II. Bölüm

TÜRK IRKÇILIĞI

PARANOYA
turan” bir paranoya
        paranoya ya akın var
gözü namluda
      yüreği kanda zulmün
          usu soya yenik kafatasçı
             çıkmazının burgasındaki egemen
                  sürekli savaş atını mahmuzlar
terkisinde “bir üst kimlik”
     hitler’den kalma “paranoya”
           ergenekon’a dört nala
                “bozkurt” kanlı sevda
                        paranoya’ya akın var
mevsimlerden sonbahar
     erzurum örtünürken kar
        palandöken geçit vermez “akına”
             “sözde” kutsal turan adına
                   siperlerde doksan bin asker donar
                         paranoya’ya akın var
hitler almanya’sına çeyrek kala
    “akıncılar” düşer yola
           serüvenci enver paşa
               pratiği osmanlı av partileri
                  ulaştıramadı kurt anaya “seferi”
ırkçılığın bu apoletli eri
     uludu dağa taşa
         çağdışı bir temaşa
               paranoya’ya akın var
kardeşliği / insanlığı / hak hukuku / dışlayan
     ırkçı erkin / “damarlarındaki asil kan
          kaçırdı ayarı / yüklendi sağa sola
            “insan haklarını” astı / arka duvara
soygun” / “vurgun” / “battı” / “batacak vatan
      “halk çıkmazda” / sık nefes lira kalpazan
          “ne mutlu türküm diyen” perperişan
                  paranoya’ya akın var

egemen “şahin”
    devlet “derin”
       ülkü “turan
         yol “ince uzun”
             anadolu’dan orta asya’ya kadar
                “ıraklarda aranan vatan”
                    paranoya’ya akın var

nallar kıvılcım / atlar gem tutmıyor
   sınırlar çitlenmiş / aşılması güç
       toprak yorgun / nafile vurgun
          “ülkeyi soyan” / “önce vatan” diyen
             “mahallesinin haracına ilk el koyan
                 “ülkücü / türkçü egemen”
                         anadolu’ya akın var
şahinin” düşünde güvercin
      coğrafyası ile avlanmaya uygun
         “akın” geri / yumuşak karından içeri
               vahşetin kırbaç yeri
                “dersim dört dağ içinde
                     “sorgusuz dersim seferleri
                            paranoya’ya akın var
kan ve gözyaşı sinen toprak
   “dersim özel time teslim”
     “kimliğe inkar”
       “anadile yasak”
         “gıdaya ambargo”
           “inançta çağ geri”
              “potansiyelli suçluluk”
                   dersim’in kaderi
                         paranoya’ya
akın var

yaşamı jandarma belirler
  “iki kilo un
      bir paket çay
         yarım kilo şeker
           soluklanma
” bedeli
              paranoya’ya akın var
dünyanın en büyük hapishanesi”
   “yasak kent tunceli”
      “türk-islam sentezi”
          “kıbrıs dayatması”
            “düşük yoğunluklu savaş” ederi
15 yılda 40 bin ölü”
    “400 milyar dolar”
       “kriz-soygun-vurgun”
           “kürde özgürlük”
                 “savaş nedeni

ülkenin
   a’dan z’ye düzeni
      AB de kriter engeli
           uyumlar paket paket
                   paranoya’ya akın var

                                                         ***

IRKÇILIĞIN BELGESİ

       “Oğlum Yağmur
         Bugün tam bir buçuk yaşındasın. Vasiyetimi bitirdim, kapatıyorum. Sana bir resmimi yadigar olarak bırakıyorum. Öğütlerimi iyi tut iyi bir Türk ol.
         Komünizm bize düşman bir meslektir. Bunu iyi belle. Yahudiler bütün milletlerin gizli düşmanıdır.
         Ruslar, Çinliler, Acemler, Yunanlılar tarihi düşmanlarımızdır
          Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar, Araplar, Sırplar, Hırvatlar, İspanyollar, Portekizliler, Romenler yeni düşmanlarımızdır.
         Japonlar, Afganlar ve Amerikalılar yarınki düşmanlarımızdır.
         Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Abhazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Lazlar, Lezgiler, Gürcüler, Çeçenler içerdeki düşmanlarımızdır.
           Bu kadar çok düşmanla çarpışmak için iyi hazırlanmalı. Tanrı yardımcın olsun.
4 Mayıs 1941 Nihal Atsız (belge 10-1)

            Bin yıldır birlikte yaşayan yoksul Anadolu halkının bir bölümünü “Türk” veya “Ne Mutlu Türküm Diyene” ayrımcılığı ile mutsuzluğa açlığa sefalete, “Türk’ün Türk’ten başka dostu olmaz” saplantısı ile içte ve dışta yalnızlığa sürükleyen, milletleri ve devletleri “düşman” bilen bu çağdışı faşişt-ırkçı anlayış belgesi, “Devlet görüşü” olarak karşımıza çıkıyor.
            2. Dünya Savaşı’nda doruk noktasına erişen milliyetçilik akımı, Hitler ve Musollini’nin ölümüyle dünyada etkinliğini yitirdi. Ne ki Hitler’in maddi yardımıyla ülkemizde temeli atılan yeraltı milliyetçiliği, “Türklük bir kan meselesi, bir o kadar da vicdan ve kültür meselesidir” algılanması, ırkçılığın yeni kurulan cumhuriyetin öğretisi ile harmanlanarak demokrasiye geçilmesi, demokrasimizin çıkmazı oldu.
            İlkokuldan öğretilen ayrımcı, tek unsurlu ulusçuluk; “Türküm, doğruyum, çalışkanım” ezberli ırkçılık, bugün de “Türk-İslam Sentezi” ile devam ettiriliyor.
             Bugün ülkemiz demokrasisi, insan hak ve hukukundaki tekleme, AB’ye girme güçlüğü, Türki devletler, Türk diye insanını ithal ettiğimiz kardeş Afganistan dahil, Rauf Denktaş’tan öte kimseye kabul ettiremediğimiz Kıbrıs, ülkemizin tüm komşularıyla olan anlaşmazlıkların hepsi, bu ırkçı görüşün “dış düşmanlarımız” görme kaçınılmazları.
             “İçteki düşmanlarımız” diye ayrım yapılan vatandaş kesimi yararlanır diye, karşılanmayan demokratik gereksinmeler, hak-hukuk kısılırken, yaşama geçirilen kişiye özel yasalarla, tüm halkın sefaletine yol açıldı. Demokratik gereksinmeleri dillendiren vatandaş kesimine; “bölücü-terörist çakıl taşı edebiyatı ile “ayırımcı” suçlaması ülkeyi çetelere bırakmanın “kolay” yolu, kalkanı oldu.
            Bu perdeleme altında “içteki düşmanlarımızdır” üzerindeki sömürü ile yetinmeyen ırkçı egemenler, “mahallesinin haracına” yöneldi; memleketi faili meçhul cinayetlerle kana buladı. Birlikte yaşamaya alışmış halkın milli duygularını sömürerek “şehit kanları” yüzü hürmetine iktidar olanlar; “derin devlet” anlaşılmazında oluşturulan, “korucu, çete-mafya, devlet, emniyet el ele”, halkı devletiyle açmaza sürükledi. İlk iş olarak, devlet bankaları koalisyon bakanları arasında paylaşıldı. Böylece devleti “ilk” soyanlar “önce vatan”, diyenler oldu.
             “Uluslararası Şeffaflık Örgütü”nün raporu, Türkiye’de ekonomi ve toplum yaşamını kemiren yolsuzluğun azdığı, son bir yıl içinde Şeffaflık listesinde on sıra birden gerilediği, Türkiye’nin, yolsuzluğa bakılarak yapılan “şeffaflık listesinde 102 ülke arasında 64. sıraya düşmesi, bunun en açık kanıtıdır.
             Ülkedeki vatandaşların bir bölümünü “içteki düşmanlarımız” görmek, sıranın yazıldığı ve belirtilen şekilde yaşam bulması; Devlet gücünü kullanan icraatçı yetkili Nurettin Paşa’nın “Türkiye’de ‘zo’ diyenleri yok ettik, ‘lo’ diyenleri de ben kökünden temizliyecegim” demesi, 1915’lerden sonra Kürtlerin yadsınması, “ayırımcı-terörist-bölücü” ilan edilmesi rastlantı olamaz. Bu açıkça 40’lı yılların ilkel ırkçı planlanın sürdürülmesi olur.
             Kıbrıs, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya’daki Türkler, hatta Irak’taki bir avuç Türkmen için, ancak bugün sahiplendiği “demokratik hak ve özgürlükler” istemi gibi haklı bir duyarlılığın benzerini, yıllarca birlikte yaşadığı Kürtler için gösterilmemesi sosyal, demokratik bir devlet için utanç vericidir.
            Kimi devletlerin “Ermeni soykırımı” savı karşısında tüm medyamız egemen erk önderliğinde, “sözde Ermeni soykırımı” diye tek sesliliği yeğlerken 1994’te Dersim’de evlerin, köylerin yıkılması, halkın yerinden yurdundan göçe zorlaması karşısında, dönemin Başbakanın, eşine az rastlanır bir pişkinlikle; “Bu evleri PKK, Rus, Ermeni helikopterleri yıkıp yaktı” gafı bu ırkçı politikanın yürütüldüğünün “suçüstü yakalanmanın” yansımalarıdır.
               Bu devleti, Türk ve Kürt halkı başta olmak üzere tüm Anadolu halkları birlikte kurdu, birlikte de koruyacaklar. Kürtlerin kendi kimliği ile tanınması, anadili ile konuşması, kültürel hak ve istekleri, vatandaş, hatta insan olmanın koşulları kapsamında ve asgari demokratik istem çabaları birlik istemlerinden kaynaklanmaktadır. İnkarcı politikalar, hukuk dışı çifte standartlı yasalarla; “bölücü, ayrılıkçı, terörist” suçlaması, ezilmesi haksızlıklara uğraması; dış ülkelerde ezilen Türklerle aynı paralellikte. Bugün Irak Türkmenleri için gösterilen “haklı” hassasiyet ve yakınlığın Kürtler için de gösterilmesi kadar doğal ne olabilir? Olamıyor, gösterilmiyorsa bu eksiklik, ayrımcılık değilse ırkçılıktır.
              Gelinen noktada devlet ırkçı egemenlerin kuşatması altında. “Şahinler” halkın sefaletini savaşla perçinlemek düşüncesinde, bazı yasal partiler üzerinde ki baskısı, TBMM’de temsilini engelleme çabaları, “halkın egemenlik hakkına” gölge düşürmektedir.
              Mazlum milletlere öncülük eden, yol gösteren, içte ve dışta barışı ilke edindiğini belirten bir devletin, ülkemiz dışındaki bir halkın özgürlük, sömürüye, kimyasal silahla ölümlere, emperyalizme karşı kurtulma çabalarını, bir aşiret ağası edası ve hafifliği ile “savaş nedeni” sayması insanı boyuttan uzak, ilkel ırkçılık dışında, başka bir düşünce ile değerlendirilemez.
             Bu tipik davranış bir devletin politikası olamaz. Bu düşünce, cumhuriyet adamlığına değil, aşiret adamlığına bile yakışmaz. Bunlar, büyük bir devleti, belli bir zaman için yöneten ve bu büyük devletin çapını küçülten küçük çaplı insanlar olarak tarihe geçecektir. Bu gerçeklerin altı, zaman içinde medyamızca da çizilmektedir:
             – “Avrupa” Hitler’in yükselişiyle birlikte, ırkçılığa dayalı milliyetçilik Türkiye’de de canlandı… Bu sürecin en ünlü adı Nihal Atsız’dır. Atsız, ırkçı Turancı görüşleri savunurdu. Alpaslan Türkeş bu süreçte yetişti.
           12 Eylül 1980’de başlayan darbe yönetimi “Türk-İslam Sentezini devletin resmi görüşüne dönüştürdü… O zaman gözaltına alınan Alpaslan Türkeş durumu şöyle özetlemişti: Biz hapıshanedeyiz fikirlerimiz iktidarda
.” (İlhan Selçuk)
            Değişik bakanlık görevlerinde bulunan eski hükümet sözcülerinden Yıldırım Aktuna:
Özel Tim Kürtlere kötü davrandı. Bunu Türk milliyetçiliği ile çözemezsin. Karşınıza Kürt milliyetçiliği gerçeği çıkar. Yıllarca bu ülkedeki işkencenin üstü emniyet tarafından örtüldü. Çünkü bu uygulama mesleğin gereği olarak kabul ediliyordu.
           TSE Başkanı M.Y. Arıtürk, devlet kaynaklarından yararlanarak Turan milliyetçiliğini işleyen bir kitap yayınlar:
            – “TSE’nin çıkardığı Türk ve Türklük (1994) bir devlet kuruluşunun başındaki kişi, Cumhurbaşkanı, milletvekillerini, bakanları, general ve valileri ‘onlar’ ve ‘bizler’ diye ayırma cesaretini gösterebiliyor. Onlar dediklerini jurnalcılıkla utanmazlıkla suçluyor, sonra daha ileri gidip Türk olduğunu söylemeyenlerin vatandaşlıktan çıkarılıp sınırdışı edilmelerini teklif ediyor ve bu kitap senelerden beri devlet yayını olarak elden ele dolaşıyor”. (Murat Bardakçı)

Devletin Dersim Mantığı
“ANAP lideri Yılmaz’dan Kürt sorununa karşı üç yoldan söz eder:
1) Kürt kimliği yok sayan ve yalnız şiddet kullanarak karşısındakini her türlü yolla ezmeyi öngören yaklaşım. Buna “Dersim mantığı” da denilebilir. Şaşırtıcı, ama bu mantığa sahip çıkabilenlere, hem sivil hem askeri çevrelerde hâlâ rastlanabiliyor.
2) İkinci yaklaşım “Dersim mantığı”nın tam tersi. Bütün ağırlığı kültürel hak ve özgürlüklere veren bir mantık bu. Terörle mücadeleyi biraz daha arka plana atan, demokrasi ve insan haklarıyla düşmanı tecrit edip avlamayı hedef alan bir strateji.
3) Üçüncü yola gelince burada önce güvenlik, önce terörü bitirmek deniyor. Kültürel hak ve özgürlükler erteleniyor. Huzur ve güven sağlamadan önce yapılacak düzelmelerin “düşmana taviz” olarak görüleceğine ilişkin mantık burada kendini gösteriyor.
Özal da, ben de başlangıçta ikinci yaklaşımı esas almıştık, başbakanlık koltuğuna otururken… Sonra üçüncü yolu seçtik…
… askerler Türkiye’nin “bölünmesi”yle ilgili gördüğü Kürt sorununu Cumhuriyetin kuruluşundan beri sivillerle hiçbir zaman bırakmak istemedi. Bu konuda sivil siyaset kurumuna, sivil bürokrasiye hiç güvenmedi.
Kürt Realitesinden söz eden Demirel bir daha “Kürt Realitesi” sözünü hiç ağzına almaz.
Niye?
Asker ağır bastıda ondan…
Veya Dersim’e yapılan zulme taraf olmadığını göstermek için 1988’de: “Demokrasi lazım, zulmü kaldırmak, yoksulluğu yenmek lazım” ve “Kürtler 500 yıldır asimile edilmemiştir, bundan sonra edilemezler” diyen Demirel, 1990’da: “Atatürk milliyetçiliğinin biraz şoven yanı vardır, yer yer biraz ırkçılık kokar”
(Hasan Cemal, Kürtler, s. 55)

                                                                                         ***

CUMHURİYET GAZETESİ
“Pencere” ve “100 numara

Son günlerde postmodern kesimde modalaşan aptalca bir laf var: Tarihimizle yüzleşelim” Eski bir deyiş ne söyler: Aynada baktım yüzüme / Ali göründü yüzüme” .  Bugün aynaya bakan entel, ne Ali’yi görebilir ne de Mustafa Kemali… çünkü yüzsüzdür.
Yüz çoğu kişide surat bile değildir, bir rakam, bir sayıya dönüştü… 100 numara oldu”…

         Bu satırlar 16 aralık 2001 Cumhuriyet Gazetesi’nin “pencere” esintileri…
         Yanılmıyorsam bu “100 numara” kokuları, aynı gazetenin iç köşelerinin birinden geliyor. “Tırmık”ı tanımam, sanırım “pencere” yazarı “Tırmık” yazarından 25-30 yıl daha kart.
        Ben bu ağzı, Cumhuriyet Gazetesi “Pencere”sine, yüce Türk milletinin ahkam ve geleneklerine yakıştıramadım. “Pencere” yazarının bu derece hırçınlaşmasının nedenini bilmiyorum, bilmekte istemem. Çünkü hiçbir neden “pencere”ye “100 numara” kokularının girmesini gerektirmez.  Ulaşabildiğim kadarıyla aynı gazetenin iç sayfasında “Tırmık” yazarı şunları yazmış: 
         “Kardeşim (evet kardeşim) Etyan Mahçupyan! Bu ülkede Ermeni olmanın zorluğunu biliyorum. Ancak kabul etki tarihiyle yüzleşmekten ürken, tarihiyle hesaplaşacak yürekten yoksun olanların böylesine saldırganlaştığı bir ülkede Türk olmak Ermeni olmaktan da zor”.
         Anlayamadığım bunda ne var? İşte “Pencere” yazarının saldırganlığı ile dengi dengine, cuk gibi yerine oturan bir doğru… “Tırmık”ın bu doğrunun altını çizdiğinin resmi; “tarihimizle yüzleşmekten böylesine ürken”, halk deyimiyle “zıvanadan çıkan” “pencere” yazarının pirelenme yerine perdelemesini beklerdik.
         Sanırım “pencere” yazarına göre Tırmık yazarı: Etyan Mahçupyan’a “kardeşim” demekle “mahcup” olmalıydı bir, “Ermeni olmak-Türk olmak” yazıda “Ermeni” başa alınmamalıydı iki, bir Ermeni için “kardeşim” demenin yanında, bir de parantez açıp “evet kardeşim” diyerek damarlarındaki asil kanı sulandırmamalıydı üç…
        Pencere yazarı ekliyor; “Aynada baktım yüzüme / Ali göründü gözüme” ilave ediyor, “Entel ne Ali’yi görür ne de Mustafa Kemal’i
        Anlaşılan o ki , “pencere” aynayı yanlış yerlerine tuttuğu için Hz. Ali’nin ve Mustafa Kemal’in, asıl yüzlerini göremiyor.
         Alevilerin görmek istediği Ali; Düldüle binip iki uçlu kılıçla adam üzerine adam öldüren, gürz sallayıp ocakları söndüren, kan akıtan veya namazında orucundaki Sünni İmam Ali değil!.
         Devlet salt, Sünni inanca hizmet veren (Alevi vatandaştan da topladığı vergilerle) beş yüz bin kişiyi besliyor. Sonra bu beslediği kişilerin şeriat istemlerini kınıyor. “Pencere”de bir gün çıkıp “Laik devlette Diyanet İşleri Başkanlığı olmaz, olmamalı” dediğine tanık olmadım. Oysa Kemalizm’e ırkçı elbisesi giydirenler, Mustafa Kemal’in dini, devlet yönetiminden ayırdığını, çok iyi bilirler. Devlet’in din işlerini idare etmesi, şeriatı istemesi, laik olmamakla aynıdır. İşin can damarı bu, Aleviler, hakça paylaşım ve eşit düzenden yana.
          Cumhuriyet’in egemen kadrosu, Hz. Ali’ye de Mustafa Kemal’e de aynayı tersinden tutuyor. Irkçılık adına, Mustafa Kemal’in Türk’ten başka kimlik tanımadığı, halkları yadsıdığı görüntüsü elde etmek, Mustafa Kemal’in Kürtleri yadsıdığı görüntüsünü elde etmek için sistemli uğraş veriyor. Oysa Mustafa Kemal, Turan ırkçısı gibi tek boyutlu olsaydı, bu devlet kurulamazdı.
         Mustafa Kemal, “Kurtuluş yıllarında” çok sık Türk-Kürt varlığından, kardeşliğinden, beraberlik, birlik hareketinden söz eder. 27 Haziran 1920 tarihli, TBMM Başkanı M. Kemal Paşa’nın Elcezire Cephesi Kumandanlığına gönderdiği Hükümet talimatından, Kürtlerin ve Türklerin çıkarması gerekli çok ders var:
        “Kürdistan hakkında Büyük Millet Meclisi Vekiller Heyeti’nin Elcezire Cephesi Kumandanlığına talimatıdır.
         Adım adım bütün memlekette ve geniş ölçüde doğrudan doğruya halk tabakalarının ilgili ve etkili olduğu mahalli idareler kurulması iç siyasetimizin gereğidir. Kürtlerin oturduğu bölgelerde ise, hem iç siyasetimiz hem de dış siyasetimiz açısından adım adım mahalli bir idare kurulmasını gerekli bulmaktayız.
          Milletlerin kendi kaderlerini kendilerinin idare etme hakkı, bütün dünyada kabul olunmuş bir prensiptir. Bizde bu prensibi kabul etmişiz… Tahmin olduğuna göre, Kürtlerin bu zamana kadar mahalli idareye ait teşkilatlarını tamamlamış, reisler ve ileri gelenleri bu amaç adına bizim tarafımızdan kazanılmış olması ve reylerini açıkladıkları zaman, kendi kendilerine zaten sahip olduklarını, Türkiye Büyük Millet Meclisi idaresinde yaşamaya talip olduklarını ilan etmelidir. Kürdistan’daki bütün çalışmaların bu amaca dayanan siyasete yönelmesi Elcezire Cephesi Kumandanlığına aittir. 
3-4-5….
      Büyük Millet Meclisi Vekiller Heyeti tarafından zati devletlerine özel olmak üzere Kürdistan hakkından düzenlenen talimat yukarıda olduğu gibi bildirilir.
Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal”      (2000’e Doğru Dergisi’nce sadeleştirilmiş ilk 2 maddesi aynen alındı)

            Mustafa Kemal; bu tarihten iki yıl sonra 1923’te İzmit’teki söylevinde Kürt sorununa açıklık getirir;
“…Binaenaleyh başlıbaşına bir Kürtlük tasavvur etmektense bizim Teşkilati Esasiye Kanununda zaten bir nevi muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise, onlar kendilerini muhtar idare edecektir. Bundan başka Türkiye’nin halkı mevzubahis olurken, onlarıda beraber ifade etmek lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bunu kendilerine ait bir mesele ihdas etmeleri varittir…”
        
Mustafa Kemal Paşa incelendiğinde, Kurtuluş Savaşı süresince “Turan ırkçığı” çabalarına karşı, sıkça Türk-Kürt varlığından, kardeşliğinden, birlik beraberliğinden söz eder. Çünkü bilirki Kürt sorununu çözemeyen bir devlet yönetimi, bu coğrafyada güçten yoksun kalır. Bu nedenle de olsa Kürtlerle her türlü işbirliğine açıktır.
         Zamanla devlet yönetiminde, aşırı şoven ırkçılığın (ki Ziya Gökalp gibi Kürt, Şemsettin Sami, Rıza Nur gibi Arnavutlar var) tamamen egemen oluşu, “Kürtleri” devlet içinde sakıncalı, ayırımcı, potansiyel suçlu, “dağlı Türk” gibi sınıflı görüntüye sokarak dışladı.
         Kürtlerin de yapısal aşiret sistemine dayalı çok başlılıkları, “bilincinin inancına” bağlılığından oluşan, şeyh aşiret ağasının hakimiyet alışkanlığı, bunların da ulusal bilincinin kendi aşiret çıkarlarının gerisinde tutmaları, birliğin içindeki yerlerini gerekli şekilde korumamaları gibi nedenler, Kürtlerin ırkçı şoven egemenlerce dışlanmasının başında gelen nedenlerdendir. Bu, bin yıl birlikte yaşayan her iki kardeş halkın bugüne değin zararına yol açmıştır.
         Dikkat edilirse, ırkçılar, bu süreçte, birazda “Kürtler” yararlanmasın diye tüm halkı demokrasi ve insan hakları oluşumlarının dışında tutmuş ve tutmaya devam etmektedir. Bugün yanı başımızda bulunan AB devletlerinin kriterlerine yetişmek için uyum paketlerini yetiştirme çabamızın başka bir nedeni yoktur.
         Bugüne dek “bir üst kimlik” peşinde koşarken, devleti; maddi, manevi her şeyden yoksun bırakan, vatandaş olmayı “Türk-İslam Sentezine” koşullandıran Turancı, “Türk Ülkücülüğü” ne yaptı?:
         Kürt varlığını yadsıdı, Kürt dilini yasakladı. Mustafa Kemal’in halklara yaklaşımını ters yönde bazı konuşmalarını tarihi ile yüzleştirmeden, çarpıtarak yansıttı. Bu gidişatın, halkların kardeşliğine, insan hak hukukuna, demokrasinin gelişimine olumsuzluğu kaçınılmazdı ve öyle oldu.
          “Ne mutlu Türküm diyene- bir Türk dünyaya bedel- Türküm doğruyum çalışkanım- On yılda çok şey başardık- Türkün Türk’ten başka dostu yok- Dağ başını duman almış yürüyelim arkadaşlar” deyip yürüdüler- az gittiler uz gittiler; ve de ırkçı egemenlerin iktidarında, ülkeyi geçmişinde görülmemiş bugünkü bitkisel yaşama soktular…
          Oysa Hitler, ırkçılık deneyiminin bedelini hayatiyle ödemiş, Alman milletine en ağır şekilde ödetmişti. Irkçılığın, insan hak hukuk ve demokratik gelişmeye engel olduğu açıktı ve bugünde bu açıklık devam ediyor.
         Kaldı ki Mustafa Kemal 80 yıl önce: “Kürtler bir şekilde ifade olunmadıkları zaman bunu kendilerine ait bir mesele ihdas etmeleri varittir” demekle ileri görüşlülüğü ve tarihi sosyal kaçınılmazlığın altını çiziyor. Lozan’da Kürtlerin azınlığından söz eden Montagna’ya Türk delegasyonu Rıza Nur Bey, “Türkiye’de asıl unsur olarak yalnız Türkler ve Kürtler var, Kürtlerin kaderlerinin Türklerin kaderleriyle ortaktır” diye haykırır. B. Ecevit bile  “Türkiye’deki azınlıkların Lozan’la belirlendiğini Türklerle Kürtlerin eşit hak sahibi olduğunun” altını çizer. (4.11.2000 Cumhuriyet)
         İşte Cumhuriyet Gazetesi’nin ırkçı kadrosunun tarihle yüzleşmesindeki korkuttuğu yan ve ülkesini ırkçıkla özdeşleştirirken çöküşteki katkı payının ayıbını gizleme çabası!
Cumhuriyet Gazetesi “Pencere” yazarının maskesini meslektaşları şöyle aralıyor:
           Muharrem Sarıkaya:  “Başbakanlık’ta sürpriz buluşma” başlığı altında şunları yazıyor:
          “Cumhuriyet Gazetesi İmtiyaz sahibi İlhan Selçuk, geçen hafta MHP lideri Bahçeli’yi ziyaret etti. Çok kısa öngörülen görüşme oldukça uzun sürdü.
           Konu Cumhuriyet’in içinde bulunduğu mali sıkıntıdan çıkıp, Türkiye’nin bugünü ve geleceğine ilişkin görüş alışverişine dönüşmüş… MHP’nin yorumu şöyle: Kuvayı Milliye Ruhu canlandı diyebiliriz. MHP’nin İlhan Selçuk görüşmesinden memnuniyeti, AB sürecinde kendileri gibi düşünen başka kesimlerin olduğunu da kamuoyuna duyurmak, TCK’daki değişiklikleri, idam cezası, Kürtçe yayın ve eğitim konularında, MHP’nin tek başına olduğu imajını silmek. Bu konuda sayın İlhan Selçuk ile aynı düşündüğümüzü gördük. Bundan memnunuz. En küçük bir görüş ayrılığımız yok. Aramızda ittifak oluştu
.”
           İlhan Selçuk’ta konu ile ilgili şunları aktarıyor:
          “MHP’nin yeniden yapılanması, milliyetçiliği ulusal kimlik üzerine yapmaları gerekiyordu, şimdi onu yapıyorlar. Ben onların İlhan Selçuk gibi düşünmeye başladığını gördüm.” (27.02.2002 Hürriyet)

Gülay Göktürk:   “Yaşanan şey, bir çizginin başka bir çizgiye ilhakı değil, milliyetçilik ortak paydasında gerçekleşen tarihi bir buluşmadır. Ta başından beri taşıdığı şoven milliyetçi eğilimleri uzun yıllar enternasyonalist söylemlerle gizlediği ‘sol’ milliyetçi yüzü ortaya çıkmış, ‘sağ’ milliyetçilerle aynı cepheye düşmüştür. Özlerindeki milliyetçilik… bu iki siyası hasmı aynı noktada buluşturmuş, kader ortağı haline getirmiştir. Kuvayı Milliye Ruhu’nu canlandırmak adı altında 1930’lu yılların Türkiye’sini geri getirmek için el birliğiyle çalışacaklar.” (27.02.2002 Sabah)
           İlhan Selçuk’un MHP ile özdeşleşmesi; MHP’nin, İlhan Selçuk’la, “en küçük bir görüş ayrılığımız yok” veya “aramızda ittifak oluştu” söylemi, doğrusu bir değişim veya yenilik değil. Aslında Cumhuriyet Gazetesi’nin bugüne değin MHP’nin yayın organı olmaması düşündürücü!  İşte ırk isterisi ile Mustafa Kemal’in tarih gerçeğinden soyutlayıp ters çevirdikleri görüntüsüne bakanlar, bu nedenle Mustafa Kemal’in “asıl” yüzünü göremez, görmekten de ürker.

             Orta eğitimim sıralarında, Cumhuriyet Gazetesi’ni isminden dolayı sevmiş ve seçmiştim. Padişahlıktan sonra “cumhuriyet” bizim için bir kurtuluş, bir umuttu. Zamanla bu gazetenin “cumhuriyet ilkelerini” “Kemalizm” şemsiyesi altında ısıtıp, doğruları saptırarak, sol gösterip sağ vurduğunu, arada bir “şeriat” geliyor diye Alevileri kazanmaya çabalarken, Türk-İslam Sentezcilerle el ele, başından bugüne, ülkeye Türk faşizmini yerleştiren ve kadrolaşmayı organize eden gazete olduğunu çok kişi bilmez henüz.
            Hitlerle 1941 yılında görüşen, beş milyon mark alıp bu ülkeye “yeraltı milliyetçiliğini” yerleştiren Hüsnü Emir Erkilet, Cumhuriyet Gazetesinin dış politika yorumcusu, köşe yazarıdır (bu paranın Cumhuriyet Gazetesi sahibi Yunus Nadi tarafından organize edildiği söylenir). Nitekim “Biz Türk’üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türklük bir kan meselesi, bir o kadarda vicdan ve kültür meselesidir” diyen Şükrü Saraçoğlu, Cumhuriyet Gazetesi’nin bu kadro gözdesi, “Türklüğü bir kan, bir kültür meselesi” yapanları, Türk’ten öte halkları yadsıyan veya düşman görenleri barındırmak, gazetenin değişmez politikası oldu ve olmaktadır.
             Bu nedenle İlhan Selçuk’un, “Tarihiyle yüzleşmeyi”, “aptalca bir söz” diye tanımlaması ve bunu söyleyenlere pervasızca çatmasını çok yadırgamadım. Ancak kendi gazetesindeki bir yazara, yüzün “100 numara oldu” demesini yakıştıramadım.
            Cumhuriyet Gazetesini içeriğiyle iyi tanımak için; o devri yaşayan, bilen, bir sağlam kalemden öğrenmek yararlı olur:
         “Tutarlı antifaşişt çizgi izleyen tek günlük gazete TAN’dı. Tüm ötekiler, sırası geldimi TAN’a dişlerini gösteriyorlardı ya, tutarlı fasist çizgide yürüyen tek büyük gazete de CUMHURİYET’ti Fasist ideolojinin ülkemizde mayalamasında en etkin olmuş yayın kurumu CUMHURİYET’ti. Tek parti döneminde, sağ da solda düşüncelerine, önerilerine Kemalist iktidar partisinin altı okunu kendi anlayışına uygun biçimde yorumlayarak, etkinlik, yasallık kazandırma yarışındaydı. CUMHURİYET neredeyse “yarı resmi” sayılacak biçimde iktidara yakın görülen gazeteydi. “Milliyetçi-devletçiliğin, faşistçe yorumuna uygun ideolojik tutumuyla sivil-asker bürokratları, yarım aydın kalabalığını sürekli etki altında tuttu, savaş yıllarında, özellikle Fransa yıkılıp, Almanlar en kanlı biçimde Balkanlara, Sovyet Birliğine saldırdıklarında, Nadir Nadi’si Feyami Sefa’sı, Abidin Daver “1” Hüsnü Emir Erkitek “1” ile Nazi Almanyası yanlı yayın aygıtına dönüştü. Gazete sahibi Yunus Nadi’nin, çok öncelerden Almanya’dan parasal çıkar sağladığı konusunda öteden beri var olan söylentileri belgeleyen yeni bulgulardan söz ediliyor bugün. GÜVEN’de, bütün gençlik heyecanımız içinde acılarını yaşadığımız o günler anlatılırken, belge niteliğinden örnekler de göstermemize karşın, Cumhuriyet’in kalıtıyla övünen “sosyalist”-“devrimci”- hanedan dışı şahzedesi bizi yalancılıkla suçluyormuş! Ar damarları çatlamadan böyle bir suçlamaya nasıl kalkışabilir insan? Ne bileyim? Allah layığını versin! Asıl sorun kanımca, yıllar öncesi olup bitmişlerin yadsınması değil, pembeli karalı kağıtlarla kaplanmış bugünkü kafalarının karanlığında aynı kara tepeden bakışlarının sinsice saklamakta oluşudur.
          Saraçoğlu’nun, kendisine vermeye kalkıştığı … lirayı Mareşal’in nasıl geri çevirdiğini, gene Saraçoğlu’na “ülkem için İngilizlerin dostluğundan, Sovyetlerin düşmanlığından korkarım”, dediğini de Cami Bey anlatmıştı.
          O günkü HP iktidarında kurtulmanın yolunu arayan yığınların başına geçecek birilerinin beklentisiydi; bu göreve de “asker”den başka aday gösterilemiyordu belki! İnsan Hakları Koruma Cemiyeti’nin kuruculuğuna Mareşali getiren Cami Baykurt olmalıydı

                                                                                                                                    VEDAT TÜRKALİ, Kominist, s. 49-51).

                                                                                                   ***

“DEVEKUŞU MANTIĞI” VE DEVEKUŞLARI*

          20 Ocak 2002 Tarihli Milliyet’te Hasan Cemal “Kürtçe konusu ile devekuşu mantığı” başlığında, Muhsin Kızılkaya’nın “Yılmaz” isimli kitabından söz ettikten sonra şunları yazıyordu:
           “Milyonlarca vatandaşlarımızın anadili Kürtçe. Kürtçe konuşmak serbest, Kürtçe yazmak serbest, Kürtçe gazete çıkarmak serbest, dergi de kitap da çıkarabilirsin. Kürtçe kaset doldurup satabilirsin. Ama iki yasak var: Kürtçe radyo ve televizyonla eğitim…
Deniyor ki Ankara’da:
           Kürtçe radyo ve televizyon serbest bırakılırsa, Kürtçe öğretilirse, Kürtçe eğitime izin verilirse, Kürt milliyetçiliği gelişir, bu da ayrılık fikrini güçlendirir.
           Türkiye’nin komşusu birçok bölge ülkesinde, birçok Avrupa ülkesinde Kürt dili geliştiriliyor öğretiliyor. Birçok yerde Kürtçe eğitim var. Enstitülerde Kürt kimliği araştırılıyor, geliştirilmek isteniyor. Bugüne kadarki yasaklarımızı devam ettirmenin mantığı nedir?   Bu birazda devekuşu mantığı değil mi?
           Başımızı kuma gömmekle artık bir yere gidemeyiz. Bu resmi mantığın Ankara’da gözden geçirilip değiştirilmesinin zamanı çoktan geldi. Önce radyo ve televizyona izin verilmesinde, sonra eğitim konusunun düzenlemesinde yarar var. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının anadillerine, kimliklerine saygı ve duyarlılık gösterilmesi, bu topraklarda yalnız barış ve esenliği değil, aynı zamanda devletin temellerini güçlendirir
…”
          Bu açılım ve düşünüş; gelişen, umut çağrışan, birliğin, beraberliğin, güçlü olmanın, dolayısıyla kalkınmanın, belirleyici olmanın gerekli bilinç yolu, ayrıca medya-köşe yazarlarının bir yerlere bağımlı olmadığı zamanki, serbest iradelerinin, sağlıklı düşüncenin sağduyu göstergesi.
           Aynı gün, Milli Savunma Bakanı Çakmakoğlu, “ülkemizin birlik ve bütünlüğü, bölünmezliği için bizim savunduğumuz görüşler bellidir” beyanatı ile kırmızı ikaz düğmesine basmıştı. Çakmakoğlu, “doğru” olandan, yasaların gereğinden, vatandaşa eşit davranmaktan veya yapılması gerekenden söz etmiyor; “savunduğumuz görüşler bellidir” demekle, ırkçı politikanın sürdürülmesi gereğini, başınızı kumdan çıkarmayım “devekuşluğuna devam” uyarısını yeniliyordu. Oysa Hasan Cemal, bu politikanın “devekuşu mantığı olduğunu, Ankara’da gözden geçirilip değiştirilmesi zamanı çoktan geldi” deme yürekliliğini göstermişti. Peki şimdi ne olacaktı?
          Üzerinden ancak bir gün geçti. Aynı Hasan Cemal, aynı Gazetenin aynı sütununda: “Kürtçe eğitim gibi Türkiye’de sabır ve özen isteyen duyarlı bir sorunu sokağa dökmenin nasıl bir ahmaklık olduğu anlaşılır” diye yazıyordu. Böylece bir gün önce yazdıklarını “ahmaklık” olarak niteliyor ve bağımlı olduğu, belliki baskı gördüğü yerden de bir biçimde özür diliyordu.
          Aynı zaman parçasında, aynı gazetenin baş temsilcisinin benzer görüntüyü yansıtması rastlantı olamazdı. Başını kuma sokacağını beklemediğim Taha Akyol da şunları yazıyordu: “Elbetteki bazı Kürt vatandaşları samimi otantik duygusuyla Kürtçe tv., kurs istiyor, ders istiyor. Bu duygularını anlıyorum ve saygı duyuyorum. Ama terör yapılanması devam ederken, militan teknik milliyetçiliği diri tutmak kastıyla yürütmekte olan ‘Kürtçe eğitim kampanyasını’ yanlış buluyorum. Yürütülen kampanya bir terör ikamesidir”. İki tümcede iki çelişkili ifade ve çifte standart: “Saygı duyuyorum”-“yanlış buluyorum”. Tanıdığımız kadarıyla, inanıyorumki birinci tümcedeki istem, yani “bu duygularını anlıyor ve saygı duyuyorum” kendi usunun özgür yansıması; ancak ikinci tümcesi “yanlış buluyorum” ifadesi için, aynı değerlendirme yapılamaz, aynı şey söylenemez!..
          Egemen siyası gücün veya “derin devlet” erkinin “Devekuşu mantığına devam” gibi bir baskının yapıldığı açık. Demekki ırkçı politikanın “kırmızı çizgisi aşılmasın” ikazını yapanlar çok etkili ve özellikle yönlendirici köşe yazarlarının çok nazik yerlerine dokunuyorlar.
          İnanmak istemediğimiz, ancak “köşe olan” birçok köşe yazarının belli olmayan güçlere bağımlı oldukları, siyasi otoritenin emrinde hareket ettikleri, “otlandıkları”, ek aylık aldıkları, bunların birçoğunun da hükümet politikasına göre “gündem değiştirici” olarak kullanıldıklarını, çıkar çatışması içindeki medyanın açıklamaları ve verdikleri isimlerden öğreniyoruz.
          “Kürtçe eğitim istemine” MHP başkanı Bahçeli’nin: Planlı bir oyunun parçası, akıllarınca ülkemizi sıkıştırma hesabını yapıyorlar” açıklaması yandaşı inkarcılara, Milli Savunma Bakanı Çakmak-oğlu gibi “yanlışa, ırkçılığa” devam işaretiydi.
            Bir anda gündemleştirilen “Kürtçe eğitim istemi” sorunu, karşıtlarınca; “bölücülük”, ayırımcılık, “hainlik” noktasına “çakıl taşı edebiyatı” ile de en komik süreçlere vardırıldı…
           Ayakları yerde sürünen ırkçı egemen gücün peşinde koşarken geçirdiği beyin sarsıntısını atlatamayan F. Bila, MHP liderinin dediklerinin “doğru” olduğunu, aynen uyulması gereği üzerinde duruyor, ülkeyi batırmaya devem eden hükümeti öve öve bitiremiyordu!.
           Bilmediği, bilemediği çöllerde, kuşlardan duyduklarıyla okura seslenmeyi sanat edinen Emin Çölaşan, Kürt halkını ve dilini yadsıyan, küçümseyen yine “kuşlardan edindiği inciler usu” ile “Gidin sorun çoğu okuma–yazma bilmeyenlere dilekçe verdiriyorlar. Kürtler niçin anadillerini konuşmuyor? Niçin Türkçe konuşuyorlar? Niçin Türkçe gazete çıkarıyorlar? Niçin Memo ile Heso’nun konuşması aynı değil?” şeklinde devlet hükümetlerinin ayıplarını sıralıyordu.
            Ancak kendisi, bu ayıpların başında “Kürt-Kürtçe yasaklarının” geldiğini iyi biliyor. Biliyor ki “Türki” devletlerden gelen heyet ve devlet başkanlarıyla, Türk yetkililer Türkçe anlaşamadıkları için çevirmen kullanıyorlar. Bu Demirel tabiriyle “abesle iştigal” olur.
          Yanıtlar belli, yinede “kuş”ça örnekler vermek gerekirse:
         – İbrahim Tatlıses’in niçin okumadın, sorusuna yanıtı: “Urfa’da ‘Oxfort’ vardı da biz mi okumadık?”
          – Bir süre TİP başkanlığını yapan Av. M. Ali Arslan bir duruşmada savcının “Kürt yok” savına karşın “mahallinde keşfine karar verilmesi” isteminde bulunur.
         – Sosyolog, din bilgini M.E. Bozarslan, yazdığı “Kürtçe Alfabe’den” dolayı tutuklanır, bu alfabeyi eline alan yargıç, M.E. Bozarslan’a göstererek: Bu nedir? diye sorar. O da sakin tavrıyla: “Kürtçe Alfabe efendim” diye yanıtlar. Hiddetlenen yargıç , “Nasıl olur, kim sizi kandırıyor? Kürt yok ki alfebesi de olsun” diye azarlar. Bunun üzerine M.E. Bozarslan: “O halde siz kendinizi üzmeyin efendim, nasıl ki Kürt yoksa o elinizde tuttuğunuz alfabeyi de yazılmamış, yok kabul ediyorsanız, serbest bırakın işime, evime, çocuklarımın yanına gideyim” der.
            – Aziz Nesin yayınladığı “Bulgaristan’da Türkler Türkiye’de Kürtler”den dolayı Kürtçülükten yargılanır. Nesin savunmasında şöyle der:   “Yıllardan beri yanlış bir kamuoyu yaratılarak bir Kürt sevmezlik oluşturuldu. Ben dünyanın en tanınmış yazarlarından biriyken TC’nin ciddi bir kurumu olması gereken G.K. Başkanlığı yayınları arasında çıkan; “kart-kurt” ses benzetmesinden esinlenerek Kürtlerin Türk olabileceği gibi bir büyük gülmeceyi ortaya koymaktan aciz kaldığımı itiraf ediyorum.”
           -
Sanırım! Bedi Faik’ten okumuştum:  
            İstanbul’da oturan iki yakın arkadaş arasında bir tartışma yaşanır. Biri Tarihi Mısır Çarşısı’nın ana kapısında zincir var, diğeri yok der. Tartışma uzar, yanlarından geçen bir adama sorarlar. Adam “yahu Mısır Çarşısı aha şurada gidin, var mı yok mu görün” der.
           Giderler, zincir yok diyen kapıdaki asılı zinciri görür, anında arkasına alır, arkadaşına seslenir; “Bak bir zincir görüyor musun? Yok dedim ya?”
      
Çıkarcı-kafatasçı, mafya-çete, milli duyguları “vurguna-soyguna-talana” harcayan siyaset cambazları, kendilerini karar verici “bilen” bazı vesikalı “ulema katırları” vs. … bir yana; vatandaş ve haklarına, demokrasiye, kardeşliğe birliğe öncelik veren, ülkesini yüceltmeyi her şeyin üstünde tutan birçok görevli, yönetici, siyaset, bilim adamı, akademisyen, rütbeli-rütbesiz aydınların ülkenin gerçeklerini arkalarına almaları anlaşılır değil. Anlaşılan bu aymazlığa dayanamayan devlet, bu nedenle öne geçmiş, bu güzide elit topluluğu gölgede bırakmıştır.
           Her durum ve koşulda, doğrudan yana olmak doğrunun altını çizmek kaçınılmaz…
         “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının anadillerine, kimliklerine saygı ve duyarlılık gösterilmesi, bu toprakta yalnız barış ve esenliği değil, aynı zamanda devletin temellerini güçlendirir.”

Not: Bu yazı 2002 yılında yazıldı, yayınlandı. Hasan Cemal, “Kürtler” kitabındaki şu açıklaması ile beni rahatlattı, şöyleki:
…Selimiye Kışlası’nda fırçayı yediğim gün Ankara’da Genel Kurmay Başkanlığında da basına brifing, bizim deyişle “toplu fırça toplantısı” yapılıyordu. G.K.İ.D.B. Koramiral Beyazıt “gerekirse bütün gazeteler kapatılır”.

                                                                               ***

        KÜRTLERDE LİDER-AYDIN AÇMAZI*

          Dersim dergisinin Ocak 2000 tarihli sayısında, “Yalnız kalışımızın sebebi çok derindedir” başlığı ile ilginç bir söyleşi yayınlandı.
Söyleşiyi yapan Mehmet Çetin ve Selman Yeşilgöz’ün yerinde soruları, yazı konusu olan “Dersim Yalnızlığı”, bir anlamda azınlıklara bakışı, anadili Kürtçe olan halkın inançsal yönleri, Aleviliğin ezilmişliği, yalnız kalışlarının sorunları eşeleniyor.
           Söyleşiyi yapanların, sayın Abdülmelik Fırat’ı seçmeleri bir rastlantı olmasa gerek. Doğu Anadolu’da, aynı anadili konuşan, ancak ayrı bir inancı sürdüren -bu nedenle de dışlanan- Dersimlilere, saygınlığı yerinde bir inanç liderinin bakış açısı, birlikte yaşam için çok önemlidir.
          1925 hareketi sonrası, Kürt halkının karşı tepkisi Şeyh Sait ailesinin liderliğine sığınırken, birçok aile, bireyleriyle diğer bazı şeyh, ağa, beylere de aile boyu TBMM kapılarını araladı… Abdülmelik Fırat da Menderes döneminde, lise sıralarında yaşı büyültülerek TBMM’ye girdi.
          Yaşamının büyük bir bölümü, liderlik ve parlamenter sorumluluğu altında geçti. Deneyimleri, derin bilgisi, objektif görüşleri, son yıllarda zaman zaman halka yakın çıkışları ile öne çıkan, döneminin yetkin bir tanığıdır. Kirlenen siyaset adamlığını içine sindirememiş “işlevsiz duruma getirilen” parlamenterlikten isteğiyle ayrılmıştı. Böylesine etkili bir liderin, aşiret-inanç ikileminde ayrışmış bir toplumu birleştirici, çağdaş topluma yönlendirici yönde sorumluluğu karşısında, söyleşideki kimi sorulara verdiği yanıtlar çok düşündürücü.
          İnanç etkinliğine öncelik verilirken, “38 Dersim yalnızlığı”nı “Şeyh Sait sülalesinin sürgünde oluşuna” bağlama ve “Dersim aşiretlerinin ‘25 Hadisesi’ne katılmayışında bence en büyük faktör Hasan Hayri’dir” gibi değerlendirmelerini anlamak olası değil.
          Sn. A. Melik Fırat, Uğur Mumcu ile yaptığı bir söyleşide, “25 Hadisesi, bir Piran olayıdır. Şeyh Sait, müktesebatı ve ailesinin yapısı nedeniyle, İslami bir düşüncenin dışında, ümmet fikrinin dışında herhangi bir beşeri sisteme inanması, o yolda hareket etmesi mümkün değil, Nasyonalist bir düşüncesi olamaz diyorum.” (Kürt-İslam Ayaklanması, s. 174) şeklindeki ümmetçi bir düşünceyi öne çıkarmıştı.
Diğer yönden, Alevi inancını ahlâk dışı gören, hukuk kuralları yerine din kurallarının geçerliğini amaçlayan, “bağnaz” bir partiyle eşdeğer olumsuzluğunu sürdürmesi de ilginçtir. Kürtleri, “Şeyh Sait sülalesi”nden ibaret görmek, halkı yadsıma, “bir üst kimlik ezberine”ne dayalı…
        Cumhuriyet’ten bu yana, Sayın A. Melik Fırat’ın deyimiyle, “Kürtler’i yok sayan, varım diyeni öldüren” egemen güçle sarmaş dolaş, “Ehlibeyt” (Arap) olma esnekliğiyle ulusallığı bağnaz inancın katı dogmalarına boğdurtan, bir iç savaş ve kırıma vardırılan noktada. Dersim Alevisi “çifte kavrulma” durumuyla karşı karşıya…
           Kürt sorunun geniş bir yelpazede açık, net, iç açmazlarıyla tartışılması zorunludur. Bunda çoğu Kürt lider-aydınının, katı dogma ilkelerin belirleyiciliğini sürdürmesi, “tabu”lardan ayrılmaması, halka karşı aymazlığı, büründükleri arabulucu, gözlemci tavırları yanında “hep korkaklık, pasiflik olarak görülen, itibar edilmeyen” durumları öncelik kazanır.
            75 yıldır iyileştirilmeyen bu sorunu tek yönlü kurumsallaşmış katı dogmalar, inançsal öğe ve tanılarla çözümleme olasılığı çok gerilerde kalmış. Sorunun karşı etkenleri irdelenirken, iç etkenlerden söz edilmemesi, “es” geçilmesi, salt “Kürt kalın kaburgalıdır”, “kendilerini ezene düşman olamayışını” veya “kötü haslet” nitelemesi ayrı bir özeleştiriyi zorunlu kılar. Bizce Kürt sorununun etkeni başlıca ikidir:  a) Turan Irkçılığı      b) Kürt erki (Aşiret ve İnanç bağnazlığı)
          Turan Irkçılığı
         
Batıda gelişen özgürlükçü hareketler, ülkemizde Osmanlı’nın yıkılışı ile yeni bir ivme kazanır. Kurtuluş atılımının Anadolu’ya yansıması, halkların ayrılması, ayrışması şeklinde değil de, kimlik ve kültür renkliliğinin belirlenmesi şeklinde gerçekleşir. Bu gelişimle Kurtuluş Hareketi tüm halkların, inançların kenetlenmiş savaşımı ile gerçekleştirilir. her vesileyle örneklediğimiz gibi “Hareket liderlerinden Mustafa Kemal“, oluşum içindeki bağlantıları ve ön sezişini 1923 İzmit’teki basın toplantısında şöyle belirtir:
      “Binaenaleyh başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmektense, bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu mucibince, zaten bir nevi mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise, onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı mevzubahis olurken, onları da beraber ifade (etmek) lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bunu kendilerine ait mesele ihdas etmeleri varittir.”  Aynı düşünceyi paylaşan 70 Kürt parlamenter 1924’te Lozan Konferansı’na Türk-Kürt birlikteliğini, kardeşliğini içeren telgraflar çekerler. Türkiye Cumhuriyeti bu anlayış üzerine kurulur.
         Osmanlının yıkılışı ile boşta kalan Enver Paşa ve arkadaşları, Anadolu Kurtuluş Hareketi ile yetinmez -imparatorluktan kalma rütbelerine yaraşır! Geniş bir “Turan” düşler ve  Kurtuluş Savaşına karşı çıkarlar:
        “22 Haziran 1921 tarihinde başlayan Yunan genel taarruzu karşısında Türk kuvvetlerinin uğradığı başarısızlık Enver Paşa’yı umutlandırdı”. (Enis Berberoğlu, Öbür Türkler s. 40)
          Irkçı Alman faşizminin kucağına düşen Enver Paşa, Boğaziçi’ndeki yalısından; Lenin önderliğinde Rus çarlığına karşı başlayan Bolşevizm halk hareketinin, hiç olmazsa bir kısmını Turan’a kanalize edeceği inancı ile (bu uğurda Palandökenlerde 90 bin kişiyi dondurduktan sonra) Tacikistan bozkırına sürüklenir ve ilk adımda, orada öldürülür. Başlanan ırkçı hareket, Almanlardan sağlanan destekle sürdürülür. “(Beş milyon altın markla yeraltı milliyetçiliğini devam ettirir.)” (A.g.e., s. 69)
           Zülfü Livaneli bu ırkçı çabaları “on milyon kilometre karelik bir imparatorluğunu kaybetmiş olmanın bilinçaltında sürüp giden bir travmasıdır” diye değerlendirir.
          Savaş yıllarında Almanya’yı destekleyen Cumhuriyet Gazetesi’ne askeri yorumlar yazan Ertiket, 1941 yılında Hitlerle görüştükten sonra düştüğü hayal kırıklığını saklayamaz.” (A.g.e., s. 69)
         Özetle, Kurtuluş Hareketimize karşı çıkan, böylesine bela bir ırkçı düşünce, halk içinde taraf bulmazsa da iktidar erklerini “vatan, millet” uyutması ile etkilemekten geri kalmaz.
1942’de Dışişleri Başkanı Şükrü Saraçoğlu hükümet programından şu satırları haykırır: “Biz Türküz Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türklük bir kan meselesi, bir o kadar da vicdan ve kültür meselesidir.” (Büyük Kavga, İlhan Darendeli-oğlu, s. 10)
          1944 yılında “Irkçılık-Turancılık Davası” başlarsa da bu düşünce beceriksiz yöneticilerin silahı olmaya devam eder. Sonraları ırkçı bir parti lideri tutuklandığında, “biz içerdeyiz düşüncemiz iktidarda” demekten kendini alamaz.
         Bugün içte, “uniter devlet”, “tek soy” kavramlarıyla halkların kardeşliği, birlikte yaşamı zora sokulurken, dışta Ruslardan boşanan Enver Paşa’nın düş ülkelerinde ihtilaller koşullandırılıyor. Görünürdeki şeriat öncelikli bu çabalar “Türk-İslam Sentezi”ni yaşama geçirme çabalarıdır. Bunun halkımıza bir yararının olmayacağı açık.
        Türk kamuoyu bu ırkçı baskıcılığın salt bir soya yönelik olmadığını, çıkara yönelik, yasadışı ortamda mafyalaşarak, halkla birlikte devleti de soyduğunu yeni yeni anlamaya başladı…
       Kürt Erki
     
Kurtuluş Hareketimizden sonra Cumhuriyetle birlikte kitlelerin özgürlük ve hak istemleri gündeme gelir. Kurtuluş ve özgürlüğü salt kendileri ve düşleri için algılayan, toplumsal istemleri karşılamayan iktidar erki, çözümü baskıda arar. Bu baskı ve zulüm Cumhuriyet ilkelerini, halkın demokratik hak ve özgürlüğünün yaşama geçirilmesini bugüne değin engelledi. Bunda en büyük acıyı da yoksanan Doğu ve Güneydoğu halkı çekti ve çekmektedir.
      “En çok baskı gören, aç kalan, yoksulluk içinde kıvranan, soykırımına uğrayan, dili yasal olarak yasaklanan, yetmiş yıldır kimliği yoksanıp “Dağ Türkü” diye adlandırılan, on yılda bir sürgün edilen, kendinden az da olsa gene zulüm gören Türk halkıyla kaynaşan Kürt halkıdır.” (Yaşar Kemal, Özgür Düşünce ve Türkiye)
        Anadolu halkları arasında asırlardır bu kaynaşma var. Sorun halklardan kaynaklanmıyor. Sorun “Türklük bir kan meselesidir” diyen ve bunu “kültür” diye algılayan ırkçı, baskıcı, teksoy, hatta tek inancı sürdürenler ile bu düşünceyi yaşama geçirmede katkıları yadsınmayan Kürt seçkinlerinde(!) kilitleniyor. “Türk devletinde yöneticiliğe bulaşmış Kürtlerin topu da Kürtlüklerini yadsınmışlardır.”  (A.g.e., s. 69)
         Baskı politikaları kitleleri yıldırmayınca ırkçıların teksoy savı, Kürtlerin yoksanması üzerine yoğunlaştı.  Anadil sakıncası ile eğitilmeyen, toplumsal gelişimden uzak, bilinci inançla sınırlı halkın belirleyicisi, ilkel aşiret, bağnaz inancın katı dogma kuralları, liderlerine bağlılığı kaçınılmaz kıldı. Halktan birinin lider olabilmesi ancak  çağ atlamasını bağlı.
        Egemen güçler, bu yapısal sisteme dayandı. Aşiret ve inanç sistemini korudu. Liderlerini yanına aldı, ardıllarına görevler verdi, istediklerini TBMM’ye taşıdı. Uyumsuzları sürgünlerle uyumlulaştırarak sistemle bütünleştirdi. Kürtleri yadsımaya onları da ortak etti. Bu yoksama öncelikle bağnaz inanç liderleri için sorun olmadı. Teksoy yanındaki tek inanç, onların da istemi. “Ehlibeyt” (Arap), Kürt, Türk olma esnekliğiyle ümmetçiliğe bürünmeleri kolay oldu. Birçok Kürt aydınının “şeyh-molla” hayranlığı, bu esnekliği içine sindirmelerine dayalı olsa gerek.
        Aşiretler, inançlar, kitleler arasında oluşturulan olumsuzlukla baskı politikaları yönlendirildi. Bakanların, valilerin 10-20 bin kişilik sofralarla aşiret ağalarını barıştırmaları devlet ciddiyetine, cumhuriyet ilkelerine aykırılık oluşturuyor.  En masum bir düşüncenin, işlemin, haksızlığa direnişin “isyan”, “vatan bölme”, “toprak ayırma” olarak algılanıp ağır yaptırımlara gidilmesi, bu politikanın sürdürülmesine dayalı.
      Toplumları yönlendiren liderlerdir. Ülkemizde lider, temsilci seçiminde siyasal güçler etkendir. Halkın, temsilcisini seçmesi, bu ortamda oldukça güçtür. Yasal oylarla seçilen halk temsilcilerini, TBMM salonlarından alıp tutukevine gönderen güçbirliği içinde, Kürt liderler azımsanamaz. Bu çürümüşlüğün güç bağlantıları, halkın hür iradesi ile birlikte, demokratik hak ve hukukunu da çürütmektedir.
       Doğu-Güneydoğu halkı kolayca renk değiştiren, “hep korkaklık, pasiflik olarak görülen, itibar edilmeyen” liderlerden çok çekmiştir. Aşiret ve bağnaz inanç etkisinden arınmış, halkıyla bütünleşen önderler ve çağdışı eskimişliğin çığırtkanlığını yapmayan aydın gereksinimi ile karşı karşıya…

                                                                         ***

MUNZUR VADİSİ ÇIĞLIĞI VE BARAJLAR GERÇEĞİ*

         Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü (DSİ)’nün Tunceli ilinde “Munzur projesi” adıyla sekiz adet baraj ve hidroelektrik santralını (HES) projelendirerek bir kısmının yapımını başlatmıştır. Bunlardan Uzunçayır Barajı (HES) ve Mercan HES ve Tesisleri inşaatları bitmek üzeredir.
        Tunceli’nin çevre ve sivil halk örgütleri “bu projelerin gerçekleşmesi halinde yörenin ekonomik ve ekolojik dengelerinin bozulacağını”, ileri sürerek bu projenin durdurulması için, ülke sınırlarını aşan bir hak-hukuk arayışını başlatmış bulunmaktadır.
       “Munzur Projesi” ile elde edilecek enerji, ülkemizin tüm akarsularından elde edilen enerjinin yüzde biri dahi değil, ancak binde nispeti sınırlarında. Bu nedenle olsa projeye getiri-götürüleri bilinmeden devamı, dönüşü olanaksız kayıplara neden olur. Kaldıki Milli Park olan vadideki sayısız bitki türleri ve özgün canlıyı barındıran bu “dağların suların coğrafyasının” yok edilmesine bedel biçilemez.
        Tunceli halkının, yöre, dolayısıyla ülkenin böylesine bir sorunu karşısındaki duyarlılığı, çağdaş dünyanın çevre anlayışı ile örtüşüyor. Devlet kaynaklarının yersiz kullanırlılığı somutu karşısında, günümüzde halk bilinci-sivil toplum örgütlerinin “kontrol-denetim” duyarlılığını öne çıkarmıştır. “Munzur Vadisi Projesi” üzerinde yoğunlaşmak, tüm Tunceli’nin yaşam yollarını kesip suya boğulduktan sonra dönüşü olmayan yanlışlıklar açısından çok önemli.
         Mevcut sistemlerin içinde yapılacak yapının salt sağlamlığını öne alan eski-klasik tek bakışlı usul yerine, günümüz mühendisliğinin etik kuralları yapılaşmada; insan, doğa, kültür varlıklarını, sosyal çevre ve bunlar üzerindeki etkileşimi değerlendirmeyi zorunlu kılıyor. Bu çağdaş görüşün bugünün koşullarında, küçük çıkarlar peşindeki siyasetin egemen olduğu devlet yapımıza yansıdığını söylemek abartılı bir iyimserlik olur.Bir taraftan böylesine eski anlayışın hakim olduğu bir yapı içindeki DSİ’nin Munzur Vadisi Projesi’ni eski donelerle sunuşu, dayatması. Diğer yandan bu projenin bu şekliyle gerçekleştirmesi halinde, Tunceli’nin yaşam yollarnın kesileceğini ileri süren sivil toplum örgütleri var.
           İki tarafın ortaya koyduğu doneler göz önüne alındığında, ortada karşılıklı öze ilişkin, belirgin olmayan nitelemeleri var. Yapılacak barajların getiri ve götürüsünün bilinmesi öncelikle ülke çıkarınadır. Ülkenin bu çıkarı, “Bağdat”ta da olsa  yanlışsa dönmesi gerekli” hesaptadır. Burada giderilmesi gerekli ve önemli olan idarenin “ben yaptım oldu” veya “yaptığım tartışılamaz” yaklaşımıdır. Tüm “cevabi” yazışmalarda bu direnç sürüyor.  Her iki tarafın konuya bakış açılarını ortaya koyduktan sonra sorunu irdeleyerek düşüncemi bir teknik adam olarak belirtmede yarar görüyorum.
          Tunceli-Munzur’u Koruma Kurulu
       
Munzur Vadisi ile çevresinin doğal halini ve zenginliklerini koruyarak, gelecek kuşaklara aktarmak amacıyla” sayıları 19’u bulan Tunceli Vakıf ve Dernekleri 29 Eylül 2000 tarihinde sekiz kişilik bir “Munzur Vadisini ve Çevresini Koruma Kurulu”nu oluşturdu. Munzur Vadisini kurtarma hareketini bu Kurul yürütmektedir. Kurul: 29.01.2001 tarihinde : 
      “Başbakanlık Makamına;
      
12.02.2001 tarihinde Avrupa Parlamentosu Başkanlığı’na, Avrupa Birliği Konseyi’ne, Avrupa Komisyonu’na ve Avrupa Birliği Dönem Başkanlığı’na sunulmak üzere Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilciliği’ne bu projelerin iptal edilmesi için Türkiye nezdinde girişimde bulunulmasına ilişkin istemde bulundu. İstemleri başlıca şöyle sıralamak olası.
– “Munzur vadisi, 1971 yılında Ulusal Park ilan edilmiştir. Bu vadi: estetik ve bilimsel bakımdan istisnai düzeyde evrensel değerlere sahip olan fiziki ve biyolojik bir oluşumdur. Bu niteliğinden ötürü de;
– Anayasanın 63. maddesi ile Doğa ve Çevre mevzuatına,
– Türkiye’nin onaylanmış bulunduğu 16 Kasım 1972 tarihinde yapılan UNESCO’nun Genel Kurulu’nda kabul edilmiş olan Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme hükümlerine,
– Türkiye’nin üyesi olmak sürecine girmiş bulunduğu AB’nin çevre kriterlerine göre olduğu gibi korunması gerekmektedir”,
– Tunceli’nin 80 küsur köyü direk etkilenmektedir. Proje yeni göçlere neden olacaktır vs…
         Kurul, Başbakanlık başvurusuna iki ay içinde bir yanıt alamayınca iki ay daha bekledikten sonra Başbakanlık hakkında yüksek yargı da dava açtı. Kurul ayrıca Türkiye ve dünya kamuoyunu, gelişmelerle ilgili bilgilendirmektedir. Ancak ülke medyasından yeterli desteği sağladığı söylenemez. Bu nedenle olacak ki Kurul, AB devletlerinden destek sağlama çabasını elden bırakmıyor. Kurul, “Munzur Vadisi” sorununu tam bir hukuki duyarlılık içinde yürütmektedir. Etkinlik yurtdışına taşınmış…
         Kurul adına Almanya’da hareket eden “Dersim İnisiyatifi Geçici Yürütme Kurulu Komitesi” soruna başka bir pencereden bakıyor:
       “’Bilindiği gibi Dersim’ ‘sıkıyönetim ve olağanüstü hal’ uygulamaları ile yirmi yıldan aşkın bir zamandır olağanüstü bir yöntemle yönetiliyor. Uzayıp giden bu süreçte Dersim yoğun nüfus kaybına uğramakla kalmadı, iktisadi faaliyetin tüm altyapıları, eşsiz doğası ve kültür varlıkları da görülmemiş bir yıkım ve tahribat gördü. Siyasi ve askeri amaçlarla dünyanın bu harika köşesi yok ediliyor. Son olarak yüzlerce özgün hayvan ve bitki türünden oluşan endemik yapısı ile, üstelik ulusal ve uluslararası yasa ve antlaşmalarla ‘Ulusal park’ ve korunması gereken 1. ve 2. Derecede doğal alan sayılan Munzur Vadisine sekiz tane baraj dayatılmaktadır. Dersim’in etnik, dinsel ve politik özelliği nedeniyle tasfiyesini amaçlayan politik nitelikteki bu proje ile bir daha onarılması mümkün olmayan bir doğa katliamı da gerçekleştirilmektedir.”
         Munzur vadisini girişimcileri ilk büyük etkinliğini Almanya da sergiledi.
         10 şubat 2001’de Stuttgart-Sindelfingen Klosterseehalle’de düzenlenen “Munzur’u Koruma Dersim’le Dayanışma Gecesi”, Ferhat Tunç, Emre Saltık, Enver Çelik, Yeni Nur Seda, Ali Ekber, Ozan Reçber Serdar gibi 25 ünlü ses sanatçısının renklendirdiği ve 8-10 konuşmacıya yer verilen etkinlik görülmeye değerdi. İki bin kişi düşünülen salona başta Almanya’nın birçok eyaleti olmak üzere Avrupa’nın birçok ülkesinden gelen beş bin vatandaşımızın büyük bir bölümünün ancak salon dışında duyumsadığı söz ve müzik dinletisi ile Munzur coşkusunda Dersim’in nabzını tutuyordu.
       İnsan-doğa-kültür varlığı-çevre sorunları sloganları Almanların yardım ve övgülerine neden oldu.  Etkinlikteki “konuşmalar” ortak bir payda da şöyle özetlenebilir:
       “Bilinçli bir şekilde evlerimiz yıkılıyor, ormanlarımız yakılıyor, köylerimiz boşaltılıyor, göçe zorlanıyoruz… Dersim yöresi insansız bırakmakla karşı karşıya, barajlar birer Berlin Duvarı, gıda ambargosu bir insanlık ayıbı. Bu ayıp ve kontroller ve baskılar, Tunceli’ne atanan üst yetkilinin vicdanına  bağlı ağırlaşıyor veya hafifliyor. Devlete sığınıyoruz olumlu yanıt alamıyoruz. Sorunu buralara taşımanın nedeni bu.”
          Tunceli Halkının Soruna Yaklaşımı
        
Baraj nedeniyle arazisi, su altında kalanların çabaları istimlak paralarını almak. İşsiz olanlar baraj nedeniyle “bir iş bulurum” umarı peşinde. Esnaf malını satma hesabını yapıyor. Bir milletvekili halkın nabzına göre tutum sergilerken, istimlak paralarını almakta aracı olduğu birçok kişinin parayı aldıktan sonra yöreyi terk etmelerinden yakındı (yekün beş trilyon TL para verildiği ifade ediliyor.)
         Halkın önemli bir kesimi bu coğrafya suya boğulursa yaşam koşullarının yok olacağı görüşünde. Bölge insanının, ülke çapındaki ataleti, duyarlı, aykırı yapısı, insan hakları ve demokrasiye bağlılığı, bağnaz olmayan, yaşamı ile özdeş inancı, doğaya uyumu gözetildiğinde “korunmaya alınması gerektiği” yerde yerinden sürülmesinin, bağlı olduğu varlıkların yok edilmesine bir anlam veremediklerini belirtiyorlar. Nedeni sorulduğunda :
          “Dersim dağları tarih boyunca yüksek gerilim altında. Kılıçtan kurtulanların, zulümden kaçanları bu coğrafya kucaklamış, barındırmıştır. Dersimlinin sevdalısı olduğu özgürlük, 72 milleti bir bilen, inancın gizi bu dağların ve suların coğrafyasında saklı. Bu doruklarda güneş bir başka doyum sağlar. Tüm kirliliği bu akan sular temizler. Bu da ‘bağnaz-ırkçı’ kesimin işine gelmez. Boğmak istedikleri ‘Munzur Vadisi değil, Dersim’dir’”.
          Devletin yanlış yapamayacağı, iyiyi-doğruyu devletin bileceği inancını taşıyanlar, az da olsa “Almanya’dakiler kendilerini kurtarmış bizi bize bıraksınlar” diyenlere de rastlamak olası.
          “Tunceli-Munzur Projesinin”  Savunucusu DSİ
          
Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü (DSİ); “Munzur Vadisi Projesi’nin gerçekleşmesi halinde yörenin ekonomik ve ekolojik dengelerinin bozulacağını barajların getirisi yanında götürülerinin daha çok olduğunu” öne süren “Kurul” başvurusuna 15 Mayıs 2001 tarih ve B 15 1 DSİ 0 10 03 00/123. 2170 – 2099 sayılı yazı ile Enerji ve Tabii Kaynaklar bakanlığına verdiği cevapta şunları belirtir:
DSİ Genel Müdürlüğü ifa ettiği bütün bu faaliyetler kapsamında projelerin teknik ve ekonomik yapılırlığının yanında, faaliyet alanının sosyo-ekonomik yapısı, ekolojik dengeleri, arkeolojik durumunu da içeren çevresel faktörleri göz önünde bulundurarak planlama ve projelendirme çalışmalarını yürütmekte ve bu çalışmalar sonucunda belirlenen, ülke insanına ve ekonomisine azami faydayı sağlayacak projeleri hayata geçirmektedir.”
           DSİ’nin bu yazısı “bürokrat klasiğinin en iyi örneklerinden biri!” Yazıda sözü edilen faktörler teknik ve ekonomik yapılırlığının yanında “sosyo-ekonomik yapısı, ekolojik dengeleri arkeolojik durumu” ve yöre insanı faktörlerinin “ndiğincelei göz önünde tutulduğu” içeriğine katılmak olanaksız. Ancak “masa başı çözümlerinden” söz edilebiliyor. Çalıştığı sektörü savunmanın bu geleneği, aslında görevliyi aşan bir sistem sorunudur.
          Cumhuriyetin kuruluşundan sonraki yapılaşmada devletin kutsallığı, vatandaşın devlet için var olduğu düşüncesi egemen oldu. “Çevre” söz konusu değildi. Özellikle tek parti ve şeflik dönemi “hikmeti hükümet” dönemidir. Hükümetlerin varlığı bir “hikmet” kabul edilmiş. Bu bağlamda her yapılanın “yararlı-doğru” olduğu kanısı güçlenmiş. Öylesine ki devlet mekanizmasında en önemli işlevi gören çarkın en önemli dişlisi durumundaki bürokratlar gün olmuş mesleklerinin gereklerinden uzaklaşarak siyasilerin yaptırımlarını üstlenmiş. Bununla da kalmayarak siyasilerin birçok yanlışını savunmayı görev bilmiştir. Böylece siyasi partilerin ocak-bucak başkanlarının istemleri Devlet Planlama Teşkilatına “keyfiliği” dayatmıştır.
         Özellikle son 20-25 yılda hükümetlerin “oy”a yönlendirdikleri yatırımların ‘“uygunluğu” yetkili teknik-meslek odaları gözetiminden uzaklaştırıldı. Türkiye Mühendis Mimar Odaları (TMMOB)’na “mühendis ve mimarların kayıt olma zorunluluğunun kaldırılması”, Mühendis olan Turgut Özal-Süleyman Demirel’in devlet ve hükümet başkanı dönemlerine rastlaması büyük bir talihsizlik.
       Tekniğin gereklerinden uzaklaştırılan, siyasetin egemen olduğu yapılaşmanın bir ağır faturasını 7,4’lük bir depremde millet olarak ağır şekilde ödedik. Oysa yıkımların, ölümlerin sorumlusu, yapılaşmayı teknik gereklerden, kontrolden uzaklaştıranlar siyasetin egemen güçleriydi. (Tunceli-Munzur projesinde benzeri hataları sezdiğim için bu detaya girdim).
           Bugün de büyük yapım ve projelendirmede siyaset erki egemendir. Birkaç ay önce devre dışı bırakılan 6-7 Devlet Hava Meydanları inşaatları içinde de DSİ’nin yukarıdaki yazısında belirtilen fizibilite değerlendirmeleri, faktör araştırmaları, projelendirmeler tam kadro yapılmış, onay görmüş. Onlar, yüzlerce teknik idareci yetkili bürokrat tarafından imzalanmıştı. Çok değil 7-8 yıl sonra “rantabıl değil” diye yetersiz bulundu, kapatıldı. Bu gibi rantabıl olmayan sayısız yatırım var. Sistemin işleyiş tarzı bu. Bu sistem DHM için geçerli oluyor da niçin Munzur vadisi projesi için geçerli olmasın ki? Değişen bir şey yok, “Eski tas eski hamam”. Bugüne değin değişen değil, katmerleşen çok şeyler oldu. Şimdi siyaset erki dev firmalarla sarmaş dolaş.
          Bir değerlendirme
        
DSİ ve Kurul yazılarında Tunceli-Munzur Projesinin sekiz baraj ve sekiz HES’ten oluştuğunu belirttiği için bizde yazımızın başlarında bu sayıya uyduk.  Proje üzerinde yaptığım araştırmada (ve DSİ kayıtlarında) Tunceli-Munzur Projesinde isimleriyle; 1- Uzunçayır 2- Pülümür 3- Bozkaya 4- Kaletepe 5- Konaktepe 6- Akyayık Barajı olmak üzere toplam altı baraj ve sekiz 8 HES var.
        Bu 8 HES’ten elde edilecek toplam enerji 319,4 Mw. Yapımı süren Uzunçayır Barajı HES (74), Mercan HES (19,2) toplam 94,2 Mw
        DSİ yazışmalarında baraj sayısını sekiz, toplam enerji miktarını 358,45 diye belirler.
        Rakamla başlayan bu belirsizliğin “ilgisizlik”ten kaynaklanmadığını “sürçü rakam” olduğunu düşünüyoruz. Ancak getiri-götürü hesabının yapılmadığına da ayrıca eminim. DSİ’nin: “ülke insanına ve ekonomisine azami faydayı sağlayacak projeleri hayata geçirmektedir” tümcesinin inandırıcılığının neye dayandırıldığını bilmek isteriz.
        Tüm belirsizliklerin “tamamlanmış” olması için yukarıda sözü edilen çevre, yer, kültürel varlıklar, canlı-cansız varlıklar, yöre insanın etkileşimi gibi tüm inceleme ve değerlendirmelerin yapılması, bunların raporlara ve bilimsel donelere dayandırılması gerekir.
        Bu donelere dayalı yaptırım, ileride dönüşü olmayan ulusal kayıplara neden olur. Örneğin Munzur Vadisi Ulusal Parktır.
– l. Derecede korunma altında olan bu Milli Park için ilgili bakanlıktan görüş alınmamış,
– Vadideki sayısız bitki ve canlı türleri ile ilgili bir değerlendirme yapılmamış,
– Vadi üzerinde ve yakınındaki köylerin yaşamı, ulaşımı yarını için bir proje geliştirilmemiş,
– Pülümür Barajı nedeniyle “Nato Yolu” Tunceli dışına alınmış, kayıp hesaplanmamış. Zeminin gözenekli kayadan oluştuğu, su sızdırır niteliği, dosyadaki bilgilerde var. Harçık Çayının su debisi barajı besleyecek güçte değil. Buna karşın planlanan enerji 30 MW. Bu miktar, değil ulusal su kaynakları, Munzur projesi yanında bile “devede kulak”tır. Bu baraj yapıldığında Elazığ-Tunceli-Erzincan yolu kapanacak, Pülümür ve Nazimiye ilçeleri bağlanacak il arayacak.
         Hangi yönden ele alırsanız alın, salt Pülümür Barajı ile, “ülke insanına ve ekonomisine azami faydayı sağlayacak” değil, aksine zararları sağlayacak bir proje “hayata geçirilmektedir”.   Özetle DSİ “durumu” içeriği boş sözlerle geçiştirmektedir.
        İhalesi yapılan üniteler
     
“Tunceli-Munzur Projesi”  kapsamındaki Mercan HES’in inşaatı tamamlama aşamasında olup inşaatı sürdürülmekte olan Uzunçayır Barajı ve elektronik donanımın ihalesi bu yıl içerisinde yapılacaktır” denmekte, bunun dışında hiçbir ünitenin ihalesi yapılmamıştır. Bunun altını özellikle çiziyorum, bilinmesinde yarar var.
            Tunceli-Munzur projesi,  bu projenin başlıca iki yönü var
             a) Siyasi Yön
            
Ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntı ve artçı krizleri nedeniyle Tunceli Munzur Projesi “yap işlet devret” usulü ile ihale edilecek. Ancak bunun normal yollarla ihale edilemeyeceğini DSİ yazısından öğreniyoruz;
“…Türkiye-ABD arasında imzalanan Hükümetlerarası Ortak Bildiri’de yer alan Konaktepe Barajı ve Konaktepe l ve 2 HES Projesi’nin kesin proje hazırlanması ile inşatı ve elektromekanik teczihatının temin ve tesisi işinin Türk ve ABD Konsorsiyom’a yaptırılması Bakanlar Kurulu kararı ile kararlaştırılarak bu konuda Genel Müdürlüğümüze verilen yetki çerçevesinde Konsorsiyumla yapılan müzakerelerle sonuçlandırılmış, taslak sözleşme ve fiyat Bakanlığımız Olur’u ile onaylanarak kredi anlaşmasının sonuçlandırılması için Hazine Müsteşarlığı’na gönderilmiş.”
          Birkaç yıldır ABD’nin Stone Webster firması koordinatörlüğünde gündemleşen “Tunceli-Munzur Projesi”, vahşi kapitalizmin sofrasında ısıtıldıkça,  iştahları kabarttığı gözden kaçmıyordu. Koordinatör Firma anlaşıldığı kadarıyla salt Konaktepe HES l ve HES 2’ye göz koymuş. Firma, bu iş için proje değişikliğine gitmiş ve teklifi DSİ’ce olduğu gibi kabul edilmiştir.
       Konaktepe Barajı
      
İnşaatı içinde ABD firmaları önce Avrupa firmalarıyla birlikte hareket etmişti. Sonra “oluru” sağlamak için Alman-Avusturya firmaları yerine Türk firmaları ile konsorsiyum kurmuş. Devletimizin borç para bulmak için her türlü çabasına karşın, İMF ile yaşanan olumsuzluklarda, ABD Başkanı’nın Türkiye için özel desteği sıcaklığını koruyor.  ABD politikası çıkar üzerine kurulu. Bunun da bir bedeli olmalıydı. Bu bedel görüntüsünün “Tunceli-Munzur Projesine” yansıması yöre için büyük talihsizlik.
         Hükümetin içte çıkardığı KHK’ler tek tek veto yerken, devlet ihalelerinde rekabeti önleyecek görünüm sergileyen “Hükümetlerarası Ortak Bildiri” ile işin ABD’ye verilmesi, devlet yönetimine sokulan yeni bir yöntem. Bu yöntem “bağımsızlık” naraları gölgesinde ulusa ve yöre halkına dayatılıyor. Bu dayatmanın yasalara uygunluğu belirsiz, denetimi sınırlı. Devlet geleneğinde olmayan böylesi bir yaptırım karşısında, ne Tuncelilinin ne de DSİ’nin yapacağı bir şey var
         DSİ’ye eleştirel serzenişlerimiz boşuna. DSİ bu işte Kemal Derviş’in yaptığından öte ne yapabilir ki? Munzur Vadisi, “Kesin projeler dahil” her türlü malzeme ve yapımı ile ABD Konsorsiyum’a havale edilmiş. Olan Munzur doğasına oluyor.
        b) Teknik Yön
             
Baraj yapımında birçok genel kural var. Barajların ortalama verimlilik ömrü 50 yıldır. Bu ömrü artırmak için, baraja gelen nehirlerin taşıdığı “ kum-çakıl-mil vs.nin ana barajı doldurmasını önlemek gerekiyor. Bu nedenle, nehir kollarında tutucu setler, engeller, küçük barajlar yapmayı zorunlu kılar. Ancak bütün bunları ana barajdan önce yaşama geçirmek gerekir. Yani Keban su tutmadan önce bitirilmeliydi. Keban Barajına bağlı Munzur ünitesi, 1965 yılında bu amaca yönelik planlanır. Bununla bu küçük barajlardan enerji elde edilemez anlamı çıkarılmamalı. Ancak bugüne değin bu tedbirin alınmaması beklenen yarar işlevini büyük miktarda yitirmiştir.
          Geldiğimiz noktada Keban Barajının “ölü hacminin” çoğalmakla ömrü oldukça kısaltılmıştır. Nitekim barajda oluşan adacıklar “ölü hacmin” beklenenden çok olduğunu gösteriyor. Bu durum, Munzur Projesi için de geçerli. Hatta daha da önemli. Menbaya çok yakın oluşu yanında, nehrin dik yapısından dolayı yapılacak barajların çok daha kısa sürede dolmaları kaçınılmaz… Minimum bir değerlendirmeyle 40-50 sene sonra enerji potansiyelini yaratan su hacmi küçülünce baraj işlevsiz kalır. O güzelim dağ ve nehir coğrafyası bir utanç duvarı arkasında çamur deryası olur kalır. Girsen girilmez, geçsen geçilmez, eksen ekilmez…
             Bırakın Munzur’u kıymayın
           
Tunceli coğrafyası; doğal yapısı ile etrafı aşılmaz dağlarla çevrili Munzur Vadisi ve Munzur dağlarıyla bir bütündür. Ayırmayın bu bütünlüğü, Munzur’a, Harçık’a baraj yapmayın, suya boğulur. Yörenin yaşam yolları kesilir. Bu yollar yaşamı Düzgün Bava’yı doruklara bağlar. Bırakın halk inancını yaşasın. Bırakın çiçekleri, gülleri, meşelikleri Munzur’dan beslensin, renk alşsın koku salsın. Bırakın alabalıklar suda oynaşsın, gözelere sıçrasın, sıfırlı metrelerde yaşasın. Bırakın pezkofları(dağ keçileri) eteklere insin, keçilerimize karışsın, çoban “Munzur” onları da gütsün. Bırakın suları, akarken çağlasın, ak köpüklü  soğuk kalsın, karpuz yerine düşman çatlatsın.
Güzelliklerin doğası ile oynamayın, tüm insanlar içindir, kirletmeyin, tarihtir. Kızılderililerin topraklarını kirletme deneyimi olan ABD karterleri de olsa, birilerinin bunu yükleneceğini düşünmek istemiyorum. Bu bir katliam olur.
           Tunceli -Munzur Projesi   “değişim önerisi
A)    l- Yapımı süren Uzunçayır Barajı – HES ve Mercan HES ve Tesisleri inşaatı bitirilsin.
        2- Bozkaya Barajı ve HES’nın yapılabilir (il ve yerel yönetim yönünde bir sakıncası yoksa). Bununla elde edilecek enerji 130 Mw olur.
B)     l- Munzur Vadisi ve Harçık Vadisi turizme açılsın: Günümüzde sahil turizmi yerini dağ ve vadi turizmine bırakıyor. Buna en iyi örnek Antalya ve Adana. Bu işlev gün geçtikçe önem kazanmaktadır. Bugün tüm lüks villalar ve oteller (sahildekiler dahil) havuza yönelmiş durumda.
         2- Munzur Vadisinde uygun yaz kış tesisleri yapılsın, türizme açılsın.
         Bunların “yap işlet devret” veya Turizm Bakanlığının limitlerinden kiraya verme veya oluşturulacak projelerle halkın hizmetine sokulması olasılığı var. Bunun için Avrupa’dan gelecek veya yapacak potansiyel var.

                                                                                                               ***

       BİR  KÜRTÇE DUYURU VE “ÜNİTERLİK

             Diyarbekir’in Çermik ilçesinde, halkın görmesi istenilen bir sinema filmi için Türkçe duyurudan sonra bir de Kürtçe duyuru yapılması uygun görülmüş. Kürtçe duyuru yapanlar hakkında anında soruşturma başlatılmış. Ortalık toz duman!
Hiç Kürtçe duyuru olur mu? Biz üniteriz, biz laikiz, biz doğruyuz, biz çalışkanız! Biz AB için bölünmeyiz, biz Kıbrıs’ı hiç vermeyiz! Verilecek tek çakıl taşımız yok vb. “çakıl taşı edebiyatı” medyamızı gündeminde ısıtılarak tekrarlanmaktadır. Neyse ki halkımızın sağ duyusu bu tarz uçukluğa karşı deneyimli, dirençli, eskisi gibi anında “gaza gelmiyor”.
            “Vatan millet Sakarya” benzeri tahriklere karnı tok. Yaşam bulan somut olaylarla bunların “soygun, vurgun” kalkanı olduğunun bilincine varmış halkımız.
             Üniter olmak; ille ki bir “etnik ayrıcalığı” veya bir “tek bir dili” kullanmak değil. Amaç ülkenin birliğini sağlamak ve yürütmektir.
Dünyanın süper devleti Amerika bir tek halktan mı ibaret ve bir tek dil mı kullanıyor? Fransa laiktir diye tek inançla mı yetiniyor? Herkes istediği dilde konuşur anlaşıyor, istediği dilde yazarken, “çakıl taşı edebiyatı” yapılmıyor. Birliğin koşulu devletin vatandaşlarını eşit görmekten geçer. Kaldı ki ülke yaşamında durum tam tersine. İngilizce, Fransızca, Almanca vs. öğretim ilk okullardan üniversitelerimize kadar yaygın. Bu eğitim yuvalarına girmek okumak, yılda yüz bin dolar, frank, mark gerektiriyor. Bu okullarda İngilizce, Fransızca, Almanca vs. salt “duyuru” değil, eğitim yapılıyor.
              O , Kürtçe duyurunun yapıldığı mikrofonda, günde en az üç kez Arapça ezan okunuyor. Niye biri çıkıp ta soruşturma açmıyor? “Üniterliği” salt Kürtçe mı bozuyor? Horozların şafakları müjdeleyen “üü ürüü üüüü“ sesi, çobanların koyunları yönlendiren “kaval nağmeleri” birer duyurudur. Türkçe olmayan duyuru suçsa, bunlarda yasaklansın!
          Duyuru Kürtçe olunca, ırkçı siyasi erk, egemenliği, sallantı geçirdiği için soruşturma açıyor. “Kürtçe duyuru” ile ülke bölünüyor yalanı, asıl olan “şehit kanlarıyla” iktidar olan ırkçı iktidarın egemenliğini sürdürmeme  korkusudur… İngilizce, Fransızca, Almanca ve Arapça’ya suskun kalması, Kürtçe duyuru için “çakıl taşı edebiyatına” sarılması nedeni budur.
        Avrupa Birliğine girmenin koşulları; tek para birimine geçme gibi globalleşme, demokrasinin tüm gereksinmelerini gerçekleştirme ve bunları açık şekilde yasalarına yansıtmaktan geçer. Oysa bugün gelinen nokta ülkeyi ayakta tutan tüm değerleri yok edilmiş, olanları saptırılmış, demokratik yaptırımlar, insan hakları askıya alınmış, soygun-vurgunlar TL üzerinden değil dolar, mark olarak yapılır durumda. Şair mısrasıyla özetlenirse:   “Bir soğan soyulursa yaşarıyor gözler / bir memleket soyuluyor aldırmıyor öküzler
                                                                                                                    ***

ALEVİLERİ DIŞLAYAN DİN-DEVLET BİRLİĞİ*

               Cumhuriyet Anayasası, laik dünya görüşünü benimseyerek, din işlerini, devlet yönetiminden ayrı tutmuştur. Anayasanın 2. maddesi; “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içerisinde insan haklarına saygılı… temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir” biçimiyle insan hak-hukukuna öncelik veriyor. 24. maddesi; “Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefe, inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, zümreye ve sınıfa imtiyaz tanınamaz” hükmüyle de bireylerin eşitliği, düşünme, inanç özgürlüğüne belirleyici kazanım yolları açmış. Anayasa laik anlayışla; adil davranmayı, insan haklarına saygıyı, inanç serbestisini belirler. Başka bir anlatımla Anayasa; “milletçe dayanışma ve bütünleşme”yi tek inançla yetinme veya -sözgelimi- bu inancın, İslam dininin Sünni mezhebi olacağı yönünde sınırlayıcı bir ibareye yer vermemiştir. Değişik inançların olabileceği düşünülerek Anayasa düzenlenmiştir. “Hiçbir kişiye, zümreye ve sınıfa imtiyaz tanınamaz” derken, olası bir inancın sayısal üstünlüğü, çokluğun azınlık inançlar üzerinde olabilecek baskılarını azaltmayı, hizmetleri değişik inancalara yaymayı amaçlamıştır. Anayasa içeriğinde, devlet din birlikteliğine yer vermemiş, tersine laiklik ilkesini, din devlet işlerinin ayıraç teminatı olarak yer vermiş ve laiklik tanımının; toplumun bütün kesimlerinde (bilim, din çevreleri dahil) bir ortak paydası var, o da şu: “Devlet-din ayrılığı”.
           Laikliğin tanımı
         
  1982 Anayasa yapımcısı Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı’ya göre laiklik; “Devletin dini sorunları yönetmemesidir. Ve dini sorunların insanlar arasında bir ayıran yapmamasıdır.”
         
Eski Diyanet İşleri Başkanı Dr. Yazıcıoğlu’na göre; “ilmi ve batılı anlamda laiklik, dinin devlet işlerine, devletin de din işlerine karışmamasıdır. Laiklikten söz edebilmek için din işlerinin devlet içinde olmaması lazım. DİB gibi bir teşkilata devlet içinde yer verilmemesi lazım. Din işlerinin cemaatlere bırakılması kaçınılmazdır” (1989 yılında Başkanlığı döneminde basına verdiği demeçten).
           Anayasanın açık, laikliğin anlaşılır ilkesine karşın, devletin DİB genel idare içine alması, bu Başkanlığın (DİB), salt Sünni mezhebe hizmet vermesi ve bununla sınırlı kalmasını anlamak olası değil. Devletin dolaylı da olsa, din işlerini tek yönlü taraf olarak yürütmesi. Sünni mezhebini bir biçimde devlet inancı olarak dayatması; azınlıkta kalan inançların insanı haklanın yadsımakla kalınmıyor. “Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesi”nin (Anayasa, mad. 10) yaşama geçirilmemesi ile ayrıca Anayasa suçu işleniyor.
           Diyanet İşleri Başkanlığı kuruluş yasası, Anayasanın ruhuna, laiklik ilkesine aykırı, çifte standarda net örnektir. Nitekim DİB, yasasının öze ilişkin içerik maddeleri, Anayasa Mahkemesi tarafından yerinde görülmemiş, iptal edilmiştir. Bu maddelerin yerine, bugüne değin yenileri yapılamamıştır, iptal edilen maddelerin yapılamamasının nedeni bu yasanın laisizm dahil Cumhuriyet ilkeleri ile bir bağının olmayışı gösterilir. DİB yasası bu haliyle; Türk-İslam sentezcilerinin iktidar erkine dayalı çabaları, Sünni inançlıların çokluğu, Alevi-Bektaşi inanç önder ve “dede”lerinin, “Alevi kimliğinin” gereken açıklığı ile ortaya koymaktan kaçınmaları, “Ehlibeyt” anlaşılmazı ile de, Sünni mezhebinin uzantısı görüntüsünü sergiledikleri için bu yasa; hak, hukuktan yoksun, boşlukta yaşatılıyor.
          “Ülkemiz nüfusunun %25’i Alevi’dir, devlet çatısı altında yer alan DİB, Alevi kesimin de ödediği vergilerle din hizmeti vermekte, camiler yapılmakta, Kur’an kursları açmaktadır. Hizmette Aleviler kaale alınmamakta… Bu bölümün içinde yüz bin kadrodan bir tek ‘çaycı’, Alevi ya da diğer inanç sahiplerinden değildir. Alevilerden alınan paranın Sünni hizmete aktarılması bir gasp olayıdır” (Cem Vakfı Yay. s. 3) diyen Alevi dedesi Prof. İ. Doğan’ın bu  teşkilatı gasple suşlaması, sonra  sığınması, para istemesi anlaşılır değil. 
         Ülkemiz Anayasasıyla;  sözde çağdaşlığa, ileriye yönelik, bilime  dayalı, demokratik, laik bir hukuk devletidir. Tüm kurumlarıyla çağdaş hukuk kurallarına göre yönetilmek zorundadır.
         Dinler, kural gelişmeye kapalı, çağın gerisindeki “uhrevi” kural ve kurgulara bağlı. Genellikle inanç tutkunu, bağnaz, tutucuların bilinç belirleyicisi “kabul”deki kitaplar, geriye yönelik çağdışı söylemli  olur. Bu bağlılığı Prof. Dr. Y.N. Öztürk şöyle betimler, “Dini zaten Kuran yönlendirir, ben onun dışında bir yönetici kabul etmiyorum” (Cem Vakfı Yay. 2, s. 185).
           Cumhuriyet döneminde Anayasa ve bağlı yasalar (değiştirilemeyen maddeleri dışında) 3-4 kez değiştirilmiş, gelişime paralel iyileştirilmiştir. 75 yıl içinde iyileştirilmeyen, gittikçe ağırlaştırılan tek yasa inanç özgürlüğü yasasıdır. 1982 Anayasası düzenlemesi olan; “din kültürü ve ahlak öğretimi, ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır” hükmü ile Sünni mezhep öğretisi zorunluluğu, Alevilere uygulanan baskılar, “yasa ayıbı, hak gaspı”dır.
           Değişik dini inançtaki, Anadolu birliğinin savaşımı ile kurulan devletin, yeni bir “ulus” yaratma çabası, Türk-İslam sentezlerince, “tek soy tek inanca” yönlendirilirken anlaşılamayan bir mantıkla; Türkçe ezan, Arapça okutuldu, “isterseniz hilafeti de geri getirirsiniz” mantığı, her istenilen yerde Kur’an kursları, imam hatip okullarının açılmasına, camilerin yapılmasına hız verdi. Devlet bütçesinden beslenen Din işleri “oy” için politikaya alet edildi. DİB’de; kadroların teşkili, memur ataması; din adamları-egemen politik güçlerin işbirliğine terk edildi. Diğer inanç sahipleri Cumhuriyet ilkelerine karşın laiklikle birlikte dışlandı. Bunların başında Alevi vatandaşlar gelir.  Bugün ikinci bir inancı tanımamayı; “milletçe dayanışma ve bütünleşmeye” dayalı  sav , ilkel olduğu kadar çağdışıdır. Çoğulcu demokrasiye, anayasal kuvvetler kavramına, parlamenter sisteme ters. Bu mantık geçerli olsa “milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi” sağlamak için çok partili sisteme gidilmez, tek parti ile yetinilirdi.
          Bugün varılan noktada DİB bütçesi tek tek sekiz  önemli bakanlık bütçesinden fazladır. Ayrıca MEB giderlerinin önemli bir kısmı “din işleri” için harcanmaktadır. Devletin genel bütçeden beslenen yüz binler içinde şekillenen karşı güçler, Cumhuriyet ve ilkelerini zora sokmuş. “28 Şubat” önlemlerini getirmiştir. Alevilere yönelik “Maraş”, “Çorum”, “Sivas” gibi benzeri katliamlar cami çıkışlı. Ayrıca birçok aydının tek tek ölüm fermanlarının cami avlularında oluşturulduğunu görüyoruz… Yine de devlet-din birlikteliği devam ediyor.
          AB’ye girme çabasını yürüten devletin, öncelikle çoğulcu demokrasiyi yaşama geçirme, hizmeti yayma; bunun için de DİB’i genel bütçeden çıkarmak zorunda. Hiçbir AB devletinde ülkemizdeki gibi devletin “dini yönetmesi”, genel bütçeden beslenmesi olanağı tanınmamıştır. Aynı inançta birleşenler cemaatler yoluyla inançlar yaşatır. Dinler, kabullerindeki eski çağa, kurgulara dayalı, bağnaz tabiatlı, metafizik düşünce bağımlısı. Devlet ise “tersine bilime dayalı, yenilikçi çağa uyum sağlama” zorundadır. Bu nedenle demokratik devlet, dinle yürüyemez. Bugünkü açmazın nedeni burada. Aydınlığın karşıtı şeriatçıyı devlet besliyor (Kara Ses Cemalettin Kaplan’ın DİB’de başkan yardımcılığına yükseldiği bilinir). Bütün kurumlarıyla özelleşen devlet, dinle derin devletçiliği sürdürüyor.
           Diyanet İşleri Başkanı M. Nuri Yılmaz, Papa’yla görüştükten sonra basına verdiği demeçte: “Devletin dine, dinin devlete karışmaması gerektiğini söyledi” (Cumhuriyet Gaz., 17 Haziran 2000). Aynı demeçte Diyanet İşleri Başkanı, Aleviler için; “dini doğru, kitabi bir şekilde öğrenirlerse farklılık kalmaz” diyerek Alevilik inancını yadsıyor; açık, anlaşılır şekilde Alevileri cehaletle suçluyor.
          Ayrı inanç sahiplerini, “Sünni inancını bilmemekle” suçlama doğru değildir. Din bir kabul olayıdır. Her din veya inancın ayrı oluşu, o inancın var oluşunun nedenidir. Alevilik bir ayrı inanç ve yaşam biçimidir. Alevi inancı ile Sünni inanç arasındaki fark, Hıristiyan dini ile İslam dini arasındaki farktan az değil. Sayın M.N. Yılmaz nasılki bu suçlamaları; ziyaretine gittiği Papa’ya veya Hıristiyanlara yapamaz, onları “Kur’an’ı” bilmemekle suçlayamazsa, Alevi vatandaşları da suçlamamalı. Kaldı ki, “idare makamlarının işlemlerinde kanun önünde eşit davranma” uyulması gereken bir yasa hükmüdür. Bu yasa hükmünü çiğnemeye DİB dahil, hiç kimse yetkili değil.
            Diyanet İşleri Başkanı, Alevilerin inanç kabullerinin, İslam’la eşdeğer geliştiğini ayrı bir yaşam biçimi olduğunu bilir. Bilirki Alevi yaşamda; cami yok cemevi var, imam yok, mürşit, pir, rehber var, sazlı-sözlü ibadet var, “Cem-Cemaat”, semah var. Musahiplik-ikrar var. Ramazan yok , Hızır orucu, on iki gün var. Aradığını “Hac”da değil, aradığını insanında, yurdunda arar. Alevilerin “Tanrı” bilinci bile ayrı… Yaşam biçimi bu inanç biçimiyle bütünleşmiş. Bu bütünleşmede laik anlayış, aydınlanma, demokratik ilkelere sahiplenme var.
          Halka karşın halkı, istemi dışı,  yönetmek demokrasisi, çağdışı bir alaturka anlayıştır. Osmanlı geleneğinin ardılı olup inançları yadsıma, kabul etmeme, Sünni mezhep dayatması asimilasyon politikası artık demokratik Cumhuriyet ilkelerini sulandırmaya yetmiyor.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nı devletten, devletin genel bütçesinden ayırma zamanı gelmiş, geçmiştir.
                                                                                                       ***

ALEVİLİĞİN TANIMI*

          75. yılı coşku ile kutlanan Cumhuriyetimizin anayasaları; “Eşit, tarafsız, imtiyazsız” bir ulus toplumu öngörmektedir. Ancak bu sistem bugüne değin yaşantıya geçirilemedi, yasada belirtilmekle yetinildi. Toplumun rengi sosyal sınıflar, farklı kültür, etnik veya inanç grupları, iktidarı elinde bulunduran güçlerin “oy” hesaplarıyla 75 yıl boyunca hep yok sayıldı. Halk kesimleri, ana tanımından, öz kültür değerlerinden, özgür inancından soyutlandı. Buna yönelik baskılar, yasaklar getirildi. Vatandaş olmak, bir biçim olarak “Türk ve Sünni” olma koşul sayıldı.
         Yasaların “inanç özgürlüğü” (özellikle Aleviler yönünde) hak, hukuk, hür iradeye bırakılmadı. Alevi-Bektaşi inancı, Sünnilerin baskısı, töhmeti altına alındı. Sünni yazarlar Aleviler için kitap yazmaya “Alevi-Bektaşi inanç kurallarını” kendileri belirlemeye başladılar. Kısacası kendi inanç ve anlayışlarını Alevilere kabul ettirmeye kalktılar. “Düşündüğümüz şekilde düşünün, izimizi sürün, yani Sünni olun” diyorlar. Uymayanları periyodik aralıklarla, değişik nedenler yaratarak “sapık inanç”, “mum söndürme” biçiminde aşağılamaya, kurşunlamaya, yakarak öldürmeye başladılar. Öldürme, yakma, çözüm olmayınca yeni bir yapılanma ile Alevileri asimile etme çabaları başlatıldı.
        Yasalar zorlandı, zorunlu din dersleri ile “özgür düşünce” dara düşürüldü. Zorunlu din dersleri, hukukun temel ilkelerine, çocuk ve insan haklan bildirgesine ve anayasanın 2. ve 10. maddelerine aykırı, dolayısıyla “laikliğin” dışlanmasıdır. Bu yöndeki zorlama ve yaptırımlar anayasa ile yasalar arasında çelişkiler oluşturdu. Hukuk, Cumhuriyet ve demokrasi zora sokuldu.
          Anayasamız “din işlerini devlet işlerinden ayırmıştır”.  Bu nedenle “laikiz” diyoruz. Devletin dini olmaz. Gelin bakın ki,  devlet tüm inançları yok saymakta, her inançtaki toplanan vergilere “Diyanet İşleri Bakanlığı” yoluyla Sünni mezhep yararına din işlerini yürütmektedir. Anayasa “Devlet organları ve idari makamlar bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesinde uygun olarak hareket etmek zorundadır” der. Tatbikatta bu kurum “hak” ilkesine uymadığı gibi, kimi yayınlardaki “Alevilik sapık bir inançtır” öğretisine de göz yumuyor.
          Kapatılan RP’nin Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın “Alevilerin mum söndürme geleneği”, FP Başkanı R. Kutan’ın ‘sapık inanç’ deyimi bu öğretilerin dışa vurulması-kusulmasıdır. R.Kutan’dan bu ayıbından dolayı “özür” dilemesi istenince pişkinlikle, “Siz Hz. Ali’yi benim kalıbımla kabul edin, sapık inançlı demeyelim” demeye getirdi. Mahkemeye verilince de, “Ben bu konuşmayı TBMM’de yaptım, suç sayılmaz” dedi. Alevi’ler için her kötü yaptırım gibi yaptığı ile kaldı.
          Bir sure önce  Gazi Üniversitesi’nde kurulan “Türk Kültürü ve HACI BEKTAŞ VELİ Araştırma Merkezi; 1. Sempozyumu, 22-24 Ekim 1998’de 83 konuşmacı (bir o kadar da dinleyici) ile Gazi Üniversitesi salonlarında gerçekleştirildi. İ.Z. Eyüboğlu, Atilla Erden gibi birkaç kişiyi saymazsak, sempozyum ‘Türk-İslam Sentez’i üzerine bina edildi. Satır aralarında Bektaş Veli’nin Türk ve de özellikle ‘Sünni’ olduğu savı ile Bektaşi-Alevi inancı, Hz. Ali’ye dayandırıldı. Bunların içinde  ve başı çekenlerden biri  ‘önemli’ bir Alevi dedesiydı. 
         Türk-İslam Sentezcileri’nin “tek soy-tek inanç” çabaları, “Türk’üm” demeyeni vatandaşlıktan çıkarma, camiye gitmeyeni, İslam’dan saymama” aşamasına gelmiştir. Zaman zaman bu düşüncenin devlet idaresinde de uç verdiği görülüyor. Kimi bakanların “Alevilik bir tarikattır” demesi, cemevleri temellerinin atılması, kimi Alevi vakıflara el altında para, şimdi de Aleviler için bir “Enstitü” kurulacağından söz edilmesi, yasal olmayan yaklaşımlar; Alevi inancını laikliğe, yasalara aykırı olan “devletin dini yönetme” ayıbının içine çekmektir. Nitekim kimi Alevi dedelerinin, para için yedi yüz yıllık Anadolu kültürünün mozaiği, çoğulcu demokratik yaşam biçiminden, inanç kurallarından taviz verdiler. İkili oynadıklarını görüyoruz. Hacı Bektaşî Veli Şenlikleri’nde, devlet adına konuşanların “Aleviliği anlamadan kendimizi anlayamayız” tümceleri, şairane hoş bir seda olarak kaldı…
         Aleviliğin bugünkü çıkmazının önünde; düzenle uyum içinde hakkı, hukuku, çıkarı doğrultusunda gözeten bazı “Dede”, “Seyit”ler görülüyor. Bunlar; “Şeyh-Molla”lar gibi sık sık “Arap” olduklarını belirterek inanç liderliğini sürdürür. “Ehlibeyt” soyundayız derler. Diğer tarafta, devlet düzeni içinde Türk-İslam sentezcisi olurlar. Aynı potada iki tür milliyetçilikle ümmetçiliği harmanlarlar. Alevilik hoşgörülerini; değişik partilere girip çıkmalarında, yasalara karşın, laikliğe karşın Diyanet İşleri Başkanlığını “Devletin dini yönetmesini” içine sindirmelerinde görüyoruz.
             Sn. Prof. Dede İ. Doğan, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı şöyle tanımlar: “Ülkemiz nüfusunun %25’i Alevi’dir. Devlet çatısı içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, Alevi kesiminin de ödediği vergilerle din hizmeti verilmekte, camiler yaptırmakta, Kur’an kursları açılmaktadır. Hizmetlerde Aleviler kaale alınmamakta, Sünni bakış açısı içerisinde çalışma sürdürmektedir. Bu apaçık haksızlıktır. 1997 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesi için 50 trilyon ayrılmıştır. 50 trilyonun 10-12 trilyonu Alevi’nin ödediği vergidir. Alevilerden alınan paranın, Sünni hizmete aktarılması bir gasp olayıdır”… Bu bölümün içinde yüz bin kadrosundan bir tek “çaycı” bile Alevi ya da diğer inanç sahiplerinden değildir” (Cem Vakfı Dergisi). Anlayamadığımız “Gaspçı, kul hakkını yiyor” dediği kurumdan nasıl makam ve para istemeyi içine sindirebildiği ve halen  Alevileri bu kuruma bağlama çabasını anlamakta zorlanıyorum.
         Prof. Dede,  bu ikileminin bilincinde ki bir başka yazısında;  “İyi niyetli vatandaşların Diyanet İşleri Başkanlığı’nı savunmaya gücü yeter mi? Ya da böyle bir çaba harcamaya çalışmak yanlışa destek verme anlamı taşımaz mı?” diye soruyor (Cem Vakfı Dergisi, s. 3). Bu bir günah çıkarma mı? DİB dan pay  alma mı? Alevileri  çifte standarta malzeme yapma mı?
          Dün olduğu gibi, bugün de ülkeyi çöl şeriatına çekenlerin önünde en büyük engel Alevi inançlılar, yani Alevilerdir. Son yıllarda Aleviler üzerindeki baskılar, şeriat istemcilerinin Türk-İslam sentezcilerini desteklemesiyle arttı. Türk-İslam sentezi için, zamanında, H.V. Velidedeoğlu, “Türk-İslam Sentezi kuramı, Atatürk milliyetçiliğini, Arap ümmetçiliği içinde boğup yok etmek amacıyla kurulmuş bir tuzaktır” demişti. Bugün de bu takkiye’li Türk-İslam sentezi “çeteleri” rahatlatmak, şeriata yol vermek için, Alevi inancını yok etmek, diğer mezheplere boğdurma çabasını sergiliyor gibi.
            Özetlersek , “Nüfusumuzun %99’u Müslüman” denir. Alevilerden toplanan vergiler Sünni mezhep adına kullanılır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “gaspçı”,kul hakkını yediği” söylemlerinin  aba altında sopa göstermek  amaçlı olduğu yanında;  Alevilerin evlerinde, sokakta öldürüldüğü, otellerde yakıldığı ortadadır. Alevi-Bektaşi inancı, sıkıştırılan çember içinden parçalanmadan çıkması, bu inancın tanınması, yani “Alevi kimliğinin” kabulüne bağlı. Bunun için önce “inanç liderleri” açık olma, ikili oynamama durumundadır. Çifte standartlı  politika, Alevi inancı üzerinden kaldırılmalı, açık olunmalıdır…
         Dinler ve inançlar, kabul ve tatbik ettikleri kurallarla belirlenir. Alevilik, ayrı niteliği ile yeniliğe açık, kültür yüklü bir yaşam biçimi ve genel içinde renktir. Bu biçimin kendine özgü, belirli kuralları var. Bu kurallar kimine göre “Zerdüşt” katılımlı. İslam’ın “Anadolu’daki biçimi” veya başka inanç üzerinden alıntılar var. Ne olursa olsun tanrıyı insanla özdeşleştiren, çağdaş bir yaşam biçimidir. Bu yaşam biçiminde “Mürşid” var, “Pir” var, “Rehber” var, “Cem” var, “Halka İbadeti” var. “Musahiplik” (kardeşlik) var, “Düşkünlük” (Sorgulama) var, “Cins Eşitliği” var, “Sema” var, “Söz” var, “Saz” var… Siz buna din deyin, mezhep deyin, tarikat deyin, ne derseniz deyin. Yedi yüz yıllık çağdaş bir inanç ve yaşam biçimidir. Bir ayrı kültür, bir ayrı değerler bileşimi, Bektaş Velilerle belirlenen, Pir Sultanların, Yunus Emrelerin ezgileri ile bezenen, yaşam biçimidir. Kimsenin bu yaşam biçimini sulandırmaya, bildiklerince değerlendirmeye hakkı yoktur, olmamalıdır. Aleviliğin, yaşam biçimi ile tanınması, insan haklarının, demokrasinin, çağın gereğidir.

Arama

ARŞİV

Temmuz 2018
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Mar    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  
Ziyaretçi Sayısı: