III. Bölüm

DERSİM KÜLTÜRÜ”

TUNCELİ KÜLTÜRSÜZLÜĞÜ
            
Turan ırkçılığının Dersim üzerinde çığlıklaşan asimile baskısının ikinci ayağı Dersimlinin kendisidir.
Bu nedenle ben bu ayrı, sulandırılmış kültürün, karışık dağarcığında seslendiren yada yazıya  dökenleri: “Tuncelili” veya “Dersimli” olarak ikiye ayrıyor, olanak buldukça bir birlerinden ayrı tutmaya özen gösteriyorum.
Bu da çoğu kez başıma olmadık belalar açıyor; ve beni, olmadık sorun ve tehlikelerle karşı karşıya bırakıyor. Örneğin niçin “İl  Tunceliolarak belirlenmişken siz neden “Dersim” diyorsunuz? Devletin koyduğu ismime karşısınız, yenilikten yana  mı değilsininz  ? şeklinde resmi veya özel kişilerin sorularıyla karşılaşıyorum.
          Bilinen o ki, Dersim 38’de; yakın tarihimizin, insanlığın, genç cumhuriyetin en büyük, talihsiz, haksız zulmü yaşanmıştır.
          38 sürgününde  Dersimli, Anadolu’nun değişik yerlerine sürülürken, varsıl değil yoksul yerlerine gönderildi. Gittikleri yerlerde, hep hor görüldüğü, aşağılandığı, potansiyel suçlu görüldükleri için de 1946’da çıkan af kanunu ile geri dönmek zorunda kaldılar. Dönerken Dersim’e Anadolu’nun bu yoksul yerlerinde edindikleri kötü alışkanlıkları da beraberinde Tunceli’ye taşıdılar, başka bir deyimle Dersim’i kirlettiler. En basitinden gıda alışkınlıkları bile değişmiş, tereyağı yerine margarin yemeyi yenilik sayıyorlardı.    Ezikliği yanında yeniliğini sergilemekten de geri kalmıyordu: “dayé” yerine “anne“,  “sıpi’ye “(ayran salıncağı) sıpa söylenine yer verdiler.. “Ana yurdumuz ‘Horasan’ soyumuz ‘Ali’ soyu”. “Alevilik Şii mezhebinin en önemli kolu, Ehli beyht ejdadımız 12 İmam kurtarıcımız…” gibi bir tip sömürge kültürü, bugün Dersim kültürünü yıkıma götürüyor.
         Bir önceki bölümde belirtilmeye çalışıldığı gibi, ana dili Dımıli (Kürtçe) olan bir aşiret topluluğun asil duruşu, başı eğilmez karakteri, özgür doğa ile özdeşleşen hür iradesinden soyutlanmış,  “bir üst kimlik”, Turan ırkçılığının Dersim temsilcici davranışını segiler oldular. Bunun ikinci ayağı, yarı veya tam asimile olanların “uy, evet de, rahat et”i içine sindiren, bilerek bilmeyerek yörenin kültürü üzerinde “bende yazdım” adına emperyalist politika güden, üretici olmayınca da çoğunlukla Turan ırkçılığının “inkarcı” politikasını güden, yöre halkını ve dilini yadsıyan, hayali kurgularla, tümcelerden soy ve inanç belirleme çabaları, yanlış doğru her sözlü veya yazılı alıntıyı “Dersim Kültürü” diye aktaran yaptırımlar, geldiği noktada, ülke coğrafyası dışında, başka ülkelerde saygınlığı olan, özgür-çağdaş “Dersim Kültürüne” gölge düşürmektedir. Dersimli, bugüne dek, herhangi bir izde yürümeye alışmamıştır. 
            Bu nedenle Dersimli olmakla övündüğümüz, gurur duyduğumuz “Dersim adamlığı” ve Dersim Kültürü üzerinde oynanan oyunlara gelinmemeli. Dersim kültürü üzerindeki paslaşmalara, yıkıma, kirletilmeye karşı bir olmaya özen gösterme bu gün kaçınılmaz olmuştur. Bu amaca yönelik, değişik kişi ve yayınlara ilişkin yazdığım,eleştiri niteliğindeki yazılarımdan bazılarını okucuyla paylaşmakta yarar var:

                                                                                                                               ***

              Sn.    ALİ     KAYA

            1999 Yılı sonunda yayımladığım “Dersim’den Portreler” kitabımda portreni çizerken,  “Tunceli Kültürü” (1995) ve “Başlangıcından Günümüze Dersim Tarihi” (1999) eserlerinize şu eleştiride bulunmuştum. 
              “Ali Kaya’nın beş yüz sayfaya yaklaşan bu yoğun çalışması, çok kaynaktan yararlanma yönünden ilginç.  Ancak kanıtlar, düzen ve doğruları yönünde aynı şeyi söylemek güç; Tek gözlü, Irkçı-kafatasçı tarihçilerin bakış açısı esas alınmış. Kendini tarihçi sananların Türk oymakları şemasını ‘Zazalar’ olarak vermek; Kürtçe- Kurmanci-Kırmanci-Sasa-Dımıli-Dersimceden tutun mezar taşlarından soy, kelime üretmelerimden anadil doğmaya dayalı uydurma şecerelerden inanç ve de halklar belirleniyor. Bu egemen erk zorlamasına ‘Dersim Kültürü’ demek güç” demiş ve Ali Kaya’nın 2. Ehlibeyt Kurultayında yaptığı (hiçte olumlu olmayan) bir konuşmayı “Dersim Tarihine mal etmesi ayrı bir talihsizliktir. Ancak biz bütün bunları yazarın yararlandığı, 255 kaynak yayındaki çelişki içinde doğruyu seçmesindeki güçlüğe yoruyoruz” diye belirtmiştim.
              Sayın Ali Kaya,  bundansonraki  ilk karşılaşmamızda “bunun bir haksızlık olduğunu” dile getirerek sıze haksızlık ettiğimden söz etmiştiniz. Sonra Ankara’daki (10. 09. 2003) karşılamamızda aynı söylemde bulunmuş, haksız olduğuma kanıt için de düzeltilmiş yeni baskı TUNCELİ (DERSİM) KÜLTÜRÜ kitabınızı imzalayıp bana verme nezaketinde bulundunuz. Aradan birkaç gün geçtikten sonra sizi telefonla arayarak “değişen bir şey yok” dedimse de “eleştiri yazınızı bekliyorum”  da direndiniz.
           Sayın Ali Kaya
           Dersim-Tunceli kültürü ve Tarihi ile ilintili bilgi-belgeler şu veya bu bireye özel değil, tüm yöre ve de yurt insanını ilgilendirir. Özel olmadığı için bir başkasının değişik düşünce veya eleştirisi kaçınılmaz. Benim eleştiriminin kişiliğinize yönelik olmadığını bilirsiniz.
           Dersim, sahip olduğu doğal durumu, özgür ortamı, eğilmez başı, asi davranışı nedeniyle tarihin her döneminden -içte ve dışta- yıkıma ve kirliliğe uğratılmaktan kurtulamamıştır.
           Özellikle soy-ana dil ve inanç yönünde bilinçli olarak yıkıma uğratılan “Dersim-Tunceli Kültürü” diye sunulanların çoğu başka amaçlı, gerçek dışı yakıştırma, değerlendirmeler karmaşası, “umm-i nine söylemi-efsane”; sahte şecerelerle kişi, kavim, aşiret etkenliği adına soyu “Ehlibeyt” bilinmezliğine, umudu dağ-taş hikmetine, halkın bilincini bu yolla inanç bilincine (12 İmama) başka bir deyimle Şii şeriatına, yaşamı ilkel aşiret yapısına bağlamıştır. Nitekim bu karmaşaları “Dersim Kültürü” diye sergileyen, örneğin Kalan Yayınevi  bu işin bilincinde -ki parasıyla bastığı bu “kirliliğe” şu dipnotu düşmek zorunluluğunu duyar: “Neşit Hakkı her ne kadar bölgeye gelip güya izlenimlerde bulunmuşsa de yerel halkla bir ilişki kurmamış kuramamıştır. Gazeteci sıfatıyla, gazetecilik yapmaktan çok, yanlı ve yanlış bilgiler vermek, üstelik yine gazeteci ve gazetecilik adına yöre insanının yerel hayatını, kültürünü, yaşam biçimini kötülemek gibi bir görev üstlenmiştir”.  
              
Bu notu eklemek cesaretini gösteren dergi, benzeri bir eleştiri yazımı yayınlamak yerine, daha da ileri giderek avukatı yoluyla beni “tehdit “etti. Ali Kaya’dan böylesine bir zorbalığı çağrıştıran bir harekete maruz kalmadığım için mutlu, gelecekten de umutluyum.
              Dersim-Tunceli ile ilgili yazı yazanların, soy, inanç, dil, tarih yakıştıranların kültür belirliyenlerin, araştırmada bulunanların birçok çöplükte buldukları “yazılanları” iyi eleyip süzgeçten geçirmeleri gerekir. Bence tarihçilerin geç belirlemeleri, zaman aşımları birazda bu “çöplükleri” değerlendirme çabalarına dayanıyor. Bir kitap yazmak için 255 kaynaktan yararlandığınızı belirtiyorsunuz. Tarihçi yazarın işlevi, bence, bu karmaşa içinde sık eleyip sık dokuyan iyi bir seçici olmalı. Özellikle çok kirletilen Dersim-Tunceli Kültürü üzerinde eser vermek, duyarlı olmayı ve pek çok kaynaktan yararlanmayı gerektirir… Alıntı yaparken, doğru-yanlış bilgileri bir arada aktarmak, kirliliği taşımakla eşdeğer sayılır. Yazarların, hele siz gibi yazarların, daha çok özenli-duyarlı olmasını zorunlu kılar. Bu zorluklar ve de eleştiriler hepimiz için geçerli. Size gelince:
              Sayın Kaya
              Yeni baskı Tunceli (Dersim) Kültürü kitabınıza birlikte bir göz atalım. Birinci bölüm (yüz sayfa) devlet istatistik bilgilerini içeriyor: Nüfus hareketleri, meteoroloji ölçümleri, hayvan ürünleri, kara taşıt vasıtaları, medeni durum, kadın doğurganlığı, Türkiye ve Tunceli’nin milli hasıla rakamları sıralanıyor. İkinci bölüm (20 sayfa) tarihsel yapıtlar, Üçüncü bölüm, en can alıcı bölümlerden; “Dini inançlar” bölümünün 120. sayfasında:
          A)     “Alevilik çağdaş bir yaşam biçimidir, ilericidir. Kadın ve erkek eşitliğinden yanadır, eşitlikçidir. Tek eşliliği benimser. Her türlü güzel sanatlara değer verir. Sömürücüye, her türden baskıya karşı çıkan toplum içinde üretken, eşitlikçi, bölüşümcü, paylaşımcı bir ekonomik düzene inanır. Hakka, adalete, birliğe kardeşliğe ve insan sevgisine inanır. Adaleti halk mahkemelerinde dağıtır. Düşünce-fikir ve inanç özgürlüğü olan demokrasiye inanır, yaşlıların korunmasını, çocukların, yoksulların toplumsal sorumluluk içinde bakılmasını savunur. Doğadaki tüm canlıların beslenmesini ve korunmasını savunur” (s. 120).
              Bu,  Tunceli Aleviliğini  içeren,  güzel, çağdaş bir belirleme. Devam ediyoruz, aynı kitabın 146 sayfasını birlikte okuyalım:   
              B)      “IV. Halkın yaşantısı ile ilgili inanışlar
- Karıncaların ağaç içinde barınmasının karıncanın ağaca kirvelik verdikten sonradır.
– Top oynamak ve çelli çıbuk denilen oyunu oynamak günahtır.
– Saçta ekmek yayan kadının ekmek (hamur) bitmeden ekmek yemesi günahtır.
– Herhangi bir ev diğer bir eve süt mayası vermez, verirse mayalar tutmaz.
-Bir evin yağ, süt, hayvan sayısı gibi özel mülkiyet miktarları bilinmemeli, bilinirse göze gelir
– Bıçaksız et yemek günahtır.
– Anne çocuğun eline su dökerse çocuğun elleri titrer.
– Koca, kadının küçük tanrısı sayılır.
– Kadın, kocasına gerçek ismiyle değil lakabı ile hitap etmeli.
– Kadın kocasının ismimi çağırırsa cennetin elması kurur.
– Ay Fatma hatun, güneş ise Muhamettir.
– Ay’ın Ali’nin, Güneş’in Muhammed’in nuru olduğuna inanılır (143).
– Turnada İmam Ali’nin sesi vardır (144).
– On iki gün suresince kimse banyo yapmaz, çamaşır yıkanmaz. Yapılması günah sayılır.
– On iki gün sureyle tırnak kesilmez, aynaya bakılmaz, saç sakal kesilmez, müzik çalınmaz, dinletilmez, sakız çiğnenmez, çorap ve benzeri örgüler örülmez, dikiş dikilmez yama yapılmaz (193).
              Bu iki uyumsuz  olduğu kadar çelişkili belirlemeyi, “Tarih-Kültür, adına kendisine ‘tarihçi’ diyebilen aynı yazarın “marifeti” saymak olanaksız. Bütün bunlara Tunceli (Dersim) için “HALKIN YAŞANTISI İLE İLGİLİ İNANIŞLAR” demek en azından bu yaşam içinden gelen bizleri yok sayma, inkarla eşdeğerdir. Bir yerinde “ay Fatma” bir yerinde “ay Ali” çelişkisi bir tarafa, hangi Dersimli–Tuncelili de bu inanışların izi var? Kim “kadın kocasının ismini çağırırsa cennetin elması kurur” diye inanır. Bırakın “elmasını” sizin cennete inandığınız oldu mu? “Koca kadının küçük tanrısı sayılır” bak hele, “yok devenin nalı” diyesim geliyor, demeyeceğim!
            Bütün bunlar,  kendileri Anadolu’da ,  hayalleri Arap çölünde dolaşanların hayal kırıntıları. Bunlar, Aleviliğin kadın-erkeği eşit gören  inanişi ile örtüşmez, olsa   olsa, Şii Şeriatı yanlışları olur.
            Bu çağdışılığı, gerici anlayışı ve pisliği ibadet sayma: Tunceli (Dersim) Kültürü diye lanse etme acımasız iftira, tek tümce ile ayıp yüklü sorumsuz bir talihsizliktir. “Tunceli Kültürü” adına bir yıkım, bir cinayettir.
            Üzülerek belirtelim ki kitaptan alıntı A) ve B) arasındaki bu açık çelişkiye bir isim koymak gerekiyorsa; “Dersim-Tunceli Kültürü” değil de “Tunceli Kültürsüzlüğü” demek daha uygun olur. İşte benim “Kültür yıkımı-katliamı” dediğim budur. Dersim halkının A) bölümündeki gerçek yaşantı ve anlayışını, birileri B) bölümündeki “Şii Şeriatı” bağnazlığı ile bütünleştirilmeye çalışıyor. Sizin “örnek bir deyiş” yazarı “deli şükrü” bunlardan biri (142).
           Sayın Kaya
           Kitabınızda, Tunceli “Dini İnançlar” bölümünde verdiğiniz bilgi ve inanışların Dersim Alevilerinin gerçek yaşamı ile yakından bir bağlantısı yok. Olur, vardır dersen; O zaman öncelikle Alevilik nedir? ne değildir? bunu tanımlamak ve algılamakta yarar var:
            Alevilik: Zamana uyumlu, çağdaş bir yaşam biçimidir. Bu yaşam biçimi, diğer inançlar gibi kendine has bazı kabul ve de ibadet biçimine dayanır. Kabulleri: Mürşit, pir, rehber, ikrar (Musahip) sema, saz-söz birliğinden ibaret. İbadet yeri cem evleridir (İmam yok, pir var; Cami yok, cem-cemevi var vb.). Alevilik inanışında: İnsan esastır. Tanrı varlığı insanda kutsanır. İnsan tanrının yeryüzündeki yansımasıdır. Onun için Alevilikte tüm insanları (kadın erkek) eşit sayar, hak hukukuna öncelik verir. Aleviler, insan aklı ve irade özgürlüğünün kutsallığına, dokunulmazlığına inanır. Irk ayırımı yapmaz “yetmiş iki millet bir” der. Alevilik, dogmatizmi, gericiliği ve biçimciliği reddeder… Alevilik “keramet-mucize”lere sempatiyle bakmaz, buna “ne ararsan kendinde ara” der. Özetle bu belirlemede anlaşabiliyorsak kitabınızın “Dini İnançlar” Tunceli bölümü, Kültür olarak kabul görmez görmemeli.
          İnançlarda hizmet, “insana hizmet” olduğu için, Alevilik kendinden önceki inançlardan bağımsız diyemeyiz. Horasan, Mezopotamya, Ortadoğu kökenli inançlardan, özellikle İran kökenli Zerdüşt’ten ve yakın zaman Şiiliğinden derin izler taşır. Ne ki onlardan herhangi biri olmayan, ayrı bağımsız, bağlayıcı bir biçimciliği, olmadığı için çağa uyumlu bir yaşam biçimidir diyoruz. Son günlerde Alevilik üzerinde yoğunlaşan oyunlar, ülkemizde kemikleşen “Tek-soy tek inanç” çabası, Aleviliği “Türk-İslam Sentezi” doğrultusunda, bu çağdaş özelliğinden soyutlama (Alevilerin Ali soyu sevgisi nedeniyle), onları Şii Şeriatı ile bağlantılı hale getirmektir. Dikkat edilirse Tunceli Kültürü üzerine kalem oynatanların pek çoğu, Aleviliğin insana verdiği üst değeri hasır altı edercesine “dağ-taş” unsurunu öne çıkarma çabasında. Bu kültür değil, salt “bir şeyler yazabilmek”le ilintili olsa gerek. Aleviliğin içeriğini bilmeyen, Ehli-beyt postuna sığınıp gereğinde: Arap-Türk-Kürt olma esnekliğini gösteren, Resmi tarih ekolüne bağlı soy ve inanç üretme becericileri, Aleviliğin kabullerini dillendirme cesaretini kendinde bulamayan birçok dedezade, pir, seyit ve bunların düşünce ardıllığını yapan yazarlar, Alevi inancını “Ehli-beyt” yolunda Hz. Ali’ye bağlamak ister. Ne ki düştükleri Arap çölünde, “Sünni” Ali ile karşılaşmaları kaçınılmaz olur. Şaşırır, vardıkları Sünni-Şii yol kavşağında “yolsuz” düşünce, Aleviliği bir yerlere yamama hatasını işler. Bu kez “kuranda namaz, oruç yok” veya “Asıl namaz ve oruç bizimdir” deme, yaşam çelişkisine düşerler. Dersim halkının yarıdan fazlası “ocakzade” olduğunu ileri sürer. Bu nedenle halk arsında sayısal etkenlikleri yüksek. Birçok inanç lideri “ehlibeyt” yolunda “yolsuz” kalınca “umm-i nine söylemi efsane–şecere”, dolayısıyla dağın-taşın hikmetine sığınır. Kimi dedesinin ayı-aslan-yılana bindiği ile övünürken bir diğeri bunlara karşın dedesinin cansız duvarı yürüttüğünü belirterek liderliğini elde tutmaya çalışır. Hiçbiri kendinden sonrakini füzeye bindirmeye yönelmez.
          Hoşgörüne sığınarak, diğer bölüm ve içeriklerine fazla dokunmadan eleştirimi bir iki tümce ile noktalamak istiyorum:
Buğdayın öğütülmesi (Su değirmeni): “Değirmen taşı 1 m çapında 25-30 cm kalınlığında bir taştır. Hozat’ın bir köyündeki ocaktan gelir” (s. 167). Derim ki özü: Bir kişinin düşüncesi veya köy malı ile sınırlı bir kültür geneli kapsamaz. Aynı şekilde  “Hayvanların Tımarı ve Temizliği”inden söz eden TUNCELİ-DERSİM KÜLTÜRÜ, yerel ana dilde söylediği ağıt, türkü, yazgı şiir-edebiyat ve kişileriyle yansıtılmayan Kültür, özünden yoksun, budanmış bir kuru ağaca benzer. Canı olmadığı gibi ruhu da yok.   285. sayfada “XELİL BAĞ’IN AĞITI” diye yanlış yazdığın ağıt, Dersim’in en büyük şairi Sey Qaji’ye ait, Şeyh Qaji şimdi yaşamıyor, mezarında kemikleri sızlar.  Sey Qaji’nin güzel bir sözü var   “Zengeno bé dım mevénı”, yani sapsız kazma olmayın, kendi dibinizi kazmayın diyor.
         Ali Kaya’ya derimki:      Hıdır Öztürk, Kenan Güven, Uluğ Neşit, Bozkurt vs… başka amaçlara yönelik kaynaklara takılıp kalacağına, keşke Halil Bey ağıtı için “Civarik Dersim -İki Uçlu Yaşam”ı kaynak alsaydınız!. Orada bu şiirin anadilde, Dımılı, yazılmış orijinali, Türkçe çevirimi yapılmış, bilgilerin yerel ve gerçek kokanı vardı.
        Sayın Kaya,  bu yöndeki eleştirimi hoşgör, sana veya başka kişilere değil, geneledir.
Ne yapalım ki bu tarz yıkımlar sürüyor ve daha da sürecek görünüyor. Yinede yanlışlardan kurtulmak zorunda olduğumuzun bilincindeyiz. Bu, bir biçimde Dersim’in yazgısına dönüşmüş. Başkaları Dersim Kültürünü bir türlü kendi bağnaz, ırkçı amaçlarına yamayamadı, yok edemediler. Bu Kültürü yıkım sırası şimdi Tuncelilerde. Sende Tuncelilisin, hakkın var!
                                                                                                                 ***

“MUNZUR” DERGİSİ VE ALEVİ ŞERİATI

            Munzur Dergisi’ne
            Dersim
, Anadolu’nun bir simgesi, bir hoş rengi, bir güzel doğası, gür bir sesi, hoş bir sedası, haşin olduğu kadar sert hırçın doğasıyla bütünleşen, eğilmeyen başı, özgürlüğe yanık insanı ile korunmaya alınması gerekli bir beldesi.
           Dersim destan olur yankılar, öykü olur anlatılır, şiir olur “yasaya aykırı” düşer, saz olur çalınır, semah olur dönülür, cem olur tutulur, gönül olur bağlanır. Dersim “tehlike” görülerek sarılır, hedef alınıp saldırılır. Dersim Anadolu kültürünün Munzur kaynağı…  “Dersim” Anadolu için ne ise “Munzur” Dersim için odur.
            Bu renklilik, “Dersim” ve “Munzur” adlarını ticarette ranta dönüştürmektedir. Her zaman ve her yerde (yurt içi ve dışında) birçok kente “Dersim”, “Munzur” isimli işyeri ile karşılaşmak olası. Medyada da bu iki isim revaçta. Ne ki Dersim, Munzur, Kalan, Mamiki vb. isimlerin coşkulu gölgesinde yöre kültürünü ve geleneklerini (bilinçli-bilinçsiz) kötü, ters yansıtarak ilkel, geri inançlara ve aşiretçiliğe yem yapıldığı da gözden kaçmıyor.
             Bugüne değin Dersim kültürü ve bu yöre sorunlarını en iyi şekilde sahiplenen olumlu yayına örnek (kimi bireysel çabaları saymazsak) İstanbul Tunceli Kültür Derneği’nin çıkardığı “Dersim” dergisini görüyoruz. Değişik kültür dalları; edebiyat, sanat, belge, resim, müzik gündemli haber vb. aktiveleriyle bezeli ciltleri bugün Dersim (Tunceli) yöresi için en iyi kaynak. Dersim Dergisinin yöre insanına yaraşır açık, cesur tavırlı tutumu; demokrasi, insan haklarına sahiplenmesi, yörenin sesi olma çabası, siyasi egemen erkin işine gelmediği için baskı uygulandı ve kısa sürede kapatıldı.
            Ankara’da yayına giren “Munzur” dergisi yörenin kültürü, sorunları için büyük umuttu. Ne yazık ki bu dergi, kısa sürede toplumsal içerikten uzaklaşarak bireysel aşiret egoizmi ile “ummi nine öğretisi” sahte menkibe-şecere, soyut, çağdışı ilkel “söylemlere”, ırkçıların inkar ve anadili asimile politikasına uyumlu yazıları ile yöre kültürünü ilkelliğe sürüklemektedir.
           “Dersim etnografyası” adına dağ ve taşlara verilen bir öncelik, kutsanma, tanrılaştırma furyası, kendilerince Alevilikle özdeşleştirilirken, Aleviliğin öne aldığı İnsan unsurunu geri plana itmektedir. Böylece, “Hararet nardadır sacda değil / Keramet baştadır taçta değildir / ne ararsan kendinde ara / Kudüs’te Mekke’de hacda değil” diyen Alevi-Bektaşî felsefesine ters düşmeyi, Şiilikle özdeşleşmeyi “ehlibeyt” adına kâr saymaktadır.
             Munzur Dergisi ,tüm içeriğiyle “Kureyş-duzgün menkibeleri” bir yana “Kureyş düzmecelerine” bağlanmış durumda: “Kureyş çobandır”, “Kureyş tanrıdır”, “Kureyş tanrının babasıdır”. Kureyş bir yerde ayıya, bir diğer yerde aslana, olmadı başka bir yerde yılana bindiriliyor. Kureyş, insani özelliklerinden soyutlanırken Kureyş’in elini öptüğü, arkasından gittiği Mürşidi Bava Mansur’a satır aralarında bile rastlamak güç.
          Dersim kültürü ve çağdaş yaşam biçimini yansıtan Alevilik; yamyamlığa, pisliğe özenle değişik ilkel yorumlara zorlanmaktadır. Örneğin; “Ana Fatma 12 İmamla” ayrı bir varoluşçuluk, başka bir deyimle Şii Şeriatına itilmektedir.
          Bu,  “Siz Alevileri Sünni’leştiremediniz bırakın biz Şiileştirelim” diye direten, “bilinci inancına bağlı” Türk-İslam ilintili, çağdışı, gerici güçlerin istemleri ile örtüşümlü, yeni olmayan bir yaklaşım. Oysa yakın geçmişte, özellikle Dersim’de, inanç önderi pirlerin halkın ilerici coşkusuna uyumsuzluğu; dışlanmalarının nedeni, bu gerici çağrışımlar olmuştu.
           Dersim halkının asırlardır aydınlığa, özgürlüğe çağdaşlığa yönelik istem ve birikimleri, geçmiş karanlık çağın yalan-dolandan oluşmuş “menkibe-secere-söylemler” için pervasızca harcanması en azından çağımızla bağdaşmaz. Asıl üzücü olan, önemsediğimiz birkaç toplumcu-devrimci nitelikli yazarın, Dersim kültürünün kirletilmesine şu veya bu şekilde kalem oynatması, “Şii Şeriatı” ve aşiretçilik çabalarına, bilerek-bilmeyerek payanda olmalarıdır.
Munzur” dergisinin ev sahipliğini yaptığı “yıkımı” birkaç çarpıcı örnekle açıklayalım:

– …yine bu efsaneler bize gösteriyor ki …ilk yaratılan insan Adem değil Ana Fatma’dır.
– Adem ve Havva sonra yaratıldı ve bunlar yer üzerine gönderildi. Oysa Ana Fatma ve ailesi, dünyanın yaratılışı ile birlikte var oldular.
– Doğacak bebeğin kulağı kesilerek annesine yedirilir.
– Rozé Ana Fatma’dan sonra 12 günlük oruç başlar.
– Oruç süresince çamaşır yıkanmaz, banyo yapılmaz, tıraş olunmaz, tırnak kesilmez, kan çıkarılmaz, et, soğan ve sarımsak yenmez, su içilmez.
– Aşure yendikten sonra 12 bardak su içilir, her bardakta bir imam adı söylenir.
          Bundan sonrasını yazmaya elim varmıyor. Anne ve babalar için bir iki inci daha:
– Doğacak bebeğin kel olmaması için kelle yenmez,
– Bebeğin iştahlı olması için “xıré merdu” (ölü yemeği) yenir,
– Bebeğin çok ağlaması, bebeğin kendi adını beğenmemesine bağlanır.
           Ana Fatma kızınca ne yapar?
– Ana Fatma kızar, yünü çobana sarar ve onu ayı yapıp dağa salar,
– Yıldırım, Zülfikar’ın kendisidir, düştüğü yerde kötülük vardır,
– Güneş ışığı Ali’nin suretidir. “Bu güneş ölüler içindir ve ölüleri ısıtır”.  …uzar gider.
             İşte asırlarca Dersim’in yaşam ve inançtaki özgür hür iradesine erişemeyenlerin, Dersimliyi dışlamak için dünkü aşağılamalarına bugün Munzur “Dersim etnografya dergisi” sahipleniyor. Bunu “Dersim Alevi kültürü veya geleneği olarak sunması bir talihsizlik. Bu yakıştırmaların arkasında “Evlad-ı Resul” içgüdüsü sırıtıyor.
             Dersim insanını aşağılama, ilkel toplum durumunda tutma; Dünyada ilk Ana Fatma’nın yaratıldığı savı, yeni doğan çocuğun kulağını kesip annesine yedirme, Pisliği ibadet sayma, benzeri çağdışılık Şii Şeriatı değilse ilkel bir aşiretçiliktir.
             Asırlardır; “aile şeceremiz var, biz ehlibeytiz” (yani Arap soyundanız) diyerek karındaşlar dahi aldatılıyor. Örneğin “Kureyş şeceresi”, eski milletvekili Musa Ateş ve o zamanki vali Kenan Güven’in girişimiyle Diyanet İşleri Başkanlığı yeminli tercümanı Süleyman Yaşar çevirisi Ankara 2. Noterliğince 06/02/ 1987 tarihinde onanmıştı. 40 sayfalık Şecerede “Kureyş” ismi yok, yani bu şecere Hacı Kureyş’e değil h.150 yılında başka birine verilmiş, üst kimlik heveslisi kimi kişilerin halen bu şecereye sahiplenmesinin hiçbir mantığı ve kanıtı kalmadı, söylemlerini bir Kureyşanlı noterle yalanladı. Bu çağda (Aleviliğin de öngördüğü) hakça paylaşım, halkların eşitlik ve insan haklarından söz edilmeye öncelik verilmesi dururken aşiretle ilgili düzmecelere devam etmeleri, aşiretçilik içgüdüsüne dayalı.  Oysa bu tarz “üst kimlikli” arama çabası veya görünme ayıbı, günümüzde Dersimli olmak kadar önemli değil…
             Bu şecerenin kime verildiğini, beş yıl önce basılan “Dersim Civarik -İki Uçlu Yaşam” kitabında ayrıntılarıyla yazılmış, ayrıca mühendislik alanına giren; “Duzgın Bava” dağında içilip tükenmeyen veya aniden yok olan suyun,” teknik açıklaması yapılmış. Bu kitap ellerinde, Munzur-Kalan Yayınlarınca satılıyor. Dergi ve kimi yazarlarının bu gerçeklere karşın başını kuma gömerek, halkı yanıltmalarını sürdürmeleri anlaşılır değil. Çağdaş olan Alevi yaşam biçimiyle bağdaşmayan, bu çağdışı geriye yönelişi Dersim insanına mal etmeyi, Seyit Rıza’nın deyimi ile “…Ayıptır, zulümdür, cinayettir…”
              1) Dergide öncelik verilen yazılardan “Yer adlarının kökenleri” başlığı altında açıkça yerel dili asimile ile ırkçıların “inkar” politikası sürdürülüyor. Yöreye ait birçok yer adını yerel dilden ve söylemden soyutlama, kendilerince öngörülen Türkçe kavramlara yükleme, değerlendirme, yöreye yerleşen halkları inkar, yöre halkının dili dışında “tablet” dillerinden “kök” arama, resmi ideoloji paralelinde yöre halkını ve ana dillerini yadsımaktır. Bu söylemin kanıtı için çok değil, bir iki örnek vermek yeterlidir.
             Dersim: aslı ‘Désim’dır. Halk arasında “saré mayé Désımı” deniliyor. Dersimce dilinde dé =verdi, sım =gümüş, ayrıca tarihçilere göre bir kral adı. Désim =Sıma verilen yer. Dersim olursa; sim =gümüş, der =kapı, Dersim =gümüş kapı anlamındadır.
             Muxundu: Kürtçe’de me =biz, xundu =okudu, yani okunan yer anlamındadır. Bunun gibi Qalan: Dersimce de yaşlılar yeri. Qalanı (kalan) yazmak, Qıl; tarladaki taş yığını Qıle =dumura uğramış odun kökü bunu (kıl) yazmak ayıplı bir yanlış.
              Yanlışlık; aynı sesi veremeyen Q yerine (K), X yerine (H), é yerine (e) gibi harflerini almakla başlar. Sözcükleri orijininden soyutlayarak onlara Türkçe kavram yükleme veya yöre halkı ve dili dışında üretme, ırkçıların bilinen inkar ve asimile taktiğidir.
              Gulbari: sözcüğüne “Türkçe” denilmesi gülünç. Kürtçe de gul =boğaz, bari =ince  Gulbari =dar boğaz, dar geçit anlamındadır. Bunun neresi Türkçe? Sanırım bu sözcük Erbakan’ın “gulu gulu dansından” esinlenmiş olmalı!..
             Dergide karmaşa, sözcüklerle bitmiyor. Örneğin; Xormek araştırılıyor (Xormek: Muş, Bingöl Tunceli de yaygın bir topluluğun-aşiretin adı). Araştırmacı Xormek yerine Hormek alıyor. Karşılığını bulamayınca: “Hormek, bu adın Farsça Hurrem takısından oluştuğu görüşündeyim. M. Şerif Fırat mensubu olduğu Hormeklerin aşiret oldukları yanılgısına düşmüştür. Aynı yanlış görüşü Ali Kemal’de Erzincan adlı eserinde 387. sayfada iddia etmiştir” diyor.
            Bakınız yer adlarını belirleme çabası bir topluluğun (aşiretin) inkarına vardırıyor. Bunun saflıktan ileri geldiği söylenemez. Bilirsiniz kelime oyunları ile soyları belirleme yeni değil. Amerika  Amazon nehri etrafında yaşayan topluluğun da Türk olduğu savlanırken; Türkçe amma uzun =Amazon olmuş. “Bu da gösteriyor ki Amazonluların aslı Türktür”! Turan ırkçılaının kelime bebzerliğinden soy belirleme ilmini şimdi kimi Tuncelili yazarlar  kapmış. Bava yı baba yapıyor. Hormek Aşireti yoktur diyebiliyorlar.
          Derginin hiçte gereği olmayan bu tip ütopik inkarcılığa çanak tutması, yanıt hakkını “aşiret bazında yanıtla” sınırlaması, aşiret çatışmasına açık bir davetiye, ırkçıların inkar politikası değilse nedir?.
          2) Dergi yazılarının %80-90 yakın bir kısmı; soyut menkıbe, şecere, söylem ve düzmecelerle bezeli. Dağ taş ziyaretlerin kutsallığı tanrı ile özdeşliği, “Ehlibeyt-Şiiliğe” kucak açan gericiliğe pirim vermesi, Dersim Aleviliğini giderilmesi güç yeni bir yükümlülük altına sokmaktadır. Değişik hayvanlara bindirilen Kureyş karşımıza değişik kimliklerle çıkarılıyor. Çobandır, tanrıdır, tanrının babasıdır, mitolojide ender rastlanan insan dışı bir anlaşılmaz varlıktır. Kureyşi insan vasıflarından soyutlamada akla gelen, seyitlerin “Evlad-ı Resul” soyundan olduğu çabalarına payanda olmaktır.
        “Bava Düzgın’ın tanrı Mithra’nın bir devamı olduğunu saptamıştım” diyen yazar, aynı sayfada “Kureyş’ın Mahmud-i Hayranı olup arslana binmesinden, Bamasur’un Hacı Bektaş’ın yardımıyla duvar yürütmesine dek pek çok anlatı, ne yazık ki Dersim için bir toplumsal yıkım projesinin dayanakları olmuştur”, diye bir gerçeğin altını çizerken “Dersim toplumsal yıkımına” kalem oynattığının ayırdın da olamıyor.
           3) Dergide “Alevilikte pir olmaz” deniliyor. Kanıt olarak Aleviliğin (İslam’da) yerinin olmadığı belirtiliyor. Aleviliğin İslam’da yeri olmayabilir, ne ki Alevilik pirsiz olamaz. Pir yol gösterir. Oysa Dersim’de pirler (seyitler) talipten fazla hiçbir inanç veya sistemde öğreten öğrenenden çok değil, olamaz da. Bu pir olmayışının kanıtı değil. Olsa olsa var denen şecerelerin olmadığının veya sahteliğinin kanıtı olur.
           “Alevilik çağdaş bir yaşam biçimidir ve kitabı yok” deniyor, doğrudur. Eskiye dayalı bir kitabı olsaydı çağdaş olamazdı. Bu Aleviliğin yaşamda kuralı yok anlamına gelemez. Mürşit, pir, rehber, talip, cem, sema, ikrar kabullerine sıkı sıkıya bağlı bunlar olmazsa olmaz.
             Ayrıca dergide “…Oysa babası ve annesi Alevi olmayan hiç kimse Alevi olamaz” deniliyor, ki bu da yanlıştır. Bu kanı Alevi talip için değil. Kimi Alevi pirleri itibar edinmek için Peygamber soyundan olduklarını savlar. Bu nedenle soyunun bozulmasını istemez. Öte yandan Alevilikte yol gösterici (pir) belden veya yoldan gelir kabulleri geçerli. Doğrusu Alevilik bir inançtır, ilgi duyan herkes Aleviliği kabul edebilir, engel olunamaz.
           4) Munzur dergisi yöneticisi kaleminden “Seyit Rıza aşiretine karşın Kureyşan Aşiretinin yiğitliğinin” konu edilmesi talihsizliği bir “aşiret kışkırtıcılığı” içgüdüsüdür.
           5) Kalan Yayınları, Dersim halkını, inancını dilini yadsıyan, aşağılayan, hakaret eden Nazmi Sevgen’in Zazalar ve Kızılbaşlar ve Neşit Hakkı Uluğ’un Derebeyi ve Dersim kitaplarını bilerek yeniden yayımladı. Kendi parasıyla bastığı kitaba;
“Neşit Hakkı her ne kadar bölgeye gelip güya izlemlerde bulunmuşsa da, yerel halkla bir ilişki kurmamış, kuramamıştır. Gazeteci sıfatıyla, gazetecilik yapmaktan çok, yanlı ve yanlış bilgiler vermek, üstelik yine gazeteci ve gazetelik adına yöre insanının yerel hayatını, kültürünü, yaşam biçimini kötülemek için bir ‘görev’ üstlenmiştir” notunu düşer. Tunceli insanına bu “görev” nedeniyle yazılan aşağılama ve hakareti reva görmek “yanlı yanlış” bilgileri bilerek yayınlamaya ne demeli? Pes doğrusu. Bir Tuncelilinin ayıbı olmuyor mu? Özetle bu yakıştırma ve kirletilmenin bir satırını bir başkası yapsa, salt Tunceli’den değil ülkeden kovulurdu!
           Yazımın başında “Dersim, Anadolu için neyse Munzur, Dersim için odur” demiştim.
            Alevi çağdaş yaşamı “Evlad-ı Resul” veya aşiret sevdasıyla Şiileştirmeyelim.
            Munzur ismiyle hepimizindir, kirletmeyelim ki coşkusunu yitirmesin, hep berrak aksın.
Not: Uyarılarım kimseye özel değil. Amacım “toplumsal yıkıma” engel olmak. Yanlışa pirim vermemek
                                                                                       ***.

          BİLAL AKSOY’A AÇIK MEKTUP

          Bilal Bey,
          Siz benim için bir önemli kişisiniz. Bu, sizi Dersim’den Portreler’e almamla belgeli. O zamanki tedirginliğinizi memur olmanızın çekincesine yormuştum.
        Dersim’den Portreler’deki amacım; yöre kökenli, iz bırakan ünlü kişileri, verimli kültür araştırmacıları, sanatkar, yazar, çizerleri özetle Dersim’in somut kültürünü yansıtan değerleri bir kitapta toplamak, ülke kültürüne olan katkılarını sergilemek, böylece Dersimli-Tuncelili olmanın potansiyel suçluluktan kaynalanmış ürkütücü  imajını silmekti. Bu başlangıç, yöre kültürü ve halkı üzerindeki haksız baskıyı hafifletmeye yönelikti. Başarılı olabilmenin koşulu; öncelikle bu ‘değerlerin’ yöre insanı olmaktan kaçmayan, (hatta gurur duyan) anadilini konuşmanın çekincesini üzerinden atan, yöre realitesini kültür değerleriyle yoğuran, var olan inanç ve yaşam biçimini ele alan, sonradan edinen kirli bağnaz inancı dışlayan, bunun yerine dayanışmalı çağa uyumlu araştırmaları yayan, yaygınlaştıran nitelikli bilgi toplumu yaratmaya katkıda bulunmak.
       Yöre insanının; doğa ile bütünleşen yaşam geleneğini, dilini, inanç kültürünü, duyuma dayalı yalan dolanla bezenmiş “Dersim Etnografyası” adı altında çürük ilkel “menkıbelerle” dağın taşın gölgesinde bırakıp, aşiretçiliğin hortlatılacağını düşünmemiştim.
      “Munzur Dergisi”nin birinci sayısındaki yazınızı görünce sevinmiş, okuyunca da gerilmiştim. İkinci sayıdaki yazıyı okuyunca donakaldım. Sizlerden, çağa uygun, ileriye dönük araştırma umarken, geriye angaje, ısmarlama inkarcılığı yeğleyen bir tutum içinde görmek, benim için şaşırtıcı oldu.
       Anadiliniz olan bir dili yadsımayı, nedeni ne olursa olsun, size yakıştıramadım. Buna, ne sizin ne de bir başkasının yetkisi var. Bunu bir yenilik, bir yeni bulgu, bir kültür öğesi sanıyorsanız başkaları sizden önce yapmış ve gerçeği yansıtmadığı için başarısız kalmıştı. Nitekim ırkçı egemen erk yanılgısını anlamış ve bazı gerçekleri kabul etmiştir. Sergilediğiniz, yaşam içeriğinden yoksun bu eski ırkçı serüvencilerin mizah tarzlı kelime oyunlarına, ırkçı politikasına özenle Dersim halkını ve dilini yadsıma çabası denebilir.
        Sizinle karşılıklı konuşma, yanlış bulduklarımı bizzat size söylemek istedim. Sizi bulamadım, Munzur Dergisinin yetkilisine eleştirimi yazıp verdim. Size ilettiğini söyledi. Olumsuzluğun devamı, beni bu satırları yazmaya zorladı.
       Yazınıza uyumlu mizah ile, sözünü ettiğiniz “bin bir” dilleri belirterek yapacağım eleştirimi, olgunlukla karşılayacağını umarım. “Maksadım kimseyi incitmek değil, rast gelen yere manzarayı koymak”.
        Tanıyamadığım Bilal meğer neymiş! Felsefe ötesinde, eşine az rastlanır, hatta güç bulunur bir dil uzmanı! Aşağıda sayılan diller sizin yararlandığınızı belirttiğiniz dillerdir.
         Yazı şekli ne olursa olsun: Latince, eski Türkçe, Arapça, Farsça, Acemce, Gürcüce, Pehlevice, Ermenice, İranî diller, eski Anadolu dilleri, Hint-Avrupa dilleri, “tablet” dillerinden tutun da Kappadokia, Helen, Deylem, Bithnia, Luvin, Zendece, Sanskirt, Akad, Fin, Moğol, Wollance’den özetle, 72 millete karşın neredeyse 172 dilden örnekler veriyorsunuz. Bunları nerede öğrendin sahi ?
         Bu uzmanlık dalının bir belgesini önceden bana verseydin de “portrene” iliştirseydim olmaz mıydı? Konuşmaktan çekindiğiniz, kaçtığınız, anadiliniz Kürtçe, öğreti dili Türkçe de bu 99 luk tesbihe imame niteliğinde.  
        Bu dil uzmanlığınız, övgüye değer, Bir Tuncelilinin bu diller uzmanlığı, değil ülkemiz dünya için büyük kazanç. Niçin başka konuda hizmet veriyorsunuz anlayamadım?
         Ne ki, sizin ölçüyü aşan bu kelime oyunlarına “yer adlarının kökenleri” değil de “diller arası eğlencelikler” deseydiniz kimsenin bir diyeceği olmazdı, hatta eğlenceli olurdu!.. İsimlerin kökenine, geliş şekline göz yumulmuş, inkar yansımış. Kelimeleri orijinallerinden soyutlaman, daha çok “olasılıklara” yer vermen, yani “Dersimce üzerinden paslaşman”ın ciddiyetini gölgelemiş.
        Bilal Bey, her dilin kendine has özellikleri var, bunlara saygılı olmak gerekir. Dil uzmanlığınızın pratiğinize yansıtılmadığı kanısındayım. Kürtçe değerlendirmeleriniz (mizah yapmıyorsan) çoğu yanlış. Kürtçe’deki q-w-v-é harflerini atıp yerine aynı sesleri vermesi olanaksız olan (k-ğ-v-e) harfleri koyamazsın. “bin bir” dilden örnek vermen sizi bu yönde doğrulamaz, aklamaz. Ben de Türkçe’yi ilkokulda öğrendim. Şayet diğer dillerdeki değerlendirmelerin bildiğim Türkçe ve Kürtçe gibiyse nafile! Bu iki dilde, yazdıklarını çok değil, bir iki örnekle somutlaştırırsak:
       Dersim’in aslı Desım’dır, “saré maé desımı” diyorlar. Dé Sımi, Türkçesi Sıme verilen yer demektir. Detaya girmeden, tarihçiler Sım’ın bir kral olduğunu söyler, sende bilirsin.
     “Mexundu” Kürtce bilen için açık, Me =biz, xundu =okuduk, Türkçe’de (okunan yer, okul) anlamına geliyor. Bunun gibi “Qalan” =yaşlı anlamımdadır, bunu “Kalan” yazmak, “Qıl” =taş yığını-dumura uğramış odun köküdür. Qıl’ın (Kıl) yazılması, böylece bulunan bu yeni Türkçe kelimeleri değerlendirme, bir “asimile” değilse talihsiz bir araştırma olur.
     “Gulbari” sözcüğüne “Türkçe” demeniz bir gülmece. Kürtçe, “bari” =ince ve gule =boğaz, Gulbari =dar veya ince geçit anlamındadır. Sanırım bu gülmeceyi Erbekanın “gulu gulu dansından” esinlediniz. Bu gülmecelerle yetinmiyor:
      “Xormek” yerine Hormek alıyorsunuz. Sonra “tablet” yazılarını inceliyor, “ Hormek”in karşılığını bulamayınca şöyle buyuruyorsunuz!
        “Hormek, bu adın Farsça Hurrem “ek” takısından oluştuğu görüşündeyim. M. Şerif Fırat mensubu olduğu Hormeklerin aşiret oldukları yanılgısına düşmüştür. Aynı yanlış görüşü Ali Kemal’de Erzincan adlı eserinde 387. sayfada iddia etmiştir (Munzur Dergisi, sayı: 2, s. 6).   Hoppala, al sana, dil uzmanı toplumbilimciliğini! Var olanı ” inkarı”, bilim dışıdır.  
        Ayrıca bu, aşiret çatışmasına ayıplı bir çağrıdır. Xormek Aşireti olsa ne olur olmasa ne olur? Aşiret dönemi gerilerde kaldı, bu çağda bu çağrıya gelecek adam da bulamazsın (Munzur Dergisi de buna, aşiret bazında yanıt verecek varsa yer veririm diyor). Sizleri bu inkarcılığa, halkları, kavimleri yadsımaya ilkelliğe iten nedeni anlamakta zorlanıyorum.
        Aziz Nesin, bu tip kirliliğe yol veren inkar politikacıları için, “Ben salt Türkiye’nin değil dünyanın tanınmış yazarlarından biriyken …bu ‘kart-kurt’ ses benzetmesinden esinlenerek Kürtlerin Türk olabileceği gibi bir büyük gülmeceyi ortaya koymaktan aciz kaldığımı itiraf ediyorum” demişti. Biri “yerinde keşif yapılmasını” istese ne görülür? (Ali Kemal, M. Şerif Fırat’ın varlığından söz ettiği kavmi görür. “Bilal yok” demek ayrı, “Bilal’ın fikri yok” demek ayrı şeyler.
        Bilal Bey
        M. Şerif Fırat, Xormek Aşiretinin tarihini yazarken “X” harfini H yapmış, ondan Hurrem, Hurremden Harzem türetmişti. “Harzemler Türktür öyleyse Hormek Aşireti Türktür” neticesini çıkarmıştı. Aynı mantık ve kelime oyunları sisteminin bir ardılı durumdasınız. Irkçı egemen gücün savı: “Kürtlerin Türk olduğu”. Siz “Xormek Aşiretini “yok sayıyorsunuz, sanırım “kaş yapayım derken göz çıkarıyorsun”. Muhatabın bu egemen güç olur.
         Bence göz ardı ettiğin, önemli nokta: Dersim’de son yıllarda, Ermeni ve Kürtlerin yaşadığı somutu.  Bu halkların dilleri dururken ‘Fince’, ‘Sanskritçe’ dillerinden kök arama niye? Bu yaptığın, devletin bu dilleri Türkçeleştirme politikasına bir katkı mı?
      “Nazimiye” sözcüğünü bir sonraki yazınızda ayrı değerlendirdiğiniz gibi, birçok değerlendirmelerinizi de değiştirmek için önünüz açık. Yazan kalem, önce kalem tutan ellere, sonra okuyucuya ve halkına saygılı davranmak zorunda.
       Kanıt ararken, kendinizden alıntı yapmanız, bence hiçte hoş ve etik değil.  İşlenmemiş Dersim kültürüne kazmaya vuran vurana.   
       Bilal Bey
      Kötü örnek olmanı istemiyorum, yazdıkların gerçeği yansıtsın. Diyelim ki mesleğinde bu savrukluğu göstersen, sanırım yaptığın öğretinin getirisi bildiğin Arapça’da “mafış” olur.
      Benim üzerinde durmak istediğim, yörenin, dolayısıyla ülkenin yararı için her topluluğa, her inanç kesimine eşit uzaklıkta bulunmak, halklara ve dillerine saygılı olmak. Olasılıklar birden çoktur; “yanlış”, cahil toplumda yazılı belge olur, düzeltmek güçleşir.
       Anlamlı adına sığınıyor ve örneklerini; “BİL-AL” diyorum. Yanlış seçenek Ak-Soy’u kirlenmeye götürür. Kendinden uzaklaşma, gözlerinden öperim.   Temmuz 2000
                                                                                              ***

DERSİM ÜZERİNE PASLAŞMA*

         İki ayda bir çıkan “YOL” Dergisinin 7. sayısında, Cemal Şener’in “Alevilerin Etnik Kimliği” başlığı altında bir yazısı yayınlandı.
Bilindiği kadarıyla, Şener’in çalışması, daha çok “Alevilik” üzerindedir. Şener gibi birçokları yaşayamadığı Alevi inancını “ehlibeyt” yolunda Hz. Ali’ye dayamak ister. Aleviliğe kaynak aramak için  Arap çölüne düşenlerin karşılarında, “Sünni” Hz. Ali’yı bulmaları  kaçınılmaz olur. Böylece bir belirsizliğin içine girerler.  Alevileri bir yerlere yamama istekleri coşar. Ne aradıklarım bilemedikleri için de bulduklarının ayırdına varamazlar. Vardıkları Şii-Sünni yol kavşağında, “yolsuz” düşüncede yeni edinimlere, yeni savlara, yeni anlaşılmazlara sürüklenmeleri kaçınılmaz olur…
       Şener yazısına, “Etnik” ve “dinsel” dil ayrımına birer satırla yer verdikten sonra, Martin Van Burunessen’den şu alıntıyı yapar:
Ritüel dili olarak yalnız Türkçe kullanan ve hatta çoğu Türkçe aşiret adlarına sahip olan Kürtçe ve Zazaca konuşan Alevilerin varlığı… Hem Türk, hem de Kürt milliyetçilerinin bu grupların muğlak kimliklerini kabul etmekte güçlükleri olmuş ve bunlar, sıkıcı ayrıntıları örtbas etmeye çalışmışlardır…”
       
Dersimlilerin nerden geldikleri sorusuna, resmi tarih ekolüne bağlı olanlar, liberaller, birçok Türk akademisyenince bu soruya verilen cevap; bunların Kürtleştirilmiş (ya da Zazalaştırılmış) Kızılbaş aşiretleri olduğudur.”  Birilerinin sanısı. Burunessen; Alevilerde inanç dili olarak Türkçe kullanıldığını, Türk ve Kürt milliyetçilerinin kimliklerini kabul etmekte zorlandığını, Türk resmi tarih ekolüne bağlı olanların, “Dersim-lilerin Kürtleştirilmiş Kızılbaş Türk aşiretleri” olduğunu düşündüklerini belirtiyor.
Şener, Burunessen’nin bu satırlarını yorumlarken “Burnessen’in yukarıda yazdıklarından şu sonuçları  çıkarıyor:
a) Kürtçe ve Zazaca konuşan Alevilerin neredeyse tamamı Türkçe konuşuyorlar
b) Bu yazılanlardan bazı çıkarsamalar yapmak gerekirse; Aleviliğin Türklerle tanışması İslam’la tanıştığı 10-11. yüzyıla dayanır. Demek ki bu kitle (Alevi Kürtlerden söz ediyor -y.n.) Alevilerle tanıştığı yıllarda Türkçe konuşuyormuş

      Bu dar alanda, bu büyük netice, yazarı Burinessen’e değil, yorumu getiren Şener’e nasip oluyor!
     Yazı, Dersim üzerinde “etnik” paslaşmalarla sürdürülüyor. “Alevilerin Etnik Kimliği” amacından saptırılarak, belirtilen konuda, yetkili-yetkisiz kişilerden alıntılara, kendine özgü anlamlar yükleyerek mantık sınırlarını zorluyor. Paslaşmaları Dersim halkının etkinliği üzerinde yoğunlaştırıyor. Şöyle ki; Dersim halkının “önceleri Kızılbaş Türk aşiretleri olduğu” sonradan Kürtçe öğrendikleri varsayımı, “tüm Alevilerin Türk olduğu” ile de yetinmeyerek, “Kürtlerin Türk olduğu”, “Kürt kimliğinin inkarı”nı yineliyor. Yazının içeriğinde yer, yer “Dersim Alevilerinin etnik kimliği” ile ilgili gereksiz, yanlış karmaşık yaşam dışı yakıştırmalara da yer veriyor.
        Özetlersek,  Şener, “Alevilerin Etnik Kimliğini” araştırayım derken; “Anadil” ile “inanç dilini” Türk ile Arabı, Kürdü, yerindeyse “sap ile samanısaz ile kemanı”  karıştırmış. Dersim aşiretlerinin anadillerini “yok sayarak” “inanç dili Türkçe” ya da “Kürtçe gulbang yok” diye “Dersim aşiretlerinin Türk oldukları” varsayımına gidiyor. Bu varsayımı yönünde amacına yönelik bir de alıntı yapar:
Burinessen, Dersim bölgesini iyi bildiğine inandığı iki kişiyi gösteriyor… Nuri Dersimi ve Eski Erzincan Valisi Ali Kemali. Bunlar ‘hiç Kürtçe gülbank yoktur’” demişler. Bu yanlış tespit, Şener’in doğumundan sonrası için kısmen geçerli. Başka bir söylemle Dersim için değil, Tunceli inanç dili için geçerli. Dersimlilerin inanç dili, anadili Dimili’dir.
       Diğer yandan “Dersimi en iyi bilen” dediği bu iki kişi Dersim aşiretlerinin Kürt olduğunun savunuluculuğu ile ünlü. İkisi de (özellikle Dersimli) Dersim gerçeğinin içinde bulunmuş, Dersim yaşamının en güvenilir tanıkları… Araştırmaları, bulguları, savundukları yaşam gerçeklerini yazdıkları için, ırkçı-inkarcı ekolün boy hedefi olmuş. Madalyonun bu ön yüzünü gizlemek, bunları salt “Kürtçe gülbenk yok”la anmak büyük çelişki ve de haksızlık. Ana unsurlardan yoksun bir “varsayım” inandırıcılıktan uzak olur. “Alevilerin Etnik kimliği” başlığı altında Alevileri tek soya indirgeme, en az bin yıllardan bu yana Kürtçe konuştukları bilenen Dersim Alevilerini “Türkmen aşiretidirler, sonradan Kürtçe öğrenmişler” gerekliliği “Kürt Kimliği”ni yadsıma çabası, öncelikle Alevi yaşam felsefesi ile bağdaşmaz.
      Yazarın yaşam gerçeğinden soyutlanan bu sanal varsayımlarına katılmak olanaksız. Yanıt vermek belki şaka ile karışık olur ki, bu da becerilmesi güç, “Nesin” ustalığını gerektirir.
       “Dersim’den Portreler” kitabımda boy veren, Dersimli yazar Şener’i, Dersim Alevileriyle ilgili yerel gerçeklerle yüz yüze bırakmanın yararlı olacağını düşünüyorum. Dersim aşiretlerinin asırlara uzanan bir yaşam gerçeği var. Öncelikle “Türk aşiretleri sonradan Kürtçe öğrenmişler” savı, yaşamı süren “Kürt realitesine” aykırı. Diğer yönden “yoktan var olma” bilime ters. Bu varsayım bundan sonra kimi bilgi yarışmalarına konu olursa şaşmam. Örneğin sormazlar mı? Türk Kızılbaş aşiretlerini kim Kürt yaptı? örneğin:
Bunlardan hangisi doğru? 1) Araplar, 2) Osmanlı, 3) İslam, 4) C. Şener
Sunucu, heyecanı doruğa taşırken hecelemez mi?
C. Şener mi muuuu aacaaabaaa?      “Yarenlik” bir yana detaya girmeden, yukarıda saptanan varsayımlarını değerlendirirsek Şener;
        “Türklerin İslam’la (yani Arapla-Arapça ile) tanışması 10-11. yüzyıla dayanır” diyor. Peki o tarihten bugüne dek, Türkler de Kürtler de Kuran’ı Arapça değerlendiriyor, ezanı Arapça okuyor. Yani “Ritüel” denen inanç dili Arapça oluyor. Yaşantı somutu  bu. Bu gerçekten hareketle, biri kalkıp Türklere veya ibadetini “Arapça” yapan başka bir ulusa “siz Arapsınız, anadilinizi sonradan öğrendiniz” diyebilir mi? derse ciddiye alınır mı?  Türk olmayan Alevilerin, ibadetlerini anadilleri dışındaki bir dille yapması da doğal.
        Dersim gibi anadili Kürtçe olan yerlerde Şeyh-Seyitler, anadili kullanımları, biraz da ayrıcalıklarını, bilgeliklerini gösterme çabasından kaynaklanır, kaldı ki Dersim Aleviliği İslam’la sınırlı değil, daha öncelere dayanır. Heterodoks bir inanca sahip olan Dersim Halkı, ibadetini anadili olan Dersimce ile yapar. Ancak mürşit, pir önderliğinde başka dillere de uyum sağlar.
         Hep geri adımla zaman geçirenlere, gerçekleri arayanlara anımsatmakta yarar var. Düne değin Kürt kimliğini inkar eden resmi görüş değişti. Bugün birçok devlet adamı, Genel Kurmay, Cumhurbaşkanı (Demirel bile) “Kürt Realitesini” kabul etmiş durumda. M. Yılmaz “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” diyor. Bu uğurda çok uğraş verildi, olumlu olumsuz dersler alındı. Şener bu gelişmeden “bihaber” olabilir mi?    Bu köprünün altında çok sular aktı. Bir gerçeği, var olanı inkarın kimseye yararı yok. “Türk olan Aleviler 10-11. yüzyıldan sonra Anadolu’ya gelip Kürtçe öğrenmişler” savı inandırıcı olabilir mi? Peki nedir bu “demode” ırkçı devşirmeler?
          Aynı şekilde, “Kürt bölgelerinde yer ve aşiret adlarının Türkçe olduğu savı gerçeği yansıtmıyor. Yer veya aşiret adlarının değiştirilerek orijinallerinin göz ardı edilmesi, pek çok yazar başta olmak üzere çok kişiyi (bilerek-bilmeyerek) bu yanlışa sürüklüyor.
          Son yıllarda çoğu “Araştırmacı-tarihçi” yazarın benzeri gerçekleri arkasına almaları anlaşılır gibi değil. “Dersim’in aslı “Désım”dir. Dersimliler, “Sare mae Desımi” derler. Dikkat edilirse Bruinessen dahi “Désım” diye doğrusunu yazıyor. Doğrular çarpıtılarak yazılıyor. Örneğin en sık kullanılan “Düzgün Baba”nın aslı, “Dizgin Bava”dır. Düzgün Baba, Sultan Baba denmesi bir Türkçe kolaylığıdır. Alevilikte “dedelik var”. “Baba”, “devlet baba”, “mafya babası” bu çağın kavramlarıdır. “Kalan” aşiret adının Türkçe olduğu 1980 sonrası Tunceli Valisi Kenan Güven’in savı. İşte kalan diyorsunun çünkü siz Türksunuz  diye yoksul kalkı Türk olduğuna ikna ediyor. Bu bir dil hilesidir. Q nün türkçesi k olunca bu ironi yaşanıyor. Okuma yazma bilenler bu değişimin ayırdında.
          Değiştirildiği bilinen, kelime oyunlarıyla “soy-sop” veya “anadil” belirleme çabaları cehalet değilse, art niyettir ki, bu da dürüstlükle bağdaşmaz. Aleviliği Türk, Kürt ya da başka bir etnik kesimden ibaret görme, gösterme çabası çağdışıdır. Hacı Bektaşi Veli 72 milleti bir bilir. Mevlana “Kim olursan ol, gel” diye insana kucak açar. Bunların yanında Türk, Kürt ne fark eder.
        “Tek soy, tek inanç” istemi doğaya, doğa kurallarına aykırıdır. Doğayı süsleyen gökkuşağı renkler harikası. Soyu, inancı teke indirgeyenler, ışıktan arındırılan boğa gibi tek renge duyarlı, o da kırmızı… Kırmızıya saldırı duyarlılığı karanlıkta oluşur. Kırmızıya duyarlılık; karanlıktır, yozluktur, kindir, kandır, savaştır ölümdür. Son yıllarda yaşanılanlardır. Irkçılığın iktidar erki içine sızması, Hitlervari faşist ırkçılığın varlığı, etkenliği, günün siyasetinde gücü “şehit” kanına dayalı, ancak “şehit” tabutlarının arkasında ayakta durabiliyor. Türk-İslam Sentezi, ırkçı düşünceyle bağnaz-gerici düşüncenin bileşimidir. Uyumsuz bir bileşendir. “Üstün ırk” düşüncesi, “ümmetçi” düşünle bağdaşmaz. Ne varki,  tüm Aleviliği, Alevi kuruluşlarını (Hacı Bektaşi Veli benzeri dernekleri) bu yapay birleşim kuşatmış durumda.
      “Son 30-40 senedir iktidar erkini elinde bulunduranların da yanlış uygulamalar, değerler içine düştüklerini net bir şekilde gözlemlemekteyiz. Anadolu Aleviliği, toplumumuzun ulusal kültürel yapısı içinde insancıl, çağdaş laik demokrat değerlere inatla sahip çıkmıştır… İşte bu Alevi kültürel yapısı adeta yıkılmaya, pasifize edilmeye çalışılıyor Dış ülkelerden gelen raporların birinde “Alevileri ya siz Sünnileştirin veya biz Şiileştirelim” deniyor” (Batı ve İrtica, Atilla Erden).
        Bu süreçten yana, Aleviliğin çağa uyumlu gelişimine ayak uyduramayan birçok Alevi dedesi, “ehlibeyt” belirsizliğine itiliyor. Ehlibeytin yaşam gerçeği ise Sünniliği zorunlu kılar (Hz. Ali, Sünni kabullerini yerine getiriyordu, nitekim camide namaz kılarken öldürüldü). Soylarının asırlarca namaz kılmadığı, oruç tutmadığı gerçeğine karşın, çıkmaza düşen Alevilerin yeni yaptırımlara, davranışlara sürüklendiğini izliyoruz. Örneğin “Kuranda namaz da yok, oruç da yok” söylemi, bir milyar insanın kabullerini hiçe almaktır. İnanç özgürlüğünü yadsımaktır. Bu özgürlük bugünün koşullarında en çok Alevilere gerekli.
         Çağı yakalamakta güçlük çeken seyitler “uhreviliklerini” (ehlibeyt ardılları) olduklarını “ifade etmek için, Aleviliği Sünniliğin bir türevi durumuna sokmaya çabalar. Bununla mürşit, pir, rehber işlevlerini “imam”a yüklerken kendi varlıklarını “hiçe” saydıklarının bilincinde olamıyorlar. Dersim Alevileri üzerinde oynanan oyun tek yönlü değil. Bu nedenle, gelen vuruyor giden vuruyor.
       Cemal Şener, “annesinin Türkmen, “ama babam, dedem Tunceli-Ovacıklı idi. Babam kendisini Türk olarak ifade edince onun asimilasyon sonucu Zazalığı değil de Türklüğü savunduğunu düşünüyordum. Babam ise ısrarla 30 yıl boyunca bana kendilerinin Horasan’dan gelen Türkler olduklarını Zazaca’yı sonradan öğrendiklerini bana anlatmaya çalıştı” diye yazar.
         Şener, kendisinin Türk olduğunu, “Türk ve Alevi tarihini” okuyunca anladığını belirtiyor. Ancak bir önemli noktaya açıklık getirmiyor. O da şu: Okuduğu bu “Alevi Türk tarihlerinde” varlıklarını kabul etmediği hangi emperyalist Kürt veya Zaza devletinin baskısı ve hakimiyeti altında kaldığı?   Babasının sözünü ettiği “Zazaca’yı” sonradan hangi koşullarda nerede, nasıl, niçin, pratik mi, kitabi mi nasıl öğrendiği?
       
“Aşiret düzeni, tarih içinde önemli bir süreç. Bu süreçte aşiret ya da aşiretler, topluca gerçek bir okuma yazma kültürünü edinemediği sürece, anadilleri binlerce yıl öncesini yansıtır. Aşiret yaşamında soy sop belirlemede anadil en önemli ölçüdür.
Aşiret; hezbet, aile, bireyi kapsar. Dil değişimi bu bütünü içerir.
           Modern bir toplum veya kültür aşamasından söz ediliyorsa o topluluk aşiret düzenini aşmış, çağdaş topluma karışmıştır. Böyle bir topluluktan söz edilmediğine göre asırlar öncesinde anadilini terk edip yeni bir lisan edinmeden söz edilmez.
         “Alevilerin Etnik Kimliği” için seçilen alıntıların tutarsızlığı bir yana, seçilen kimi kanıtların içeriğindeki gerçeği saklı tutma yakışık almaz. Örneğin deniliyor ki:  “Alaattin Keykubat, Bağın’ı ziyaretinde Yah Mansur’a bir şecere vermiştir… Bu şecerede 12 aşiretin Türk olduğu söylenmektedir.”  Oysa bunun yanlışlığının noter kanalıyla kanıtlandığı çok oluyor:  
         Tunceli Valisi Kenan Güven, bu şecereleri ele geçirir. Ankara’ya getirerek Diyanet İşleri Başkanlığı’na verir. Yeminli tercüman Süleyman Yaşar tarafında bu şecerenin çevirisi yapılmış ve Ankara 2. noterliğince 06.02.1987 tarihinde onanmıştır.
        Cumhuriyet döneminde ilk kez M. Şerif Fırat’ın sözünü ettiği, gündeme soktuğu bu 40 sayfalık şecerede “var olduğu” ileri sürülenler:
1) 12 Aşiretin “Türk” oldukları kaydına rastlanmaz.
2) “Talip” 12 aşiretin soyu, milleti belirtilmemiş (40 küsur sayfalık şecerenin sureti ben dahil çok kişide var. Daha fazla bilgi ve 12 “talip” aşiretin o zamanki ve yeni adları, şecereye sonradan eklenen “virüslü” bilgiler içinde,  “Dersm Civarik İKİ UÇLU YAŞAM   s. 124-136) eserde var . Yazar Şener, bilincinin “baba inancına” dayandığını vurguluyor. Oysa Hz. Ali, “çocuklarımız bizimle aynı düşüncede olursa biz onlara bir şey vermemişiz demektir” der. Çağdaşlaşmayı önerir.
          Şener, 1951 Tunceli doğumlu. Babası Dersim doğumlu. Babasıyla eş düşüncede olması beklenemez. Ancak baba “Dersim’in yok oluşunu görmüş. Vietnam Sendromu” gibi “Dersim Sendromu” mağduru. Bedeli kan olan korkunun bu kişiler üzerinde bıraktığı yıkım, yok olma psikolojisi yadsınamaz. Çocuklarını, başına gelen belalardan sakındırmak için de olsa öyle konuşabilir. 38 öncesi kuşak bunu çok iyi bilir. Babasının Türkçe’yi sonradan öğrendiği için, 38’den önce bu öğretisini savunduğu Dersim’in aşiretler sultasında inandırıcı olamaz.
          Cumhuriyetle “Horasan’dan gelme” söylencesi gündeme girdi. Bunu Türkler de söyler Kürtler de söyler. Ancak hiçbir Dersimli aşiretçiliğin dorukta olduğu dönemde “soyu” öne almamış. Aşiret-seyitlik gündemi değiştirilmediği içindir ki “etnik”liği belirsizlik içinde, “ehlibeyt” veya “Ali Soyu” bu nedenle gündemde. Dersimliler “Zazayım, Zazayız” dememiştir, demez de. Dersimliler, Bingöl’de, Palu’da yaşayan Zazaca konuşan Sünnilere “Zaza” derler. Dersim Dimilisine Zaza demek yenidir. Sanırım bu ayrım -ayrı tutma- amaca yönelik başlatıldı. Dikkat edilirse Şener’in yaptığı alıntılarda, özellikle Kürt ile Zaza ayrı etnikmiş gibi gösterilmekte. Bu gerçekler karşısında Şener’in beni doğrulayacağına eminim.  Sn. Şener’in yazısının sonunda belirttiği şu satırlarına katılmamak olanaksız;
         “…Değişik düşüncelere karşın kim nasıl dilerse kendini öyle ifade edebilir… Alevi olan bir kimse Türk de olabilir, Arap da olabilir, Arnavut veya Kürt de olabilir… Türk olup Aleviliği veya Sünniliği benimseyebileceği gibi, Kürt olan birisi de Aleviliği, Şafiliği veya başka inancı benimseyebilir”. Neticede birleşiyoruz. Birbirimizi anlamamak için hiçbir neden yok. Geriye değil, ileriye atılan her adım bizi yeni ufuklara, çağdaşlığa taşır. Yeter ki çağdışı çürümüşlüğün içine geri adım atmayalım.
        Kişisel hal tavır, düşün niteliklerimiz, etkenliğimiz ayrı da olsa, aynı bölgenin aynı ülkenin “mürekkep yalayan” insanlarıyız. Amacımız bir, ülkümüz bir; demokratik bir ortam, çağdaş ilkeler, eşit paylaşım, özgür düşünce, hoşgörülü yaklaşım, barış içinde, birlikte coşkulu bir yaşam. Bununla da kalmayarak bu coşkuyu sınır dışına taşıyarak evrensel insanla paylaşmak…
                                                                                                                          ***

         KÜLTÜR EMPERYALİZMİ VE MUNZUR’UN KUZULARI*

        Elazığ’dan sonra gözaltılar ile kuşatılmış bir bölge karşınıza çıkarsa, anlarsınız Tunceli sınırına girdiğinizi… Gidiş-geliş yolunun orta yerine yerleştirilmiş ilk kontrol noktasının ayırdına, üzerinde kocaman harflerle yazılmış “NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE” ibaresi ile varıyorsunuz. Bu ifade, bin bir duygu, coşku, çoktan göremediği eşe dosta kavuşma özlemi, doğa ile özdeşleşme umarı içinde olanlar üzerinde yanlış bir izlenim bırakıyorsa da, ulusal birliğin önünde engel oluşturabilecek olumsuzluklardan kaçınmak gerekli. Ulusal birliğin, beraberliğin çıban başlarını kaşımanın yeri mi?
– Çek kenara, kimlik kontrolü…
          Bir taraftan kimlik gösterirken, diğer taraftan sosyalizmin Türkiye gündeminde olduğu günlere döndüm… Yıllar önce aynı yolda “Tunceli” yazılı yol levhalarından, “Tunceli” silinip yerine “Moskova’ya gider” yazıldığını anımsadım. O zamanlar sosyalizm, komünizmle eşdeğer sayılıyordu. “Halk” gerçeğinin ayırdına varan, sömürüden, sömüren ve sömürülenden, emekten söz eden, kimliğini kaşıyan, anadilini konuşan; egemen güçlerce “azılı komünist”, “devleti bölücü”, “ayırımcı”, “düzen yıkıcı” sayılıyordu (hoş, bugün de böyle ya). Bunların başında da Tuncelili gençler geliyordu. Oysa bugüne değin bu gençlerden, ne vatanı bölen çıktı, ne de birinin Moskova’ya gittklerini yazan, duyuran oldu.
          Dersim, Anadolu’nun kültür kaynağı, özgür düşünce üreticisi atak kişileriyle tanınır. Dersimli Abdullah Cevdet, Hüseyin Avni Ulaş, Lütfi Fikri, Dersim’in “muhalif” karakterinin en güçlü örnekleri. Üçü de Osmanlı ile çatışmış, Cumhuriyet döneminde İstiklal Mahkemelerinde sürünmelerine karşın dürüst karakterlerinden ödün vermeden, Osmanlı’dan Cumhuriyete; insan hakları, hürriyet, demokrasi yolunda “kelle koltukta” savaşmışlardır. Dersimli Sey Qaji, Sa Heyder (Seycan), Davut Sulari, Mahsuni Şerif, Arif Sağ, Daimi, Yavuz Top ve nice değerler, birlik içinde insanca, kardeşçe yaşamaktan yana, Anadolu mozaiğinin gür seslerinden bir demet…
        Bu kapalı bölgede; Dersim’den Tunceli’ye; insan en yüce varlıktır. Hak-hukuktan yana, emekten yana, birlik beraberlik için çağdaş özgür düşünce önderliği bugüne değin sürdürülmüş ve sürdürülmektedir.
        Osmanlı, Dersim üzerine sık sık sefer düzenlemişse de aşiretlerin birleşmesi, coğrafi güçlükler karşısında başarılı olamamıştır. Bu nedenle “Dersim’e sefer olur zafer olmaz’ denir (Bu kanıksama ve yaşam biçimi sonunda Dersimliye çok pahalıya ödetilmiştir). Değişen koşullar karşısında “Dersim’de kültür emperyalizmi seferleri olur, zaferi olmaz” diyebilir miyiz?
       Köyünden uzaklaşıp Anadolu’ya veya dış ülkelere gidenlerin Tunceli’ye dönüşlerinde kavuştukları annelerine “oh my mother” (oy anneciğim) yerine “dayê” (anne) veya “daka mı” (annem benim) demelerinden daha doğal ne olabilir? Olmuyor işte!
      Tunceli, her türlü düşünce ve atılımın baskıya dönüştürüldüğü, bilinci kör inancına bağlı güçlerin hırs ve kinlerinin yer bulduğu bir tatbikat sahası. Devlet yönetimi içinde yer alan kimi ırkçı, bağnaz egemenler, “38 geleneği”nden hareketle, sorumlu tutulmayacağının rahatlığı içinde, Tuncelilerin doğayla birleşik özgür havasını kirletmekte sakınca görmezler. Devlet adına direkt, aşiret sisteminden yararlanarak aşiretleri, halkı birbirine düşürmek, vurmak, vurdurtmak gibi endirekt suçlar işledikleri yadsınmıyor!
          Dersimlilerin, aşiret sistemi içinde asırlarca kendi başına yaşamaları, etraf halktan ayrı inançta oluşu, Osmanlı’nın yıkımına değin hiçbir devletin idaresine girmemeleri gibi ayrıcalıklı durumlar var…
        Dersim, Tunceli olalı hep “sıkı dönemler” yaşıyor. Yaşamın can damarını tıkayan gıda ambargosu, “ilin bir kapalı cezaevine dönüştürülmesi”, halkın hep “potansiyel suçlu” görülme kadersizliği yeni olmadığı gibi nedeni de bir değildir. Ne ki, içine sindirdiği özgürlükçü, hoşgörülü, hümanist yaşam klasiği ezilmesinin ilk nedeni oluyor.
       “Dersim, özgürlüğün arka bahçesi, zulümden kaçan, kılıçtan kurtulanların barınağı, hainliğe, hileye-korkaklığa, kalleşliğe yol vermeyen, beyinlerinde sömürüsüz-sınıfsız ideallerin volta attığı bir gül bahçesi… deme olanağımız elimizden alındı.
       Dersim insanının baş eğmeyişi, Anadolu toplumu içinde ‘dik başlı, asi’ görülmesi, Dersimlinin doğayla özdeşleşmiş özgür düşünce yaşamına dayalı, yakın dönemde ve günümüzde Dersim-Tıınceli’yi bir kapalı cezaevine dönüştüren il oluşunun nedeni, yaşamındaki bu özgürlük tutkusunun, başkalarınca anlaşılamamasından veya yeterince içlerine sindirememesinden ileri geliyor.
       Sömürü ve Emperyalist Edinim
      İstiklal Savaşı’nda, Anadolu’nun tüm halkları birleşerek emperyalist devletlere (sömürüye karşı) savaşarak, devletimizi anti-emperyalist bir temel üzerine yapılandırmışlardır. Hareketin birleştirici unsuru ve lideri Mustafa Kemal’dir. Bu bağımsız kurtuluş hareketi, sömürü altında ezilen halkların belirleyici bilinci, kurtuluşlarının bayrağı olmuştur. Bu süreç bugüne değin devam ediyor. Sürecin bilinci, etnik ve kültürel yönden farklı halkların, baskıcı otoriter yönetime karşı ekonomik ve sosyal bütünlük sağlamak için bir araya gelmelerine dayalı şeyler. Karl Marx; “Emperyalizm kapitalizmin son aşamasıdır” der.  Lenin; “Emperyalizm, sosyalizme dönüşmesinin eşiğine gelen ve iç çelişkileri aşırı ölçüde çoğalmış kapitalizmin son aşaması” diye tarif eder. Mustafa Kemal, emperyalizme karşı halkı uyarırken sömürülmenin dil, kültür egemenliğini ele geçirmekle gerçekleşeceğinin ayırdında olduğu için en zorlu savaşımını da emperyalizme karşı verir.
        2000’de devletimiz AB’ye girme sınavını verirken, iktidar erki içinde kümelenmiş art niyetli egemenleri Tunceli’yi baskı için pilot bölge seçerken halkı ve görevlileri “Vatan-Sakarya” sloganıyla aldatması, Dersimlilerin anadilini, kültürünü, ekonomisini yok ederek açlığa, belirsizliğe sürüklemelerine devam etmeleri, laik Cumhuriyet ve demokrasimizin geri dönülmez kayıplarıdır.
      Bu Tuncelileri, “Dersimce (anadilini) konuşma, o dille düşünme, rüyasını görme, türküsünü söyleme, yazısını yazma, kültür değerlerine sahiplenme” ile karşı karşıya bırakır. Bunun gibi, insani olmayan onur kırıcı, gıda ambargosu dahil, her türlü baskı, keyfi yönlendirme, resmen kuşatmadır. Yasalara sığmayan, ayırımcı yaptırımdır. Düşünce, kültür emperyalizmidir…
       Irkçı Düşünce
       Toplumu tek soya indirgeme çabası faşizmin bir hastalığıdır. Hitler, Almanlara, “Siz düşünmeyin, ben sizi düşünürüm, benim arkamdan gelin yeter”; Mussolini, “Faşizm tek çıkar ve kurtarıcı yoldur, bana inanın” diyerek halklarından uzaklaştı, yok oldular. Enver Paşa ve yandaşlarının acı deneyiminden sonra, bu tek ırk serüvenini yasalara karşın, “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” diye belirlenen ulus birliğini bozma pahasına, Tunceli halkı üzerinde baskı yoğunlaştıranların, Atatürk devrimlerini ve Cumhuriyet ilkelerini korudukları savı, inandırıcılıktan uzaktır. Tunceli, böyle bir koruma için düşünülmesi gereken en son yerdir.
       Gençler bilmez, eskiden Karaköy’de bir Emanetçi Sultan vardı. Anadolu’dan İstanbul’a gelenler çantasını, bavulunu bu emanetçiye teslim eder, sonra gelip ondan alırlardı. Emanetçi Sultan, koruduğu bu çantalarda ne olup ne olmadığını bilmezdi. Böylece emanetçiliğini uzun süre sürdürdü.
        Tunceli halkı, yukarıda işaret edildiği gibi her dönemde cumhuriyet-demokrasi ilkelerinin en iyi koruyucusu olduğunu kanıtlamıştır. Tuncelilere, ülke genelinden daha güç koşullarda yaşamayı reva görenler en azından “Emanetçi Sultan” gibi neyi koruyup neyi korumadıklarının ayırdında, bilincinde değiller!
         Halktan istedikleri desteği göremeyen ırkçıların Atatürkçülüğü, Atatürk düşmanı, şeriat istemli dinci kesimle işbirliği günümüzün en büyük çelişkisidir. Atatürk’ü siper eden bu uçlar, “Türk-İslam Sentezcileri” devlet içinde yapılanmaktadırlar. Bunların üniversitelerde kümeleşmeleri, H. Bektaş Veli, Yunus Emre, hatta Pir Sultan Abdal’a sahiplenerek devlet desteğiyle Alevi toplumunu etkilemeleri gözden kaçmıyor. Ulusal birliğin sağduyulu insanları, demokratik kitle örgütleri, Cumhuriyet, demokrasi, laiklik ilkelerinin yandaşları; Tunceli halkı üzerinde oynanan oyunları, yapılan bu baskı çabalarını değerlendirmede geç kalmamalı!
       Tunceli’de Yaşam
     
OHAL illeri ve özellikle Tunceli yıllardır düşünce, kültür, ekonomik kuşatma altında. Yaşatılan koşullar kültürden öte, işsizliğin doğal sonucu üretimsizlik, tüm yaşam yollarını kesmiş.
       Tuncelili, erkenden tarlasına gidip ekinini ekemez, tahılını biçemez, harmanını savuramaz. Otlağına koyun-kuzu salamaz, otunu biçemez, kışa hazırlık yapamaz. Eşeğine palan, katırına semer vurup çalıştıramaz. Ağılın kapısını açıp nahırı, küçükbaş hayvanlarını yaylaya salıp yayamaz. Kavalını üfleyip, koyun-kuzuyu meralarda otlatamaz, koyunları Munzur’a, Kutu-deresi’ne, Harçik’e su içmeye yönlendiremez. Tek geçim kaynağı olan yoğurt, ayran, yağ, peynir çökelek üretemez.
       Diyelim ki canı istedi, bir dağın doruğuna uzanıp, bir içli türkü tutturamaz.
       Say ki kara sevdalı, sevgilisini kaçırıp el ele bir dağın yamacına sığınamaz, bir oyukta hasret giderip kara sevdasını aklayamaz. Hastalandı, doktordan netice alamadı, umarı da alev alev, çıplak ayakla “Düzgün mübareğine” yürüyüp adak adayamaz, meşe dalına bir bez bile bağlayamaz.
         Çalışmak istesen iş yok. İşsiz, tabur tabur insanlar ne yapacağını, kime güveneceğini bilemiyor. Eş dosta, bacı kardeşe güvenemiyor. Şehir yerinde “pişpirik”, “oşkun”, köylerde “altıkol”, “dörtkol” tek eğlence… Tuncelili tüccar, ülke tüccarlarıyla aynı kulvarda koşamıyor. Aynı yasadan yararlanarak, aynı ihale koşullarında iş alan üstencilerden (müteahhitlerden) biri Tunceli’de yapımı sürdürüyorsa vay haline!.. Vay, vay Tuncelinin haline.
        Tunceli Belediye Başkanı basın bildirisinde, “Tunceli yaklaşık 20 yıldır hiçbir ilimizin muhatap olmadığı çok ağır sosyal, politik, ekonomik yıkımla karşı karşıya kalmıştır. Bu denli ağır koşullarda yaşayıp da ayakta kalmasını bilen tek il sanıyorum Tunceli ve Tuncelilerdir” diyordu.
        İlhan Selçuk, (22 Ağustos 2000) tarihli Cumhuriyet gazetesindeki “Pencere” adlı köşesinde:  “Gazetelerin yazdığına göre Diyarbakır’da çoğunluğu Kürtçe şarkı ve türkülerden oluşan 242 kasetin satışı Valilikçe yasaklanmış. Neden? Yanıtlamak ve anlamak güç. İletişim çağında ne ses yasaklanabilir, ne söz, ne düşünce!..  İnsanı sevmek, dilini sevmekten soyutlanamaz; Anadolu’yu sevmek, Anadolu insanının konuştuğu dilleri de sevmekle özdeştir… ‘Sevgi’ sözcüğü her dilde var. Kürtçe yalnız teröristin dili değil, korucu da Kürtçe konuşmuyor mu? Neden dışlıyoruz Kürtçe’yi? Neden içliyoruz İngilizce’yi? Neden hiçliyoruz Türkçe’yi?” diye yazar.
Artık Tuncelili, Dersimli gibi;   “Kafatasım duvar değil beynime /düşünürüm ilmik geçse de boynuma” diyemiyor. Görünen o ki, Dersimli eski “koç”lar yerini, düşüncesini aç karnına adayanlara bırakmış. Onlar da düşünmenin bedelini ödüyor:
– Efendi para versene para, karnım aç. Para ver, para…
Kirletilen Doğa

Baraj yapayım derken var olan doğa güzelliği, (özellikle Dersim-Tunceli’nin atar-damarı Munzur’un vadisi) setlerle, engellerle değiştirilmiş, yok edilmiş. Çarpık kentleşmenin olanca gücüyle kirlettiği Munzur’un kent dışı yamaçlarında artık o eski yaylalar, yaylalarda da o eski koçlar yok. Soluksuz meleşen kuzular da çoğalan domuzlara, ayılara yem oluyor. Köyler boşaltılmış, içinde şafakları müjdeleyen aydınlığa seslenen, ne bir horoz sesi, ne çayırları arşınlayan bir boz eşek anırması, ne karşıdan karşıya çağıran “lao lo lê”li sesler, ne patika yollardan yürüyen kervanın nal sesleri, ne kuşların kanat çırpmaları ne de alabalıkların gözeye dönüş sıçrayışları!..
      “Munzur Milli Parkı” insansız, renksiz durgun suya boğduruluyor!.. Munzur özgürce, kıvrıla kıvrıla akmıyor, kol yamaçları kesilmiş, coşmuyor. Munzur yerde süründürülüyor. Bundan böyle Munzur’un üst yamaçlarında alabalık yerine “kurda kuşa yem olsun” diye “Munzur kuzuları” yetiştirilecekmiş!  Destancıya olumsuzluğun haberini saldım!
“Bu toprağın tutkusu özgürlüktür” diyordun ya, eskilerde kaldı!
özgürlük denince erimiyor / munzıırdağının karı
kardelen kaldırmıyor başını
Keskin kokmuyor kekik
Çiğdem bükmüyor boynunu
Suya türkülenmiyor yarpuz
Pervalaşan yaralara em olmuyor
Bire dostum
      Düğün
        Dernek
             Cem
                  hiç  olmuyor.

Dersim-Tunceli
İlk kez gerçekleştirilen 28-30 Temmuz 2000 “I. Munzur Kültür ve Doğa Festivali” görülmeye değerdi. Soranlar olur!  “Dersim” veya “Tunceli” değil de niçin “Munzur Festivali?  Bundan önceki yıllarda “Dersim” veya “Tunceli” isimli festivallere olur verilmemiş! Her nedense yöneticiler ilk iki isimden tedirgin. Festivale olur kolaylığı için “Munzur Festivali” denmiş! Tunceli, Dersimle bir bütündür. Fakat aynı değil. 
Dersim
Dersim aşirettir, talandır, kavgadır, hüzündür, türküdür, ağıttır, aşktır, sevdadır… Dersim doğası, yaşam biçimi ile büyüleyici bir belde. Engel tanımayan coşkulu ırmakları, yüce dağlarıyla iç içe insanı mert olduğu derecede sert, haşin olduğu derecede serman (lider)’dir. Aykırılık diz boyu, önde yürüme alışkanlığı buna dayalı, izde yürümeyi sindirmez içine. Dersimlinin yaşam güvencesi verilen veya verdikleri söze dayalı. Verilen söz her şeydir; namustur, maldır, senettir, yasadır. Dersimli, tereyağı dışında yağ bilmez!

Tunceli
Tunceli; Dersim yerine kurulan ilin adı. Ne ki aynı coğrafyayı kapsamaz, üzerinde aynı insanı yaşatmaz. Dersim’de sağ kalanlar göç göç Anadolu sürgünü. Gittikleri yerlerde “suçlu” kimliği altında ezilmiş. Yokluk, açlık, sefalet içinde geri dönenler, edindikleri toplumsal kirliliği Tunceli’ne taşımıştır. Ölümden kurtulup yerinde kalanlar “potansiyel suçlu” durumunda baskı altında yaşatılmış kimlikleri unutturulmuştur. Türk, Kürt, Dimili, Zaza, Arap (Ehlibeyt), olmadı aşiret kimlikleri arasındaki kararsızlıkları bunun göstergesidir. En büyük sorun da budur.
       Kendine, anadiline, kültürüne, inancına karşı başı önde, Tuncelili olup olmamakta, kimliğine sarılıp sarılmamakta kararsız. Dersim, çoğu için bir kötü kader. Yurtdışına çıkanlar, bu duygulardan erken sıyrılmakta, ama Tunceli’de yaşayanlar için aynı şeyi söylemek güç…
       OHAL yaşamı bu belirsizliği pekiştirmiş, köyler boşaltılmış; insansız, dağları kel; ormansız, kentlerdeki işsizler ordusu güvencesiz, Tunceliler margarin yağına hasret.

Munzur Kuzuları
“I. Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nin açılışında Tunceli valisi Mehmet Ali Türker’in konuşmasını, Belediye Başkanı Hasan Korkmaz ve dernekler-vakıflar adına Feride Laçin’in konuşması izledi. İkinci gün “Tunceli’nin Sorunları ve Çözüm Önerileri” paneli vardı. Katılımcılar il, ilçe belediye başkanları, Tunceli dernek-vakıf başkanları olacaktı. Toplantı başlayınca il valisi kürsüye geçti, sorunları anlattı, soruları yanıtladı.
Elazığ sınırından Tunceli’ye kadar dokuz olan kontrol noktalarının festival boyunca (3 gün için) ikiye indirildiği, köylere dönüş projesi için ancak 230 milyar lira ayrıldığı, yaylaların ancak %25’inin açıldığı gibi bilgileri sayın validen öğrenmiş olduk. Valinin istemine karşın (tüm Tunceli’ye ayrılan 230 milyara karşın salt bu ay Kıbrıs’a gönderilen para ne kadar? Batık bankalara ne ödendi? gibi birkaç soruyu saymazsak) pek soru sorulmadı. Tutukevinden yeni çıkan başkan Hasan Korkmaz, valiye soru sorulmamasını istiyordu. Valinin yanından hiç ayrılmadı. Oysa diğer başkanlar, belli etmeden kuzu kuzu salonu çoktan terk etmişti. Dışarı çıkanların değerlendirmesi “Kendin pişir, kendin ye” şeklinde oldu.
         Festivalin ikinci günü ünlü şair Ahmet Telli’nin yönetiminde başlayan “Mıınzıır ve Edebiyat” dinletisinin şiirle başlayıp şiirle bitirilmesi bir yana, hiçbir Dersimli şair, edebiyatçı, sanatçının eser ve adlarına yer verilmemesi anlaşılması güç bir talihsizlik oldu. Oysa “Mıınzıır ve Edebiyat” söyleşisinden beklenen Munzur coşkunluğunda Anadolu kültürünü besleyen Dersim kültür değerlerini yansıtmak olmalıydı. Söylemde, sazda, özde kalan acıların ağıt ustası Şey Qaji, sevdanın kemiksiz dili Seycan, yüze yakın eser bırakan Abdullah Cevdet, Ahmet Nüzhet, Lütfi Fikri, Cemal Süreya, Vecihi Timuroğlu, Kemal Burkay, Yılmaz Güney, Dersimlilerden birkaçıdır. Alişer’in kanı Dersim dağlarını, Şahan’ın kanı Munzur’u renklendirdi. Yeni nesil Tuncelili şair-edebiyatçılar ciltleri doldurur. Bütün bunlar varken, “Munzur ve Edebiyat”ını Kemal Bilbaşar ve Barbaros Baykara gibi birkaç kişiden ibaret görmek olsa olsa “kuzu edebiyatı” olur.
         Bu, emperyalist bir politikanın hayata geçtiğinin belirtisiydi. Emperyalist öğreti gereği, Dersim’in tarihini, coğrafyasını, Dersimlinin kimliği dahil dilini, kültürünü, şiir dahil edebiyatını, ne yiyeceği dahil, ekonomisini de egemenler belirler ve öyle de oldu…

OHAL Çocukları
OHAL çocukları, çocukluklarını yaşamadan büyümüş; dal boyu, ince belli dilberler güzel mi güzel… Işkın boylu yağız delikanlılar yakışıklı mı yakışıklı…
      Bu gençlerin halleri, tavırları, kümeleşmeleri, arkadaşlıkları dostçasına, sağ-sol kollarını değil, bedenlerini dik tutarak yürürler. Bakışları altında şahinler uçmaz. Omuzlarında “mavzer” yerine müzik enstrümanı… “Yasak”, “olmaz, hayır”lar kuşatması içinde duygularını bu enstrümanlarıyla yansıtıyorlar. Tunceli Stadyumunun karanlık gecelerini yürekleriyle aydınlatan, Metin Kahraman’ın, Yavuz Bingöl’ün, Ferhat Tunç’un, Arif Sağ’ın ve diğer birçok sanatçının seslerine ses katarak yıldızların parıltısında çınlatan bu gençler.
        Giyim kuşamları, sazı sözü ile her yerdeler. Yanı başınızda, parklarda, piknik yerlerinde, uzaklarda… Munzur yamacında, meşe yaprakları arasında beklenmedik bir anda nağmeler duyumsarsınız. Çoğu kez kuşatılmışlığın acılı ezgileri sarar sizi, zaman tünelinden ta gerilere taşır! Kesit kesit Dersim’i yaşarsınız:

Dılo dılo na sewda
Bêrê mın u na qewxa
(Gönül gönül bu sevda
Gelin görün bu kavga)

Royê Royê halê ma sebeno
Hewr amê pêsêr to vazê vore vorena?
(Gülüm gülüm halimiz ne olacak
Bulutlar karardı dersin kar mı yağacak?)
                               *

“Ve ince tülbentlerden süzülü
alnımızda kara yazılı
acımız elvan
yükümüz kahır
ve zalim devran
ve felek kahpe…
ve kalleş iklim
ve dağlar sarp
yollar çetin
beller büklüm
ve ekmeğimiz tandır
katığımız kenger
Keçedir yorganımız
yastığımız taş”
    *

“bir çığlıkla çığ düşer / döndükçe büyür
ateş için için / yandıkça büyür
sarı çiğdem uç vermiş
kar erimeye başlamıştır ığıl ığıl
patlatmıştır tomurcuk / arı çiçekte
turna gökte / tel elekte türkülenmiştir”
                                  ***

           FABL*
          İnsanlar çağlar boyunca egemen güçlerin baskısından kurtulmak için, aklından geçenleri eleyerek, söylemek istediklerini kekeleyerek düşüncelerini açıklamak zorunda bırakılmışlar.
        Düşünürler düşündüklerini, yazarlar-sanatkarlar bildiklerini açık şekilde topluma ulaştıramayınca; hiciv, fıkra, karikatür, öykü gibi dolaylı yolları denemek zorunda kalmışlardır.
        Bu yollardan biri de Fabl, yanı hayvanları konuşturarak toplumsal sorunları dile getirmek. Ülkemizde; tüm insani değerlerin, bilimin-bilginin, hak-hukukun dışlandığı, bireysel çıkarların çeteleştiği, halkın, devletin soyulduğu, krizlerin sıklaştığı karanlıkları yaşıyoruz.
         Bu oluşuma neden olan egemen gücün ise dokunulmazlık zırhıyla korunan “iş yapmaz” makam ve “mevki” sahipleri oldukları bilinmektedir!
“İnsan en gelişmiş hayvandır” diyoruz ya! Buna dayanarak hayvanların “insanlıklarını” hayvanı “görünümlerine” konu edip, insanların edinebildiği birkaç öğretiden söz edelim.

      Ders bir
      Bir ağaca konan bir karga, bir iş yapmadan gün boyu yan gelir yatar. Buna özenen bir küçük tavşan bu kargaya yanaşır:
– Bende bu ağacın altında sizinle gibi yan gelip yatabilir miyim? Karga;
– Niye olmasın, tabii ki yatarsın, diye tavşanı yanıtlar. Küçük tavşan karganın konduğu ağacın altında yere uzanır ve bir iş yapmadan yan gelir yatar.  Ağacın altında bir küçük tavşanın yattığını gören tilki, tavşanı yakalar yer.
Öğreti bir:
Hiçbir iş yapmadan yan gelip yatmak için çok üst mevkilerde olmak gerekir.

         Ders iki
       
Hindi, bir ağacın altında otlayan öküze danışır:
– Öküz kardeş şu ağacın en üst dalına çıkmak istiyorum. Ne ki oraya çıkacak enerjiye sahip değilim. Ne yapmanı önerirsin? Öküz hindiye şu öneride bulunur:
– Bak benim öbek öbek yaptığım dışkıyı insan oğlu gıdasını elde etmekte kullanıyor, bol mahsul alıyor. Yaptığım dışkıyı didikle içindeki taneleri ayır ye, gereksinimin olan tüm gıda ve enerjiyi elde eder, birkaç günde en üst dala çıkabilirsin. Hindi öküzün önerisine uyar. Birinci gün, bir öbek dışkıyı didikler içinden ayırdığı tahıl tanelerini yer, birinci dala çıkar. İkinci gün, diğer bir öbeği didikler bir üst dala çıkar, üç-dört derken kazandığı güçle ağacın en üst dalına çıkar.   Ağacın üstünde hindiyi gören çiftçi silahını doğrultur hindiyi yere serer.

Öğreti iki:
Başkalarının pisliği sizi zirveye çıkarabilir, ancak sizi orada tutmaya yetmez.

       Ders üç
     
İnsan bedeni yaratıldığında, beden uzuvlarından her biri kendisinin Reis (patron) olmasını ister. Örneğin beyin demişki:
– Ben Reis olmalıyım, çünkü bedenin tüm kontrol fonksiyonlarını ben yerine getiriyorum.  Ayaklar demişki;
– Biz reis olmalıyız. Bütün bedeni biz taşıyor, istenilen yere götürüp getiriyoruz…Kollar da kendilerini  savunur;
– Biz reis olmalıyız, çünkü bütün işler bizimle görülür, kazanç bizimle sağlanır.
         Böylece kalp, ciğer, gözler vs… göte (anüs) dek her uzuv önemini belirterek reis olmasını istemiş. Ancak tüm uzuvlar, en son konuşan götün reis olma isteğini alaya almış, çokta gülmüşler. Uzuvların bu tavrına alınan göt, önemini belirtmek için grev kararı almış, yani deliği dışkı trafiğine kapamış.
        Kısa bir zaman sonra bedenin gözleri kapanmaya, elleri tutmamaya, ayakları çarpılmaya, kalbi teklemeye, ciğerlerde panik, beyinde ateş yükselmeye başlayınca işlevsiz kaldıklarını gören uzuvlar, götün reis olmasına karar vermişler. Göt, oturduğu yerde bok atarken bedeni işletmek diğer uzuvlara düşmüş.

Öğreti üç:
Baş (amir) olmak için beyin gerekmez, bir hıyar da pekala bu işi görür.

       Ders dört
      
Mevsimlerin ayırımına varamayan küçük bir kuş, gecikerek sıcak bölgeye doğru uçar. Yolda soğuk bir hava dalgasına rastlar, uçamaz, bir çayıra düşer. Çayırda kendisine sıcak bir yer ararken bir inek gözüne ilişir. İneğin peşinde düşer, bu arada donmak üzere olan bedeni üzerine inek dışkısı düşer, küçük kuş nefes alamaz, öleceğini sanır.
       Dışkının sıcaklığı küçük kuşu canlandırır. Kendine gelen küçük kuş kurtulmanın sevinci ile ötmeye, cıvıldaşmaya başlar.  Kuş sesini duyan bir kedi, sesin geldiği yere yönelir, inek dışkısı içinde canlanan kuşu bulur yer.

Öğreti dört:
a) Üstünüze pislik yapan herkes düşmanınız değildir.
b) Sizi pislikten çıkaran herkes dostunuz değildir.
c) Pislik içinde ki yaşımı yeğleyen ağzını kapalı tutmalı.
                                                             ***

           OSMANLI SEFERLERİ*
        
Osmanlı İmparatorluğu kendisine bağlı beyliklerin-derebeyliklerin bileşkesidir. Osmanlı işgal ettiği her ülke, bölge, kale yönetimini kendine bağlı bir Mir, Bey veya Kumandana bırakır öyle “Saray”a dönerdi.
       Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı bu yöneticilerin etik unvanını, bunların savaşta Osmanlı’ya verebileceği “cengaver” sayısı ve sahip oldukları mal varlığı belirlerdi.
        Saray entrikaları, bu etik unvan zinciri yönetim birimleri içinde de geçerliydi. Bu Mir-Beylerin geçinmeleri “talan” üzerine kuruluydu, toplumlar üzerinde pekiştirdikleri baskı ve elde ettikleri ganimete dayalı, “gücü yeten yetene”ydi.
       Yakma, yıkma, öldürmek, “talan” için sudan nedenlerle “düşman olmaya” koşullandırılmıştı. Bunun için sıklıkla “Sefer” kaçınılmaz oluyordu. Seferlerde elde edilen “ganimetle” vurgunlarla, hem bu Beylikler hem de Saray beslenirdi. Bu nedenle de Osmanlı’ya “barbar Türk” yaftası yakıştırılmıştır.
         Son yıllarda AB’ye girmek içinde olsa, insani değerlerin gelişimi, eşitlik ilkelerinin öne çıkısı, hak-hukukun tüm toplumlar için olduğunun yaşama geçmesi, ırkçılığın itibar kaybına yol açtı. Osmanlı’nın Sefer geleneğini benimseyen ırkçı kesimin “dört nala” devletinin hazinesine üzerine seferler düzenlemesi düşündürücü. Devlet bankalarının paylaşımı, sonra “hortumlama-vurgun-soyguna” yönelmeleri, başka bir deyimle “önce millet- vatan” diyenlerin öncelikle kendi millet ve devletini soymaları bu Osmanlı Seferleri geleneğine dayandıranlar var.
         Osmanlı’nın son dönemlerinde, “Öküz M. Ali Paşa (Kuşadası merkezinde bulunan Öküz M. Ali Paşa Kervansarayı şimdi otel olarak kullanılıyor) kumandasında bir sefer düzenlenir.
      Öküz M. Ali Paşa, sefere katılacak güçlerin saldırıdaki yerlerini, Beylerle birlikte belirler.
       Ne ki saldırı başlayınca her bir “Bey” daha çok ganimet elde etmek, ününe ün katmak için talana başlar.
      Tüm beyler aynı kurnazlığı düşünerek plandan ayrılarak en kısa yoldan, tek yerden saldırıya geçer ve birbirlerinin güçlerini yok ederler. Yenilgi karşısında ricat (geriye dönüş) başlar.
      Utancından neye uğradığını anlayamayan Öküz M. Ali Paşa, yenilgiyi görüşmek için Beyleri, gözden uzak bir çiftlik evininin ahırında toplar. Şaşkınlığını gidermek için önce Beyleri dinlemeyi yeğler:
        Söz alan Beyler, bu savaş planından, yenilgiden çok kendi ecdatlarının başarılarından söz eder durur.
         Konuşma sırası M. Ali Paşaya gelince, toplandıkları ahırda beslenen bir sarı öküz, başını kaldırır önce Beylere sonra M. Ali Paşa’ya bakar, sonra “muu muuu muu” yaparak başını bir sure sallar.
Bütün gözler bu sarı öküze dönerken M. Ali Paşa, Beylere;
– Sarı öküz ne dedi anladınız mı? diye sorar. Beyler kısa bir şaşkınlıktan sonra hep birden;
– Yok anlamadık Paşam, öküz konuşmadı sadece “muu mu” yaptı. M. Ali Paşa söze başlar:
– Ben anladım. Sizler için dedi ki; Bu aç kurtlar bu kafayla ancak bu ahıra yakışır. Benim için de şunu söyledi;
– Sen benim gibi öküz olmasına öküzsün, peki bu eşeklerin yanında ne işi var? der ve görüşmeyi noktalar.
    Bu olaydan sonra M. Ali Paşa, “Öküz M. Ali Paşa” diye anılır.
                                                              ***

           “NUH  TUFANI”
         
Nuh’un peygamberlik yapıp yapmadığı bilinmiyorsa da Nuh Tufanın olduğu kesin.
         Nuh Nebi, “Tufanın” olacağını önceden sezer. “Tufan” hazırlığına, tufan olmadan 20-30 yıl önce başlar. Hatta tufanda kullanacağı gemi yapımında kullanmak üzere önceden fidan diker, ağaç haline gelince onları biçtirir, tahtalarını gemi yapımında kullandırır.
          Nuh, yeni bir yaşam için gemiye alacağı canlılarda, birer eril-dişil seçimini uzun zaman dilimlerine yayar. Karada, denizde, havada yaşayan canlıları ayrı gruplar halinde, ayrı yerlerde toplar.
         Gemiye bindirileceklerin seçiminde, adil olmaya, en iyisi, en dirençlisini seçmeyi amaçlar. Bunun için tarafsız jüri üyelerini oluşturur. Son yıllarda eşleşme-birleşmeyi yasaklar.
        Her cinsin erilini, dişilini değişik meydan, hara, göl, ormanlarda bir araya getirir. Ayrı alanlarda toplanan bu canlılar, cinslerinin en iyisi olmak için kıyasıya yarışır: Aslanlar yelelerini, filler cüsselerini, zürafalar boylarını, ceylanlar endamlarını, tilkiler kurnazlıkları gibi önde gelen benzeri övünçlerini sergilemeye başlar.

        Bir ormanda da eril kuşlar, seçkin kuş jüri üyeleri önünde “cinsinin en iyisi” olmak yarışı için ağaçtan ağaca, daldan dala kanat çırpıp becerileri sınanır. Konu döl üretmeye gelir. Kuşlardan biri:
– “Ben günde beş sefer yaparım”! Bir diğeri,
– “Beş ne ki ben günde 15 sefer yaparım” bir diğeri;
– “Söylemesi ayıp ben yirmi beş sefer yapmasam uçamam” derken, seferler çoğaldıkça çoğalır.!
Kuşlardan biri de gizli jüri üyesi olduğunun ayırdına varamadığı eşeğe yaklaşarak;
– Eşek kardeş senin günde kaç seferin olur? diye gırgırına takılır. Buna içerlenen eşeğin eşekliği tutar anırır, der ki:
– Ben öyle günde birkaç sefer değil, ayda yılda bir yaparım, ama görenler Allah için söylesin…

——————————————————————————–

* Özgür politika, 2001.
* Berfin Bahar, Mayıs 2000.
* Munzur Dergisi, 2001.
* Deyiş Dergisi, 2. Sayı, 2000.
* Aleviliğin Sesi Dergisi, Sayı:29, Ekim 1998.
* Pir Sultan Abdal Dergisi, Sayı: 43, 2001.

Arama

ARŞİV

Eylül 2018
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Mar    
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
Ziyaretçi Sayısı: