5. Bölüm – “Vatandaş olmak Türk Olmak”

          V.Bölüm

         TÜRK OLMA KOŞULLU “VATANDAŞLIK ”  
             (M. Şerif Fırat Nihal Atsız)

         Ağanın Ulus ve Parti Pazarlığı
          Diyarbakır’daydım, 1965 seçimlerinin yoğun bir anı Türkiye İşçi Partisi’ne bir şeyh ve arkasında 30-40 kişi geldi. Partiye üye olmak istiyorlardı. Parti yetkilisi sayın Dr. Tarık Ziya Ekinci hoş bir edayla karşıladı ve,
-Şeyh’im bizim partinin tüzüğü biraz değişik vereyim… Lütfen inceleyin Kayıtları sona yapalım, deyince şeyh.
-Tarık… Tarık…. ben senden evvel babanı çok iyi tanırım. Sizin kominist olduğunuzu da söylüyorlar. Ben olmadığını biliyorum. Benim oğlumu belediyede aday göster tamam. Yoksa Allah vekil her tarafa kominist olduğunu yayarım, bilesin… demişti.
           Dr. Tarık Ziya Ekinci teoride, pratikte dediklerini uygulayan, Açık, taviz vermiyen, yiğit bir insan. Sehy Efendi olacakları “seçilmeye” bağlayınca geldikleri gibi çekip gittiler.
          Türkiye’de Cumhuriyet yasaları, Bey, ağa, seyyit, şeyh, molla gericiliğine karşı. Ancak hükümetler, bu yasaları bu güne değin yaşama geçirmediği gibi onları kollamıştır. Arap hegemonyası, Osmanlıların Seyit, Seyh imtiyazcılığı halen korunmaktadır. Anayasada “din” devletten ayrı tutulurken öbür yanda diyanet yoluyla devlet, din işlerini açıkça  sünni mezhebi adına yürütmektedir.
         Böyle olunca da seyit, şeyh olur olmaz aşiretlerinin gücüne dayanarak, devlet sistemi içinde yer almakta ve devletin yöneten bir parçası olmaya çalışmaktadır.
        Seyit, şeyhlerin toplum yönetmeleri, halkın özgür iradesi, kimliğini kullanmasına engel teşkil eder. Çünkü seyit, şeyh inanç lideridir. İradesizlik, soy belirsizliği çıkarınadır. Soy belirlenmesi zorunlu olduğunda Hz. Muhammed soyundan, yani Arap olmayı yeğlerler. Bir çoğu halkın ayndınlanmasını, aşiret düzenini aşmalarını istemez. Halkın bilincini inanç bilincine yenik düşürler. Halkı ışıklı modern  hukuk ve bilinç yerine  şeriat karanlığına yönlendirirler. Mistik anlayışı gerçek dünya anlayışına yeğler, hukuk, demokrasi, insan hakları, çağdaş yaşam vs. bu liderler için istenmeyen “şeytani” şeylerdir. Yaşamı 1400 yıl geriye vektörler. Çünkü her yenilik onları aşar, otoritelerini sarsar.
            Düne değin ektikleri, bugün biçilendir. Çok gerilere gitmeden Cumhuriyet dönemine bakıldığında, ilk TBMM’den bu yana, ” aile boyu” bizi temsil edenler, siyaset ikilisinde aracı hep onlardır.   Başbakana el öptürenler, tanrı, siyaset ikilisinde aracı onlar. Şeyhin kısrağının sidiği mürüt çocuklarına içirten, merkezlerde oturup seçildiği ilin yolunu bilmeyen onlar. Siyaset yapan, parti kurup başkan olanlarda onlar.
          “Kafaları çalışan”, hep aile boyu “baş” olan onlar, yarı Arap olmaları önde koşmalarını sağlıyor!

           Sahte Secerelerle Belirlenen Soy
           Türkiye’de  hükümetler sık sık değişir. Darbeler olur. Her değişim yeni bir kalkınmanın başlangıcı, yanlış yönetimin sonu kabul edilir. Çoğu kez güdülen politika eskisinin aynı. “Türkün Türkten başka dostu olmaz” dan hareketle ırkçılık kamçılanır. “Vatan Sakarya” nutukları eşliğinde “kalkınma” futbol sahalarındaki heyecan birliğine bırakılır. Herkesten “Türküm” denmesi istenir.
           Fotboldaki onbir oyuncunun nitelikleri önemsenmez. Gol atan  “Yabancı oyuncu” alınır. Bir de bu yabancılar vatandaş olursa deyme yönetimin keyfine.  Halterimizi Naim’le zirveye çıkarmadık .
           12 Eylül’den sonra Dersim’e asker kökenli Kenan Göven Vali olarak tayin edildi. İlk yaptığı iş Aşiret ileri gelenlerini  ” Türk” olduklarını ikna etmek oldu.  Kalan Aşiret ağasına “Kalan” Türkçedir”. Siz Türksünüz. Kureyşanlar ve Seyitlere sizin Secereniz var, diğer “talip” aşiretlerede. “Mehmet Şerif Fırat Türk olduğunuzu ispatlamış tarihe geçmiş” dendiği bilinir.
          Sayın vali bununla da yetinmez. Ankaraya gelir. Muazam Oteli’nde Kureyşan ve diğer Seyit ileri gelenleri ile toplantılar yapar. Bu toplantılarda secerelerin Ankara’ya getirilmesi, tercüme edilmesi, çoğaltılması ve halka dağıtılması karara bağlanır. Toplanan secereler tercüme edilir. Mehmet Şerif Fırat’ın sözünü ettiği secereler valinin elinde en vaz geçilmez kanıt olarak ele alınır.
          Ancak secerelerle kanıtlanmak istenen neticeyi vermez. Beklemenin tersine, çıkan sonuç şok etkisi yaratır. Basılıp dağıtılmasından vaz geçilir. Çünkü M. Şerif Fırat’ın var dediği kanıtlara çevirilerde rastlanmaz.
           Kırk sayfalık bu secerede:
1-”Hacı Kureyş” ismine rastlanmaz.
2-”Şah Mansur” ismine rastlanmaz.
3-”Türk” olduklarını gösteren bir kayda rastlanmaz.
4-”Talip” 12 Aşiretin soyu, milleti belirtilmemiş.
             Asırlardır – Meşin içinde – sakladıkları secere sahte çıkar. Başka bir secereye bu isimler monte edilmiştir. Asıl secere, aşağıda ilgili bölümü verilen noter onaylı secerededir ve görüldüğü gibi Şeyh Mahmut’i Kebire verilmiştir.

             SAhte (Virüslü) SECERE
            Mehmet Şerif Fırat’ın sözünü ettiği secere:
            Secerede adları yazılı on iki Türk aşireti, Selçukiler devrinde Horasandan Erzincan’a, Bağın ve Hüsnü Mansur kasabalarına gelmişler. Bu aşiretlerin başında Horasanlı Seyit Mahmud’i Hayranı, Şahmansurla Seyit Mahmudun oğlu Hacı Kureyş’i ve Seyid Ali adıyla Derviş Beyazı, bu on iki Türk aşireti ağalarını Bağın’da toplayarak bu seyitlerden mucizet istemiş. Şahmansur duvar yürütmüş. Hacı Kureyş’i Derviş Beyaz da fırındaki ateşe girmişler.
Sultan Alaaddin Silsilesini tasdik etmiş. Ve bu on iki Türk aşiretini pirlik ve mürşitlik bakımından Şah Mansurla Hacı Kureyşe ve rehberlik makamından Derviş Beyaz’a Mürit edip lokma hakkına bağlamıştır.

              Secere bu aşiretleri şöyle vasıflandırmaktadır:
1- Cafer min kabiliyeti delisenler, Elm, ükseü dağ ismü hü Sulbusen Bilakabı Hürum beğan.
2-Teymur min kabiliyeti Alan Etm Burken budan
3-Hüseyin min kabiliyeti Ba-İlyas Etm. Han
4-Muhamet min kabiliyeti Milli Etm. Bozkır
5-Abdullah min kabiliyeti İzol Etm. Üçayak
6- Ali min kabiliyeti Haydar Etm. Bedirkan
7- Mustafa min kabiliyeti Karasan Etm. Hançerdik
8- İbrahim min kabiliyeti Lal Etm. Bayı kara
9- Mahmut min kabiliyeti Çakır Tahir
10- Muhamet min kabiliyeti Dada Börek uzun
11- Yusuf min kabiliyeti Zorbeliyan Duvardelen
12- Abbas min kabiliyeti Merdis Elm. Kuladik

             Sultan Alaettin, o çağda Şahmansura aynı bir secere vermiş. Halen Mazgirt ilçesinin Şobek köyünde Seyyit Cafer oğulları yanında olan bu secerede yine bu oniki Türk aşiretinin adları vardır. Bunlar: Hiran aşireti, Caferin kardeşi olan Ali-dost oğullarıdır. Koçkiri ve İzol aşiretlinin de Hormekli ile bir boydan oldukları söylenmektedir. Hiran aşireti Mazgirtin Mohundu bucağının yirmi köyünde oturuyorlar.” diyen M. Şerif, bu secere ile Hormek aşireti’nin Türk olduğu savı ile kalmaz. Tüm Dersim aşiretlerinin Türk olduğunun kanıtı olduğunu da ileri sürer.

               Virüssüz SECERE
               “… Asrın birtanesi Seyyit Şeyh Mahmud’i-Kebir, Gazi Sultan Han bazan bizzat, bazen başkası vasıtasıyla O’nu Kerametini görmüştür. Künyesi Dervis Bayaz’dır. Lakabı Keramettir.
             O’nun Seyyid Abdullah ve Seyyid Hani adlarında iki oğlu vardır. Bu ana kadar mubarek Secere Seyid Abdullaha ulaşıyordu.  Vaktaki Seyyid Mahmut’tan çok kerametler görülmüştür. Bu silsileye kendi zamanında on iki aşiret ve kabile bağlanmıştır.
             Silsileye bağlı olan on iki aşiret şunlardır:
 1- Zülkür ile isimlenmiş Milli kabilesi Muhamet Talip
 2-Üçayak ile isimlenmiş İzol kabilesi Abdullah Talip
 3-Derkanı ile isimlenmiş Haydar kabilesi İkibudak Ali Talip
  4-Hançere ile isimlenmiş Kariban kabilesi Mustafa Talip
  5-Lefikara ile isimlenmiş Lala kabilesi İbrahim Talip
  6 – Verek ile isimlenmiş Arap Tahir kabilesi Mahmut Talip
  7-Eyvani ile isimlenmiş Dada kabilesi Fahiri Talip
  8-Klan ile isimlenmiş Zoodyan kabilesi Yusuf Talip
  9-Kolotya ile isimlenmiş Merdini kabilesi Abbas Talip
10- Hanevar ile isimlenmiş İlyas kabilesi Hasan Talip
11- Verekyudan ile isimlenmiş Sokak kabilesi Timur Talip
12-Uksek Dağ ile isimlenmiş Desinler kabilesi Cafer Talip

          Bu mubarek secereyi Seyh Mahmud’i-Kebir, Sultan Murat Han zamanında eski nushasından istinca edilmiştir. Bu Secere ilk defa 150, sonra Medine’i müneverde 250, sonra Gelibolu’da 860, sonra Bağdat’ta 940 sonra İstanbul’da 1000 senelerinde yazılmıştır.
          Vankaki bu secere yenilenürdü eskisi kolur idir. Padişah Hazinesinde. Böylece malum oluna…”

                                                                                                       Tarih 6/2/1987
                                                                                      Yeminli Tercuman Süleyman Yaşar
                                                                                                      Tastik imza mühür
                                                                                                       Ankara 2. Noterliği

Dikkat edilirse M. Şerif’in kullandığı Secere bu noter onaylı secerenin aynısı. Talip on iki aşeret sıralamada: 1-4,2-5,3-6,4-7,5-8,6-9,7-10,8-11,9-12,10-3,11-2 ve 12-1 ile çakıştığı belirir. Asıl secereye ilave edilen, lokma hakkına sahip kılınan “Hacı Kureyş”, Şahmansur” ve on iki talip aşiret önüne konan “Türk” sözcükleridir.
           Kırk sayfalık asıl secerede ne- Arap ne Türkten-hiçbir ırktan söz edilmez. Özeletlersek:
1- Secere M. 150 tarihinde ilk kez Seyyit Şeyh Mahmud’i-Kebire verilmiş, bu şahın keramet ismi Derviş Beyaz’dır. “Ali silsilesi” dendiğine göre” Araptır.
2- Seyyit Şeyh Mahmut’’un iki oğlu var: Seyyit Abdullah ve Hanı. Başka oğlu yok.
3- Lokma hakına zorunlu kılınan on iki aşiretin soyu belirtilmemiş, aşiret ismi ve liderlerine bakılınca, çoğu halen varlık isimlerini koruyan Dersimce Kürtçe dilince konuşan-Milli, İzol, Haydaran, Karsan, Alan, Lolu vs. aşiretleri oldukları kesin.
           Bu gerçek karşısında asırlardır sakladıkları “pir… mürşit seceremiz var. Biz Ali soyundayız” ve taliplere “Türk” nitelemesi aslından saptırılarak nüfuz ticareti ilavelerle sulandırılan bu secereler sahtedir. Secerelerde Alevilik inancı dışı “duvar yürütme” “Ateşte yanmama” örneklerinde keramet “soydan” olmaya yüklenmiştir. Bu “ateşten yanmaz… soylular” savlarında tutarlı iseler, keramet ve yükümlülüklerini biraz da bugün yıkılan Dersim’de ki ocaklara engel olmak için kullansınlar ya!
          Bu sahte secerelerle “pir, mürşit, talip, aşiretler tarihi” köktensizliğe sürüklenmiş, aldanmış ve aldatılmışlardır. Bu nedenle asırlar boyu, Dersim halkının taşıdığı gerçek kimliği, ana dili, secerelerin yüklediği kimlik arasında yerini bulamamış. Kimlik karmaşası, ezilmeleri ve yok oluşunu getirmiş. Bu süreç devam etmektedir.
Halkın yönlendirilmesinde seyitlerin etkinliği çok. Seyitler önce kendileri belirsizliğe sürüklenmiş. “Lokman hakkı” için “soydan” gelmeyi, yani Arap(!) olmayı benimsemiş. Bu uhrevi niteliklerini kullanarak-Şeyh, Molla gibi siyasette ön cephe aşiretçiliğini kurumsallaştırmışlardır.
           Seyitleri, soy belirlemede ikilem, üçlem içinde görüyoruz. Arap olur el etek öptürür, çıraklık alır. Aynı anadili, aynı kültür değerlerini taşır. Kürt olur. Devlet içinde, öne geçen Türk olur. Ali ile Arap, Bektaş’la Türk ve Memo ile Kürt olur. Bu esneklik Dersim’e ağıra mal olmuştur: Halkı bölmüş, aşiret çatışmalarına yol vermiş. İhbar, fitne, fişleme her dönemde ezilmelerine yol açmıştır.
         Tüm seyitleri bu belirsizlik içinde görmüyoruz. Yeteri kadar nitelikli Pirimiz var sanıyoruz. Aynı kültür değerleri, aynı dili konuşmaları, nedeniyle gerçek yaşamda, dostluklar, devam etmektedir. Soy sop gerçeğinde seyit ne ise talip de odur.
          Dersim’in asırlardır, devletin kıskacına ek olarak Seyitliğin ve aşiretçiliğin açmazında, yıkılmalara, dağılmalara ve yok olmaya uğramasının nedeni, biraz da bu bilgisizlik, belirsizlikte aranırsa yanlış olmaz. İnanç liderliği, soydan gelme, yani Arap ya da Türk olmaya dayandırılmış. İnançlar şoven politikalara araç edilmiş. Bu araca alet olmaksızın inanç adına yapılan hizmetleri kimler yapmışsa saygı ile karşılanır. Dedelerinin “Zeynel Abidin soyundanız” kureyşanlıyız “Şahmansuruz” “duvar yürütüm” “ateş yanmadım” demeleri Ali soyundan olmayı zorunlu kılar.
Dersim aşiretlerinin yarısından çoğu seyittir. Oysa biliyoruz ki Araplar Dersime hiçbir dönem yerleşmemiş. Hacı Bektaşı Veli Anadolu’ya soy üretme çiftliği kurmadığı belli. “Hacı Kureyş” kim bilmiyoruz. Dersim y ada çevremizde kendine “Kureyşanım” diye hiçbir Kureyşan’lının hacca gittiğini ne duyduk ne gördük.
Şah Mansur ve Hacı Kureyş XIII. yüzyılda bir secereye monte edilebilme başarılarna bakılırsa, “değerli” (!), oldukları tartışılamaz. Bunların değerliliğini “ayıya” “duvara” bindirerek yürütmek ve Bağın”ın bilinmez fırından dondurmala  açıklayamayız. Alevilik hoşgörü, demokrat bir anlayışı içerir. Güzelden ve doğrudan yana olmayı yeğlediği için aynı zamanda çağdaş bir yaşam biçimidir. Bir şeye binmek gerekse füzeye binmeli… Bir yere bağlanmak gerekse internete kilitlenmeli ya da bağlanmalı…

          Etkin Soy Zorlanması
          Etkin soydan olma, bir hastalık, bir çıkardır. Zaman içinde Arap olma üstün çıkarlar sağlardı. Bu yönde bir secere veya belge edinme “lokma hakkında” olduğu giibi vergi vermeme, asker olmama, hakkını sağlamış…
M.Şerif Varto Tarihinde: “dedelerinin “Babamız, Peygamberin amcası Hamza pehlivanın torunlarından Fehramuzşahtır” dediklerini… yazar. Sonraki çağlarda Arapların Anadolu üzerindeki etkisi azalınca M.Şerif “Araplarda Feremuz Şah adlı bir kumandan olmadığı ve bu adamın bir Türk Serdarı olduğunu… “diye yazmaktadır. Nasıl bildiği kanıtın ne olduğu belirtilmez.
        Ana dili Dersimce olan M.Şerif yanlışlar ve ilavelere kanarak aktardığı secere ile tarihini yazmaya çalıştığı Homek ve bu arada Tüm Dersim aşiretlerinin “Türk olduğu” ile de yetinmeyerek, “Anadoludaki tüm Kürt aşiretleri”nin “Türk” olduğunu savlar.
         Türk, Kürt olmanın öneminin insan olmanın yeterliliğinde görülmesi gereken günümüzde, bu biçimde bir zorlamanın içine girmeleri “Etkin Soy” hastalığına dayalı. Yaşam gerçeği çoğulcudur. Etkin ırk, üstün ırk, bugün tek ırk-tek inanç olarak devlet idaresine yansımıştır. Yaşam gerçeğine aykırı bu durum: Çoğulculuğu, birlik olmayı zorlar. Özgür iradeyi, onurlu yaşamı, eşitliği bozar, dara düşürür. Bunun “Millet Sakarya” aldatması arkasında, devlet içinde ölüm çeteciliğine, ticaret rantına vardırmak yurtseverlik değildir. Olamaz…

           Aşiret ve Dil
          Ana dili, Dersimce, Kürtçe olan aşiretlerin “Ali soyundanım”, “Arabım” demeleri veya M. Şerif Fırat’in “Türk aşiretleri” 300 yıl önce Palo’da Kürtçe öğrenmişler” savı aşiret toplumu gerçeğine aykırıdır.
Aşiret düzeni, tarih içinde önemli bir süreç. Bu süreçte aşiret, ya da aşiretler, topluca, kesin bir okuma-yazma, kültürünü edinmediği sürece, ana dilleri binlerce yıl öncesini yansıtır.
          Aşiret yaşamında, soy sop belirlemede ana dil, en önemli ölçüdür. Aşiret, hezbet, aile, kişileri kapsar. Dil değişimi bu bütünü içerir. Zaten bir modern kültür aşamasından söz ediliyorsa, o topluluk aşiret düzenini aşmış, çağdaş topluma karışmıştır. Böyle bir topluluktan söz edilmediğine göre, böyle bir lisan, kısa sürede yeni bir dil öğreniminden söz edilemez.
         Ana dilleri, yaşam kültürleri, Dersim’in diğier toplumu ile aynı olan, “lokma hakkı” için halkı, ev ev, köy, köy, aşiret aşiret, paylaşan çıraklık vermeye zorunlu kılan, bugün “yolun” onurlu değerlerini yitiren, aydınlatma gereklerini yerine getirmeyen kimi seyitler varlıklarını “Arap olma” ya adamış, yok olmuşlardır. Varlıklarını çıkarlarını istikametindeki soya değil, bu “yolun”  gelişmiş çağa uygun değerlerine, kültür birikimlerine dayamalı,  dışlanmanın nedeni üzerinde durmalılar.
          İslamın Anadolu değerlendirmesi, Alevi inancı, Zerdüşlük karışık. Hatta Dersim aleviliğini diri tutan, ona hümanist bir karekter kazandıran Zerdüştlüktür. Bu inancın yanı sıra “Türk, Arap üstün soy”dan sayılma, kırsal Dersim bölgesinde benimsenmesi, beraberince kimi güçlerin çıkarı uğruna, hile ve bağnazlığı inanca karıştırmıştır.
Alevi inancını, bu günkü çağdaşlık çıtasına çıkaran, gönül birliği kırılmış ayrı vakıf ve cemevlerine dağılma, yok olma çabasına yöneliştir. Kimi temsilciler “yolu” gönül dergahından yönetme yerine, gerici akımının izinde yürümeye yeltenmektedirler. Bununla sonlarını çağrışıyor, Ya da aleviliği irticanın bir varyantına vardırma eğilimindedirler. Başkaca da bir maddi temel ve tarihsel kanıt olası değil.

            Hormek Aşiretinin Seceredeki Yeri
           M. Şerif, Hormek ve Dersimin 12 aşiretinin “Türk” olduğunu kanıt olarak bu secereyi gösterir. Bunun doğru olmadığı noter tasdiki ile açıklandı. Zaten hiçbir mantık “ümmet” toplumunda ırk-ulus belirtilmesini bekleyemez.

           Hormek’le ilgili Mehmet Şerif Fırat’in Belirlemesi
            Mehmet Şerif’in “Seceresi”nde şöyle denilmektedir.
“1-Cafer min kabileti delisanlar, elmüsema ükseu dağ. İsmühü Sulbüsen. Bilakabi Hurem Begüm” Asıl secerede de şöyle belirtilir:
“2- Üksek dağ ile isimlenen Delisenler Kabilesinden Cafer” ikisini karşılaştırdığımızda asıl secereye “elmüssema-İsmühü Sülbusen-Billakabihürum” ilaveleri yapılmış.
         Bununla yapılmak istenen ortada: “H” harfi yakalanmış. “H”den “Hurem”, “Hurem”den “Harzem”, Harzemden de “Hormek”e varılıyor. Harzemin Türk olduğunu savlayarak Hormek’in de Türk olduğuna inanmakla yetinmiyor, tüm Alevi ya da Kürtleri de inandırmaya çalışıyor. Terimlerle oynayarak ve benzeştirerek oradan Türk’lüğe erişiyor (!) Böylece “Delisanlar” soyu belirlelmiş oluyor. Bu zorlamaları bir soy adına anlamak olası değil. Bu kelime kolaylığı, son yıllarda Amerikadaki Kızılderililerin de soylarının Türk olduğunu kanıtlamış oluyor! Şöyleki, Kızılderililer Amerikadaki Amazon nehri etrafında yaşar. “Amazon”dan “Ama uzun” terimini elde etmek mantığı zor olmadığına göre “Ama uzun” sözcüğü Türkçedir. “Kızılderili’de Türk olur”. Görüldüğü üzere soy belirleme bu kadar basit!!!

             İnanılmaz Savlar
             M. Şerif Fırat’ın “Doğu İlleri Varto tarihi”nde!
           -Hz. Muhammed ile Hz. Ali’nin aralarında gizlice Türkçe konuştukları.
           -Dersim Aşiretler “Düzgün baba” “Sultan Baba” ismini kullanır ve “gülbenk” gibi duaları Türkçe alır. Bu gösteriyor ki bunlar Türktür.
           -Türk kabileleri Türkçe’yi Palu zazalarından öğrenmişler.
           -.”..Kurmancı, Kürtçe dili diye aslında tarihte var olan ve herhangi bir millete mahsus olan bir dil değildir… bir kıymet ifade etmeyen bu söz yığını dilleri söküp atmalı
.”
             Örnekleri çoğaltmak istemiyorum. Bu kadarla “Varto Tarihi”ni değerlendirmek olası. Bu savların yazarı, Arapça kuran okuyanın, Arapça ezan okuyanın “Arap” olmayacağını bilir. Doğumundan ölümüne dek “bu söz yığını” saydığı dımıli “diliyle kendini ifade etmiştir. İfadesiz kaldığını söylemek kendisine de haksızlık olur.

              Aziz Nesin ve Varto Tarihi
             Usta kalem Aziz Nesin, “Bulgaristan’da Türkler Türkiye’de Kürtler” eserinde konumuzla ilgili düşüncelerini, başlıklar halinde mahkeme heyetine şöyle açıklar;
-Şunu açıkça söyleyelim ki bir Kürt halkı vardır. Ben Kürt halkının bağımsızlık savaşını, kültür bağımsızlığı olarak görüyorum.
-Yıllardan beri yanlış bir kamuyu yaratılarak, bir Kürt sevmezlik oluşturuldu, bir büyük yanlış “Kürt yoktur”, “bunlar Türk’tür gibi bir tarih tezi uydurularak ortaya çıkarılmıştır.
-…bu değerli kurmay subaylar il il bütün Türkiye’yi dolaşarak Kürt sorununun ne olduğunu, gerçeğinin iç yüzünü anlattılar.. Bunlardan Yz. Oğuz, halkın önünde konuşmaya başlamadan önce 120 bin yurttaşa aynı konuyu anlatmıştı. Kendiliğinden söylemiyordu. Elinde Genel Kurmay Başkanlığınca yayınlanmış iki kitap vardı. Biri “Varto Tarihi” öbürü “Vangölü ve Fırat çevresinde yaşayan Türkler” adlı kitaplar yüzbin basılmış ve tükenmiştir. Yeniden basılacaktı.
Yz. Oğuz, mikrofon önünde kalabalık halka Türkiyenin en ciddi sorunu Kürtlük üzerine şunları söylemekte idi: “Karın üzerinde yürüyünce bastığı yer çöker “Kart-Kurt” diye sesler çıkarırdı. Doğulu Türkmenlere, Kürt denmesinin nedeni buydu. Bölücülerin Kürt dedikleri, karda yürürken ayaklarından çıkan sesin adıydı aslında.”
Ben salt Türkiyenin değil, dünyanın tanınmış çağdaş yazarlarından biriyken, TC en ciddi kurumu olması gereken G.K.B yayınları arasında çıkan ve bir kurmay Yüzbaşı’nın sözleri olan bu “Kart-Kurt” ses benzetmesinden esinlenerek, Kürtlerin Türk olabileceği bir büyük gülmeceyi ortaya koymaktan aciz kalacağımı itiraf ediyorum
.
-Bir Kürtsevmezlik yaratıldı. Rüzgar ekildi fırtına olarak biçiliyor. Uygulamada buna koşut baskılar işkence, yakala öldür emirleri, göçe zorlama…
-Benim korku zamanım geçti, aklanmamı da istemiyorum. İşte memleket, işte savcı, işte ben, işte Kürtler ve siz… Ne yapıyorsanız onu yapın”.
          Aziz Nesin, bu söylemleri ile mahkemece aklanır. Türkiye’de Kürtlerin varlığının resmiyette de telafuzu bu tarihlere rastlar.

           M.Şerif Fırat
          
M.Şerif Ağa’nın kendine ve aşiretine kılıf aramaya iten nedenleri yaşamında aramak gerekir.
           M. Şerif, Hormek Aşiretin’dendir. Anadili dimilidir. 1786 yılında Nazimiye’nin Civarik Köyü’nden göçe zorlanan Zeynoşa hezbetinden… Kığı’ya göçen hezbet, Zeynelli mezrasını kurar. Orada da barındırılmayınca, Kârêr, Varto Muş’a yayılır. Dağıldıkları yerlerde, Suni, Şafi inançlı Kürt aşiretlerinden baskısı altında, uzun süre yerleşim ve yaşam savaşını verir. Bu savaşı  kaygı ile anılır.
            Çatıştıkları aşiretler içinde, Cibran Aşireti, önemli yer tutar. M. Şerif bu aşiretle ilgili şunları yazar.
       a)-“Cibranlılar Sultan Hamit’in mustebit alayları ve Kürdistanın kudretli bir aşireti, hükümlerini Muş Varto idare makamlarına yürüten umare ve zabıtan.
         b)-Hormeliler mülkiye, reaye ve ahali aşiret ve Kürt sayılmayan bayağı bir Türkmen Oymağı bilinirdi. Hükümet kapısından kovulmuş, malı canı helal kızılbalardı. Eskiden düşman ve kızılbaş bildikleri ve kendilerinden çekindikleri Hormek aşiretini yok etmeye yeltenerek Varto’daki bölgelerine, köylerine saldırmışlardı.”
         Görülen o ki, Zeynoşa kaviminin, yenin bir yer edinme çabası, gerçek kesitte çok kanlı olmuş. Savaşımları, büyük kitle karşısında acı, çile dolu bir yalnızlığa bürünmüş. Alevi inançlı olmaları nedeniyle Suni, Şaf-i kesimce “kızılbaş” diye dışlanmış “kafir” görülmüş ve kıyılmışlardır. M. Şerif bu acımasız, inanç ayrımcı ortamda gözlerini dünyaya açar.
Aşireti içinde, ilkokul çağında Türkçe öğrenen beş on mutlu kişiden biri olur. M.Şerif adıyla ünlenir.
           M.Şerif, 1915 yılında, Rus’ların gelişi ile Malatya’ya göç eder. Rusların çekilmesinden sonra, 1917’de Varto’ya geri döner. Bu geri gelişle Cibran Aşiretinin Ruslarla savaşımına ve liderleri Halit Beyin başarılarına tanık olur.
           M.Şerif Ağa 1926 yılında “bazı Kürt ağalarla” Ispartaya sürgün edilir. 1928’de çıkan af kanunu ile Kasman Köyü’ne geri döner. Bunu kitabında şu satırlarla değerlendiri.
           “Hükümet 1926 yılında Doğu için bir ıslahat ilahiyası hazırlamış, bununla yıllarca halkın sırtından geçinen ve manevi nufuzlarıyla halkı zehirleyen birçok eski aşiret ağa, hoca ve Şeyhlerini garba nakil ettirmiştir.
T.B.M.M’de çıkan 28 Mayıs 1928 tarihinde kanun gereğince bütün adli ve siyasi suçlullar tecil edilerek garpteki sürgünlerde hariçte olan bütün mahkumlar yurtlarına ve ocaklarına başına dönmüşlerdir
.”
           M. Şerif Ağa kendi deyimiyle “halkı zehirleyen ağa” “ıslahat lahiyası” ile de arınmış yeni bir hayata başlar. 1946 yılında yerel bir gazetede “Varto Mektubu” başlığında yazıları çıkar. Bu aşiret yazıları ile, Cumhuriyet Kurucularından onay alamıyan, bir ırkçı akımın dişlisine takılır. Bu durumu kitabında:
           “Bütün dünyaya her kes milliyetçidir” deyimi ile açıklar. “Varto Mektubu” anlaşılan bu akımla yönlenir, değişik,büyütülür: “Doğu İlleri ve Varto Tarihi” olarak 1948 yılında İstanbulda Saka Matbaasında basılma olanağını yakalar. Bunu anlamak için kitabın: gerek yazılış tarzı, deyimleri, eski, yeni Türkçesi, gerekse fikri zorlaması ile yukarıda belirtilen (a ve b ) iki paragraf ile karşılaştırmak yeterli olacaktır. “Cibran Aşireti Kürdistan’ın kudretli bir aşireti” tanımlaması yapan M.Şerif, sonunda Cıbranlılara da yeni bir kimlik kazandırmaya çabalar. Onların da Türk oldukları ileri sürer. Yavuz Sultan Selim’e kıvançla övgüler yağdırırken, cümlenin sonunu “Hilafetin zehiri ile sulanan bu kılıç iki baştan Türk kanını akıtmıştır” şeklinde bitirir. Oysa biz M.Şerif’in bu çelişkilere düşmeyecek nitelikte olduğunu biliyoruz. Nitekim var denilen eski yazı “hatıratı” bugüne dek basılma olanağını bulamamıştır. Bunun yanında Aziz Nesin’nin “Büyük gülmece” “Tarihi Yalan” diye nitelediği Varto Tarihi kitabı, “Yüzbinler bastırılmıştır…”.
             M.Şeriif Ağa, 1938’den ağalığının desteklenmesi ve yazacağı kitaba hazırlık için olacak-Nazimiye’nin “Atabeşiği” dediği Civarık Köyü’ne iki kez gelir. “Ata Ağalar” dediği Süleyman ve Bertal Efendi’ye konuk olur. Dedelerinin mezar taşlarını arar. Aşiret tarihinden söz eder. Ağaların anı ve fotoğraflarını alır. Ana Aşiret koluna övgüler yağdırır. Gider…
          Ardında, bu “Ata ağa” dedikleri altı kardeş, tüm aileleri, “Konya Karaman’a sürgün” diye yola çıkarılır. Yolda üstüne gaz dökülerek yakılır, öldürülürler.  Nüfus kayıtlarına “sar-i bir hastalıktan toptan öldü’gü kaydı düşürüldüğü söylenir. M.Şerif kırklı yıllarda tekrar gelir. Civarik’te Küçük Bertal Efendiye konuk olur.
         Aşırı aşiretçi olan M.Şerif Ağa, 1786 yılında ayrıldıkları bu aşiret kolundan, daha sonraları yazdığı, ünlü “Doğu ileri Varto tarihi”nde “Ata ağa” dediklerinin kırımından tek söz etmez. Dikkat çekici bu anlaşılmazı, bir “tarih” yazarı için değerlendirmek, yorumlamak olanaksız. Atalarından hoşnut olmayanların çocuklarını dedelerinin kemikleri ile dövmesi gibi…
           Hormek Aşireti, Feroğlu hezbeti, tarih yazarı M.Şerif Fırat, 1949 yılında amcası Helo Ağa tarafından tüfekle vurulur. Nedeni yaşlanan Helo Ağa’ya meydan dayağı çekmesine bağlanır. Helo ağa bir hapishane ölürken, anılarında “Bir kişi hariç bütün aile büyüklerimiz arkalarımız tarafından öldürülmüş” diyen M.Şerif Fırat, kendisinden önceki “aile büyüklerinin” kaderini paylaşır.
           Turan adına tek soydan olma dayatması, bugün, işkence, yakala öldür. Göçe zorlama, ambargo, Köy yakma, “Köy yakma, “faili meçhul” cinayetlerin devlet içindeki çetelerce yapıldığı yine devletin raporuyla belgelendi.
                                                                                                              *

          Kürt Kimliği
Söylemeye varmıyor dilim
Olmaz olsun böyle “tarih bilim
Kart-Kurt” olmuş “Kürt
Soyca bırakıldı, Kürt zügürt

Kürtçe dil değil, Kürt yok” dedi
Yerinde keşfine gerek görülmedi
Türk Kürt bin yıldır beraberiz
insanlığı hepyeke bağlıyan densiz

Osmanlı ümmetçiliği döndü ırkçılığa
Yüzbinler yitirildi “Turan” uğruna
Kürtler, Türk veya Turan değil”der
Anadolunun Türk olmasını ister

Eşkiya, hırsız, siz bizden değilsiniz
Tüketeceğiz sizi, gelsin Kazak Kırgız

Kürtsevmezlik bu rüzgarla ekildi
Fırtınalar biçile biçile bitirilemedi

Kürt bölücü Kürtçe sakıncalı ” dil
Yaşamda ikilem, yasada eşitlik zebil
İşte bölücülük, bu ne biçim ikilem
Aynı kadehte taşınır zehir ile zemzem

Kürt kimliği” Devleti bölmeye özdeş
Türk” diyene vatandaşlık peşkeş
Dağlara taşlara “önce vatan” yazıldı
Köyler insansız ormanlar ağaçsız kaldı

Yıllarca “tarih” yazıldı “inkarı” çok
Şimdi “Kürt”  var, “kimliği” yok
Çıplak dağlara yağdırılıyor kar
Soğuk savaşta çıkarı  olanlar var
                                                                                                  *

         Yalnızlık Politikası, Tek Soy, Tek İnanç
         Cumhuriyetin kuruluş yasasında öngörülen, “sınıfsız imtiyazsız” ulus toplumunu yaratma, umarının rengi, sosyal sınıflar, farklı etknik kültürler: bir tek soydan geldiğimiz savı ile yok sayıldı. Başka bir deyimle “sınıfsızlık” tek etnik köken, tek dil, tek inanç olarak algılandı. Zaman zaman devlet idaresine gizli, bir etkin el, yasalarının “sınıfsız” “eşitlik” kavramlarını yaşantıya geçirmemekte, direndi. Feodal aşiret, ağalık, sistemine dokunulmadan, kültür farklılığı eğitilmeden “ulus” toplumu içinde eritilmeye itildi.
           Yine aynı görüşle ayrı inançlarını sürdüren Genel nüfusun %25 civarındaki Alevi yok sayıldı. Zorunlu din dersleri, laikliği ve bu inanç topluluğunu zora soktu.
           Bunlar için tabular yaratıldı. Yasaklar getirildi. Vatandaş olmak için, bir biçimde Türk ve Sunni olma koşut sayıldı. Bunun adı “Türk -İslam Sentezi” oldu.
        Cumhuriyet’teki penceresinde, İlhan Selçuk şunları yazar:
Avrupada Hitler’in yükselişiyle birlikte, ırkçılığa dayalı, milliyetçilik Türkiye’de de canlandı bu sürecin en ünlü adı Nihal Atsız’dir. Atsız, ırkçı-Turancı görüşleri savunurdu…  Alparslan Türkeş, bu süreçte yetişti. Nihal Atsız’ın öğrencisi sayılırken nasıl oldu da şeriatçılarla işbirliğine gidebildi?
        12 Eylül 1980’de başlayan darbe yönetimi “Türk İslam Sentezi*ni devletin resmi görüşüne dönüştürdü. O günlerde gözaltına alınan Alpaslan Türkeş, durumu şöyle özetlemişti: “Biz hapishanedeyiz, fikirlerimiz iktidarda”
          Hocam H.V. Velidedeoğlu, çelişkinin altını şöyle çizmişti: Türk-İslam Sentezi kuramı, Atatürk milliyetçiliğini Arap Ümmetçiliği içinde boğup yok etmek amacıyla kurulmuş bir tuzaktır…
         Türk-İslam Sentezi olmayacak bir işti. Nihal Atsız’ın Türkçülüğünde Şamanizmin kokusu vardı: Türk -İslam Sentezi  ülkeyi çöl şeriatına doğru çekenlerin işine yaradı”.
Sayın İlhan Selçuk’a katılıyor ve ileve ediyoruz. Türk-İslam Sentezcileri bu gülerde hükümet desteğini de yanına alarak,  Gazi Üniversitesi’nde Hacı Bektaşı Veli Kültürünü araştırma adı altında bir kürsü açmış ve Alevi Bektaşı toplumunu( inancını) yok etme, suni inancı içinde boğma çabası içindedirler. Bu da bir tuzaktır.
            Nihal Atsızlar, yalnız ırkçı-Turancı politika üretmekle kalmadı: Yüzbinlerin ölmesine, donmasına neden oldu.” Türkün Türkten başka dostu olmaz” yanlışının reçetesini bir sonraki neste vasiyet bıraktı: (91 Belgeler ………393)

            Nihal Atsız’ın Vasiyetnamesi
          “Oğlum Yağmur,                                                                                                4 Mayıs -1941
            Bugün tam olarak bir buçuk yaşındasın. Vasiyetnameyi bitirdim, kapatıyorum. Sana bir resmimi yadigar olarak bırakıyorum. Öğütlerimi iyi tu, iyi bir Türk ol.
          Kominizm bize düşman bir meslektir. Bunu iyi belle. Yahudiler bütün milletlerin gizli düşmanıdır. Ruslar, Çinliler, Acemler, Yunanlar tarihi düşmanlarımızdır.
          Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar, Araplar, Sırplar, Hırvatlar, İspanyollar, Portekizliler, Romenler yeni düşmanlarımızdır.
         Japonlar, Afganlılar ve Amerikalılar yarın ki düşmanlarımızdır.
         Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Lazlar, Lezliler, Gürcüler, Çeçenler içerdeki düşmanlarımızdır.
        Bu kadar çok düşmanla çarpışmak için iyi hazırlanmalı.
         Tanrı yardımcın olsun.
                                                                                                                                                Nihal Atsız

                                                                                                                                                  ( Belge 10-1)
                                                                                                          ***

          “Muhalefette Doğru Söyler
            İktidada Şaşıranlar

            Sınırları ince ince çizilen, bu yalnız kalma politikası, bu gün de geçerliliğini koruyor. Dış düşmanlarla ne yapıldı bilmiyoruz. Ama içteki savaş Ermenilerden sonra sıranın  Kürtlere geldiği görülüyor.   Uzun süreden beri politikada etkin Eski Dışişleri Bakanı Kamuran İnan bir Tv ekranında şu eleştiride bulunuyordu:
          “Türk siyayeti yanlışları kabul etmeye çalışır. Küçük çaplı devlet adamları devletin çapını küçültür”. Buna katılmamak olanaksız: Ne varki bakanken  onunda sesi  çıkmıyordu. ” küçük çaplılara” dokunmıyordu.  23 yılda K.K.T.C. bir tek devlet kabul ettirilemedi… Devlet bir gerçek dost  edinilemedi. Kıta devletlerini bırakalım, hiç bir komşu devletle de aramızın  iyi olduğu söylenemez.
         İktidarı ve muhalefetiyle bir çıkmazdayız.  Muhalefette iken: “Devlet eşkiyalık yapmaz. Devlet eşkiyanın başını ezer. Devlet yasalara göre idare edilir. Birileri devleti arkasına alıp kara para için kirli siyaset yapsa o devlet” (21 Aralık’96 Cumhuriyet.) diyen Mesut Yılmaz ve aynı gün “Köy koruculuğu devletin temel işleri olan güvenliği sorumsuz kişilere, yani aşiretlere devr etmesi anlamına gelir” diyen Ecevit iktidara geçtiğinde çok değil bir kaç ay evvel sarf ettiği sözlerini tutmadığı görüldü. .. Susurluk suskunluğu sürüyor.
           1991’de D.Y.P’den Milletveliki, üç defa Sağlık, iki kez Devlet Bakanı ve Hükümet sözcüsü olan “Taksinin kamyona çarpması’ndan sonra, hükümetten ayrılan Yıldırım Aktuna bir röportajında (Yeni Yüzyıl 4/8/97) “İşkence örtbas edildi” başlığında şu açıklamalarda bulunur:
“-Yıllarca bu ülkedeki işkencenin üstü Emniyet tarafından örtüldü. Çünkü bu uygulamalar mesleğin gereği kabul edildi.”
-”Özel Tim, Kürtlere kötü davrandı. Bunu Türk Milliyetçiliği ile çözemezsiniz. Karşınıza Kürt milliyetçiliği gerçeği çıkar.”
-”Şiddet genlerimiz var…”

           Neşe Düzel’in “Şiddet eğilimini yalnız poliste görmüyoruz. Devletin içinde oluşmuş asker, polis, mafya çeteleri ve son yıllarda binlerce insanı öldürdüler. “Faili meçhul” cinayet sayısının beşbini geçtiğini nasıl yorumlarsınız? sorusuna yanıtı,
-”Polislerin aşırı milliyetçi olmaları.”
-”Politikacılar kendi yolunu açabilmek için babasının bile üzerinden geçebilecek acımasız insanlar”
-Politikada kalmak için insan eti yemek durumunda kalır
…”    vs… vs…
         Sayın Aktuna, yenen insan etinin nedenlerini açıklıyor. İç savaş, bir çıkar, bir rant, bir güç odağı olma savaşıdır. Halka başka nedenler gösteriliyor. Devlet içine sızan Milliyetçi akımlar, devleti kullanmakla, devlet olanaklarını çete kurmak için adam öldürmek rant edinmeden kullanıyorlar.
           7. Eylül 97 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde “MHP damgalı TSE bülteni” başlığı altında:
-”Adamın biri çıkıpta, “Türk olduğunu söylemeyenleri vatadaşlıktan atıp sınır dışı edelim. .. dese ne yaparsınız? Hele hele bu kişi, “her eve ve arabaya bir kefen” kampanyasının mucidi TSE’nin başkanı Mehmet Yılmaz Arıtürk ise ve vecizelerini devlet yayını olarak bastırıp dağıttıysa?”
Vatan Millet Sakarya edebiyatı” artık gün gibi bir çıkar hilesi, ülkeyi parçalama, terörü canlı tutma, ölen, öldürmelere hep çıkara “kefen” yutturmacısıdır” denilmektedir..
            Murat Bardakçı yazısını şu şekilde sürdürüyor:
TSE’nin çıkarttığı “Türk ve Türklük” (1994) bir devlet kuruluşunun başındaki kişi, Cumhurbaşkanı, Milletvekilleri, bakanları, general ve valileri: “Onlar” ve “Bizler” diye ayırma cesaretini gösterebiliyorlar. “Onlar” dediklerini “utanmazlık” jürnallıkla” suçluyor, sonra daha ileri gidip “Türk olduğunu söylemeyenlerin vatandaşlıktan çıkarılıp sınır dışı edilmelerini “teklif ediyor ve de bu kitap üç seneden beri “devlet yayını” oılarak elden ele dolaşıyor…”
          Cumhuriyet süresinde halkı potansiyel suçlu görme alışkanlığı sürüyor. Özellikle İdare merkezinde uzak yerlerde kırsal bölgelerde: açlık, sefalet, Türkçe bilmeme, idareye ulaşamama, jandarma baskısıyla yok sayıldı. Halkın kimi haklı çıkışları “isyan” “devleti bölme” “ayrılma”Kürt” olmaya vektörlendi. Haksızlıklara “devlet sırrı” zırhı giydirildi. Yasa dışı öldürmelerin, yok edilmelerin önüne devlet geçemedi.
          Sürgün, baskı, ev-ocak yıkmalar, köy boşaltma, katliam, cinayet, “faili mechul” yok etme işkenceler sürerken hükümet edenler tek sesli plak gibi: “Benim memurum, görevlim, jandarmam, polisim, askerim, koruyucum jitemim suç işlemez, devlet eşkiya değil, yasalar var onları yürütür” açıklamalarında bulunur. Haksızlıkların üzerine “devlet” şalını sererler. Bu tutum ve davranışla suç işleyenin yanında kar kaldı. Hatta onları yeni suç işlemeye itti. Dersim kırımı: Tek ırk-tek inanç istemcilerin kontra-gerillanın ilk ayaklarındandır. “Susurluk” kazasında kamyona-gerillanın ilk ayaklarındandır. “Susurluk” kazasında kamyona çarpan mercedesten dökülen mafya-siyaset-emniyet ve devlet pirizması bunun bir uzantısıdır.
           “Devlet te yasa esastır, devlet cinayet işlemez, ayrım gütmez, mafya ile birlik olmaz, eşkiyalık etmez, beyaz zehir ticaretini kişiler adına yapmaz, suç işleyenleri yasadan kaçırmaz, bunları korumaz, suçlulara yeşil pasaport vermez, çete oluşturmaz” diyenler bir gün küçük dillerini yutmuz. Kutlu Savaş’ın raporu ile kısmen de olsa açıklananlar tüm bunların yapıldığı itirafı ve kanıtı oluyor.
         Eski Diyarbakır Valisi Doğan Hatipoğlu “Doğu ve güneydoğu’da köylerin, devlet tarafından yetkisiz kişi ve kurumlar eliyle boşalttığını.  Kim boşaltıyor niye boşaltıyor bunları sorduğumuzda hiç kimse sahip çıkmamıştır. Devlet, köyünü boşalttığı, asli vatandaşlar kaderine terk etmiştir
          Köylüler çoğu zaman “yakıp yıkanlar üniformalıdır” diyor. (27 Kasım 1997 Cumhuriyet)
Kimin eli kimin cebinde, kimin silahı kimin ensesinde aşikarlaştı. Kişilerin herbiri kendini koruma-kollama zorunluluğunda bırakılmış. Devlete karşı güçlerin varlığı etkenliği devlet içindeki aşırı ırkçı-dinci taraf ve güçlerle doğru orantılı çelişiyor.
              “Türk olduğunu söylemeyenleri vatandaşlıktan çıkarmalı.” Camiye gitmeyenleri islamdan saymamalı” bu birliğin özetidir. Nitekim bu birlik zorunlu Türk-islam sentezci eğitimi yasalara geçirmiş. Bugün de Cemevlerini            Diyanet Başkanlığına bağlamada devlet desteğini de almış görünmektedir.
         Bir yandan da “yurdumuzdaki insanların %99’unun müslüman” olduğunu söyleyin, bütçeleri suni mezhep adına kullanın, diğer yandan alevilere cihat ilan eder gibi sokakta, evlerde öldürün, otellere kapatıp yakın.
       Dinler kabul ettikleri ve tatbik edilen kurallarla belirlenir. Dayatma özgür inancı yok eder.
Aleviler için bir enstütü kurma girişimleri alevileri parçalamak, laikliiği kaldırmak aldatmacasıdır. Aleviliği Hz. Ali’ye bağlama, aleviliği asimile etmektir. Çünkü, Alevilik Hz. Ali ile başlayan bir akım değil. Hz. Ali’ye yakınlık olsa olsa Hz. Ali ve soyuna yapılan haksızlığı Pir Sultan Abdal’ın ezilene karşı takındığı insani tavrın sergilemesinden ileri gelir.
            Alevilik bir yaşam biçimidir, bu biçimde tanrı değerlendirilmesi ayrı, aradığını Mekkede, Hacda değil kendinde arıyan felsefeye bağlı. Cem var, halka ibadeti var, murşit var, pir-rehber var, mısaip (kardeşlik) var, düşkünlük (yargılanma) var, kadın ve erkeğin birlikte ibadet eşitliği var. Buna karşın beş vakit namaz, ramazan orucu hac zorunluluğu vs. yok.
          Siz buna din deyin, mezhep deyin, tarikat deyin ne derseniz deyin. İnanç, yaşam, çağı yakalama, görüşleri ayrı… Bunu içine sindirmeyen, Türk-İslam sentezcileri, alevileri parçalamaya, eritmeye ve kendine benzeştirmeye çalışmakta ya da İran şiiliğine zorlamaktadır.
          İnanç ve kimlik varlıklarını sahiplenip yabancılaşmaya karşı duranların “devleti bölme” ile özdeş sayma, buna karşın Çatlılara, Yeşillere devlet kapılarını açmak onları “kahraman”,Ne yaptıysa devlet için yaptı” deyip çeteleri aklama ayıbından nasıl kurtulurlar?
       Bu yalnız bizde de olmamıştır. “Vatan, millet” sözcükleri çok kullanılmaya başlandığında ortamın gerginleştiği şiddetin arttığı bir ülkede yaşıyoruz. Kiminin “vatansever” dediğine kimi “vatan haini” diyebiliyor.
Cumhuriyet, yurttaşın haklarını koruduğu ve ortak iyiye hizmet ettiği için vatan aşkı rasyonel bir sevidir. Yasalar dışına çıkılmamalı, adaletsizliğe karşı tek kişi olsa bile.
          Milliyetçilik, vatan, şan, şeref arzusuyla tutuşan kahramanlık arzusuyla birleştiğinde en iğrenç araçlarla yürütülen bir arzu halini alır. Bu tehlikeye dikkat çeken Rousseau, “gereğinden fazla kahraman varken, asla yeteri kadar yurttaş olmamıştır,” der.

Arama

ARŞİV

Nisan 2018
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Mar    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30  
Ziyaretçi Sayısı: