Elif’i Süleyman Ağa’nın kardeşi Veli, oğlu Mustafa’ya ister. Görkemli bir düğün yapılır. Elif, kardeşi Memo’yu yanına alır, birlikte yaşamaya devam ederler.
          Yıl; 1938. Civarik köyüne gece vakti bir askeri birlik gelir. Süleyman Ağa ve beş kardeşinin aileleri ile Konya Karaman’a sürgünü  öngörülür. Hazırlanmaları için bir saat süre verilir. Elif yeni gelin. Üstelik hamile. Eşi Mustafa askerde. Memo evde yok. Elif köy içinde dolanır. Memo’yu bulur. “Ben sensiz bir yere gidemem” der ve kardeşini yoktan “sürgün” kervanına katar. Kervan yola koyulur. Ramazan”ın altındaki bir derede, şafak vakti topluca öldürülürler. Ölüler altında iki genç kurtulur. İkisi de, asker gözcüleri farketmez  oradan  kaçar, Ramazan köyüne gelirler. Sığanacak yer ararlar. Kabul görmezler. Ramazan Deresi’nde, dalların altında saklanmaktan başka yol bulamazlar. Ardından (beş-on dakika sonra) askerler gelir. Tarla biçen Murtê Alê Himi, Sılê Alê Himi, Usevê Ali Himi’ye kaçan iki genci sorarlar. Onlarda saklandıkları yeri gösterir. Yakalanan iki genç hemen oracıkta gözlerinin önünde kurşuna dizerler.
           Bunlardan biri ağanın kardeşi Hüseyin’in oğlu Alibinat, diğeri Elif’in kardeşi Memo’dur.
          Gerişli Qemê (Kamer Gürbüz’nın kurşunundan kurtulan Memo yetimi, askerlerin kurşunundan kurtulamaz.
                                                                                                        *

           Süleyman Ağa  milis Subayı
         
Rusya 1915 yılında işgale girişir. Erzincan, Dersim’e dayanır. Civarik’e yakın cephe Sevdin’dir. Bölgede geniş toprağı ve nüfusu olan Mustafa Bey, devleti de ardına alarak Rus işgaline karşı bölge Milis güçlerinin başına geçer. Mustafa Bey’in arazisi kısmen alınmış, konağı  düşmanla sarılmıştır. Bu nedenle Mustafa Bey, Civarik’in Balık mezrasına yerleşir ve orada  yaşar. Savaşı buradan idare eder.
         Süleyman Ağa, aynı cephede 100-200 kişiden sorumlu birlik subayıdır. Osmanlı’dan gelen yardımı Mustafa Bey istediği şekilde harcarken. Süleyman Ağa ve adamları kendi olanaklarını kullanır. Gün gelir dara düşerler.
        Süleyman Ağa Balık’ta Mustafa Beyle görüşür. Güçlerinin tükendiğini belirtir. Konuşmayı izleyen Mustafa Beyin eşi Hacer Hanım, gereksiz konuşmaya karışır;
-”Sen Ağa değil misin, adamları besle” der. Süleyman ağa sinirlenir
-”Bu silahşörleri sen doğurmadın ki, seni korusunlar. Seni atımla çekerim (ez to ostorê xora oncen” şeklinde hoş olmayan bir çıkışta bulunur. Savaşa devam edilir. Ruslar çekilir. Savaş biter. Ancak Bey’in kini bitmez. Süleyman Ağa’ya kurulan tuzaklar tutmaz. 1922 yılında Ağa’nın kardeşi Hasan’ı iki Arel’liye  vurdurur. Vuranları konağına alır. Mustafa Bey inkar etse de inandırıcı olmaz.
         Süleyman Ağa’nın gücü de 366 köyü olan Mustafa Bey’in arkasına gizlenen katilleri yakalayıp almaya yetmez. Sıkılır..  Sinirlenir… Hırsını aşireti üstüne sürer…
                                                                                                           *

          Orda Temi
        
Orda Temi; çift süren, tarla suluyan, orak biçen, saz çalan, espri ustası, kara kuru bir hanım. Süleyman Ağa’nın kardeşi Hasan’ın Mustafa Bey tarafından öldürülmesi karşısında kemikleşen hırsı Orde’yi içten içe sarmıştır.
         Bir sonbahar günü, bir iki koyun alır. Kimseye haber vermeden Erzincan’a gider. Koyunlarını pazarda satar. Bir tabanca alır, torbasına kor, bekler. Bir süre, bir kahvede çaycılık yapar. Saçlarını kestirmiş. Şal sapık giymiş. Herkes onu “köse” (sakalı çıkmayan erkek) bilir, öyle çağırır. Esprisi, hazır cevaplılığı çevre edinmesini kolaylaştırır. Bir gün Mustafa Beyin kahyası kendisini konağa götürme, iş verme teklifinde bulunur. Önce yanaşmaz, sonra kabul eder.
          Konakta “Köse gel aşağı, Köse git yukarı” herkes onunla ilgilenir. Bu arada Orda Temi peşine düştüğü Hasan’ın katillerinden birini tespit eder. Kış da bütün şiddetiyle devam etmektedir.
        Kar dinince, herkes kürek alır. Dama çıkar, kar atar. Orda Temi’de konak karşısında barındığı evin damını kürer. Orde’yi izleyen Mustafa Bey kalfasını çağırır.
-”Şuna bak. Kürek sallaması pek kadınımsı. O kim” der. Kalfa “köse” olduğunu söyler. Bey, “araştırın” talimatını verir. Akşam koğuş arkadaşınca sorulan sorularla, Ordê durumu anlar. Kayıplara karışır.
                                                                                            *
            Melkis imtiyazı
           
Süleyman Ağa’nın son dönemine dek Osmanlı’nın güçlü derebeye Hüseyin ve oğlu Mustafa beyler, Melkıs üzerinde hak sahipliğini sürdürür. Bu hakkı nasıl sahiplendiğini İbrahim Güler şöyle anlatır:
          “Dedem Memo Çerx, Hüseyin Be’in Konağına gider. Bütün çabasına karşın Hüseyin Bey’le görüşemez. Şimdi millet kendi köprüden atıyor. O konağın önünde bulunan meyve ağaçlarından birinin üstüne çıkar. Torbasındn bir ip çıkarır, bir ucu kalın bir daha bir ucunu boyuna bağlar.
-Beyle görüştürmezseniz kendimi asarım diye direnir. Durum Bey’e bildirilir, derhal huzura alınır. İstemi sorulur.
-Bey’im, bizim Melkis’e arazi kayıt memurları geldi. Benim akrabam Sadık(Tosunların dedesi) ve İbo (Sarıaltınların dedesi) bana pay vermiyorlar.  Hüseyin Bey durumu anlar. Bir pusula yazar eline verir.
-Bunu götür o memurlara ver. der
            Denileni yapar. Bir kısım arazi üzerine tapu edilir. Ancak tüm Melkis arazisi üzerinde Beyler’in icar hakkı kalır. Dedem okuma bilmediği için, Pusulada ne yazıldığını bilmeden memurlara verir”.
Bu olayla , 366 köyün nasıl Hüseyin Bey’in nasıl üzerine çevirdiğinin bir açıklaması.
            Mustafa Bey, Orda Temi olayından sonra, öç alma okunun kendine yöneldiğini anlar. Hormek ağası ile Arelli’leri Melkiste toplar “cemaat” (toplantı) yapar. İki aşireti barıştırır. Süleyman Ağa’nın çabası ile Melkis üzerinde Bey’lerin icar alma hakkı (imtiyazı) bu toplantıda kaldırılır. Mustafa Bey, bu toplantıdan sonra Süleyman Ağa’ya konuk olur. Kapıda iki heybetli köpek görünce Süleyman Ağa’ya takılır.
-Ağa bu itler ne? deyince, Süleyman Ağa derki;
-Beyim insanlara güven kalmadı, köpek revaçta. Köpeklerin dürüst hizmetini, davranışını gördüm, asıllarını yeğledim.                                                                                ***

                        “Ome
             Beylerin, ağaların “mal” (varlık) edinmelerinin çeşitli yolları var. Bunlardan biri de “Ome”dir. Aslında ome, dara düşenin yardım isteme halidir.
            1960 darbesinden sonra karayolları Şivelan Bajirge yol yapımı Yüksekova Şantiye Şefiydim. Yörenin hakimi “Kerim Ağa” gillerdi. İhtilalin etkisi “Ağa Konağı”nın duvarlarına yansımıştı. Duvarlardaki İsmet İnönü ve kasım Gülek’in fotoğrafları geriye çekilmiş, Gürsel ve askeri Komite üyelerinin portreleri başa alınmıştı.
Kerim Ağa ölünce, yerine büyük oğlu Ahmet Zeydan, ağalık postuna oturtmuştu. Konak, özellikle devlet yetkilileri ve konukları için açıktı.
             Gelenlere yemekler yedirilir, bir anda, iki samaverle 100-120 kişiye çay servisi yapılırdı. Bu giderin kaynağını derin derin düşündüm: Ağa’nın 50-60 köyü vardı. Hergün konağa iki baş hayvan, buna yetecek miktarda yağ, yoğurt, bulgur vb. gelirin konağa düzenli aktığını gördüm. Aynı köklerden birinde, yeni doğan bir çocuğun göbeğini, bizim kör çakımızla kestiklerini anımsayınca kafam iyice karışmıştı. Ağanın kardeşi Osman, askerlik dönüşünde 1500 atlı ile karşılanmıştı. Gelen hediye koçlardan, bir sürü oluşuyordu.
                                                                          ***

          Civê Mosi
        
Civarik’lileri en çok etkileyen “beylik” Şeniya ağa, yani Hüseyin Bey beyliğidir. Beylik dara düşünce sık sık kirvelik, deşinar, düğün, sünnet, misayıplık vb. yaptırımlarını gerçekleştir. Üçyüzaltmış köyünden gelen  icar bunun dışındadır. Bu yaptırımlar için yöre köylerine özel davetiye gönderilir. Elit kesim davet edilir. Davetiye kırmızı mumla yapılır. Bu nedenledir ki, birini istemedikleri zaman “seni kim kırmızı popolu mumla davet etti?” diye çıkışılır…
         Böyle bir mumlu davette, Civarik’ten gidenler arasında Avasê Cıv’ın babası, Cıvê Mosi var. Aşiretin onuru düşünülerek, davet yerine en iyi koçlar seçilir götürülür. Cıvê Mosi koçu yeni kırpıldığı için, diğerlerinden küçük görünür. Beyliğin ilgilileri gelen hediyeleri, koçları tespit eder. Beyin katibine verirler. Bu ara Cıvê Mosi’ye takılanlar olmuş ve sonra da “Bey bu kuzuyu kabul etmez” derler.  Cıvê Mosi üzülür ve derki;
Vosnê mı vorekê mi o
Mi ardo aşiru di o
Asma paizi ver bi o
Mi ardo aşiru di o
Newe viring kerdo
Saro fizil zurekero
Vanê “tırıye şer şi o
Gorê Begê pili ni o
De beg cêno bizer o
Nêeceono haceti.. mi ni o

Getirdiğim Koç boyun kuzusu
Sonhahardan önce doğdu
Ben getirdim alem gördü
Bilmiyorlar ki yeni kırpılmış
Hainler yalan sözler etmiş
Diyorlar kuyruktan yana şiş
Büyük beye layık değilmiş
Eh bey kabul ederse alsın
Etmezse sünetliğe kalsın
                                                                          ***

               “Dersimiz Cumhuriyet
         Cumhuriyetin kuruluşu Civarik’lileri çok sevindirir. Kurtuluş ümitleri yeşerir. Kaymakamdan okul isterler, yapılmaz. “Yol yapın” derler yapılmaz. Köylü olanakları içinde kazma kürekle “yol çalışmalarına” katılır. Yıllar sürer, okul yapılmayınca, kendileri okul için bir oda ayırır. Bir öğretmen gelir. Cumhuriyetin ne olup olmadığını anlatmaya çalışır. Öğretmen giderken yerine bir vekil bırakır. Civarik’liler  öğrendiklerini çalarak, sadan öğrenmeye alışık. Vekil köyden biri. Eline bir saz alır. Bir sazı da köylülürden birine verir. “Cumhuriyeti” sazla atışarak öğrenmeye çalışırlar. Önce akord…
Öğretmen (Va) der-..cuk cak…
Köylü sorar (Vake)- biz ne olacak?

Va             -Cao pilde veziyo, biyo rast êno
Vake        – Nê çiko, çê xirê xo mare beno, ramino, çinino?
Va             – Vêsaneni, fequireni, danawe: “cumhuriye” êna:
Vake        – Ti vazi, hengazure, sirsi, gaura nire bena?
Va             – Ra i, pirdi, virazinê, mektevi benê ra, homete wanena
Vake        – Haq kena no koura ma deştuverxelesnanosekeno?
Va             – Kes, kesi bini bêpere nêgurenêno, hukmê cendermi sono
Vake         – He u, lao; qerekolde kam kutuku mileti ser raverdano?
Va              -Rasteni heqeni mordemıni gorarıniquleni éna?
Vake          -Né bıra paşa ağa beyurapeyra dıme mari çı maneno?
Va             – Ağa, paşa, mey, ênê zu dose, pêrune ra “vatandaş” vanê
Vake         – Hala hala nê; kam nişero ostoru, kam heru dıma sono?
Va              – Cini – camordi, homete, sima pêro benê “efendiyê” Welati
Vake         – Flankes pê feqiru kaymeke, vetane to êna qiyamete

Öğretmen dedi:  Başkentte kuruldu, köye gelecek
Köylü sordu:       Nedir, ekilir mi, biçilir mi, ne yararı olur bize?
Öğretmen            – Cumhuriyet gelecek açlık, yoksulluk, kalmayacak.
Köylü                    – Diyesin, sabanlara demir uç, boyunduruk olur mu öküze?
Öğretmen            – Yollar, köprüler yapılacak, okullar açılacak herkes okuyacak
Köylü                    – Alasen okumakla bu dağlardan birn yol, bulur muyuz düze?
Öğretmen            – Kimse, kimseyi parasız çalıştıramaz, jandarma etken olmayacak.
Köylü                    – Hayret; karakollarda kim köpekleri salacak üstümüze?
Öğretmen            – Hak, hukuk, hürriyet, eşitlik, doğruluk, insan olma sağlanacak
Köylü                    – Be kardeş, ağa, paşa beylerden arda, bu işte ne kalır bize?
Öğretmen           – Ağa, paşa, bey herkes eşit olacak, hepsine “vatandaş” denecek
Köylü                    – Hayret, kimler atlara binecek, kimler eşeklerin ardında gidecek?
Öğretmen            – Kadın, erkek, siz hepiniz bu memleketin efendisi olacaksınız.
Köylü                   – Arkadaş; şaka etme fakirlerle, demen o ki; kıyemet kopacak.
                                                                                                      ***

                                   Ivê Çerxı Anlatıyor

            “Cendermeler bir ara sık sık geliyordu. Bir gün yine geldiler. Katırı olanları tespit ettiler. Katırını ‘kervana’ gönderenleri azarladılar. Hatta bir-iki kişiyi dövdüler.. ‘Bir daha karakola haber vermeden katırları tuza göndermek ha… Mazgirt’en buğday getirmek yok’ dediler. Köyden buldukları öküzleri topladılar. Anımsadığım kadarıyla ben, Memê Cem’ın oğlu Uşen, Alê Xıl’ın oğlu Sait ve daha bir kaç kişi gittik. Bezik’ten mertek kestik. Öküzlerle, çeke çeke Kutu Deresi’ne götürdük. Orada köprü yakılmış ona kullanacaklarmış. Dönüşte Cendermeye yalanmıyalım diye dağ yoluna vurduk. Yolumuz 5-10 km uzuyordu. Ben küçüktüm, öküzleri dönüşte çözünce “nireyi” (boyundurduğu) taşıyamıyordum.
            Haydaranlar teslim olmadığı için Zêl Dağı’na yiyecek taşınıyordu. Bu işte bizi kullanıyorlardı. Oradan da karakollara kış hazırlığı için odun ve değirmenlerden un taşıttırıyorlardı. Bu yaptırımlar bi hafta, hatta aylar sürerdi. Bizi ortalıkta aç, perişan, gönderip duruyorlardı.
          Hele bir Gavur Memo vardı düşman başına. Her önüne gelene hakaret ediyor dövüyordu. . Bir gün, İstanbul’dan gelen bizim sadık giyinmiş, o biçim bir fiyaka katıra binmiş şarkı tüttürerek ilçeye gidiyor. Yolda Gavur Memo bunu görür. Katırdan indirir kendisi biner Sadık arkasında yayan koşar bir köye gider döner. Akşam olunca Sadık zorunlu köye geldi. Perişanlığı o biçim. Şikayetten, hak-hukuktan söz edince, gençler gırgıra aldı. Adamcağız ikinci gün Bingöl üzeri gitti. Bir daha da dönmedi… Gidiş o gidiş…
                                                                                      ***

                  Lazê Hukumkerdi; CENDERME

Tezek qedia lozungura du nêvezino.
Kapa ma kinina vanê “cumohur” êno.
Lingude potine, terkide kama, hermude çeko.
Dotte veziya ênê, çor cendirme, verde Gaur Memo.
Vano “hukumkerd nêame, Dêsimu pird vêsno.
“Ez lazı hukumkerdi çemra ma posti kerê berê dot.
Darvazkerdi berdi, ma va: “Malê devleto meviyo hit.”
Pilu-quizu, gau-katuru, vazenê Bezik’ra daru beno.
Kirig’de pird vesno, ma ê feqiru beno gureneno.
Cao berzde nişeno ro, verdena dei zu voreko.
Çiyo bin nêvazeno, vano “neyde çiye seniko”.
Sono Deruye, zoneno estor çino, katiru wezeno.
Xo dima mordeme beno, katuru peyser ano.
Miso lazi “hukumkerdi”, di rozede riyê êno.
Kami kuno, kami beno qederê ma nevi rast
Vêsanen ser zilim, dumoni bervenê, nevenê hast
Pê gosudo viley kininê vazizike Gavur Memo êno
Hukumkerd ke bêro, kam zoneno o marê sekeno

Hükümet Çocuğu Cenderme

Ocaklar tütmez oldu, tükendi tezek
Ayalar kaşınıyor, diyolar “Cumhuriyet gelecek”
Ayaklarında potin, belde süngü, omuzda tüfek.
Göründü uzaktan geliyor, dört jandarma önde G.Memet
Diyor “Dersim’de köprü yakıldı, gelemedi hükümet
Ben hükümet çocuğu, “sırtla bizi dereden geçir”
“Devlet malı nem almasın” dedik, geçirdik bir bir…
Küçük-böyük, öküz-katır, Bezik’ten ağaç götürecek.
İş; Dersim’de köprü yakılmış, bizi götürüp çalıştıracak.
Yüksek yere geçer oturur, ister “kesilsin bir kuzu”
Hep pişeni beğenmez, der “nerde bunun tadı-tuzu?”
Bilir köyde at yok, katır ister, karakola dönecek.
Peşine adam takar, katırları köye geri getirecek.
Alışmış hükümet çocuğu, iki günde bir gelir.
Kimi dövecek, kimi karakola götürecek, o bilir.
Yol-köprü yaptık, işimiz kaderimizle kötüye gitti.
Şiddet arttı, zulümle çocukların ağlaması dinmedi.
Kulakların ardı, ense kaşınıyor, hükümet gelecek.
Hüküm edenler gelse, kim bilir neler yapacak?

            Osmanlı dahil bu güne dek, idare edenlerin etken olmadığı tek Anadolu toprağı Dersim olsa gerek. Halk, “Dersim’e devlet eli değmemiş bin yıldan beri” derken zamanın genel Valisi Cemal Bardakçı bir raporunda “400 yıl devlet Dersim’e gel (e)emedi” der.
           Cumhuriyet döneminde hükümet gelmedi, etken olmadı demek haksızlık! 1938’de Dersim’e tam geldi. Şeflik döneminin adı varsa tüm acısı, zulmü, Dersimde uç verdi. Cumhuriyet; iyi davranmayan kimi kolluk güçlerince istenmez kılındı. “Jandarma, tahsildarın yaptığını köpekler yemedi” iniltilerini duyan olmadı. Sazdan başka.
                                                                                                                ***

                 Civarik’ten Yeni Sesler

SU AKAR

Dağlardımdan çıkar
Karlı buzlu
Doruklarında kar
Eteklerinde bahar
Pınar pınar
Su akar

Bedro sülbüs dağları
Mavi gök kucağında
Mirler yaylasında
Solan güzelliklerden
Deste deste
Su akar

Sarıyayla’dan başlar
Körpe bedenlere ulaşır
Bedili biçilmeyen kana
Çıkmayan Cana
Damar damar
Su taşır

Bir hasrettir beklenen
Toprağın çatlayan yüzüne
Tüm üçvereni emziren
Kara bulutlardan
Sicim sicim
Su iner

Yıkılan bedenler
Zulmün dili acının aynası
Dönüsü olmayan kopuşlara
Kirpiklerden süzülür
Damla damla
Göz yaşı

Yaşım boyu süren
Kuruyan soluğa çatlayan dudağa
Tükenişe can veren
Çölün beklenmeyen yerinde
Avuç avuç
Su çıkar

Dağlarımdan çıkar
İnsanın insana acısını yıkar
Evren sonsuzluğunu aralar
Bir canlı izi uğruna
İnsanlık marsta
Su arar                                                                              ***
                                  1996 yılında yayınladığı “Yürek Kıpırtıları” şiir kitabının önsözünde; “DACHOU toplama kampını gezdiğimde gördüklerim belleğimde silinmeyen izler bıraktı. Yarım yüzyıl geçmesine karşın günümüzde de benzeri kıyımlar, kırımlar yaşanmakta, bunlardan en çok çocuklar, kadınlar ve güçsüzler etkilenmekte, insanlık onuru zarar görmektedir. Sosyal, ekonomik ve inanç yüzünden bu siyasi kargaşalarda haksızlığa uğrayan insanların onarılmaz açıları bu güne kadar süregelmiştir. Toplumdaki bu uç çelişkileri gidermek için atılan her atımı barışa çağrı olarak algılamak isterim” diye yazan Cıvarik gelini Su. Akar Avrupa ile Asya arasında köprü kurar Almanya “Dachou” da başlayan kasırganın II. ayağı Dersim’dir.

                              Kasırga II*

Yıl
      bin dokuzyüz otuz sekiz
          aşiret şeyhlik
               hükmediyordu
                    insanların yazgısına
                   mirê miranlık
              Açlık
         kıtlık
     tak etmişti
yoksunluğun canına

Bir avuç toprak
       bir tutam ot için
             çıkıyordu dağlarda kavga
             Esiyordu
         Avrupa’dan
     Asya’ya
Korkunç bir kasırga

Dinleyen yoktu
      açlığın sesini
           vurgundan
            talandan
          Gümüş kapı da aldı nasibini
        Bir ırmakta akan kan
aldı götürdü
     ayrım gözetmedi
           ne kıl keçisi
                ne zengin
                ne yoksul arasında
            taradı hepsini
       aynı silahta
      ister ağa
ister maraba

Esiyordu
      Avrupa’dan
           Asya’ya
                şöven bir
                       KASIRGA

            Post Modern*

Pes doğrusu
      kanadı yerde
paramparça gözü kulağı
         gövdesi yok
Bir “El” var tuvalde
        kolu yok bacağı yok
                  usu yok
Anla diyor
        anlamı yok
Uçuşuyor havada sözcükler
      bölük-pörçük paramparça
          deli, divane, dört nala
               içtenlik yok, duygu yok gizem yok
Yolsuz yardımsız yükseliyor uzaya
Anla diyor
        anlamı yok

                                                                                    *Su. Akar’ın yayınlanmış, post modernliği yeren şiiriden bir bölüm:
                                                                                           ***

Oy Memleketim

İki ay nar altında
Sekiz ay kar altında
Yaşamı zor altında
Oy benim memleketim

Ağaların üzerinde atıştığı
Zalimlerle mazlumların çatıştığı
ırıldıkça isyanların yatıştığı
Oy benim memleketim

Topraksız olan ekinsiz olan
Gösterişiz olan çekimsiz olan
Doktorsuz olan ilaçsız olan
Oy benim memleketim

Yolsuz okulsuz olan
Mühendissiz mimarsız olan
Bakımsız imarsız olan
Oy benim memleketim

Fabrika bacası tütmeyen
Hasreti gözümüzde gitmeyen
Sorunları hiç bitmiyen
Oy benim memleketim

Çetelerin üzerinde cirit attığı
Yoksulların mazlumların battığı
Koç yiğitlerin yattığı
Oy benim memleketim                                                          ( Aziz Güneri)
                                                                                                     ***

                Çocuk Yüreğim    (Hacire Kardeşliğime)

Azakpert’in gündoğusunda
Buluştuğumuz oyun oynadığımız çay
İçinde sürüyle alabalık
Taşlar kaçıştırır avlardık
İlk balığı seninle yedim

Dallarında saklanbaç oynadığımız
Ceviz ağacını mısır tarlasını bayır meşesini
Koyun kuzu meleşmesini
Su sesini seninle sevdim

Çayın öte geçidiğinde su arkının üstünde
Dayımın kömü Ermenilerden kalma
Önünde ağıl söğüt dalından çeperli
Meşeler ocakta çıtır çıtır
Gecenin yarısı ayı gelir
Savrulunca kör karanlığa uzaklaşır
Karanlığı seninle yendim

Bitince tarlada mısır ağaçta ceviz
Hırçınlaşır saldırır ağıla aç ayı
İstediği bir koyun-kuzuya de razı
Gelki veresin nerde kaldın be dayı
Dayımın eşi kömde yalnız
Çocuk yüreğim avucunda
Korkum sensiz belirir

Diyorum ki ne güzel günlerdi
Kurdun kuşun yediği
Yılanın soktuğu yer
Deri değiştirir geçerdi
Yıllar geçti aradan
Köm yıkılmış ağıl çepersiz
Ark sussuz bayir meşesiz
Ne koyun ne kuzu ayı insiz
Çayda balıkları kan tutmuş yenmiyor
Uzaktasın inan sensiz hiç olmuyor

                                                                                            ***

Arama

ARŞİV

Nisan 2018
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Mar    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30  
Ziyaretçi Sayısı: