I. Bölüm

I. BÖLÜM

DERSİM ÇIĞLIĞI

Munzur Coşkusu

o çocuksu yıllarım/ toz köpüklü yaşamım
insani süreçlere yenik şu közlü erişkinliğim
seycan’ın dizelerinden duyumsadım aşkı
şeyh qaji’nın dert yüklü ağıtları ezberim

              bir coğrafya ki ezelden zulmün tetik eri
              bir can ki doğmadan tüm suçluluğu belli
              bir halk ki oku namluların ucunda gerili
               bir inanç ki arap şeriatında yoktur yeri

ne 38 harekatında ne “f” tipi hücrede tükendi
ne yıllar yılı gıda ambargosu zulmünden yıldı
ne pir sultan coşkusundan geri kalmasını bildi
ne yasak/açlık/süngü/kurşun/önünde eğildi

               belli ki dersim coşkusu sinmiş tüm canlısına
               munzur dağı / nehri / alabalık anlaşılır belki
               ne ki “dersim”i anlamakta egemen güç azapta
                sancılanan yürek / ufalan suçluların buluncu

                                                    ***

Dersim

 dersim’in /  özgürlüğe yanık geleneği
     canların /   “pir-inkrar” sadakatı
         dorukların /uçurum büyüten dağları
              vadilerin /çağlayan köpürten nehirleri
                     munzur’un /şelale küçülten alabalıkları
bin bir yaşamın türküleştiği
      inançlar / etnikler mozayiği
           sazı / sözü/ “yasaklı” dili
                    potansiyeli yüksek bir coğrafya / dersim
iki uçlu yaşamında /“kanına ekmek doğranan
      aşkı-sevdayı arada yaşayan
          dostluğun-cömertliğin /mertliğin- dürüstlüğün
aşiretleştiği /yiğitliğin sertleştiği
          hakça paylaşımın / dostça bölüşümüm
                 bilinçleştiği /çetin direnişlere eşkıya / dersim

                                                       ***

Munzur

ırmaklar birleştirilir / bir baraj için
         bir munzur’a kırk göze / niçin
leylak-menekşe /türlerin rengini aldığı
          kardelen – lalenin /önünde boyun eğdiği
             su içen çiçek / seyiren kuş /yoluna uçurum “beskov
                   ürkekliğin sıçrama /kekliğin sekme otağı
beşyüz metreden yumurta vuran
      tırpan bıyıklı / köz yürekli /yiğitler yatağı
           dertli “pepux” /sızlanan ağustos böceği /vızıldayan arı
taş-toprak /yeşil-sarı /bulut-yağmur /yerdeki sürüngen
      meşe palamudu /ayı ini karınca yuvasına
           can veren ıslaklığı dudaklarında /munzur’un
                   doğa ocağı / anne kucağı /özgürlüğün beşiği  munzur

                                               ***

 Dersim Coğrafyası Zorda

yıl 1938/ yer dersim
       kutudere’de gün dönerken “zéle
           kuzgun çökmüş leşe
                karanlık dış ağrısı gibi zonklar
harçık suyu kıpkızıl
     alınan can /akan kan
          tesellisiz günler kördüğüm
                 kanla doyanlar her seferinde
                       bu aşk sevgi bahçesinden
                            sürekli çiçek yola
kayalara çarpan su
     aydınlığı yansıtan doruk
          özgürlüğün koyağında ki yürek
               yaşam suçlusu” /  hepsi bu

                                                       ***

minelyum 2000 /yer ders

işkence-sürgün / ev yıkma – orman yakma
       ekinde “faili meçhullar” /tümü bedeva
           insansız coğrafya  yetmedi / yöneldiler doğaya
                 ırkçı egemen diyor ki
coşmasın munzur / önüne beton daya
alabalıkları koy / kör bu kuyuya
çalıştırmadık / aç bıraktık /  son  bir planı  uygula
baraj yapıyoruz diyelim / dersim’i boğalım suya

                                                           ***

sülbüs’ün öte yüzünde /uzaklarda /ola ki kutuplarda
      güzelliklerin doruğunda bahar
            ne ki bizim şu anadolu’da / dersim  coğrafyası zorda
genç – yaşlı / sakat -hasta /her yaşta / ille ki bebeler
     en çok da  yeşile kıyılır /meşe palamudu dahil
          vahşetin kurtlaştığı her bir an /dersim kan revan
 sığındığı koyakta / “dırvetine” tuz basan
      son nefesini  bebesine ayıran /sarılı dört bir yan 
           annenin yürek közleyen çığlığı /meşe palamutlarını ateşler
yanıtsız kalan / “biz kardeşiz / burası de vatan
       bir yılan süzülür koyaktan / bir yarasa asılı boynundan
           bir baykuş öter kör karanlıkta / “pepo-keko” kuşu sırada
                                                   acı üstüne acı öyküler

 

DERSİM POTANSİYELLİ SÜRGÜN  (sıléman ağa destanı)

dersim 38 / yer civarik

rüyalar bürünürken allı basma rengine
arılar kavak yelinden bal yapar
sevdalanır gönüller tomurcuklar patlar
bedenler yorgunluğa teslim / can bedenden ayrı

sevişmeler alırken umuda doğru yol
masumane duygular anadan doğma
çok oynaşma düzeni bozulur
“dünya sarı öküzün boynuzlarında” / yorgan döşekten ayrı

kuşatılırken evlerimiz dört koldan
karanlık gecenin şah damarın
vuruldu renkler ak ala boyandı
hançerlendi düşler yarı kaldı rüyalar/can yaşamdan ayrı
                                                                   karanlıklara “sürgün var

2-) her dağın bir doruğu
            her bağın bir koruğu
                  yiğidin yiyesi yoğurdu
                        ve her koçun bir otağı
                   her kuşun bir yuvası 
         her sözün bir inanası
çökse gök / sönse yıldız /sümkürse bulut
         her gecenin bir gündüzü olur
                   belirsizliklere “sürgün var”

3-                       yıl dokuz yüz otuz sekiz / mevsim son bahar
                     dersim yasakları” oynar/ meralardan yaylalardan
              köylere baskın sürgün var / başaklar boy vermiş
         zozanlar sarı kuşanmış /eller oraktan düşmüş
eli kulağında kar
tarlada buğday biçilmeyi / sitilde süt mayayı
       tulukta yoğurt çalkalanmayı / sevda gönülde dillenmeyi
              kurban doruklarda kesilmeyi /bekler
                        prematüre “sürgün var”

4-            ayrılıklara gönderiliyoruz /dersim potansiyelimiz
          saklımız / elma kokulu sandıklarda
sevdamız / sazların telinde / dağların yelinde
        derelerin selinde / munzur’un alabalıklarında / derinde
              ve kartal kanatlarında / yükseklerde taşınır
                       beklentilerimiz / doğacak güneşte / döl salan tohumda
                             “duzgın bawaların / asalı ziyaretlerin
                                       yüce dorukların hikmetinde
                            yavrusunu yitirmiş geyiklerin umutlarında / mayalı
                     susturulan sazlar / bölünen rüyalar / kırılan düşlerle
            sevdalarımız içten kanamalı
ana dilimiz sakıncalı / ve inanç yolu kapalı
         ve gıdamız ambargolu / ve giriş-çıkış rötarlı
                  ve de yeşeren umutlarımız / yaşama kapalı
                            sefalete sürgün var

5-                          devlet yetkisini aşan yasa / yetkili bir paşa
                     deneyimi koçkiri / tarzı “kardeşi kardeşe
            “kelle avcısının biri” / ırkçı düşüncenin ayak kiri
gladyatörleri vuruşturmak / yiğidi yiğide öldürtmek
       aşiretleri çatıştırma / suyu gözeden kurutma
             çınarı gövdeden çürütme / yoksulu ihbarına boğma
                 “böl yok et” hilesi  / insanlık ayıbı / tuzaklar kurulur
               “istemem dersim’de ağa bey”  / okşanır halk / söz verilir
          silah toplanır / “pir sultanın beşiğini sallamanız yetti hey
halk kendi silahı ile / can evinden vurulur
aşiretlerden / demenan /haydaran /gelmez yeme /kurtulur
bir sınırsız yetki / bir hain temaşa / tanrılar yüklenmedi
yüklendi paşa / arkasında meclis /dayandığı yasa/açık herkese
dersim burası yetkiler sınırsız /şekli sûresi belirsiz
bir işaret parmağı uzanır / dersim kana bulanır
parmak /parmaklar sığmaz çuvala / ok sanılır / yayda gerilir
ana dilini konuşan / pir yolunu sürenler /“hedef “ seçilir
“aman” diyeni / silahını vereni /evinde barınanı
yolda yürüyeni /“devriye” öldürür
sorgusuz / yanıtsız / nedensiz /dersim’i tüketen zulüm
pazarda bir sarı liraya düşer /yaşam ya da ölüm
384 ailenin sürgün listesi / şükrü kaya imzalı
“akrep hareketi” / çemberden merkeze planlı
       gece yarısı operasyonları /“kim vurdu ya gider
          faili meçhul cinayetler / devlet hanesine kayıtlı
               ırkçıların elinde / “devlet suç işlemez” silahı var
                        turnalar yüksekten uçar / dersim’i akbabalar sarar
                                  kimvurdu’ya “sürgün ” var

6-                      kuşatıldık gece yarısı / uykular yarı üryan
                   sarıldık dört bir yandan / “devriye
          komutan kelkitli zabit adı cemal /sırmalı ne sivil ne de asker
     üç manga techizatlı silahlı er / dereova nahiye müdürü timur
ve hükümetin yazılı talimatı /“civarikli süleyman ağa- bertal
efendi  ağa kardeşler /dededen toruna kim varsa /sürgün edilecek”
devriyenin” anlaşılmaz “acelesi var”
ankara da / “sarı paşa” / ve de “cumhuriyet hükümeti
anayasa da / “hak hukuk” eşitliği / ve de vatan millet birliği”
ne ki dersim’e düşen /sürgün / ölüm /ayrılıklar
geceyarısı “sürgün var

7-                     “göç “/gece yarısı baskını ile başlar
sülbüs dağında güneş bir başka doğar
bebeler alışık değil bu karanlık ayrılığa
gemik-balığ ne de melkis’in haberi var
‘karanlık’ bizde yorumlanmaz hayra
sabah ola hayır ola a paşalar
ne ki anadili sakıncalı / türkçesi özürlü
anlatamaz daralır “sıléman ağa
beyazlar giyinir (türe bu) yalınayak yakarır “şaha
kendi kökü üstünde yükselen / dal süren
rüzgar soluklu / körük yürekli /yaşlı çınar
kessen kesilmez / söksen sökülmez /derinde kökü
der ki / “gör haydar / ana dil yasak
“pir yolu” da olamadı yar / anlaşılmazlar ürkütüyor beni
bana göre değil uzaklar / yetiş ‘ya haydar
 yalnızlığa ‘”sürgün var’

8-                      uykumuzu çalan gecenin yarısı / evde olan
28 çocuk / 12 kadın / tümü 54 can/ mevcudu / natamam
olanları dizdiler yola /gözleri derin uykuda
yollar dolambaçlı /yollar çetin / yollar dar
işkence yarı yolda başlar / çoğalınca çığlıklar
dayanamaz haykırır 80’lik çınar / haykırır arşa

bağlamayın ellerimi / kollarımı sallayacağım
el atacağım kulağa / uzanacağım sıcak türkülere
sesleneceğim kurda kuşa / gelmesinler başka bahar
inmesin eteklere geyikler / balıklar suda oynaşmasın
havada çakal kokusu / kanat çırpmasın kuşlar
geçit verilmesin kahpeliğe / dağların bize sözü var

çözün kollarımı / semah döneceğim
düşeceğim hak yoluna / pirim halim görsün
yıldızlar ışıtın gecemi / geriye sesleneceğim
koparılışımın yıkıntısında / yüreğim kaldı
dost anıları yüklendim / sıcaklığı dağların
kırılmasın gönüller / solmasın çiçekler
gün olur dönerim / dağlara yüzüm olsun

çözün ellerimi / ciğerparelerimi okşayacağım
sözün bahtsızlığına / güvenin duvarına çarptım

ağlama bebeğim / ay battı / yıldız kaydı / umut güneşte
gül gülümse / karanlıkta yıldızlarımızı çalacaklar
gülümse ki uzasın zaman / güneş doğacak dayan
dağlar yeniden yeşerir / senin yaşamdan alacağın var
çözün ellerimi kollarımı / “dara” duracağım
karanlığı aydınlığa bırakın / gecemi bana verin
hakka niyaz bu / ellerimi göğsümde tutacağım
söylesin kimin ne suçu var / birde ona soracağım
çözün ellerimi / salıverin kollarımı / onlarla yürüyeceğim

bedenler süngüye teslim / sesler kurşuna suskun
yankısız kaldı çığlıklar / doğmadı güneş o gün
beyaz entari üzerinde / sakalı dökülmüş dizine
yaşlılık ağır yük / tepeyi güç aşar öbür yüzüne
şal sapık örer gibi / nakışladılar karanlık yollara
kucakta bebeler / “yürümüyor  çocuklar
oldu olacaklar /“pepo keko” korosu /tan ağarınca öyküler
hakka “sürgün var

9-            bir baykuş seslendiriyor ölüm türküsünü
bir çocuk koşuyor düşe kalka itile
bir yaşlı kadının ölüm öncesi hıçkırığı
kanamalı bir hasta arıyor kan tükürecek yüz
bir bebek yapışmış memeye bırakmıyor
meşeliklerde bir ağustos böceği acı besteler
karnı burnunda anneyi basmış ter
gerilerde yüklü acılar içinde / debelenir yerlerde
başucunda bir er / ar duvarını yıkıyor doğum sancısı
kör karanlığın yok bir ışık kapısı /gün işımadan korkan
devriyenin “ acelesi var / ışıdı ışıyacak tan /
ilk hareket başlar /mavzerin ucunda bir süngü ışıldar
inanç ayrı / fikir bileli /kasatura kör
bir acı çığlık boğar karanlığı / gök kararır / yıldızlar sıvışır
yer susar / ne yakın /ne uzak / ne de yukarıdaki görür
mavzerin ucunda bir bebek /can pazarında
göbekten bağlı anne / gözlerini açamadan
el sallar dünyaya / hırsından meşelikleri sıtma tutar
olanca yaprağını döker

babası mı / o şimdi asker / van’da / adı mustafa
veli’nin oğlu /askere alındı / korusun diye vatanı
ardında “bağırsak” toplar /“ayşe gelin”nin al-kan  fistanı
acı beden ayşe gelin  suskun / “asker babası duymasın
yavrusuna şahin körpe gelin/tek dalış iki pençe
yakalar kasaturalı ellleri / atar yardan
suya boğulan çığlıkların öfkesi /dolanır “pepuğ” diline
daldan dala öter / dersim’de /ölüme “sürgün var”

not / “süngü tak gaz dök yak” / “devriye”ye  son komut
ramazan deresi kana doyar / bu vahşete toprak tanık

              ****

 

BELGELERLE TUNCELİ  1994 VAHŞETİ
BAŞBAKANLIK MAKAMINA     /  ANKARA

            Bizler Tunceli iline bağlı Pertek, Ovacık ve Hozat ilçeleri muhtarlarıyız. Ekim 1994 ayında yöremizde güvenlik kuvvetlerince geniş kapsamlı operasyon yapılmış ve bu operasyonda çok sayıda köy, köyümüz güvenlik güçlerince eşyalarımızı almamıza dahi izin verilmeden ateşe verilmiş ve yakılmıştır…
             Ekim ayında operasyon yapılması, halkın kendisi ve hayvanları için depoladığı erzaklarının da evleriyle birlikte yakılması sonucu, köylerimizin halkı bu tarihten beri yoğun bir açlık, yoksulluk, yokluk içinde yaşamaktadır. Yöremizde birçok köy de devlet güçlerince boşatılması, aksi durumda diğer köyler gibi yakılacağı tehdidi ile 200 köy insansızlaştırılmıştır..
              Bu köyler yakılırken Ovacık Karaoğlan köyünden ASLAN YILDIZ, Hozat Sarısaltık köyü Dürüt mezrasından MÜSLÜM GÜLMEZ, Ağırbaşak köyünden İBRAHİM GENCER, Hozat Sinekli köyü muhtarı MÜSLÜK KAVUT operasyon yapan güvenlik güçleri tarafından götürülmüşler ve kendilerinden halen bir haber alınmamıştır. ASLAN YILDIZ ve Hozat’ın Binali köyü muhtarı MÜSLÜK’un cesetleri çeşitli yerlerde bulunmuştur.  Operasyonlar sırasında köylerin ekonomik değeri olan hayvanlar, geçim kaynakları olan arı kovanları kurşunlanarak ve yakılarak talan edilmiştir. Katledilmeyen hayvanlara da güvenlik güçleri el koymuştur.
              …Evlerimiz, hayvanlarımız yakılmakta, insanlarımız öldürülmekte, köylerimizden göç ettirilmekteyiz. Yapılanların yasalara aykırı olduğunu biliyoruz. Önce yasalarımızda, sonra da uluslararası anlaşmalarda güvence altına alınan temel haklarımızı kullanmak istiyoruz. Baskısız yaşam, konut, seyahat haklarımızı. Bizler yüzlerce yıldan beri bu topraklarda yaşıyoruz. Atalarımız burada yaşamış ve burada ölmüştür. Mezarları topraklarımızdadır. Biz bu topraklarda doğduk, büyüdük Bu topraklarda ölmek istiyoruz. Bir an önce köylerimize dönüp, göçebelikten kurtulmak istiyoruz…

Gereğini saygılarımızla arz ederiz.

İmzalar… Kemal Avcı, Emir Yerlikaya, Paşa Erol, Lillo Çelik, Doğan Ateş, Gülabi Kaya…

***

Yarı Açık Cezaevine Dönüştürülen İl DERSİM

“Dersim insanına yönelik toplu göç ettirme bir yılını doldurdu. Terörizmle mücadele adı altında bir süredir Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde sürdürülen insansızlaştırma politikası ve buna bağlı olarak geliştirilen köy boşaltma, kundaklama ve göç ettirme uygulamaları geçtiğimiz yıl (1994) Tunceli ve ilçeleri ile Sivas’ın bazı bölgelerine kaydırılmıştır…
              Yıllardır sürdürülen baskı politikaları gittikçe geliştiriliyor. Geçen yıl köyler boşaltıldı, ardından köylerin devlet güçleri tarafından yıkıldığını basın organlarına ve TBMM’de açıklayan üç köy muhtarı öldürüldü, ardından Tunceli insanını düşman gören faşistlerin oluşturduğu özel tim mensuplarının daha dün Tunceli il merkezinde halka yönelik toplu saldırıları gündeme geldi.”
               İstanbul Tunceli Kültür Derneğinin Sirkeci PPT’si önünde yapılan basın açıklaması;

             VAHŞETE SEYİRCİ KALMAYALIM!..

            Son dönemlerde Tunceli’de ilginç olaylar oluyor. Operasyon adı altında Tunceli’de Tunceli halkına karşı tek kelimeyle korkunç denilecek vahşet uygulaması var. Birkaç ay önce çeşitli bahanelerle orman yakmalarla başlayan bu uygulama, son günlerde insanıyla, hayvanıyla, mahsulüyle, böceğiyle boyutlanan bir katliama dönüştü. Zaten uzun süredir karne ile yiyecek alan bu insanlar, böyle bir uygulama ile kışın yaklaştığı bu dönemde tamamen ölüme terk edilmektedir.
              56 yıl önce başlayan 38 katliamı gözümüzün içine baka baka sanki eksik kalmış tarihsel bir intikam alırcısına, tekrar gündeme sokularak halkımız katlediliyor. Devlet kendisine düşman olarak gördüğü güçlere karşı başarılı olamıyorsa bunun sorumlusu Tunceli halkı değildir. Bu zülüm ve katliam uygulamasına derhal son verilmelidir. Zoraki göç, insanları yerinden, yurtlarından koparan “hukuk” adına terör politikası sona erdirilmeli, keyfi olan operasyonlar kaldırılmalıdır
            Yüreğinde ben insanım diyen herkesi, kurum ve kuruluşları bu insanlık ayıbına karşı seslerini yükseltmelerini bekliyor, bize onur vermelerini istiyoruz.

***

Atılan sloganlar:

Özel Tim terörine son- gıda ambargosuna son- Özel Tim mi, Özel kin mi- Yaşasın Halkların Kardeşliği- Köylerimize Dönmek istiyoruz- Yeni 38’lere Hayır.

ATLARI DA VURUYORLAR

Devlet barbarca anlayış ve yöntemle doğaya, insana, canlı namına ne varsa saldırıp yok etmeyi pervasızca sürdürüyor.

Devlet Hozat ve Çemişgezek’te köylülerin ellerindeki at ve katırlar numaralandırılmış. Katır ve atların arazide ya da köylerin dışında herhangi bir yerde bulunması durumunda, devlete göre gerillaya yiyecek taşıyormuş. Sahibi ve at-katırın ölüm yolculuğuna çıkarmanın gerekçesi hazırlanmış oluyor.

Bölge Valisi Ünal Erkan

Gıda ambargosunun kaldırılmasını isteyen köylüler Tunceli valiliğine çağrılır: “…valiliğe çağrılan köylülere, valini yanında bulunan bir subay ‘açlıktan geberseniz de yiyecek ambargosu devam edecek, ister kalın ister s… olun gidin’ der.”

***

Genç ve Yerlikaya geç kaldı

Tunceli Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Selman Yeşilgöz kış mevsimi yaklaşırken köyleri yıkılanların sorunlarını anlatmak için Ankaraya gideceğini söyledi. Yaşananlara seyirci kalınmaması gerektiğini belirten Yeşilgöz “‘Ben devletin 4. adamıyım diyen TBMM Başkan vekili Genç bile’ devletin içinde başka güçler olduğunu söylüyor” dedi. Köy boşaltmaların sürdüğünü Ovacık’ta giriş-çıkışların yasaklandığını ifade eden Yeşilgöz, Milletvekili S. Yerlikaya ve K. Genç için; gösterdikleri çaba yetersiz. Köy yakmaları, baskıları haber aldıkça kendilerine iletiyordum. Geç kaldılar, olaylar büyümeden durdurabilirlerdi…”

***

TÜRKİYE VE DÜNYA KAMUOYUNA İLE ULUSAL VE ULUSLARARASI KURUM VE KURULUŞLARA

“Tunceli genelinde il ve ilçeler merkezi dahil olmak üzere 317 köy 400 mezra, kısmen ve tamamen evleri tahrip edilmiş, yıkılmış, yakılmış ve boşaltılmıştır. Tunceli Mazgirt ilçesine 25 Mayıs’tan itibaren başlatılan operasyon sonucu birçok köyün yakıldığı ve boşaltılmaya hazırlandığı bu nedenle karşı karşıya bulunduğumuz bu feceatı kamuoyunun, basının, demokratik kitle örgütlerinin bilgilerine sunuyoruz..
Bu uygulamanın sona erdirilmesi için Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, İçişleri ve Adalet Bakanlıklarına yapılan müracaatlardan hiçbir sonuç alınmamıştır.
             Tüm Türkiye ve dünyaya sesleniyoruz. Güvenlik güçleri tarafından yakılan ve yıkılan yerlerimizi gelip görmelerini, inceleme yapmalarını ve zararlarımızın tespitini istiyoruz.
              Bir an önce köylerimize konan giriş-çıkış yasaklarının kaldırılmasını ve ailelerimizin güvenliğinin sağlanmasını talep ediyoruz”.

“Köyler Birliği Tertip Derneği Komitesi”

***

“SUSMAYACAĞIZ     Susarak suç ortağınız olmayacağız

Dersim’de köylerimizin yakılmasıyla birlikte gösterdiğimiz tepkiler sonucu derneğimiz hakkında gösteri ve yürüyüş yasasına muhalefet etmekten dolayı toplam yedi dava açıldı Kamuoyunu bilgilendirmekle görevimizi yerine getirdik. Çünkü yerimiz ezilenlerin, insan hakları savunucularının ve demokrasi mücadelesi verenlerin yanıdır. İşte meşruluk hakkımız buradan geliyor…

***

Bir muhtarın çığlığı

94 Kasımının beşiydi Sabah uyandığımda köyün etrafı askerlerle çevrilmişti. Evlerden çıkın komutu verildi.
             Evlerden dumanla birlikte alevlerin yükselmesini görünce, boğazımda düğümlenen hıçkırıkla bağırmak, acılarımı dünyaya duyurmak istedim.
             İşte insanlık utancı, işte zulüm denen şeyin canlı tanığıyım. Bağırdım sesimi Munzur duydu. Yeryüzü ve gökyüzü çığlığıma kulak ver, daha nereye kadar devem edecek diyerek ağlamaya başladım. Yanımda yaşlı biri de ağlıyordu. İkide asker katılmıştı bize, evleri yakıp çıkanlar “kurt işareti” yapıyordu.

***

Tunceli’ zulme karşı   DERSİM DERGİSİ

Tunceli Kültür Derneği yayın organı DERSİM DERGİSİ’-nin, Tunceli’de birçok köy ve köylünün, “Bozkurtlara” parçalattırılma vahşeti karşısında takındığı tavır, gurur verici. Dersim Derneği ve Dergisi, belki de bir dernekten beklenemeyen, ancak Dersim’in asil, mert, cesur, nitelikli geleneklerine yaraşır şekilde, öldürülen, evi barkı yıkılan, geçim kaynakları yok edilen, ormanı yakılan, yer gösterilmeden göçe zorlanan biçare halkın sorunlarını yüklendi, her türlü tehlike karşısında onların eli, kolu, dili oldu. Türlü engellemeleri, “kim vurdu”yu göze alarak onları yalnız bırakmadılar, içlerine gittiler, heyetler gönderdiler, vahşeti birçok yönüyle kamuoyunda ve Dersim Dergisi’nde resimlediler. Bu nedenle Dersim dergisi kapatıldı. Dernek başkanı ve yöneticiler ceza aldı, yinede yılmadılar. Onlar biliyorlar ki “kurtlar”ın çılgınlığı sahipsizleredir.
             Dersim Dergisi hareketi, bu arada egemen ırkçı erke, Türk medyasına, hükümete, “yüreğinde ben insanım diyen herkese” insanlık ve demokrasi dersini vermekten geri kalmadı. İşte bir iki örnek:

1) Basına ve kamuoyuna

…1987’den itibaren devlet, Olağanüstü Hal Bölgesinde bilinçli olarak köy yıkma ve zorla göç politikasını geliştirmeye başladı. “Ormanlarımız milli servetimizdir” diyen devlet, orman yakmaya yönelmiş, doğa katliamını gerçekleştirmiştir. “Köylü milleti efendimizdir” denilmiş, köylülere insan dışkısı yedirtmiştir. Çağdaş, demokratik, sosyal ve hukuk devleti safsatası altında, Olağanüstü Hal Bölgesinde her türlü hukuk normlarını rafa kaldırarak bölgeyi Kontragerillaya cenneti haline getirmiştir. Tüm insan hak ve özgürlükleri pervasızca ihlal edilmiştir. Bu bölgede yargıç da cellat da asker olmuştur. Kendini bütün kuralların üzerinde görmüş ve bugün de devam etmektedir.

2) …Yeryüzünde büyük bir değer yitimi yaşanmakta. İnsan onuruna ve emeğin yaratıcı gücüne dair değerler ezilmeye ve yok sayılmaya çalışılıyor. Mülkiyet dizginlerinden boşalmış her şeyi ve her yeri talan ederek ilerliyor.
           Özgürlük, eşitlik, kardeşlik gibi kavramlar sanki bu evrende hiç yaşanmamış gibi saklanıyor. Gözlerden, dillerden ve özlemlerden silinmeye çalışılıyor.
           Bütün coğrafyalarda ezilen milyonların göz yaşı nehirler yaratıyor… Kanın ve gözyaşının kokusu ve rengi hepimizin üzerinde izler bırakıyor. Ama yinede yeni bir yaşam tarzı bu nehirlerin temizliğinden doğacaktır biliyoruz. Dersim asilliği süngü acısıyla köreltilmeye çalışılıyor. Dersim’de, şimdi, ne yaz ne güz havası var. Dersim süngü ve sürgün mevsimindedir. Topaklar, yüzyıllardır kendini bir çocuğu sever gibi işleyen ellerden koparılmıştır. Topraklar şimdi derin bir yalnızlık içindedir.  Dersim aşina olduğu, ama bir türlü içine sindiremediği ayak sesleri ve çelik gölgeli kötülüklerin eziyeti altındadır. Toprağın bereketi, suyun tadı kaçmıştır.
            Aklını ve ruhunun bütün inceliklerini Dersim toprağının derinliklerinde bırakan ezgiler şimdilerde konakladıkları yerlerden gökyüzündeki parlak umut yıldızlarını seyretmektedirler.
            Dersim’li, toprağında Dersim’lidir, biliyoruz. Genzimizdeki barut yanığı ve yüzümüzdeki süngü yarası, o parlak yıldızlara uzanan ellerimizi daha fazla öksüz bırakmayacaktır.”

3)

“Kavgayı bir ağacın yaprağına yazmak isterdim
Sonbahar gelsin yaprak kurusun diye…
Öfkeyi bir bulutun üzerine yazmak isterdim
Yağmur yağsın bulut yok olsun diye…

Nefreti karların üzerine yazmak isterdim
Güneş açsın karlar erisin diye
Dostluğu ve sevgiyi yeni doğmuş
Tüm bebeklerin yüreklerine yazmak isterdim
Onlar büyüsün tüm dünyaya sarsın diye…”

4)        MERHABA

… İnancı, bilinci ve cesareti sizlerle üretmek ve yine sizlerle paylaşmak kadar keyif verici ne olabilir ki? Güzel sözlerin eylemindeyiz artık. Bu eylem, insanlığın yüce ideali olan sınıfsız-sömürüsüz bir dünya kurma yürüyüşüdür. Her şeye rahmen sürdürülen kahredici bir inattır bu. Bir büyük kargaşalıklar ilklimidir bu coğrafya. Gencecik hayatların zamansız infazlandığı ve geleceği özgürleştirme eylemiyle yanıp tutuşanların kaybedildiği bir coğrafyadayız. Burası, yasaklı renklerin mevsimidir. Yeşil gözünde hüzün durgunluğu taşıyan genç kızların ak gelinliklerini tabut içinde sakladığı, çoğalan mumlarla aranan kayıplar deryasıdır. Bu büyük deryanın içinde insanlık onurunu ve erdemini koruyan nice yiğitlerin efsaneleştiğine ve düşlerin bile artık sınırında taştığına tanık oluyoruz. “Yarın’ın güzellikleri bu karmaşanın içinden doğacak kuşkusuz; ben’lerin biz olmaya başlaması ve omuzların omuzlara değmesiyle…
              Bu yüzden yeniden buluşacağız inanın. Siz yüzünüzü güneşe dönün yeter.”

Helikopterleştirdiklemizden misin?

“Tunceli Ovacık ilçesinden gelen 10 köy muhtarı Başbakan Tansu Çiller’i mecliste ziyaret ederek, kendisine sorunlarını iletiyorlardı. Toplantıda İçişleri Bakanı Nahit Menteşe ve Tunceli milletvekili Sinan Yerlikaya vardı. Köylüler; ‘köylerimizi devlet yaktı. Köy yakma operasyonuna, yukarıdaki helikopterler nezaret etti demeleriyle Çiller araya girdi: Her gördüğünüz helikopterleri bizim sanmayın. PKK’nın helikopterleri olabilir, Rus, Afgan, Ermeni helikopterleri de olabilir. Çünkü, bazen sınırı ihlal edip girebiliyorlar…’
           Öyle ya Rus, Ermeni ya da Afgan helikopterleri; şöyle bir geçiverirken, Erzincan’dan tulum peyniri, Van’dan otlu peynir, Siirt’ten battaniye, Erzurum’dan oltu taşı, ağızlık, Bitlis’ten tütün, Gaziantep’ten mercimek köftesi, Şanlıurfa’dan lahmacun, Diyarbakır’dan karpuz alıp ülkelerine dönüverirler. Eğer pilotlar ehli keyif ise, Tekirdağ’a kadar uzanıp, rakıyı ihmal etmiyorlar…” (Basından)

***

yıl 1994 / yer tunceli

yıkılan evlerimizin / yakılan ormanlarımızın/
boşaltılan köylerimizin / yanıt bulmayan çığlığı
“biz vatanız / köylerimizi devlet yaktı
gözeten  helikopterlerimiz
kurt işareti yaptılar / uludular /yine geliriz dediler”

amerika görmüş / epey ekonomi okumuş
hükümetin başı / başbakan çiller
timden kurtulan / muhtarları yanıtlar /yüzünde neşe
yanında devletin  iç kapı gıcırtısı /menteşe 

işte bu her zamanki yanılgınız / tim ev yıkmaz
orman yakmaz /kurt işareti / bir görsel parola
anlamanız güç /  devlet derin / tuncelili muhtarlar
o helikopterler bizim değil /pkk rus afgan ermenilerin

çillerli    çilelerle /sözümüze güven/ ölümüze kefen biçilmez
suçlu-suçsuz /silahlı-silahsız / sağlam-hasta /genç- yaşlı
her yaşta /koynunda ölümün /hasılı dört bir yandan sarılmışız
göçe zorlanıyoruz / munzur süt anamız / dersim  coğrafyamız
kimlik bazından ele alınıp  /  kefene uygun biçilmişiz

                                           ***

 Amerika’da “Kızılderili Adam”  Anadolu’da “Dersim Adamı
Kızılderili Reisin çığlığı:

Washington’daki büyük başkan bize topraklarımızı satın almak istediğini bildiren bir haber yollamış… Biz onun istediğini eğer satmaya razı olmazsak belki o zaman da beyaz adam tüfeğiyle gelecek ve bizim toprağımızı zorla alacaktır.  Gökyüzünü nasıl satın alabilirsiniz? Ya da satabilirsiniz? Ya toprakların sıcaklığını? Havanın taze kokusuna, suyun pırıltısına sahip olmayan biri onu nasıl satabilir?  Kutsaldır bu topraklar benim ve milletim için. Yağmur sonrası ışıldayan her çam yaprağı, denizi kucaklayan kumsallar, karanlık ormanlardaki sis, vızıldayan böcek, bu dünyanın her bir parçası milletim için kutsaldır.”  “Bilin ki: Kızılderili adamın anıları ağaçların özsuyunda saklıdır… Yüksek kayalıklar, yeşil çayırlar. Ilık sıcak vücutlarıyla taylar ve insanlar bizimdir. Hepsi bizim ailemizdir.    Açlığın dünyayı saracak beyaz adam.
              
Ve ardında çölden başka bir şey kalmayacak!  ” Hayvanlar insanları bıraksa, insanlar ruhlarının yalnızlığından ölmez mi?  Hayvanların başına gelen insanlarında başına gelecektir… Toprağın başına gelen, oğullarının da başına gelecektir. Toprak bizim anamızdır. İnsanlar toprağa tükürürlerse kendi yüzüne tükürmüş olurlar. Toprak insana değil insan toprağa aittir. İnsan hayat dokusunun içinde bir liftir sadece…
             
“Havanın taze kokusuna, suyun pırıltısına sahip değilsek, bunu nasıl satabiliriz size? Son buffalo da öldüğünde onları yeniden, geriye satın alabilir miyiz? Beyaz adam geçici iktidardır ve o kendisini tanrı, bütün dünya kendisinin olacağını sanmakta. Bir insan annesine sahip olabilir mi? Günlerimizin kalan kısmını nerede geçireceğimiz önemli değil. Çocuklarımız babalarını gururları kırılmış ve yenilmiş gördüler… Birkaç kış ömrümüzün kaldığı bu topraklarda yakında matemimizi tutacak tek kişi kalamayacak. Ama niye ağlayayım? İnsanlar denizdeki dalgalar gibi gelip geçerler. Biz gidiyoruz, ama beyaz adamında bir gün keşfedeceği şeyi şimdiden biliyoruz…”

            “Kızılderili Adam” “Dersim Adamı” ile örtüşür mü?
            
Zaman fonksiyonu göz önüne alındığında “Dersim Adamı”nın başına gelen “Kızılderili Adam”ın başına gelmemiştir. “Beyaz Adam” “Kızılderili Adam”ın evini; hayvanını, erzakını, mahsulü ile birlikte yok etmiyor, ülkenin hazinesi olan ormanlarını yakmıyordu. “Beyaz Adam”ın güvenlik güçleri “Kızılderili Adam”ı bir yamaca götürüp öldürmüyor, ölüsünü kaya dibine, çalı arasına atmıyor, atını, katırını durduğu yerde vurmuyordu, yer göstermeden “Kızılderili Adamı” toprağından göçe zorlamıyordu. Bedelini ödeyerek arazisini satın almak istiyordu.
             “Dersim Adamı” ile “Kızılderili Adam”ın çektiği çile uğradıkları zulüm bir yerde örtüşüyor: İnsanından tutun, tüm canlıların doğayla bütünleşmesi, yıldızları kucaklayan dorukları, ana sütü gibi temiz ak ırmakları, güneşe, suya, toprağa bağlılıkları, yiğitlik, mertlik, cesaret, geleneklerine bağlılıkları doğurganlığa, dolayısıyla “anaya” verdiği öncelik, örtüşüyor. Kızılderili Adam’ın “buffalosu” varsa. Dersim Adamı’nın “dağ keçisi” var, Kızılderili Adamın zehirli oku vardı. Dersim Adamı şimdi silahtan yoksun (bir zamanlar mavzeri vardı), onun için zulüm ediliyor, saldırganı da sorgulanamıyor.  Kızılderili Adam’ı asırlar önce namertçe, tekniğin üstün hilesiyle, doğasından ayırarak yok ettiler. Doğasından ayrılmaya dayanamadı, “Kızılderili Adam” kahrından öldü, nesli tüketildi de iyi mi oldu?
                Dersim Adamı, demokrasi, insan hakları, kardeşliğin, birlikte, özgürce yaşamanın sevdalısı. Dersim Adamı’nı ancak bu “sevda” yok eder. Dersim Adamı için, egemen ırkçı “Beyaz Adam”ın, şimdi dünya halklarının tarihin çöplüğüne attığı Hitler’den kalma “bir üst kimlik” sevdası en büyük tehlike. Ülkenin sağduyulu insanları yönetimde etken olmazsa “Dersim Adamı” korunmaya alınmazsa demokratik özgür toplum da tehlikede.
               Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türklük bir kan meselesi, bir o kadarda vicdan ve kültür meselesidir. İlkeli halen “gen” peşinde. Zaman içinde bu ilkel düşüncenin şoven milliyetçi egemenlerce devlet politikası haline getirilmesi, “tek soy” uğruna Doğu ve Güneydoğu üzerinde yoğunlaştırılan baskılar halkı kavururken, “Türk–İslam Sentezi” olarak Dersim’i çifte kavuruyor. “Türklüğü bir kan meselesi” olarak algılayan ırkçı egemenler önceliği kanda arıyor.
                “12 Eylül” darbesi yönetimi Doğu’dan Kürtleri Batı’ya sürerken yerine Ağrı’ya Afganistan’dan 4.500 Türk ithal etmişti. Bunlara yer, köy ayırdı, ev bark verdi, aylık bağladı. Çünkü bunlar “sözde” aynı kanı taşıyordu!!
                Beyaz Adam, Dersim Adamı’nı (Tunceli’yi) halen vuruyor, öldürüyor, evini yıkıyor, biriktirdiği emeğini, hayvanını, ormanını yakıyor, atını katırını da vuruyor, göçe zorluyor, bir tek kuruş vermiyor, gideceği bir yer göstermiyor. Bunlar cumhuriyet idaresindeki demokratik sosyal, “sözde” hak, hukuku anayasa ve yasalar teminatında olan bir devlette oluyor. Tuncelili vatandaş da, bu haksızlığı yapana “güvenlik gücü”, içine sindirebilen hükümete “devletin hükümeti” demeyi nasıl içine sindirebilir bilmem ki?
                 Bütün bu yaptırımlar öncelerden tasarlanmış, basına yansımış; Nihal Atsız, Alpaslan Türkeş gibi, “Türk” olma adına, insan varlığını yadsıyan, yeğleyen hayallerinin yaşama geçirmesidir. Bunlar, yakın geçmişte çokça tekrarlanan, ancak halktan onay alamayan; “Doğu Güneydoğu coğrafyasında ki Kürtleri kovalım yerine Orta Asya’dan gelmiş Kazak, Kırgız Afgan Türklerini getirip yerleştirelim…” çarpıklığın ürünü yaptırımlardır.
                 Nitekim Tunceli’deki devlet güvenlik güçlerinin halkı sürgüne zorlarken, halkın; “Nereye gidelim? sorularına “Malatya’dan öteye git de nereye gidersen git” yanıtları bu planın tamamlayıcısı oluyor.
                Bu ilkel anlayışın getirisi egemen ırkçı politikası, ülkeyi tarihinde görülmemiş çöküşün eşiğine getirdi, halkı açlığa sefalete sürükledi. Türkiye’yi komşularından, dünya devletlerinden soyutladı. Birlik, beraberlik, dostluk, kardeşlik, insanlık aklı selimi nerdesin?

                                                                      ****

OZAN ÇIĞLIĞI BİR BAŞKA İMGEDİR

“Eyvah”

           Dersim yüzyıllardır onurun direncin sembolü oldu. Dersimli her zaman iyinin güzelin yanında saf tuttu. Daha güzel günler, daha iyi bir gelecek, kardeşlik, dostluk ve sevgi dolu bir dünya için uğraş verdi.
          Çürüme, çoğu zaman sessiz ve derinden işler; yavaş yavaş kişiyi ezmeye, duruşunu ve inançlarını zedelemeye başlar. Kişinin, artık iki tane sesi vardır, biri boğulmak zorundadır…
          Gerçek hayatta seyirci yoktur. Herkes bir biçimde katılır yaşama. Susmanın, kayıtsız kalmanın da bir bedeli vardır. En ağır bedel de yıllardır, onur duyduğumuz, uğruna işkenceler gördüğümüz, hapisler yattığımız, diri diri yakıldığımız değerlerimizin kirletilmesidir.

***

“Unutmamalıyız ki

Zulmün hesabını tutmadık
Bebelerimize uzanan kara elleri saymakla yetindik.
Acı çığlıklarımız bizi ele vermesin diye Munzur’a gömdük
Genç kızlarımız bedenlerini uçurumlara teslim ettiler
Acılarımızı bulutlara sardık /Biz kan olup derelerde aktıkça
Kardelenler ağladı, nergisler boyun büktü
Sümbüller kaya diplerine saklandılar.
Asırlık çınarlarımız dayanamadı bunca ölüme
Keklikler kayalardan sekmez oldular
Ayılar inlerini güvensiz buldu /Alabalıklar elektrikle tanıştı
Meşe ateş toplarıyla”                            (Ekrem Kaya).

***

Mezarlığın üstünde gün
Uzakta bıraktı çığlıkları
Kim bizim kadar sevebilir
Bu çığlık çığlığa doğan günü
Kanımızla boyanmış günü
Bu açlığımız, acılarımızdır
Binlerce yıldır süregelmiş
Öfkemiz, hıncımız, kavgamızdır      (Kemal Burkay).

***

…siz ölümü ne sanıyorsunuz. Geliyorsunuz her biriniz (… ) adını sessiz harflerle yazıyorsunuz Suçlu’nun; Okunmaz oluyor adı ve anıları… yırtılan bir çığlık oluyor haziran… Siz, ölümü ne sanıyorsunuz? Artık, uçurum değiştiren bir çığlık oluyor.

insan yakasındaki bu çığlığa
git kendine başka yurt edin
zencefil gibi örneğin
çığlığa kadar yalnızlaşacak daha
dağlarımda pepuğé usaré
ölsem dediğim oldu sığınıp şu lal çığlığıma
tanırdım ölümü bilirdim ölmesini bilinir o
yakılmış ormanımdan yıkılmış köyümün
enkazından ömrüm bilir çocukluğunu
dağ aldı eşgalimi saz aldı çığlığımı
şarkı sanıldım hey allah kandım ağıdıma
kırk yaşım o kutsal uçurum sızınca hayatıma
her an daha çocuklaşan yüzündeki yüzümden
üzgünüm her kabustan sabaha çıktığım çığlık
kalbim, dağlılar kadar düştüm pususlarına
çığlığa dönüşmeden susan fısıltı, üzgünüm
orada kayıplar ülkesi oluyor ağzın
annelerin çığlıkları doluyor ağzına, çocukları
vuruyor çünkü düpedüz munzur bir ırmak
olmuyor artık, ay şarkı söylemiyor, çığlık da ne
yalnızlığımız yoldaşlar kan tüküren çığlığımız
kıra kıra azlığımızı bu kan kurşunlarıyla ölen
balığın denizden yaprağın daldan koparılışı        (Mehmet Çetin)

***

Artık mezralar, köyler bir bir değil, on on, yüz yüz boşaltıyordu. Alev makinalarından kusan ateş yakıp kavuruyordu. Eski bilindik bir komuttu: “yak”

sesin ve çığlığın duyulmadığı yerde
siyah mürekkebiyle üstümüze atılan sessizlik
bir mızrağı yutkunmak gibi
gövdenize girdikçe acıtan
dindirmediğiniz her acı
içimizde bir mezar
yaranda pençeler acın dilsizdir
ateş çiçekleri çığlık çığlıktır.
Gelirim
Serilirim sular gibi kıyına
Gelirim
Karışırım martıların çığlıklarına
Gelir sokulurum derin seher uykularına
Sığmaz ki zamana tüm konuşmalar
Ateşler kül olur sarılmayınca
Kapanan yaramda eski bir çığlık
Kendime yaslanır çekip giderim
kırlangıçlar çığlıklarını alıp gittiler
sanki dersinki
bağlamanın bir teli kopuk
eli kulağında ayrılığın
ozan çığlıklarda kalmış

….

Havada gül kokusu vardı o zamanlar
Ne zamanki süngülendi bebekler
Ve ben kahrolası gözlerimle gördüm
Aynı mavi göğün altındayız
Aynı güneş ısıtıyor bizi
Geceleri aynı ay
Niye öldürüyorsunuz bizi?      (Aydın Öztürk)

***

“Hiddet, şiddet, dehşet, kan: İnsanlar ölüyordu (çocuk, kadın, genç, yaşlı… Nefretiydi birinin ötekilere, çıldırmıştı insanlar… Tutku, öç, kin ve çıkar tümü var… Oysa çiçekler solmamalı ağaçlar kurumamalıydı… işte orda, “İnsan Hakları” çerçevelenmiş duvarda duruyor…”             (İsmet Kemal Karadayı)

***

…munzur’ tutan türkülerimizle
yaşayıp gidiyorduk
mağdurların gözyaşınlarından akan kandı yenilgi
duymayan kulakların panzehiriydi çığlık (Özgün E  Bulut)

***

Artık şiirler anlatmasın Dersim’i:
Birer hazin çekiştir bütün sokaklar
Ayrılık böyle mi başlar
Uzayıp gittikçe ben kıvrımında yolların
Göç olur Dersim
Yalnız kalır çocuklar
Şimdi orada
Doğduğum toprakların doğusunda
Dersim’ce asi güneşler ışımakta
Bir sen yoksun ırmak ırmak
Munzur’ca kanamayı öğrendim
Bir ben
Kural bilmez çocukluğumla
Yinede bir başka umut ki
dağlara
dağlara         (A.C Akyol) 

****

Zap taşar Dersim koyaklarından
Sesleri kadife uçlu mermi
Ve günahına emanet edilmiş çocukların
Adağıdır mermi çiçekleri          (Murathan Mungan)
Çocukların dudaklarında acı bir yangın
Ellerin oyuncak diye boş mermiler
Fırat’ın kollarına uzanmış da Munzur
Kızılırmak diye türküler söyler        (Adnan Yücel)

                                                          ****
              Yoksanan Toplumsal Hafıza
              Silinen Civarik Belleği

           “Cıvrak”, “Civarik”, “Sarıyayla”; sırası ile bir dağ köyünün değiştirilen adları… Bu isimlerden çocukluk yıllarımızın anılarına, delikanlı umutlarımıza ev sahipliğini yapan Civarik, doğal olarak kuşağımıza düşünsel ve yaşamsal yönleri ile en yakın olanıdır. Bu değiştirilmeler bir anlamda bu köy halkının üzerinde esen, estirilen fırtınaların şiddetinin bir ölçüsü.
            38 felaketinden sonra Civariklilerin okuyan çocuklarını, gözü gibi sakınmaları, el üstünde tutmaları, yüceltmeleri, korumaları, sevgiyi saygıya koşturmaları aşırılıklarını anlamak olanaksızdı. Bu ölçüye gelmez aşırı önem vermeleri; bu köy halkının uğradıkları yıkım, çektikleri çile, gördükleri zulme karşı olan bilinçli tepkisiydi. Başlangıçta algılayamadığımız, bununla elde kalan gelenek ve kültür değerlerini, yarınlara taşıma umutlarını, okuyan çocuklarının varlığında filizlendirdiğinin ayrımına zamanla varıyoruz.
               Yöre halkının karşılaştıkları güçlükleri, başlıca iki bölümde değerlendirmek olası:
               Birincisi, devlet edenlerin basiretsizliğinden doğan, baskı ve yasaklarla halkı; dil, kültür, yöresel gelenek, özgürlük, hatta yaşam haklarından soyutlama zulüm ve yaptırımları.
              İkincisi, halkın sosyal gereksinmelerini elde etmek, yaşamını sürdürmek için; verimsiz, elverişsiz olduğu kadar hırçın doğa ile süren apansız savaşımı. Halk bu ikilem arasında, bir çeşit makasta, istenilen biçimde, kültür geleneği dışı biçilip şekillendiriliyor.
               Osmanlı’nın yıkılış sancılarının yansıması, Rus ordusunun Doğu’dan Dersim’e dayanması, Ermeni çatışmaları, İstiklal Savaşı, 1938 talihsiz yıkımı, kanıksatılan jandarma baskısı, OHAL, gıda ambargosu yer ve köy adlarının değişimi vs… 80 yıl, kesintisiz çile ve baskı yıllarıdır.
               Doğanın hırçınlığı ve güç koşulları altında ezilmenin yanında, yörenin ana dillerini yasaklama, etnik kimliklerini yadsıma; halkları birbirinden soğutmaya, vatandaşlara farklı yaklaşım, eşit davranmama, ulusçuluğu Turan ırkçılığına koşullandırma, demokratik cumhuriyet yapısının sürekli kanamasına neden oldu. Rejimin özü ile bağdaşmayan, uyuşmayan kanla besleme çabası demokratik sistemin gelişmesini dumura uğrattı.
               Osmanlı’nın halk üzerindeki olumsuz baskı ve zulmü, Cumhuriyet döneminde de katlanarak devam ettirildi. Devletin kurtuluş aşamasında (ve Lozan’da) esas unsur olarak kabul edilen iki halktan birinin varlığının, kurtuluştan sonra yadsınma; cumhuriyet ilkeleri, demokrasi gereksinmeleri, insan hak ve özgürlüklerinin dışlanmasına vardırıldı.
               Kendi halkının geçmişini, tarihini, kültürlerini reddeden, kendi halkının birikim ve potansiyelini yok sayan, kimi zaman potansiyel suçlu gören, kendi vatandaşları arasında farklılığı ön gören uçlara göz yuman, hatta yardımcı ve yataklık etmeyi yeğleyen, göze alan, alabilen bir sistem, elbette ki başarılı olamazdı, olamadı da.
               Çağdaş olma, çağı yakalama, bilimsel olmayı zorunlu kılar. Hitler’den kalma “üst kimlik” şoven milliyetçiliğinin bedelini Almanların en ağır şekilde ödediğine yakın tarih tanıktır. Egemen erkin ırkçılığı, kullandığı sloganların tersine yaşam bulmasıyla, yanlışlıkları saptanmış durumda. Globalleşen dünya ırkçılığın geçersizliğini kanıtlar.
               Vatandaş olma mutluluğunu; “ne mutlu Türküm diyene” yükleme, ulusçuluğu “Turan ırkçılığına” koşullandırma; ayrımcılığın, bölücülüğün, yoksulluğun, dolayısıyla geri kalmışlığımızın başlangıcı oldu. Ülkenin kalkınması, demokrasinin işleyişi, vatandaşların devletine olan güvenine bağlı. Bu nedenle sistem, bu ırkçı tıkaçtan kurtarılcaya dek gerileme rotasından seyir eder.
                 Devletin temellerini atanlar bunun ayrımındaydı. Turancılar, “Kurtuluş Savaşı”na karşıydı. Yunanların İzmir’e girişi, Turancıları sevindirmiş, umutlarını yeşertmişti. Bu nedenle cumhuriyet kurucularının dışladığı “Turan ırkçıları” yeraltı teşkilatına dönüştü. Ancak devlet kurulduktan sonra atağa geçen “yeraltı ırkçılığı”, milliyetçi militarist bürokrat taraftarla, demokratik cumhuriyete, şoven milliyetçiliği egemen kıldı.
                  Toplumu geçmişinden arındırma, geleneksel etnik değerlerinden uzaklaştırma, halkların kardeşliklerini dışlama, vatandaşı farklılığa itme, çift standartlı yasalarla “kurtlaşmayı” özendirme, güçlendirme “üst kimlik” (üstün ırk) savı, çağ gerisi ilkel bir milliyetçilik anlayışıdır.
               Yer ve köy adlarını değiştirme, halkın geçmişiyle olan bağlarını kesme, toplumsal hafızayı yok etme, “derin devlet çeteciliğinin” ilk adımı oldu. İçte faili meçhul cinayetler, bankaların paylaşımı, bataklar, vurgunlar, soygunlar, krizler… “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok” öğretisi ile ülkeyi yalnızlığa sürükleme, alemi “düşman” görme, süper ırkçı iktidarın getirisi oldu.
                 Civarik Köyü’nün doğusunda “Hardif” Köyü, batısında “Kimsor” Köyü var. Civariklilerin bu iki köy hakkında, bu iki köyün de Civarik Köyü hakkında hafızaları silik. Örneğin 90 yıl öncesine kadar “Hardif” yerleşim yerinde; konuk evi, papazı olan iki büyük kilise ve 300 Ermeni ailesinin yaşadığını, Avrupalı gezginlerin anılarından öğreniyoruz… Oysa çocukluk yıllarımızdan bu yana “Hardif” Köyü’nde “Maskanlı” kavmin yaşadığının canlı tanığıyız…
                 “Maskanlı”larla Civariklilerin evlilik dahil, ekonomik, sosyal dayanışma, kirve-sağdıç benzeri inanç bağları gibi çok yakın ilişkileri bugüne değin devam ediyor.
                 Ne ki yerel toplum hafızası, 300 Ermeni ailenin bu kısa sayılacak zaman içinde ne olduğunu, yerine bu yeni kavmin, hangi koşullarda buraya yerleştiği, Hardifi nasıl elde ettiğini aktaran bir kaynak-hafıza yok, silinmeye bırakılmış.
               Canlı varlıktan öte, konu edilen iki tarihi kilisenin yerleri de gözden uzaklaştırılmış…
              “Hardif”’in yeni sahiplerinin oturduğu yerin, ektiği tarlanın, biçtiği çayırın, suyunu içtiği pınarın, bir öncesi, bir geçmişi, bir tarihi var… Bu güzelliklerden yararlanma, onu bir sonraki kuşağa taşıma mutluluğu, geçmişini öğrenmek, bilmekle gerçekleşir. “Geçmiş”, toplum hayatında bir çaba, bir emek bir deneyimdir. Geçmişi olmayan bir varlıktan söz edilemez.
              Bu varlık insansa, yadsınamayan duygu düşünce duyarlılığı önemini katlar. Toplum kültürü; toplulukların bireyleriyle bir önceki kuşaktan edindiklerini bir sonraki kuşağa taşımakla gelişir.
             Doğa geçmişinden kopuk değildir. Doğanın hafızası, belirlemeleri, kalıntıları var. Örneğin bir ağacın yaşını öğrenmek olası; ağacı keser, kesitindeki halkaları sayar, o ağacın kaç yıllık olduğunu kolaylıkla belirleyebilirsiniz.
            Ne var ki kestiğiniz ağacın yaşamı fiilen sona erer. Yani geçmişini tüketirsiniz: O ağacın gölgesinde bir daha oturup dinlenemez, dallarını kesip çit yapamaz, odun yapıp yakamazsınız. Yapraklarının renk değişim güzelliğini gözleyemez, yeşilden sarıya dönüşümünü izleyemez, hışırdamalarının çekici armonisi altında kendinden geçip rüyalar aleminde gezinemezsiniz… Zaman aşımında da bu ağaçla ilintili bir gözlem veya bilgiden söz edemez, geriye silik bir bellek kalır. Ağaç yerine insanı koyun düşünün, şiddetle irkilirsiniz.
             Civarik benzeri tüm yöre köylerinin, geçmişindeki kültürden, varlıklarından koparılması, geçmişi tüketilen böyle bir ağaçla çok benzeşimlidir. Bir kuşak öncemizi bırakın öğrenmeyi, yakın olayları; çoklarımız baba ve de amcalarımızın nerde nasıl olduğu ya da öldürüldüğünü öğrenmeye karşın yılgın ve suskun…
               Bu yılgınlık, asimile edilme ve olma ayıbı, insanı haslet ve değerlerini çürütür. Bu çürümüşlük, “Dersim” örneği, ölümle sonuçlanma hali, ardıllarının dünyasını karartır. Sürekli sineye çekme çaresizliği, hayatta kalanların bilinç yollarını tıkar, vefa duygularını incitir, yüreklerini çoraklaştırır, onurunu ayak altına alır. Yaşamak veya yaşamamak çizgisi çakışınca, yaşamak önemini yitirir ve “ölüm hoş geldin” olur.
                Her şeye karşın daha da acı olan, insanın ana dil ve yöresel gelenekleriyle bağlantısının kesilmesine kendinden, bir uzvundan, bir “can”dan kopmasına alıştırılmış olması.
               Gerilere baktığımızda geçmişin yapıcı ve de öğreticiliğine tanık oluyoruz. Kirletilen toplu değerlerin yenilendiğinin kaçınılmazlığını, çağın ve insanlığın gerisine itilmişlikten kurtulmasını sağlayan, doğruya, güzele, esenliğe eriştiren yine insandır. Zulmün arttığı, insani değerlerin ayaklar altına alındığı, her karanlığın sonunda ulaşılan kurtuluş rastlantı değil.
                Civarik, ender görülen bu yoğun zulmün koşullarını yaşadı. Bu korkunç ortamda yaşam bulan kuşak, direnme gücüne sahip yeteneklerini geliştirmekten de geri kalmadı. Yetenekleriyle; evine, köyüne, iline, ülkesine sığamayan “değerler” yetiştirdi.
              Ne ki Civariklinin birlikte kuzu güttüğü, çelik çomak oynadığı, birlikte sosyal ilişkilerini geliştirdiği, başarılı, lider özellikleriyle gurur duyduğu, hayranı olduğu, özendiği, kendinden bir parça bildiği, sıcaklığını ruhunda duyumsadığı, evlat, kardeş, baba, akraba, eş ve dostları… Onun gibi birçok değerli evladını; yeterince anlayamadan, olduğunca doyamadan, gereğince belleklerine, toplumsal hafızaya geçirmeden yitirdi…

                                                                                  ***

Dersim Çığlığı Ülkeyi Sardı

             Ülke yönetimini yüklenen üç partili koalisyon hükümeti, ülkenin çıkarlarını gözeten hiçbir konuda tam düşünce birliği içinde değil. Bütün çabaları, egemen olmaları ile elde ettikleri çıkarları başkalarına kaptırmamak, halkın milli duygularını istismar eden, ayrı kulvarda da olsa, ırkçılık yarışlarını kamuoyuna yansıtmayı canlı tutmak, uyumlu görünmek için de birbirlerine ellerinden geldikçe bol “tavizler” vermek. Bu da devlet sisteminin kilitlenmesi; ülkenin gün geçtikçe biriken sorunlarının büyümesi, kısa sürede önlerindeki bendi yıkma durumuna getiriyor. Hükümet içinde ayrı tondaki söylemler, devlet bankalarını, milli kaynakları paylaşım çabaları, yasaları yoksul halka karşı rafa kaldırma, her bir koalisyon ortağının kendi parti çıkarını ülke çıkarları üstünde tutmaları ülkeyi yaşanmaz duruma sokuyor.
           Yargının eli-kolu bağlı, yasalar işlemez; güvenlik-kolluk güçleri, kime, niçin, nasıl uyacağı şaşkınlığı işin içine girince işler, çete-mafya ve onların başındaki kanun kaçakları “Reis”lerin eline geçiyor. Yaşanan olaylar devlet yönetiminin bu tip “reis” etkinliğin olduğunu resimliyor.
            Ülkemiz bu kötü ırkçı, başarısız yönetimden dolayı; “Soygun-vurgun-talan” kanıksanmış durumda. Gün; “devletin malı deniz, yemeyen domuz” günüdür.     Soygunların, haksızlıkların altın çağını yaşayan ülkemizde artık krizsiz bir gün geçmiyor.

           a) “Şike çetesi kımızı”
                 Milliyet buldu polis bulamadı:
           Milano’da bulduğumuz şikeci Ali Fevzi Bir için Emniyet Genel Müdürlüğü “kayıtlarımızda yurt dışına çıkmamış görünüyor” dedi:
           Susurluk davasında yargılanarak hapse mahkum olan ve önümüzdeki günlerde cezaevine girmesi gereken “şike çetesinin baş kahramanı Ali Fevzi Bir” hakkında iki ayrı yurtdışına çıkış yasağı bulunduğu ortaya çıktı. Bir’in İtalya’nın Milano kentine yasadışı yollarla kaçtığı belirlendi. İstanbul 6 No’lu DGM tarafından 2001’de İstanbul Emniyet Müdülüğü’nün isteği üzerine mahkeme kararına istinaden yurtdışına çıkış yasağı konduğu belirlendi.
           İçişleri Bakanlığı kaynakları Bir’in en son 21 Kasım 2000’de İstanbul’dan yurtdışına çıkış yaptığını belirtti. (Milliyet)
           b) “Şerefsizler” krizi
         
Ters yöne giren oğlunu polis çevirince çılgına dönen İçel Emniyet Müdürü, telsizden polislere “şerefsizler” diye hakaret etti… Vali Akif ile Emniyet Müdürü Turgay Pamuk’un oğulları kuralları hiçe sayıp kentin göbeğinde tersyöne girdiler. Polis otoyu durdurunca Çağlar Pamuk, “Emniyet Müdürü’nün oğluyum” diyerek ekibe çıkıştı. Sadece yasaları uygulayan polis, “kimliğiniz yok emniyete gideceksiniz” deyince kıyamet koptu. (Sabah)
          İşte ülkemiz yönetiminin şah damarını zumlayan, görkemli iki görüntüsü, son iki yılda yaşanan “skandal-krizlerle vurgun, talanların korumalı “Reis” yönetiminin bir başka somutu.
          Reis papağan
        
Adamın biri papağan satan bir dükkana girer. Bakar, papağanların ederleri 200-300 dolar civarında. Biraz daha ilerleyince üç ayrı kafes gözüne ilişir. Üstündeki etiketlerinde sırayla 1.000-2.000-3.000 dolar yazılı. Merakını gidermek için satıcıya yaklaşır sorar:
– Bu 1.000 dolarlık papağanın özelliği ne? Satıcı;
– Bu papağan bilgisayar biliyor.
– Peki bu 2.000 dolarlık papağan ne biliyor? Satıcı;
– O bilgisayar uzmanı ve programcısı
– Peki bu 3.000 dolarlık papağan ne biliyor ne iş yapıyor? Satıcı;
 -Beyim onun ne iş yaptığını pek bilen yok. Hiç konuşmaz, görünürde bir iş yaptığı da yok. Ancak bu diğer iki papağan ona “reis” diyor.
           Cumhuriyet Hükümeti yönetimi korunmalı “Reis” görüntülü: Kartal-Balina-Paraşüt-Hayal-Matador-Kasırga 1-2-3-4 Serhat-Sis-Fırtına-Bufallo-Beyaz Enerji-Hasat-Perde 1 ve saymakla bitmeyen vurgunların, savcıların (Jandarma yardımıyla da olsa) suçlularıyla ortaya çıkarılmasına yönetimin destek vermesi beklenirken; Başbakanın “içine sindirdiği” için olacakki “Bunlar koalisyon ortağımın sorunları” diyerek savcılara gözdağı vermesini” anlamak, kendi deyimiyle “olası değil.”
            Hükümetin, tüm direnmelere karşın kamuoyu tepkisine dayanamayıp 4-5 bakanın görevinden zorunlu ayrılması ile “Soygun vurgun bitti” perdelenmesi, aç insanların çığlığını dindirmeye yetmedi. Başbakan Ecevit’e kasa atılmasıyla başlayan aç insanların çığlıkları karşısında “Başbakanlık binasının” zırhı namluların koruması altına alınması, hükümetin halktan uzak tutulması zorunlulukları, “Reislerin” işlevlerini kolaylaştırdı. Banka hortumlamaları, milyar dolarlarla ifade edilen vurgunlar, soygunlar yapanların yanında kâr kaldı. Bu işlerin meclisteki siyasi ayağı, çıkardığı af kanunu ve zaman aşımını ile yasallaştırılması çığlıkların yükselmesine neden oldu.
          Ali Fevzi Bir hakkında, derin devlet hüneri “Susurluk” gibi bir davadan mahkumiyet kararı ile iki DGM, iki ayrı yurtdışına çıkış yasağı kararı var. Bu kişinin “Şike” Çetesi Reisi olduğunu belirleyen telefon konuşmaları yayınlanıyor, dosyası mahkemelerde dolaştırılıyor yinede kaçmaması için bir önlemi alınamıyor.
       Ali Fevzi Bir, bu arada yurt dışına kaçıyor. Emniyet, “yurtdışına çıkmadı” diyor. Milliyet Gazetesi muhabirleri ikinci gün Ali Fevzi Bir’i Milano’da buluyor, konuşuyor. Edinilen bilgilere bakılırsa “beş bin dolar benim günlük masraflarıma yetmiyor” diyen Ali Fevzi Bir’in, bu işte yalnız olmadığı, ayrıca “Ne yaptımsa devletim için yaptım” demiyor, ancak “ne yaptımsa yetkililerle birlikte yaptım” diyor ve üstelik üstü kapalı tehditlerde bulunuyor. Bu denli açık soyguna karşı insanın sorası geliyor; Nerede yargıya saygınlık, nerede kolluk kuvvetleri, nerede görevliler, nerede yönetim, nerede hükümet?
         Yargı “Susurluk”u mahkum etti, ne ki bir kolu Mecliste dokunulmazlık zırhı altında, yargılanmasına olanak sağlanamıyor. Bir diğer kolu Mafya, “Çatlı’nın eski şoförü Habit Aslantürk şike çetesinin içinde, para ve kadın karşılığı futbol hakemlerini satın aldığı” saptanıyor. “Dilek Uzun ve birkaç hanım, maçları idare eden hakemlerle “Birlikte” olduklarını, karşılığında parayı Ali Fevzi Bir’den aldıkları” gazete manşetlerinde uzun süre sıcaklığını koruyor.
         İçel Emniyet Müdürü’nün ehliyetsiz-kimliksiz, ters yola giren oğlunu doğru yola sokmaya çalışan görevli polislerine “Şerefsizler” demesi, Valinin polisleri azarlaması, amirlerini sürdürmesi, tüm ülke işlerinin “terse” sokulduğunun en belirli kanıtıdır. Bu “Reis” tavırlı idarede, yurtdışına çıkması yasaklanan suçluların yeni suç işlemeleri, yargıdan kaçmaları, kurtulmaları kaçınılmaz oluyor.
          Başbakan yardımcısı Mesut Yılmaz’ın; AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer –AB’nin istediği atla deve değil. Cesur olalım. Kürtçe eğitim serbest olmakla bölünmeyiz” söylemine diğer Başbakan yardımcısı Devlet Bahçeli; “Demokrasi havariliği, önyargılı, çarpık kafalı, seviyesiz” demesi (1 Şubat 2002 Hürriyet). “Uyum görüntüsü için” taviz üzerine taviz veren, hatta “ses çıkarmasın diye ayaklarını yerde sürdüğünü” bile söylenen “bensiz hükümet olmaz” düşüne takılıp kalan bir başbakan, “Reisler” cennetinin padişahı sayılır.
         Yazdıklarını mantık ve vicdan süzgecinden geçirmeden yazan: Bir gün yazdıkları “akları” ikinci gün “karalayan” çifte standartlı, gündem değiştirici, yemci köşe yazarları, devletin arşivlerine kanatlarını kaptıran kuşbeyinliler, siyasi egemen erkin pisliğini gagalamayı hüner sayan, ezberci papağanlar, ülkenin gerçeklerini görmemek için başını kuma sokmayı alışkanlık edinen devekuşları, eyyamcı medyanın ülkenin bugünkü çıkmaza getirilmesindeki katkıları inkar edilemez! Böylesine uyumsuz bir hükümet ve yetersiz medya, ancak ırkçılıkta, eşitsizlikte, haksızlıklarda birleşebiliyor. Bu da çığlıkların nedenleri oluyor.
        “Reisler-çeteler-mafyalar çöplüğünde otlanan, bir taraftan da yönetimle çıkar ilişlisi sürdüren bu kesim, çıkarlarını korumak için “Kürtlerin anadilde eğitim” istemlerine karşın Kıbrıs, Bulgaristan, Romanya ve Iraktaki Türk asıllılar için öne sürdükleri insani istemlerin, “Kürtler” içinde doğal olacağını ifade etmekten veya yazmaktan kaçınmaktalar. Aklı selim nerdesin?
         Türk-Kürt, Sünni-Alevi ayırımını, Türk-İslam Sentezi bazında, tek taraflı ırkçılığı pompalayanlar, tüm ülke halkını acı bir sona ulaştırdıklarının ayırdın da değiller.
         Son iki yılda başka ülkelere sığınanların artışı ikiye, hatta üçe katlanmıştır. Avrupa ve diğer kıta ülkelerine sığınan sığınmacılar, soyunun “Kürt asıllı olduğunu”, inançlarını, “Alevi olduklarını” ileri sürmek zorunda kalmıştır.
         Örneğin Kanada’ya sığınanların %80’i Türk asıllı. Ancak bu sığınanların %100’ü “Kürt asıllı olduklarını “ve bunların % 60-70’i de “Alevi olduklarını” ifade etmiştir.
          Bunlara ait dava dosyalarda Güneydoğu-Doğu Anadolu doğumlu olmayanların “Kürt oluş” çabaları, ciltleri oluşturabilen mizahi savunmaları içerir. Bu bir zulüm, buna neden olanlar utansın. Bunlar birer “Çığlık”.
         Dersim’ de, Doğu-Güneydoğu’da başlatılan Çığlıklar ülke geneline yansımış, tüm ülke halklarını sarmış durumda. Acıları yoksulun yüreğini yakıyor, “Dersim Çığlığı” ülke dışına taştı, dünyayı sardı, yeter artık!

Arama

ARŞİV

Eylül 2018
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Mar    
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
Ziyaretçi Sayısı: