I. Bölüm

DOKTOR SAİT KIRMIZITOPRAK (DR. ŞIVAN)

Anımsatma
          1971 de Sait Elçi’nin Irak’a kuşkulu götürülüşü ile öldürülmesi bir oldu. Bir ay sonra Dr. Sait, Ömer, Şakir ve Soro tutuklandı. Üç ay sonra Ömer, Şakir ve Soro serbest bırakıldı, Brusk tutuklandı Dr. Şıvan Ceko ve Brusk 1971 sonu kurşuna dizildi. Bütün bu gelişmelerden yargılama olmadığı gözlendi.
          İki Sait’i en iyi tanıyanlardan biriyim. Bunu “İki Uçlu Yaşam” kitabımda kısaca açıklamış ve dava arkadaşlıkları yanında dostluklarını belirtmiştim. İkisinin de çok iyi anlaştığı, birbirlerini her yönden çok iyi tanıdığı, yardım ettiklerinin tanığıyım. Sağ veya sol düşünce onlar için Kürt halkının ezilmişliği davası yanında ancak bir araç biçimiydi. Birbirinin yapısını biliyor ve bir birbirlerine güvenleri sonsuzdu. Bu nedenle başından beri ölümlerinin bir Komplo olduğunu düşünüyor ve araştırıyorum.
          Bu araştırmaya Dr. Sait Kırmızıtoprak’a yakın olanlarla başladım. Dr. Sait Kırmızıtoprak’la Irak’a giden arkadaşlarından birkaçını tanıyordum. Bu olayın için de olsun olmasın, Dr. Sait’i tanıyan, birlikte olan, o sıralar yanındakilerin birçoğu ile görüştüm, yazılarını okudum.
        İçlerinde; bilge davranan, akıl veren, dost davranan, ajan edasıyla konuşan, sorularıma sinirlenip beni tehdide kalkışan, konuşmak istemeyen, yanlış kaynaklara yönelten, “ne gereği var şimdi bunun canım”,” kimin hesabına çalışıyorsun”, “sen o işlerin dışındasın ne bileceksin, “bir bilene sor” vs. Bunların yüzde doksanı beni Derweşe Sado, Şerafettin Elçi, Şakir Epözdemir Ömer Çetin ‘e yönlendiriyordu:
        Melik Fırat Bey, birçokları gibi “bana uğradı ben gitme dedim, gitmeseydi bu başına gelmezdi” benzeri geçiştirmelerle konuyu hepten saptırmaya çalıştı. Uzun beraberlik sonunda, kulağıma eğildi, sırmış gibi şöyle fısıldadı: “Bildiğim tek şey, Barzani 30 yıldan bu yana MİT ile birlikte, gerisini sen düşün” dedi.
          Şerafettin Elçi’ye beni ortak bir tanıdığımız götürdü. Şerafettin Elçi’yi 49’lardan bu yana tanıyordum. Yazıhanesindeki görüşmemiz iyi geçmedi, çetin oldu. Her haliyle Dr. Şıvan’a karşıydı. Yanıtları net ve açık, çelişkileri çoktu, “rahatlamadım” diyemem. Kuşkularımdan haklıymışım meğer.
        Şakir Epözdemir’le Ankara’da yine ortak bir tanıdık aracılığı ile 3 kez görüştüm,. Sıkıntı veren bir vicdan dürtüsü her hareketine ve söylemlerine yansıyordu. Her seferinde ayrı şeyler söylüyordu.
        Dr. Faik Savaş, Şakir gibi anlatımlarında “Dr. Şıvan “ önüne geleni öldüren bir canavardı. Sonradan öğrendim ki akrabası Abdullatif Savaş Irak’ta “ajan” diye öldürülmüş. Akrabasını öldürtenin Dr. Sait olacağı sanısı ile Hişyar (Dr. Faik Şavaş) Komplocuların sahte beyanlarını edinip, Avrupa’da tüm ilgilenen tanıdıklara: “işte bunlar Dr. Şıvan’ın el yazısı ile itirafı ve ifadesi her kese göstermeye başlamış ve kendisinin bu canavardan nasıl kurtulduğunu anlatıyormuş. Salt bu el yazması denen belgeleri görmek ve kuşkularını dindirmek isteyenler için Dr. Faik Savaş’ın kaldığı Berlin, bir “ziyaret” yeri olur. Necmettin Büyükkaya, Kemal Burkay’ın bunlardan biri olduğunu ve Berlin’e gittiğini Hişyar’da kaldığını yazar. Bu belgeler Kürtçe yazılmış, içeriğini anlamak içinde Dr. Sait Kırmızıtoprak’ı çok iyi tanımak, azim ve kararlığını, neyi yazıp neyi yazmayacağını bilmek gerekir. Bu “belgeler” denen düzmecelerin, inceletilmesi sonucunda, Dr. Sait’in el yazısı olmadığı ortaya çıkıncaya kadar belirsizliği uzun süre sürdürüldü.
        Nazmi Balkaç (Soro): Dr. Şıvan, Partisinin ikinci yetkilisi Soro, ketum davranmakla birlikte “Partisinin, Sait Elçi için alınmış kararları var diyenlere karşı oldukça sert ve tepkiliydi: “Ne Şıvan’ın ne de T’de.KDPnin, ne de bir başkasının Said Elçi aleyhinde bir kararı yok, varsa altında benim, Ömer Çetin’in imzası mutlaka var. Göstersinler her cezaya razıyım. Böyle bir karardan söz edenler, söyleyenler, şerefsizlik ediyor” diye yakındı bana. Ben “itiraf” ve “ifade”sinden söz edince bana şunu sordu. “Niye sen Doktorun el yazısı tanımıyor musun?” Sonra sustu ben yargıdan söz edince de ne bileyim yaptık diyorlar. Bazı imalarda bulundu, konuşmaktan çekiniyordu. Bir söylemi için “imzala ver” dediğimde “Hüseyin çocuklarım var anla beni” deyince de üstelemedim. Soru, Musa Anter’in bilgi kaynağı için “sakıncalı biri” demişti.
         Ömer Çetin ve Şakir Epözdemir’in Irak’ta Barzanilerin tutukevinden çıkarılmasının, “Saitler Komplosunu”, yani “Dr. Şıvan’ın Sait Elçi’yi öldürdüğü yalanı koşuluna dayandığını çok geç öğrendim.
          WAR Degisi’nin; Şerafettin Elçi, Şakir’in ve Derweşe Sado’nun, “Dr. Şıvan’ıkatil” göstermeye yönelik tüm yazıların Türkçe, Kürtçe tekrarına yer verirken benim bir tek yanıtıma yer vermemesine uzun sura akıl erdiremedim. Oysa başlığında “araştırma ve inceleme Dergisi yazıyordu. WAR Dergisi’ne, “Komployu olumlamaya yönelik çalışan Ahtapotun kollarından biri” olduğunu geç öğrendim.
         Çoğu Kürt Medyası/yazar-çizerinin, Kürt önderlerinin; Şıvan’ın azim ve kararlılığını, dava adamlığını, liderlik niteliklerini, artı eksileriyle bildikleri halde, yine de ondan yana tavır koymaktan kaçındıklarını görüyoruz. “Doğru”dan, haktan, hukuktan, sosyal, toplumsal, gelişimlerden çok, önceliği güçlüden yana olma alışkanlığını, “lafla kendi gemilerini yürüttüklerini” görüyoruz. İkili oynamaya alışkın aydın kesim, tatlı su balığı gibi kaygan, ele gelmez ve en ufak bir akıntıda sürüsünü bırakarak, pislik de olsa bir gölgeliğe sığınmayı yeğler. Deryaların balığı değil: korkaktır ürkektir, egoisttir, ikircikli ve kısırdır.
         Bir kesim Kürt aydını, bu açık “Komplo” karşısında bulunç (vicdan) fermuarını kapatmış “Kürt Sorununa zararı olur” bahanesine sığınırken; kimi Kürt aydınlarının “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” tavrı, yakışıksız bir sorumsuzluğu sergiliyor.
         Bu gün Saitler Komplosu’nun bir Barzani klasiği olduğunu bilmeyen yoktur. Birçok karanlık olayda görüldüğü gibi bu olay da iki uçlu; bir ucunda “ölen”; dürüst, yürekli, üretken halk kesiminden, öbür ucunda; ölüm kararını veren “mukaddes” uzantısı; molla şeyh, seyit ve yargısız infazı yapanlarda “gölge” adamları olmaktadır. Bükemediği kolu keser, ölmez öldürürler. Bir de buna devletlerarası himaye eklenirse önünü alamazsınız.
        Kürt toplumu için bir komediye dönüştürülen bu acı olayın ilk araştırması aşamasında, bu olayın içinde bir komplo olacağı, olursa bile bu komploda Dr. Şıvan’ın kendi “dava” arkadaşları olabileceğini hele hele yaşamını bu yola adayan, hizmetine giren Dr. Şıvan gibi yetenekli güvenilir biri için Barzanilerin olabileceğini hiç mi hiç düşünmemiştim. Bir arkadaşımın bana “PDK hiç yalan söyler mi? Diyelim ki parti söyledi, ya Serok hiç yalan söyler mi? Olayın içine girdikçe bu açmazlarla karşılaşmak kaçınılmaz oldu. Sonunda Anladım ki hilenin, düzmecelerin, yalanların, kepazeliklerin, sahtekârlıkların, bulunçsuzlukların en korkuncunu, kendi yetersizliklerinden, kendilerine cani ruhlu insanları akıl hocası edinen, bilinçsizler yapıyor.

         DR. SAİT KIRMIZITOPRAK KİMDİR NE İSTİYORDU
         Sait Kırmızıtoprak, 1935 Nazimiye Civarik Köyü doğumlu. 1938 zulmünde, topluca katledilen 54 aile bireyleri arasından kıl payı kurtuldu. Civarik İlkokulu’nu 1950’de bitirdi. İlkokul çağında beliren üst nitelikli özellikleri ile o yıl Nazimiye-Tunceli yöresinde en çok sözü edilen öğrenci oldu. Ortaokula Tunceli merkezi Kalan’da başladı. Ertesi yıl girdiği devlet yatılı sınavını kazandı. Orta ve lise öğrenimini Balıkesir’de bitirdi. İzmir Tıp Fakültesine girdi, bir yıl sonra da kaydını İstanbul Tıp Fakültesine aldırttı.
         1959’da, Asım Eren’in TBMM’ye; Irak’ta Kürtlerin iki Türkmen’i öldürdüğü bu olaya karşılık verilmesi” istemli önerge verilmesi üzerine “İstanbul’da Okuyan Kürt Gençleri” adına merkezi otoriteye çekilen telgrafların öncülüğünü yaptı. Aynı yıl “Kürt-Komünist operasyonu”nun da (49’lar Davası) Harbiye zindanına atıldı. Burada Kürtlerin birlikte hareketinin yüreği oldu. “27 Mayıs 1960 Darbesi”nden sonra Ankara Soğukkuyu Askeri Cezaevine gönderildi. Bir buçuk yıl sonra tahliye edildi. Bu tutsaklığın ağır koşullarında, İstanbul Tıp Fakültesi’ni, 1962 yılında bitirdi.
        1962’de, yeni anayasa ile yaşam bulan sol dergilerde yazılar yazmaya başladı. “Doğulu Gençler Barış Dünyasına Cevap Veriyor” yazısından sonra “YÖN” Dergisinin devamlı yazarları arasında yer aldı. 3-10 Eylül 1962 tarihinde, Irkçı erkin müfettişlerinden Avni Doğan, Dünya Gazetesi’nde “Barzanlı Olayının Altındaki Büyük Tehlike “ başlığında Turan Irkçılığını pompalayan bir yazı dizisine başladı. Bu yazı dizisinde dikkatleri Kürtlere çekiyor: “Irak, İran, Türkiye toprakları üzerinde Kürt hükümeti kurmak artık bir düşünce olmaktan çıkmış, tehlike halini almış” diyordu. Avni Doğan’ın bu yazıları, Kürt çevrelerinde tepkiyle karşılandı. Bu tepkinin kilit adamı Dr. Sait oldu. 14 Eylül 1962’de YÖN dergisinde “Çanlar Kimin İçin Çalıyor?” başlığında bir dizi yazı yayınladı. Dr. Sait bu yazısında Kürt-Türk kardeşliğinin asimilasyon yoluyla değil, ulusların eşitliği temelinde gerçekleşmesini savunuyordu. Yazıda Türk ve Kürtlerin bin yıldır kemikleşen beraber yaşamından ve iki halkın kardeşliği üzerinde duruyor ve şöyle yazıyordu:
          “Bugün yurdumuzun diğer bölgelerinde Türk aslından olmayan ve fakat onu dillerini muhafaza eden unsurlar nasıl karşılanıyorsa, onlara hangi gözle bakılıyorsa, Kürtler için de durum aynı olmalıdır. Kürtler, Kürt olmanın ötesinde yüzyılda beraberce yaşadıkları Türk kardeşlerinden ayrılmayı asla düşünmüyorlar. Bu yüzyılda önemli olan beraberce, bir arada, kardeşçe yaşama ortamını yaratabilmektir… asıl olan aynı ırktan gelmek, aynı ana dile sahip olmak değil, yurdumuzun kalkınmasında, insanların insanca yaşama düzeyine ulaştırılması çabasında aynı asil heyecanlara ve ülküye sahip olmaktır. Biz Doğulular şahsiyetimize biçim veren, görüş ufuklarımızı aydınlatan Türk kültürü ve diliyle de övünüyoruz. Türk edebiyat ve dilini en azından ana dilimiz kadar seviyoruz. Kütahya’nın, Konya’nın alelade bir köylüsünü Doğulularla kardeş biliyoruz; aynı çileyi, aynı yoksulluğu yüzyıllardır birlikte yüklenmişiz. Zaten açık bir gerçektir ki, Anadolu halkları asla düşman değildir. Anadolu köylüsü, işçisi, esnafı Kürt dendiği zaman en ufak bir kuşku, bir küçümseme, bir tehlike ve bir ayrıcalık aklından geçirmiyor. Kürtleri mert, cesur ve kara günlerin en sadık dostu ve kardeşleri olarak bilirler. Halklar arasında en ufak ihtilaf yokken, illa Kürt diye bir ırk, Kürtçe diye bir dil yoktur demek, neyi halleder?
        “İnsanların beraberliğini kan ve ırk kavramları üzerinde bina etmeye çalışanlar sosyal kanunların tabii gelişimi karşısında ezilmişlerdir. Türkiye’deki ırkçılar Turancı ırkçılardır”.
       “Doğu’daki ağalar da, köylüyle ilişkilerinde Kürtçe konuşmak zorundadır. Ağalık, din tüccarlığı milletlere özgü müesseseler değildir. Tarihin değişik çağlarında ve her yerde aşağı yukarı feodal bir düzen yaşanmıştır… Görülüyor ki, marabaların ve Doğu’daki halk kitlelerinin ana dili Kürtçe olduğu ve çoğu zaman da başka dil bilinmediği için ağalar, zenginler de ister istemez bu dili kullanmaktadırlar”.

“Milli birliğin geliştirilmesi ile hükümete güven kavramları aynı şeyler değildir. Sorun milli sınırlar içinde, kültür ve ekonomik kalkınmanın metotları üzerinedir. Bunun için de, her türlü hükümete güven duyulmak zorunluluğu yoktur demokrasilerde.”
       “Açık konuşalım; Doğu’daki topraksız vatandaşlarımızı Türkleştirmek için toprak dağıtılacaksa, Batı’daki topraksız kardeşlerimize hiçbir zaman toprak verilmeyecek demektir. Türkiye’nin her bölgesinde –ama her bölgesinde- toprak reformu uygulanmalıdır. Eğitim, sağlık hizmetleri parasız olmalı, devlet eliyle ağır milli sanayi kurulmalı, sosyal adalet gerçekleşmeli; emekçilerin, köylülerin, memurların hakları korunmalıdır. Bu hamlelerin aksiyon safhasında bütün halk kitlelerinin samimi demokratik fikir cereyanları etrafında birleşeceğine inancımız tamdır
…” (YÖN, 19 Eylül 1962). Yazı, bu ana fikirler etrafında, detaylarıyla devam ediyordu.
        Hemen belirtelim, Dr. Sait’in Toprak Reformu’ndan söz etmesini komünist rejime çağrı kabul eden kimi mütegalibe artıkları, Dr. S. Kırmızıtoprak ve arkadaşlarına karşı çıktılar. Dr. S. Kırmızıtoprak’ın başını çektiği “Solcular”, Kürt liderlerce de; ağa-şeyh karşıtı Kürtlerin istemlerinden “taviz vermekle” suçlanmaya başlandı.
          Türkiye de (S) harfinin kullanılmasının Sosyalist, (K) harfinin Kürt-Komünist ve ikisini birde kullanmanın koşulsuz “Vatan haini-ayırımcı-terörist” sayıldığı bu dönemde, Dr. Sait’in açıklamalarına salt Türk ırkçı erki değil, Kürtlerin önde gelen büyük çoğunluğu ile tek “aykırılık” noktasıydı. Dr. Sait Kırmızıtoprak’ın bir yargılamasında bu düşüncesini dile getirmesi, Kürt önderleri arasında büyük gürültülere neden olmuştu… Dava arkadaşları Dr. Sait’i, “paçayı kurtarmak, korkaklık, davadan dönme, bencilik, gösteriş, taviz vermek” vs. ile suçluyordu. Kürt sorununu, Türk-Kürt unsurların eşitliği ve bağımsızlığı ekseninde ele alan Dr. Sait ve arkadaşları YÖN Dergisinde yer alırken, kendilerini feodal eksende sağcı görenler, Barış Dünyası Dergisinde, Kürtler için ABD himayesinde bazı yaptırımları öngören yazılar yazan “Ape Musa” etrafında kümeleşmişti… Musa Anter, Dr. Sait’in sol düşüncesini eleştiriyor ve yazılı yanıtlarında Dr Sait Kırmızıtoprak’a “İlmi Sait” diyordu…
        1960 Anayasası’nın estirdiği “özgürlük” havası, Doğu’dan Batı’ya yığınların birlikteliğiyle, Türkiye yüzeyine yayıldı. “Doğu Mitingleri” etkinliğindeki bu gelişmeler, TİP olgusuna dönüştü. Kürt aydını ve gençlerin sol kesimi tümüyle TİP’te yer aldı. TİP, ilk girdiği seçimde 15 milletvekili ile TBMM’de özgürlük dâhil, ezilmişlerin sesi oldu. Ancak, aşiret yapısının inanç kıskacında ezilen Doğulu yığınların istemlerini karşılayamayınca, ayrılan Kürt aydınları yeni arayışların içine girdi.
         Dr. S. Kırmızı toprak ve arkadaşları Yön’de yer alırken, Musa Anter, Barış Dünyası dergisinde, Kürtler için, Amerikan himayesinde bazı yaptırımları öngören yazılar yazmaya başladı… Musa Anter, Dr. Sait’le aralarındaki tartışmayı şöyle özetler:
        “Sait Kırmızıtoprak öncülüğünde birçok Kürt genci, YÖN idaresine giderek T. Hükümeti doğrultusunda Amerika’ya protesto etti… Ben ise, bugüne kadar başarılı olamamış bir Türkiye solculuğunun kabul edildiğini ve bizim Kürt gençlerinin kandırıldığını Barış Dünyası’nda yazdım… Yön’ün Ağustos 1962 sayısında, S. Kırmızıtoprak, beni ve tüm Barış Dünyası yazarlarını; ‘burjuvazi köpekliğiyle’ suçluyordu. Bakınız, aynı yazıda beni gayrı ilmi gaf şampiyonu ve pratiklikle itham eden ‘İlmi Sait’, bana neler söylüyor: ‘…Ama tarifini yaptığı bajarilerin (burjuvaların) köpekleri ile aynı sütunlarda aynı ağzı kullanan Kımıl yazarına ne oluyor, çok ayıp!’” (M. Anter, Hatıralarım, s. 183-185).
       Görüldüğü gibi kavga, sağ-sol çatışmasından başka bir şey değil, S. Kırmızıtoprak’ın öldürülmesi olayında, Musa Anter’in susması, “komplocular” ağzıyla, konuyu hatıratına aktarması, bu çatışma ve Dr. Sait’in solcu oluşu dışında neyle izah edilir?
        Dr. Sait’in, “Kürtçülükten” ve Komünistlikten yargılanması devam ederken, yine de O; yazılarıyla, katıldığı panel ve gezilerdeki söyleşileriyle, Doğu’daki geri kalmışlığa, dolayısıyla Kürt sorununa çözüm arıyordu. TİP içinde demokratik yolla, bu sorunların çözülebileceğini düşünüyordu.
        Dr. Sait, Faik Bucak’ın ölümündün sonra TKDP liderliği teklifini kabul etmedi. Bu partinin başkalarının güdümünde, öncelikle; sağcı, gerici aşiret düzenini korumakta, halka dayanmayan hiçbir hareketin başarılı olamayacağını belirterek, bu partiye girmedi. Musa Anter, anılarında, Dr. Sait için; “Daha önce, bu partinin kapatılmasını istemişti” diyor.  Kürt sorunun iki yönü vardı. Birincisi, Türk kesiminin Kürtlere bakışı… İkincisi Kürt aydınları veya militanlarının hareket tarzı idi. Dr. Sait, Türkiye’nin Kürtlere bakışını şöyle değerlendirir:
       “Kürt aydınları ve ne istediklerini çok iyi bilen Kürt militanları, Türkiye’nin toprak bütünlüğü konusunda, ırkçı-Turancı safsatalarla vatanperverlik fiyakası satan herkesten daha fazla hassas ve sadık olduklarını ve asla Türkiye’yi parçalamak gibi bir niyetleri olmadığını, matematik bir kesinlikle, sevk edildikleri askeri ve sivil mahkemelerde ispat etmiş bulunmaktadırlar.
          Nitekim tüm engellemeler ve suçlamalar, baskı ve yıldırma hareketlerine rağmen; mücadele açık olarak Türkiye kamuoyu önünde verilmektedir. Siyasi partiler, mitingler, basın konferansları, folklor gösterileri, ilerici dernekler vs. gibi demokratik araçlar, bu mücadelenin yegâne faaliyet mihrakları haline gelmiştir. Hiçbir ‘polis oyunun’(!) ve hiçbir ‘Cunta maceracılar grubu’ Kürt halkının bu olumlu, şuurlu, realist ve demokratik mücadele metodunu rayından çıkaramaz.
        Türkiye’de politik iktidarı günümüze kadar elinde tutmuş bulunan elitleri, Kürt gerçeği konusundaki bu ırkçı-Turancı tutum, maalesef Türkiye’nin fikir ve düşünce hayatını da felce uğratmıştır. Türkiye fikir ortamı bu konuda öylesine şartlandırılmış ve kısıtlaştırılmıştır ki Türk asıllı kitlelerin yani kullanılan deyimle bizzat milletinin temel demokratik ve sosyal istekleri bile hep bu ‘Kürt tehlikesi’ ve ‘aynı demokratik hakları Kürtlerin de kullanacağı ve o zaman Türkiye’nin parçalanacağı!’ şeklinde yıllar yılı uyutulmuştur.” Dr. Sait, bu düşüncesini Marksist düşünceyle uyumlu Lenin’den, Stalin’den alıntılarla güçlendirir.
        “Milliyetçi mücadele, burjuva ya da feodal menşeli kadroların önderliğinde yapılsa bile, bu milliyetçilik şayet ezen bir milletin milli imtiyazları ve milli baskısına karşı verilmekte ise kaçınılmaz bir şekilde, demokratik bir içerik taşır” “Böylece millet durgun bir antite olmaktan çıkar ve kesin olarak varlığını, inkâr eden kuvvetlere karşı varlığını ispat etmek için mücadeleye girişen canlı(dinamik) bir realite haline gelir.”
        
Dr. Sait, Irkçı-Turancı görüşün korunmasının, Kürt kimliğini, zorunlu hale getirdiğini savunuyordu. Türkiye’de ki otoriter güç; Irak, Suriye, İran’da vs. yerlerde bulunan Kürtleri “Kürt” kabul ediyor. Türkiye’de, “Kürt” diye bir halkın, “Kürtçe” diye bir dilin olmadığı çelişkisini bir anı ile örnekler:
      “Sosyolog ve din bilgini M.E. Bozaslan, 1968 yılında, Kürtçe okuyup yazmayı öğreten bir alfabe yayınladı. Ve arkasından da kitabı toplatılarak kendisi tevkif edildi. C. Savcısı, sorgu sırasında, son derece kızgın ve azarlar bir tonla,
Bu nedir?’ diye sorar. M.E. Bozarslan, ‘Alfabe efendim’ yanıtı verince savcı küplere biner; ‘Nasıl olur! Kürt diye bir millet mevcut değildir. Kim sokuyor bu zehirli fikirleri kafanıza?’ M.E. Bozaslan gayet sakin bir tavırla; ‘O halde siz kendinizi üzmeyiniz Savcı Bey. Mademki Kürt yoktur, Kürtçe yoktur, inanınız ki şu elinizde tuttuğunuz Alfabe de mevcut değildir. Bari bırakınız da evime, çoluk çocuğumun yanına döneyim. Mevcut olmayan şeyler için birbirimizi yormak anlamsız’”.
       
S. Kırmızıtoprak, “Kürt Sorunu”nun ancak sosyalist teoriye göre çözümlenmesinden yanaydı. Kürtlerin olduğu kadar Türklerin de (özellikle Türk solu) sorunu olduğunu söylerdi. Bunun için 1960’tan sonra, solcu-sağcı birçok köşe yazarlarıyla konuştu. Çetin Altan, ilhan Selçuk, İlhami Soysal gibi birçok yazarla, konuyu derinlemesine tartıştığını anımsıyorum. Bu tartışmaların birinde; Çetin Altan’ın: “Siz mücadeleye başlayın, şahsen ben, yazılarımla sizleri desteklerim” önerisine yanıtı sert olmuştu;
    
Olmaz, olmaz, bizde yazmasını biliriz, Türk-Kürt demeden sol kesim olarak birlikte mücadelemizi sürdürmeliyiz, aynı saflarda çarpışmalıyız” Söylemlerinde, yazınlarında, Kürt aydınları ve militanları içinde bu çabayı, sürdürdü. “Halkla bütünleşmeyen, tavrını; köylü ve proletaryadan yana koymayan hiçbir hareket başarılı olamaz” derdi. O sıralar, meclise CHP’li H.O. Bekata’nın, Dr. Yusuf Azizoğlu’na, “Türk olduğunu söyle!” baskısı olmuştu. Sonradan bu tartışma; Dr. Sait’le Kemal Burkay arasında, küçük bir tartışmaya yol açtı. Burkay, “Azizoğlu ağadır, savunulamaz” demiş ve bu nedenle Dr. Sait’in, onunla “dost” olmasını kınamıştı. O sıralar Kemal Burkay, Tunceli’den seçime girmişti. Birkaç dost, birlikte Civarik Köyüne gittik. Sait’in, kendi akraba ve sevenlerine seslenişini unutamıyorum: “Dostlar, beni evlat, akraba ve dost kabul etmenize teşekkürler, ancak bunu, sandıkta Burkay dışında bir tek oyun başkasına kullanılmamasına bağlıyorum” demiş ve ayrılmıştı (Hüseyin Akar, Dersimden Portreler, s.155-168).
           Dr. Sait, “Bu sorun Kürtlerin olduğu kadar Türklerin, cumhuriyet-demokrasimizin sorunu” diyordu. Türk solu ve TİP’liler, ezilen tüm halkın ve Kürt yığınların istemlerini karşılamaktan uzak kaldı. Kürt kimliğini tanımamakta direnen, ırkçı erkin bir devlet politikası haline getirdiği inkârcılığın zincirini kıramadı TİP. Bu nedenle Partiden ayrılan Kürt aydınları yeni arayışların içine girdi. Dr Sait birçok idealist gençle birlikte “68 Dünya Gençlik Hareketi”, DDKO ve Doğu Mitinglerine katıldı. Ancak bütün çalışmaları ırkçı düzenin çarkında ki bu çözümsüzlük ve kargaşa karşısında bir arkadaş gurubuyla ulusallığın gereği Kürt dilini yerinde öğrenmek, mücadeleye katılmak için Irak’a geçer. Irakta kurduğu kamp kısa zamanda yerleşmeye ve teşkilatlanma yanında halkın sağlık sorunları çözecek hastane olur. Dr. Sait, her yönü ile yoğun bir çalışma temposu içine girer. Parti kurma çalışmalarını yürütürken sıklıkla Türkiye’ye gelir, bir taraftan da çok iyi bilmediği Kürtçeyi (Kırmanç lehçesini) geliştirme çabası içine girer ve mükemmel derecede öğrenir.
          Dr. Sait Irak’ta kendini okumaya ve bu sorunla ilgili uluslar arası boyutta edinimlere verir. Önce Dil sorununu hal eder. Bu konu ile ilgili ve önemli birikimler edinir. Kürtçe lügat hazırlar. Sonra uluslararası boyutta Millet Meselesini inceler.   Dr. Sait’ten söz açmışken Onun bu arada hayatını adadığı Kürt sorunu için ne düşündüğü belirmeden geçmeyeceğiz. Bu “Dr. Şıvan’ın 22 Ağustos Konuşmasının resmi versiyonu” olarak T’deKDP yayınları tarafından Kürtçe ve Türkçe dillerinden, Feridun kod adıyla yayınlanmıştır. Ben, inançlı, yürekli, sağlam, yurtsever Necmettin Büyükkaya’nın kardeşi Şerwan Büyükkaya’nın İlk Anlatım kitabından Türkçesinin önemli bölümlerini; ulusal devrimci partilerde olması gerekli ciddi bir çalışma örneği olduğu için, aktarma gereğini duydum. Bununla Dr. Şıvan’ı daha iyi tanımış olacağımıza inanıyoruz.

       “Millet Nedir
       Arkadaşlar! Kürt millet meselesi üzerinde iyice aydınlanabilmemiz ve sağlam bir kanaat edinmemiz için; her şeyden önce “millet realitesine göz gezdirmemiz gerekir. Acaba millet nedir? Sosyolojik bir analiz içerisinde, millet kavramı nasıl konur? Bu sorularla meşgul olduktan sonra, artık milliyetçilik-burjuva milliyetçiliği ve esir milletlerin milliyetçiliği- ve özellikle de, bilimsel bir analiz içerisinde “Türkiye’de Kürt millet meselesi nedir?sorusu üzerinde durabilir ve bunları net bir şekilde açıklığa kavuşturabiliriz.
      Her şeyden önce, millet tarihi bir kategori ve sosyolojik bir realitedir. Milletin tarifi için, günümüze kadar çeşitli unsurlar ve gerekler kullanılmıştır. Şüphesiz, millet gerçeği konusunda kullanılan unsurlar ve bu unsurlara dayandırılan tarifler de çoğu defa birbirlerinden farklı, izafi ve ekseriya da yanlıştırlar. Bununla beraber, bilimsel bir analizin potasında, bazı temel unsurlar vardır ki, “millet” mefhumu ancak bunların yardımıyla anlaşılabilinir ve tarif edilebilinir.
       Dil birliği: Bilindiği gibi, insanlar arasında her türlü ilişkilerin, mübadelelerin yapılabilmesi için, dil temel bir vasıtadır. Bu nedenlerden ötürü, tarihin en eski çağlarından günümüze dek, her millet özel bir dile sahip olarak yaşıyagelmiştir.
     Toprak birliği: Toprak da, bir milletin yaşaması ve varlığını sürdürmesi için, mutlaka gereklidir. Zira şayet millet dediğimiz topluluğun müşterek bir toprağı mevcut değilse, o milletin fertleri arasında sosyal-ekonomik ilişkiler kurulamaz ve birbirleriyle konuşma olanağı, bulamazlar.
      Ekonomik mübadele ilişkileri: Bir milletin müşterek bir dili ve toprağı olunca, bunun tabii bir sonucu olarak, o milletin fertleri arasında ekonomik üretim ilişkileri vücut bulur. Şüphesiz her milletin ekonomik sistemi, tarihi aşamalarda hep ayni şekilde kalmaz. Eşya mübadelesinin yanı sıra; iç ticaret, pazar ilişkileri, kazanç ve sermaye birikimi sonunda, milli birlikte yavaş yavaş gelişir ve olgun bir şekil alır.
      Milli karakter: Pek tabii olarak, yukarıda sayılan bu üç nitelik; yani ortak bir dile ve toprağa sahip olmak ve ekonomik ilişkilerin mevcudiyeti, bir milletin varlığı için temel unsurlardır. Fakat bildiğiniz gibi, tarihin uzun ve çetin devirleri boyunca, bazı milletler ya tamamen tarihten silinmişlerdir ya da asimile (eritme, benzetme) edilmek suretiyle ortadan kaldırılmışlardır. Bu itibarla; dil, toprak birliği ve ekonomik ilişkiler de tek başlarına yeterli değildirler. Özellikle sömürücü milletlerin baskıları karşısında, küçük ve esir milletler, milli kültürleri, milli hareket ve geçmişleri; milli kader ve psikolojik bağlantılarıyla kendilerini koruyabiliyor ve canlılıklarını sürdürebiliyorlar. Bunların hepsine birden “milli karakter “ adı verilmektedir. Pek güzel anlaşılıyor ki, milli karakter de çok önemlidir ve yukarıda sayılan temel unsurların yanı sıra, çok ileri bir yer işgal etmektedir. İmdi, bu temel unsurların ışığı altında, milletin tarifini yapabiliriz:
         Millet öylesine bir topluluktur ki, onu teşkil eden fertler arasında dil ve vatan (yurt, toprak) ortaklığı ve ekonomik ilişkiler mevcuttur. Fazladan olarak, onun milli karakteri; tarihi, ırki, kültürel faktörlerin ve toplumsal psikolojisinin… çerçevesinde oluşur.

       Kürt Milleti:
       Bu bilimsel tarifin ışığı altında Kürt Milleti’nin varlığı ve canlılığı çok açık ve net bir tarihi gerçek olarak ortaya çıkmaktadır. Kürt Milleti yaşayan özel bir dile sahiptir. Açık bir tarihi gerçektir ki, Kürt Milleti’nin ırkı gibi o’nun dili de Hindo-Avrupa ailesinin dilleri arasında yer alır. Yani Ari bir dildir. Kürt dili; özel bir kelime hazinesine sahiptir ve kaidelerle düzenlenmiştir. Yani tamamıyla bağımsız ve kendine özgü bir dildir. Bu nedenle de, onun kelime hazinesi ve grameri; yani kaide ve usulleri onun özel niteliklerine uygundur.
        Birkaç kelime ile Kürt Edebiyatından da söz etmemiz gerekir. Sözlü yani halk edebiyatımız çok renkli ve zengindir. Yazılı edebiyatımıza gelince, özellikle dünya klasikleri arasında Feqeye Teyran, Melaye Cıziri, Ehmede Xani, Hacı Qadıre Koyi… en ünlüleridir. Yüzyılımızda da Kürt şair, yazar, filozof ve sanatkârları sayılamayacak kadar çokturlar. Her ne kadar, 1942 yılından bu yana, Türkiye’de Kürt adını taşıyan ve Kürtçe olarak söylenen her şey en barbar ve şoven bir şekilde inkâr edilmiş ve yasaklanmış; bugün de bu tutum ve tabu aynen sürdürülmekte ise de; küçücük bir imkân ve serbesti bulduğu yerlerde, Kürtçe serpilmiş ve dünya dilleri arasında itibarlı bir yer yapabilmiştir kendisine. Kürt modern şair, yazar ve sanatkârları dünyanın her tarafında seslerini duyurmuşlardır. Bunlardan birkaçının adını analım: Cegerxwin, Ereb Şemo, H. Cındi, Goran (Evdılan Sıleman), Ehmed Mıxtar, M. Heymen, Evdırehman Hejar, Bekes, Nuredin Zaza, Osman Sebri, K. Kurdo, Reşit Kurd, Qedrican vs…
        Bir milletin varlığı için ikinci unsur topraktır. Evet, bütün eski ve tarihi milletler gibi Kürt Milleti’nin de bir yurdu vardır ve bu yurda Kürdistan adı verilmektedir. Şerefem, Minorsky, Marr, Nikitin, Bois, Emin Zeki, Mıhemed Eli Ewni gibi büyük tarihçi ve Kürdologların kaleminden; Kürtlerin ve Kürdistan’ın tarihi bilimsel metotlarla yazılmış ve ortaya konmuştur.
         Kürdistan massiv ve kütlevi birlik arz eden bir toprak parçasıdır. Fırat nehrinden Loristan ve Toros dağlarından Aras Nehrine kadar, masif bir kitle olan Kürdistan topraklarına; tarihte Kardaka, Medya… ve nihayet Kürdistan adı verile gelmiştir.
        Tarihi gerçekler; Kardux, Urartu ve Medya milletlerinin, bugünkü Kürtlerin ataları olduğunu ve devletleriyle imparatorluklarını da yine bugünkü Kürdistan’da kurmuş bulunduklarını göstermektedirler.
       Kürt Medya İmparatorluğu, büyük kumandan ve imparator Kiaksar (İÖ 633-584) zamanında, bütün Farisi milletleri ve Asurlular da (Asurluların ünlü başkentleri Ninova İÖ 612 yılında büyük Kiaksar tarafından zapt edilmiştir.) Kürtlerin hükmü altına alınmışlardı. Dara ve Keyhüsrev zamanlarında Kürt ve Fars milletleri birlikte yaşıyorlardı; bunların müşterek imparator ya da sultanları bazen Kürt ve bazen Fars idiler.
       İslam dininin doğuşundan sonra kurulan belli başlı Kürt devletleri şunlardır;
       Sadadi (İS 951-1088), Hesemvahi (İS 941-1014), Menvani (İS 990-1096) ve nihayet Eyyubiler tarih sahnesine çıktılar. Korkusuz ve kaplan yürekli bir süvari, bütün Müslümanların öncüsü ve Kürtlerin komutanı Selahaddin Eyyubi ve Kürt halkı, İslam dinini ve Müslüman milletlerinin yurtlarını korumak için; çelikten kale ve kalkan oldular.
        Kürt halkının fertleri arasında ve toplum seviyesinde, halkımızın yaşadığı tarihi aşamalara uygun olarak ekonomik ilişkiler ve bağlantılar gelişmiştir ve gelişmektedirler. Her ne kadar Kürt toplumu henüz aşiret ve yarı göçebe etabını tamamıyla aşamamışsa da, derebeylik ve feodal üretim ilişkileri de hiçbir zaman temel ekonomik sistemimiz değildir. Gerçek odur ki, diğer birçok az gelişmiş ya da hala sömürülmekte bulunan ülkelerde olduğu gibi, bugün bizim toplumumuzda da komüniteden pre-kapitalist aşamalara kadar çeşitli üretim ilişkileri ve ekonomik rüşeymler mevcuttur. Fakat her şeyden önce, Kürt toplumu, ekonomik sistem açısından da bir birlik ve milli antite arz eder.
        Bütün bunlara eklememiz gerekir ki, milletimiz tarihinin ve bilhassa yüzyılımızda giriştiği milli direnme hareketlerinin açıkça gösterdiği gibi, Kürt Milleti milli karakterin birliği bakımından da çok yüksek, dinamik ve sarsılmaz bir düzeyde bulunuyor. Milliyetçilik ve yurtseverlik yüksek hasletler, inanç ve iman kaynağı ve temel dinamikler şeklinde Kürt Milleti arasında yerleşmiştir. Bu nedenle de, özellikle Kürdistan’ın geniş köylü kitleleri arasında Kemalist siyaset ve ezme, asla başarı kazanamamış ve Kürt halkı Türkleşmek gibi bir zilleti ve aşağılığı hiçbir zaman kabul etmemiş; dolayısıyla da asimile edilememiştir. Silahlı milli savaşlarının başarısızlığı sonunda, Kürt milleti bitap düşerek asimile olacağı yani Türkleşeceği yerde tam aksine yurtseverlik ve milliyetçiliğimiz gün güne olgunlaştı, sağlam dayanaklar buldu, bilinçli bir şekilde kendi kendine güven kazandı.
         Bu göz gezdirmeden sonra, şimdi milliyetçiliğin kökenlerine eğilelim.

             Feodaliteden Milliyetçiliğe
           Arkadaşlar! Biliyoruz ki 17 yüzyıldan itibaren, kapitalist sistem; coğrafi keşiflerin, kıymetli maden ticareti ve köle alış-verişinin sayesinde, Batı Avrupa’da yavaş yavaş gelişme olanakları bulmuştu. Avrupa’nın bu zenginliği, diğer kıtaların talanıyla mümkün olabilmişti. Bu olayı takiben, buhar makinesinin keşfi, endüstri ihtilalini başlattı. Bir yandan fen ve teknik dev adımlarıyla gelişirken, diğer taraftan da yeni yeni seçkin vasıtalar ve sayısız imkânlar, Avrupa toplumlarının elinde ve hizmetinde toplanıyordu.
         Fakat Avrupa zenginliğinin kaymağı, Avrupa burjuvazisinin pençesinde idi. Bu istihsal vasıtaları ve çeşitli makineler, Avrupa toplumu da tamamen değiştirdi. Kültür, sanat, edebiyat, hukuk, felsefe vs. Burjuva sınıfının menfaatlerine, egemenliğine ve zevklerine uygun bir yeni şekil almakta idiler. İlk defa Fransa’da büyük ihtilal ile (14 Temmuz 1789), siyasi iktidar mutlak bir şekilde burjuvazinin eline geçti ve o tarihten sonra, Avrupa’nın diğer ülkelerinde de gün güne derebeylik sınıfı ve merkezi feodalite (Avrupa’nın kral ve monarkları) yıkıldı ve çeşitli formasyonlar içerisinde, burjuva sınıfı Avrupa’nın her yerinde, siyasi iktidarı ele geçirdi.
        Açıkça bilindiği gibi, feodal sınıfın iktidarını yıkmak için, burjuvazi işçi ve köylü sınıfının mutlak ortaklığından yararlanmıştı. Mülksüz işçiler ve de mülksüz ya da az mülklü köylüler, yüksek bir heyecanla burjuva sınıfının çağrılarına uydular ve bu sınıfın öncülüğünde Avrupa ihtilallerine fiilen katıldılar. O zamanların slogan ve haykırışları şunlardı: özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve adalet
          Ne var ki, bu mukaddes ve yüksek sloganlarla istekler, temelde burjuva sınıfının menfaatleri ve iktidarı için ortaya atılmışlardı. Zira kapitalist sistemin daha gelişmesi ve devamının sağlanması için, her şeyden önce “devlet makinesi” gerekli idi.
          Yani Avrupa burjuvazisi; daimi orduyu, polisi, jandarmayı ve bürokratları (memur, maliyeci, teknisyen…) emrinde kullanmaya başladıktan sonradır ki, dâhili pazarları ve imkân gördükçe de dış pazarları yıllar yılı sömürmüş ve soymuşlardır.
        Sosyolojik bir sözcükle, Avrupa’nın bu sınıfına “milli burjuva” denir. Çünkü bu sınıf bir yandan bütün iç pazarları da Asya, Afrika ve Amerika’nın sömürgeleştirilmeleri ve bu uğurda gerekirse diğer burjuva devletleriyle çatışmaktan ve savaşmaktan da çekinmemektedir. Üstelikte, bu sömürü ve soygun düzenini saklamak ve de kolaylaştırmak için, Avrupa burjuvazisi yurtseverlik adına konuşur. Açıkça görüldüğü gibi, bu tip bir milliyetçiliğin temeli burjuva sömürüsü üzerine kurulmuştur. Bu nedenle de ‘burjuva milliyetçiliği” adıyla anılmaktadır. Pek tabii olarak ordusu, polis, jandarma ve bürokrasisi… ile burjuvanın hizmetinde sağlamlaşan devlet de burjuva sınırının devleti idi. Fakat burjuva dilinde buna, “burjuva devleti” değil, “milli devlet” denir.
         Yukarda söylediğimiz gibi; Asya, Afrika ve Amerika’nın geniş ülkeleri yıllar yılı burjuva devletlerinin boyunduruğu altında yaşadılar ve sömürüldüler. Fakat bu sömürü esnasında, Avrupalı efendiler, bu ülkelerin eski, geleneksel yapılarına, çoğu kez dokunmuyorlardı. Bu ülkelerde dişlerine uygun gelen bazı hain adam ya da sosyal sınıfların aracılığıyla sömürü düzenini sürdürüyorlardı. Bu klasik örneğe, assosiasion (ortaklık, birlikte) ezme şekli denir. Çünkü Avrupa burjuva devletleri, hiçbir zaman bu sömürülen ülkelerin esir milletlerinin varlığını inkâr etmediler. Ne var ki, bazı hain sosyal sınıf ya da kimseler aracılığıyla, bu ülkelerin tüm zenginliklerini ve iç servetlerini habire emiyorlardı. Esir ülkelerde, aracı hain kimse ya da zengin sınıflar mevcut bulunmadığı zamanlarda da, Avrupalı efendiler bizzat kendi elleriyle ve zorbalıkla bazı hain ruhlu adamlara para ve toprak vererek bu hain sınıfları yarattılar ve bu sayede sömürülerini sürdürdüler. Buna karşılık, bu tip klasik sömürü şeklinde; boyunduruk altında tutulan milletlerin varlıklarıyla bunların kültür, sanat, edebiyat, tarih vs.leri inkâr edilmedi ve asimilasyonlarına gidilmedi.
          Bu ortaklık (assosiasion) metodunun yanı sıra, bir başka metot da denendi. Bu metodun klasik örneği Cezayir’dir. Fransa yetkilileri ve burjuvaları, Cezayir’i tıpkı bir vilayetleri gibi telakki ettiler ve daima şunu söylediler: “ Cezayir Fransız’dır.” Yani bunlara göre Cezayir toprağı ve milleti mevcut değildi; Yıllar geçtikçe, Cezayirli olan her şeyin unutturulması ve ortadan kalkması gerekiyordu. Bu nedenle de, Fransız zorbalar yüzyıl kadar Cezayir’de asimilasyon metotlarını kullanarak, Cezayir halkını eritmeye ve yok etmeye çalıştılar. Bu aşağılık ve yüz karası tatbikatı kabul etmeyenler ise ya öldürüldü ve yahut ta sürüldüler. Bu tip işgal ve ezmeye de “asimilasyon”, yani birbirine benzetme, eritme ve en sonunda yok etmek (kökünü kazımak) adı verilir. Başka bir deyişle, buna direkt yani dolaysız (vasıtasız) işgal denmektedir. Zira milli planda, zorba (ezen) milletle ezilen (esir) millet arasında hiçbir bağ kurulamaz. Bir şartla ki, ancak ezilen millete mensup bir fert; kendi soyunu, kültürünü, dilini, geleneklerini ve milletinin tüm milli niteliklerini ret ve inkâr ederse, ancak o zaman menfaat ve imkân sahibi olabilirler.
         Türkiye’de halkımızın ezilmesi, bu şekilde oluyor. Yani asimilasyon metotlarının uygulanmasıyla… Başka bir deyişle Türk faşist ve Turancıları (subaylarla yüksek bürokratlar); milletimizi, toprağımızı, dilimizi, tarihimizi, kültürümüzü, gelenek ve göreneklerimizi ve edebiyatımızı ret ve inkâr etmek suretiyle hepimizi Türkleştirmek istiyorlar. Bununla da yetinmiyor, tüm yeraltı ve yerüstü zenginliklerimizi tam bir soygun zihniyetiyle sömürüyor ve hırsızlıyorlar. Bu sayısız ve değerli zenginliklerimizle (petrol, maden, kömür, iş gücü…) Anadolu’nun batısını yani kendi ülkelerini zenginleştiriyor ve mamur bir hale getiriyorlar. Bu sömürü ve soygun düzeninin devamı ve kolaylaştırılması için de, kâh bizi toplu bir şekilde öldürüyor, sürüyor, hapse atıyorlar; kâh tahkir ediyor, aşağılatıyor ve horluyorlar.
         Aklına geliyor insanın: Türk Milleti’nin bizzat kendisi Yunan Savaşına kadar Avrupa burjuvazisinin elinde esir idi ve bugün de büyük devletlerin yardım ve bağışlarıyla kucak kucağa olduğu halde, peki nasıl oluyor da ayni anda kendisi de emperyalist ve efendi bir millet olabiliyor ve Kürt Milleti’ni sonuna kadar ezmekte inat edebiliyor?
         Bilimsel gerçeklerle ölçüye vurulunca, bu nokta gerçekten çok şaşırtıcı ve karmaşıktır. Bu nedenle de çok iyi anlaşılması ve analize edilmesi gerekir. Çünkü esir milletlerin milliyetçiliği -esir milletlerin, milliyetçiliğinde, daima demokratik ve meşru bir muhteva mevcuttur- özellikle haklı ve ilericidir. Bu milliyetçilik, bu yüzyılın başlarında; önce Çin, Hindistan ve Asya’nın diğer ülkelerinde, İkinci Dünya Savaşından sonra da bütün Afrika ülkelerinde, burjuva sömürücülüğüne karşı, ortaya çıkmıştır. Şüphesiz Asya-Afrika’nın bütün milletlerini kapsayan bu milliyetçilik-çünkü milli ezmeye ve emperyalizme karşıdır-demokratik bir muhteva taşımaktadır. Ve bu nedenle de ilerici, meşru ve haklıdır. Yani “gâvur” ve Avrupa emperyalizmine karşı savaşta, Türk ve Kürt milliyetçiliği mukadderatını birbirine bağlamıştı ve her ikisi de ilerici, demokratik ve meşru idiler.
          Bu noktanın düğümü de işte tam buradadır. Kurtuluş Savaşı yani Avrupa burjuva devletlerinin kovulmalarından sonra, bazı az gelişmiş ülkelerde, yeni bir çelişki gelişme imkânı buldu. Mesela, 1920-23 Savaşları sonunda, Yunan Kuvvetleri, Türk ve Kürt Halklarının ortaklaşa mücadelesiyle kovulmuşlardı. Ne var ki, bu defa da, özellikle hemen 1924 yılından itibaren, Ankara’nın şoven askeri diktatörlük hükümeti, en barbar, kanlı ve vahşi metotlarla Kürt Halkını asimile etmeye başladı. Daha başka bazı azgelişmiş ülkelerde de, Türkiye’ninkine benzeyen dâhili milli ezme olayları birbirlerini izledi: Örneğin, Ban Pakistan (Pencap) Bengal’in (Doğu Pakistan) efendilik tahtına kurulurken, Irak ve Sudan Arapları da ayni şekilde dâhildeki Kürtleri ve Zencileri emperyalist metotlarla ezmeye başladılar. Şimdi artık, bu yeni dâhili milli çelişkinin adını, sosyolojik bir sözcükle koyabiliriz:
       Az gelişmiş ülkelerde dâhili milli çelişki.
        Evet, Türkiye’de Kürt ve Türk Halkları arasında, Kemalist ve Turancı cunta iktidarlarının sebep olduğu ve devam ettirdikleri bir dâhili milli çelişki vardır: Bazen geniş katliam ve sürgünlerle… Bazen çeşitli baskı metotları ve tutuklamalarla… ve bazen da okul ve kültür emperyalizmi yoluyla. Günümüzde Kürt Halkı milli planda ve her bakımdan (sosyal, ekonomik, kültürel vs.) Turancı ve şoven iktidarların (Kemalist subay ve bürokrat cuntaları) pençesinde esirdir, boyunduruk altındadır; barbar, kaba, kalleş ve zorba metotlarla ezilmektedir.
       İmdi yeniden Osmanlı müstemlekesine dönelim -ki bu müstemleke içinde Türk, Arap, Kürt vs. milletler vardı- ve Onunla azıcık meşgul olalım. O zaman Türk milliyetçiliğinin özellikle 1924 yıllarından itibaren tüm meşru, demokratik, insani ve ilerici özünü hangi nedenlerle yitirmiş; buna karşılık şoven, haksız, gerici, megalomanyak (büyüklük hastalığı) ve zorba bir milliyetçilik haline gelmiş bulunduğu daha kolaylıkla anlaşılır.

        Türk ve Kürt Halkları Arasında,
       Dâhili Millî Çelişkinin Kökleri
       Bilindiği gibi, sömürge ülkeleri arasında Osmanlı İmparatorluğu da bulunuyordu. Açık bir tarihi gerçektir ki, Osmanlı İmparatorluğu “ hanedan “ tipi bir devletti ve İslam Dininin esaslarına göre kurulmuştu. O’nun halife ya da padişahı, kendisini tüm Müslüman kavimlerin sultanı sayardı. Bu nedenle de, imparatorluğu teşkil eden çeşitli kavimler arasında teokratik (dini) ve gevşek bir denge egemendi. Diğer Asya ülkeleri gibi 19. Yüzyılın sonlarına doğru, tüm Osmanlı ülkelerinin dâhili pazarları ve zenginlikleri de, çok açık bir şekilde Avrupa devletlerince (Fransa, İngiltere ve sonraları Almanya…) sömürülmekte idi.
         Fakat ne yazık ki, Türk aydınlarıyla okumuşları bu temel ve fakat kolaylıkla anlaşılabilinir noktayı, hiçbir zaman doğru bir şekilde ve bilimsel ölçüler içerisinde değerlendirmemiş ve anlayamamışlardı. Sırf Osmanlı sultanlarının Türk asıllı oluşları nedeniyle, Osmanlı devletini de tıpkı Avrupa’nın burjuva devletleriyle eşdeğer tutmuşlar ve o’nu daima Türk Milletinin çıkarlarını koruyan bir, “milli devlet” şeklinde yorumlamışlardır. Bu yorum; baştan ayağa yanlıştı, şaşkındı ve bilimsel değildi. İşte önce Turancı sonra da Kemalist milliyetçilik bu çürük, bilimsel olmayan şoven ve yalancı temelin üzerine bina edildi. Ve Türk milliyetçiliği dünya olaylarından esinlenerek yavaş yavaş doğrulara yöneleceğine ve bilimsel bir muhteva kazanacağına, tam aksine, günümüze dek bu faşist Kemalist taassup içerisinde devam edip gitmektedir.
        Evet, milli planda, Türk-Kürt çelişkisinin Türkiye’deki temeli budur. Bir kere daha tekrar edelim ki, bir yandan, Osmanlı İmparatorluğunun bizzat kendisi müstemleke (sömürge) idi. O’nun ekonomik sistemi de hiçbir zaman Ortaçağın derebeylik ve merkantilist (kapitalizmden önce, özellikle maden zenginliği ve karmaşık ticari ilişkilerle belirgin ekonomik aşama ) aşamalarını da aşamamıştı. Üstelik 19. yüzyıl sonlarında, o’nun bütün pazarları ve zenginlikleri Avrupa devletlerinin eline geçmişti (Düyun-u Umumiye İdaresi vs.). Diğer taraftan… Asıl şaşılacak nokta, nasıl oluyor da fukara Osmanlı Devleti bizzat kendisi hem sömürge ve hem de ayni anda sömürge sahibi yani emperyalist ve efendi olabiliyor. Yani bu Turancı ve Kemalist mantığa göre, Osmanlı Devleti hem müstemleke ve hem de müstemleke sahibi idi. Bu parlak (!) tarih anlayışı sürdürülünce, Türk Milleti de tıpkı Avrupa burjuvazisi gibi efendi millet ve Osmanlı Devleti de kapitalist sistemin ürünü “ Türk Milli Devleti oluverir? Kuşkusuz, Osmanlı Devletini bu şekilde koymak ancak hasta bir mantık, yalancı ve bilim dışı bir tarih anlayışı ile mümkündür.
        Bu anakronik (çağ dışı), megaloman (büyüklük hastalığı) ve şoven milliyetçilik anlayışı kaynağını nerden aldı, ve neden Türk ve Kürt halklarının bunca zahmet çekmelerine ve kanlarının dökülmesine sebep oldu?.. Çünkü Türk entelektüelleriyle okumuşları, kapitalist sistemle burjuva ihtilallerine ve daha sonraları özellikle 1830’lardan sonra Avrupa’da ortaya çıkan sosyal-politik çalkantılara, realist ve bilimsel açılardan yanaşmadılar. Bu nedenle de, Türk milliyetçiliği bu cihan şümul olaylardan esinlenerek ilerici ve bilimsel bir kişilik kazanacağı yerde, Fransız klasik burjuva ihtilali çerçevesinde kendisini dondurdu. Bunun pek tabii bir sonucu olarak da; Türkçülük anakronik, megaloman ve şoven bir yolda yürümekte devam ediyor.
        Bilimsel ve temel olan gerçek bir kere kaybolduktan sonra, devam da tabiatıyla anormal ve hasta ölçüler içerisinde tezahür eder; mesela, Türkiye Kemalistleri, Avrupa burjuvazisinin şekli müesseselerine ve üst yapı kurumlarına hayrandırlar: Avrupa kanunları… Avrupalıların elbiseleri ve iç çamaşırları… laisizm… Avrupalılar gibi çıplaklık… dans… plaj… ve Avrupa’nın en son moda cereyanları. Ve bunlara giydirilen temelsiz, taklit ve yalancı bir demokrasi. Ne var ki, Avrupa nedir? Avrupa zenginliğinin ve zamanının şartları içerisinde Avrupa sanat ve fikir hayatının gelişkinliği, kaynağını nerelerden alıyordu? Avrupa medeniyetini yaratan ve sonra da yeni çelişkiler içerisinde o’nun milliyetçilik hareketlerini gerici ve emperyalist boyutlara iten objektif şartlar nelerdir?
      Arkadaşlar! Bizim zamanımız, bu soruların üzerinde enine boyuna durmaya elverişli değildir. Şu kadar ki, tarihi gelişim ve objektif sosyolojik şartlan içerisinde, Türk Milletinin bizatihi kendisi Asyalı bir millettir. Yunan savaşına kadar da, Asya’nın diğer halkları gibi, Avrupa burjuvazisinin bir sömürgesi idi. Yunan Savaşı ya da halkın (Türk ve Kürt ) deyimiyle “gâvura karşı cihat”ın bizzat kendisi de, kullanılan anlamda bir “ milli kurtuluş savaşı “ değildir. Açık bir gerçekti ki, o zamanlar, Anadolu’da dini çelişki yani İslam-Hıristiyan çelişkisi, hala milliyetçilikten ağır basıyordu. Bu nedenleri ki, savaşın başlangıcından 1923 yılının sonlarına kadar, gerek Mustafa Kemal ve gerekse arkadaşları, daima İslam Dinine ilişkin sloganlar kullanmışlardır. Öyle ki adeta savaşın amaç ve hedefi, tüm Müslüman Milletlerinin (özellikle Türk ve Kürt) kurtuluş ve halifelik düzeyinin yeniden kurulması şeklinde konmuştu. Çünkü o zamanın temel dinamikleri, İslam Dininin kurtarılması ve Anadolu’nun Müslüman milletlerinin (Türk ve Kürt) kardeşliği idi.
        Tarihi bir kaçınılmazlıkla, Kürt halkı, Türk halkıyla birlikte, İslam Dinini korumak ve Anadolu’yu kurtarmak için, kahramanca Yunan Savaşına katıldı. Bu nedenle de, halkımız günün şartları içerisinde, Sevr Antlaşması’nın tatbikatına hemen girişmedi. Oysaki bu Anlaşma’da (10 Ağustos 1920), müttefik devletler (Fransa, İngiltere, ABD, İtalya…) tarafından Kürt Milleti’nin bütün hakları ve Kürdistan’ın hudutları, milletler arası diplomasinin kuralları içerisinde ve açıkça tanınmış ve üstelik bu Antlaşmada, bir yıllık bir otonomi idaresinden sonra, Kürt Milletinin isteği halinde “siyasi bağımsızlığını da ilan edebileceği… “ açıkça yazılmış ve garanti edilmiştir.
        Arkadaşlar!.. bu tarihi gerçeklere rağmen, yine de biz, hiçbir zaman 1920-23 savaşının anlam ve hedeflerine karşı değiliz. Çünkü atalarımız, o günün objektif şartlan içerisinde ve bu konudaki bilgileriyle anlayışları derecesinde; dindaşları ve komşuları Türk halkıyla birlikte, İslam dinini korumak ve Müslüman ülkelerini kurtarmak için silaha sarılmışlardı.
      Fakat biz, kesinlikle askeri diktatörlüğe… Türk şovenizmine… Milletimizin asimilasyona tabi tutulmasına… Zorba sömürü ve faşist iktidarların milli baskılarıyla, Türk milliyetçiliğinin kendisini abartan esprisine karşıyız. Çünkü “gâvurun” kovulduğunun hemen ertesi günü; ırkçı ve faşist Kemalistler, Milletimizi inkâra ve O’nu asimile etmeye başladılar. Yani tıpkı Fransa örneği; “Türkiye’de Kürt yoktur?!..” dediler. Kemalistlerin ağzından, faşist iktidarın politikası ve zihniyeti şu şekilde ifade edildi:
      “Türkiye’de sadece bir millet vardır, o’da Türk milletidir. Diğer milletler (bu sözcük münhasıran Kürtleri kastediyordu) asil Türk milletinin hizmetkârları ve uşaklarıdırlar. Türk olmayanların bu memlekette bir tek haklan vardır: O da kusursuz bir şekilde Türk milletine hizmet ve uşaklık yapmalarıdır” (31 Ağustos 1930, Milliyet Gazetesinden).
       Bu sözlerin sahibi, Mustafa Kemal’in ünlü bakanlarından Mahmut Esat Bozkurt’tur. Gerçekten de, faşist iktidarın Adalet Bakanı, çok yalın ve net bir üslupla, bu konuyla ilgili Kemalist politikayı ve zihniyeti açık bir şekilde dile getirmektedir:  1925’ten 1938 yılına kadar, Kürt Halkı, bu faşist ve zorba ezme politikasına, üç defa geniş çaplı silahlı hareketlerle, karşı koydu. Bu milli direnme ayaklanmaları müddetince, iki milyondan fazla Kürt ya şehit oldu veyahut ta sürgün edildiler.
       Çok güzel anlaşılıyor ki, bu tip sömürü ve ezme tatbikatı, Avrupa burjuva devletlerinin sömürü şekline benzememektedir. Çünkü Avrupalıların ezme tatbikatında, esas sömürü, ekonomik düzeydedir. Şayet ekonomik sömürüyü tehlikeye atacak hareketler ya da ayaklanmalar meydana çıkmamışsa, sömürgeciler asla geniş çaplı katliam ve sürgün hareketlerine başvurmamışlardır.
        Hâlbuki dâhili milli çelişkinin mevcut bulunduğu az gelişmiş ülkelerde (Türkiye, Irak, Sudan, Pakistan vs. gibi) zorba ve faşist devlet, şoven bir milliyetçilik adına, ekonomik sömürünün hemen yanı sıra dâhildeki diğer milletin inkârına ve asimilasyonuna koyulmaktadır. Esirleştirilen milletin yeraltı ve yerüstü tüm zenginliklerinin sömürüsüyle kalınmamakta; o’nun tarihi, kültürü, edebiyatı, dili, örf-adetleri, sanatı ve bütün milli değer yargıları da inkâr edilmekte ve yok edilmeye çalışılmaktadır. Bu itibarla söylenebilir ki, tarihteki bütün milli ezme ve sömürü şekilleri içerisinde; “asimilasyon “en barbar, en aşağılık ve en vahşi olanıdır.
       Türkiye’de Kürt ve Türk Halkları arasındaki dâhili milli çelişki’nin tarihi kökleri, işte kısaca bunlardır. Kürt milletinin ezilmesi ve asimilasyonu devam ettiği müddetçe de, bu çelişki daima vardır ve asla ortadan kaldırılamaz. Bu ezmenin devamı boyunca; her türlü özgürlük, demokrasi, insan hakları ve parlamenter düzen laflan, tümüyle yalandırlar. Çünkü Ankara’nın subay ve yüksek bürokratları (zira 1923 yılından beri siyasi iktidar açık ya da kapalı daima bu elitin pençesinde olagelmiştir), Kürt Milletini baskı altında tutabilmek bahanesi altında, asla insan hakları, gerçek demokrasiyi ve sosyal özgürlüğü kabul etmezler. Bu nedenledir ki, Kemalist yetkililerle cuntaları asla meşru değildirler; ister Kürt ve isterse Türk Halkları için, zorba kaba kuvvet, faşist ve sömürücü iktidarlardır. Yani Kürt ve Türk Halklarının gerçek düşmanları, cunta (açık ya da kapalı) iktidarlarıdır.

         Birinci Kongremiz
       Tam bu nokta da, hemen eklememiz gerekir ki, bize göre Türkiye’de dâhili milli çelişki, diğer tüm dâhili ya da dış çelişkilerin en önemlisidir. Çünkü Kürt Halkının varlığı ve o’nun asimilasyon metotlarıyla ezilmesi, faşist iktidarların devamı için temel bahane olmuştur. Nasıl ki Hitler Faşizmi bir zamanlar diktatöryalarının ana sebebi olarak Yahudilerin mevcudiyetini şoven bir kılıfla Almanya’nın her kesimine yutturmuşsa; ırkçı Kemalistler de şoven askeri diktatörlüklerinin temelini Kürt Meselesi, özellikle de o’nun inkâr edilmesi üzerinde atmışlardır. Yarım yüzyıla yaklaşan bir zamandan beri bütün okullarda, eğitim yuvalarında, kışlalarda, karargâhlarda, dairelerde, mahkemelerde ve tüm resmi yerlerde, durmaksızın ırkçı ve şovenist Turancı propagandayla Mustafa Kemal’in şahsı putlaştırılmıştır. Özellikle biraz okumuş olanlar, mutlak olarak bu şoven potanın içinde oluşuyorlar… Bunun pek tabii bir sonucu olarak, Kemalist subay ve bürokratlar -ki bir kere daha söyleyelim, ister açık isterse kapalı olsun, Türkiye’de siyasi iktidarın gerçek sahipleri bu subay ve yüksek bürokratlardır- ister iç ve isterse dış, tüm ilişkilerini Kürt Halkının düşmanlığına müstenit bir düzeyde sürdürürler. Bunun içindir ki, bir anlamda, Türkiye halk oyunun geniş ekseriyeti de, bu düşmanlığa göre şartlandırılmıştır.
         Basit bir örnek: Şayet birisi açıkça Kürdüm der ya da Kürt Halkı için en basit insan haklarından söz ederse, hemen bu kimsenin başına belalar yağmakta ve polis, askeri mahkemelerle faşist yetkililer onu vatan haini ilan etmekte ve sürüm sürüm süründürmektedirler. Asıl üzülmesi gereken acı nokta odur ki; okumuş, üniversiteli, aydın, liberal, sağcı, solcu ve hatta gerçek bir demokrasinin sözünü içtenlikle edenler bile, Kemalistlerin bu tuzağına düşmektedirler. Bu nedenle de (yani Kürt Halkını inkâr dolmasını yuttukları için ) Kürt Halkının inkâr ve asimilasyonu tatbikatına karşı, ya kendilerini vurdumduymazlığa veriyor ve ekseriya da bu alanda subaylarla Kemalist bürokratların suç ortağı ve yardımcısı oluyorlar.
        Bu nedenlerle, bugün piyasa partilerine ve onların hükümetlerine -ki bu sivil hükümetlerin bizzat kendileri dahi subaylarla yüksek bürokratların direkt vesayeti ve kontrolü altındadırlar- en küçük bir inancımız kalmamıştır. Parlamentonun kendisi de, subay ve yüksek bürokrat-cunta iktidarlarının hükmü altında hiçbir teşrii fonksiyona sahip değildir ve özellikle son yıllarda en küçük iş görmeyen bir arpalık haline gelmiştir.
       Arkadaşlar! Somut bir analizin sonucunda, halkımızın milli demokratik haklarının istirdadı için; milli bir yolla program ve milli bir teşkilat öncülüğünün zarureti, kesinkes olarak açıkça ortaya çıkmaktadır. Bazı oportünist ya da safdil kimseler, yıllardan beri parlamento ile ve Kemalist partilerle halkımızı oyalayarak o’nun milli potansiyelini israf etmek istemektedirler. Evet, 1946 yılından bu yana, Türkiye’de şekli oyuncakları andıran birtakım piyasa partileriyle, hiçbir pratik değeri bulunmayan yalancı bir seçim oyunu vardır. Fakat bugün biraz izan sahibi ve uyanık olan herkes çok iyi bilmektedir ki, perde arkasında ve bazen da çok açık olarak (27 Mayıs 1960) hükümet darbesi ve o’nu takip eden olaylar…), yine de subaylarla faşist bürokratlar ve bunların cuntaları, siyasi iktidarın sahibi olmakta devam ediyorlar.
          Bu gerçeğin yanı sıra, 25 yılı aşkın bir zamandan beri; bazı Kürt aydınlarıyla milliyetçileri, hala yılgınlık ve gevşeklik uykusundadırlar. Ya gerçekten bunların beyinleri donmuştur, hiçbir zaman doğru ve bilimsel bir analiz yapamazlar ve hatta anlayamazlar; ya da kişisel yaşantıları dolayısıyla Kemalistlerin ortakları olmuşlardır. Ve bu nedenle de bize her gün sivil hükümetlerin, piyasa partilerinin ve parlamento arpalığının hikâyesini okumaktalar. Zira bunların yaşantıları ve ilişkileri, faşist düzenin gereklerine uygun bir şekilde düzenlenmiştir, işte bu durumda olan bayların, kendilerini korkaklıktan, ödleklikten ve yılgınlıktan kurtarabilmeleri çok zordur. Ne var ki, bir köşeye de çekilmiyorlar: Hem Kürt olduklarını hatta su katılmamış Kürt milliyetçisi olduklarını söylerler ve hem de Kürt milli haklarının ve onurunun istirdadı uğrunda hiçbir tehlikeyi, fedakârlığı, feragati ve kesin sonuçlu mücadeleyi göze almamaktadırlar.
        Arkadaşlar! Sürgit bu durumda kalmamız acı değil midir? Utanç verici değil midir? Bizim için yüzkarası değil midir? Be birader, kölelik ve uşaklık bu kadar tatlı mı geliyor bize ki, hem günümüze kadar tutturduğumuz hareketlerle gösterdiğimiz yolun yanlış ve sapık olduğunu, hem piyasa politikacılarının palavralarıyla atmasyonlarının yalan olduğunu biliyoruz ve hem de gerçek ve devrimci bir çalışma ve de mücadeleden kaçınıyoruz? Ne zamana kadar halkımız faşistlerin boyunduruğu altında; bütün insani, milli ve demokratik haklarından yoksun olarak yaşasın?..
        Evet, Türkiye’de Kürdistan Demokrat Partisi, bu zaruretlerden dolayı; bilgili, bilinçli, bir siyasi, tarihi ve pratik tecrübenin sonucunda ve sizin elinizle kurulmuştur. Bütün devrimci partiler de olduğu gibi, başlangıçta parti Merkez Komitesi bir çekirdek gibidir. Ne var ki, kanaatimizce bu çekirdek epeyce sağlam, kendini bilir, kendi gücüne ve milletimizin potansiyeline inançlı ve düşmanımızın karakterinin de bilincindedir. Tam bu nokta da eklememiz gerekir ki, milliyetçiliğimize ve vatanseverliğimize, hayatımız boyunca en ufak bir gölge düşmedi ve bu milli niteliklerimiz yıldan yıla gelişerek, olgunlaştı. Ve devrimci teorinin rehberliğinde şuur kazandık, kendimizi tanıdık… Halkımızın mücadelesinin seyri içinde, Partimiz kendisini tarihi bir göreve, aday olarak atamıştır. Çünkü devrimci militanlar ve teşkilatlar, bilgili ve yüksek bir inanç seviyesini bulunca, bu mukaddes görevin yerine getirilmesi için, kendi kendilerini tayin ederler. Biz inanıyoruz ki, ancak milli, akıllı, bilgili, fedakâr ve her bakımdan birbirine kenetlenmiş bir teşkilatın öncülüğünde, milletimiz milli-demokratik haklarına kavuşabilir. Bugün, çalışmamızı ve mücadelemizi bu yüksek inançların, sağlam doğruların ve milli ideolojinin potasında yoğuralım ki, bu tarihi, kaçınılmaz ve şerefli görevin üstesinden gelebilelim. Bundan dolayı, yüksek bir ideolojik seviyenin yanında, başka bazı silahlar da (Devrimci teorinin bilinmesi, kendi milli devrimlerimizle tarihimiz ve dünyanınkileri hakkında doğru değerlendirme; yaşadığımız zaman içinde kendimizin ve düşmanımızın durumunun analizi…) yüzde yüz gereklidirler. Bu kısa hatırlatmadan sonra, şimdi de partimizin amacı üzerinde biraz duralım:
                                                                                       ***
       Dr Sait ele aldığı uğraş edindiği konunun en iyisi olmayı isterdi. Bunun için devamlı okur, okuduğu eserleri arkadaşlarına aktarır ve sonra onlarla O konu üzerinde, enine boyuna tartışmayı bir hobi haline getirmişti. Dr. Sait öğrendiğini, bildiğini arkadaşlarıyla paylaşmaktan büyük zevk alırdı.
       Bu bir sosyal devrimci öğretidir: Kürt Millet Meselesi, Türkiye’de Kürt Millet Meselesi, Dil Birliği, Toprak Birliği, Ekonomik Mübadele İlişkileri, Milli Karakter, Millet Nedir, Feodaliteden Milliyetçiliğe, Özgürlük eşitlik, kardeşlik ve adalet, Az gelişmiş ülkelerde dâhili milli çelişki, Türk ve Kürt Halkları arasında dâhili milli çelişkinin kökleri, Türkiye’de Dâhili Milli Çelişki. Milli Demokratik hak ve hukuk vs. Bunlar bir yeni yapının temel taşlarıdır özelliklerini niteliklerini bilemeden o yapıyı kuramazsınız. Şimdi Dr. Sait’in niçin “yavan” TKDP sine girmediği açıklık kazanıyor.
        Bu öğretiler, ilkel aşiret düzeninin, ilkel milliyetçiliğini mazar edinen, “ağa-bey-ulema” zadeganlar için çok tehlikeli ve şeytani şeylerdir!. Ne demek  “dâhili milli çelişki ne demek özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve adalet.”
       Görüldüğü gibi Dr. Sait, okumakta, gelişmekten, çağdaşlıktan, öğrendiğini tartışmaktan en olumsunu bulmaktan, bu konuları çevresine yaymaktan yanadır. Karşıtları ise gerici, sağ gelenekçi, ilkeli ezberci, sömürücü, yeniliğe, çağdaş topluma kapalı, aşiret düzeyliler için “şerhen haram” ve Şeriatça bunların katli caizdir!
                                                                                     ***
        Dr. SAİT   Irak’ta  Dr.SIVAN oldu 
      
Dr. Sait’in yeteneklerine aklı ermeyen zavallılar; “Dr. Sait bizim partiyi kullanarak Irak’a gitti” diyorlar. Oysa Irak KDP Politbüro Üyesi Dr. Mahmut Osman, Dr. Sait Kırmızıtoprak’ın Irak’a gitme isteğini ve Barzani’ye tanıştırılmasını ilk kez kendisinin sağladığını belirtir:
        “Dr. Sait’in Barzani ile görüşme isteğini, Barzani’ye ben ilettim. Barzani’nin “Onlar kimdir nedir sorusuna ben; “Onlar bilinçli ve solcu bir kesimdir. Sait’in kendisi doktordur. İstiyorlar ki devrime hizmet etsinler.” O dönem Eshad’ın Şıvan’a ihtiyacı vardı Şıvan kendisine Avrupa’ya gitmesi için pasaport temin ediyordu”…
        
M. Barzani Dr. Sait’in “solcu” olduğunu öğrenince soğuk davranır, sonra kendisine Zaxo bölgesinde bir kamp yeri verir. Dr. Sait, burada azimli çalışması, hastalarının kim olduğuna bakmadan imdadına yetişmesi, üstün yetenekleriyle kısa sürede halk arasında “Dr. ŞIVAN” diye aranan “efsanevi” bir kişilik olur. Kendini bölge halkına adayan Şıvan, doktorluğu dışında, toparlayıcı bir lider, iyi bir politikacı olduğunu kısa sure içinde kanıtlar. Dr ŞIVAN bu gelişimden edindiği deneyim ve cesaretle kurduğu Türkiye’de -KDP, çok kısa zaman içinde beklenmedik gelişmeler gösterir. Bu gelişmeyi en yakın çevresinden birkaç arkadaş dostunun kaleminden aktaralım.  
       Şıvan’ın Başarısı:

        Musa AnterŞıvan hem doktorluk yapıyor hem de kültürel çalışmalarda bulunuyordu. Nitekim kendisi Dersimli olduğu için Kurmanca lehçesini bilmiyordu. Ama üç sene sonra kendisini gördüğümde hani neredeyse bana Kurmancı dersi verecek kadar mükemmel öğrenmişti. Kamuran Bedirxan’la ortak çalıştığı eserler bu dönemin eserleridir”.
         Feqi Hüseyin Sağnıç:  “Ben 1970 yılında güneye gitmiştim. Dr. Şıvan “Kürt Millet Hareketleri ve Irak’ta Kürdistan İhtilali” kitabını yazmış bitirmişti. Çeko daktiloya çekiyordu. Şıvan ise yeni kuracağı Partinin tüzüğünü hazırlıyordu… Ben T-KDP ile birleşmesinden yanaydım, O eskiden söylediği gibi T-KDP ajan dolu, temizleme olanağı yok diye diretiyordu. Şıvan’ın kurduğu parti kısa surede beklenmedik ilerleme gösterdi… T-KDP’nin tamamına yakınını kazandı. Daha sonra Irak-KDP tabanına yöneldi. Kazanabiliriz düşüncesinde idi. Hem Türkiye hem de Irak’ta partiyi geliştireceğine inanıyordu Bağımsız gelişmeden yanaydı. Dr. Şıvan bana Barzani’ye güvenmediğini açıklamıştı. Dr. Güneye gittikten sonra Barzani’ye güveni sarsılmış, karşı tavır geliştirmişti…
      
Belirtmelim ki Musa Anter ve Naci Kutlay’ın bu olayla ilgili yazdıkları tamamen yanlı ve de yanlıştır. Çünkü Anter’in haber kaynağı sakıncalı biriydi. Dr. Naci’nin bilgi da kaynağı Anter’di. Bu nedenle ikisinin bu yönde ki ‘Hatıralar’ı gerçeği yansıtmıyor. Şıvan’dan yana değildiler, olamadılar da”.
           Ali Güneş:  “1969 Yılında Dr. Sait genel sekreterliğinde kurduğumuz parti, iki-üç ay içine yedi binden fazla üye kaydetti ve bu üyeler gittikçe çoğalıyordu. T-KDP’nin tamamına yakını hatta I-KDP tabanından bize kaymalar başladı. Barzani’nin kumandanları için varsa da yoksa da Dr. Şıvan’dı… Bu durumdan biz çok hoşnut değildik. Zira T-KDP resmen bizi ölümle tehdit etmeye başladı. Korkan birçok üyemiz, arkadaş dostlarımız bizi terk etti, yurtdışına kaçtı”.
        Nazmi Balkaş (Soro): 
      
Sait Kırmızı toprak çok zeki ve akıllı ve cesurdu ancak herkese kolay güveniyordu, çok zaman Zaxo KDP temsilcilerinin yanında Barzanilerin tutucu olduğunu, modern olmadıklarını söylerdi Onun söyledikleri anında Barzani’ye yetiştiriliyor”.
        Derweşe Sado (T-KDP kurucu üyesi ve kilit adamı):   “Tam 31 ay T-KDP’nin tabanı ile tavanı arsındaki temas kestirildi. Ve Marksist Şıvan partimizi çaldı. En sonunda Zaxo sorumluları ve bölge komutanları nezdinde, aleyhimizde çok yoğun bir propagandayı başlattırdı, Bizlere çamur attı, casuslukla itham etti ve İsa Swar’ın ağzından bize ve sınırdaki partili arkadaşlarımıza tehditvari mesajlar yollattı (WAR Dergisi’nden).
      Şakir Epözdemir:(T-KDP kurucu üyesi)  “İsa Suwar elden gönderilen mektubu açmadan yırtmış yere atmış ve ‘Git söyle bir daha Derviş ve Sait’ten ne mektup gelsin nede adamlarını buraya yollasınlar, Biz Dr. Şıvan ve partisinden başkalarını tanımıyoruz’” (WAR Dergisi). 
    
Sait Aydoğmuş  “…Kuzey Iraktaki mevcut yurtseverlerin büyük çoğunluğu Dr. Şıvan’ı olağanüstü aktivesi nedeniyle bizzat tanımakta ona adeta tapmaktadır”. 

Şerafettin Elçi (T-KDP yöneticisi):   “…Dr. Kırmızıtoprak Irak’ta ‘Dr. ŞIVAN’ ismini kullanır. Yeteneklerini kullanarak kısa sürede Irak’taki Kürtler arasında iyi yer edinir. Kelha Kumrı’de hastane ve kamp olarak kullanılan bir yere sahip olur. Dr Şıvan güvendiği arkadaşlarını yanına toplayınca Türkiye’de KDP ismini alarak bir parti kuruyor. İlk sıralar bunun yeni bir parti olduğunun kimse farkına varamıyor. Dr. Şıvan Irak’taki itibarını ve Barzani’nin adını kullanarak Türkiye’de ki örgütlenmeye başlıyor. T-KDP tabanını kemiriyor. T-KDP bu durumdan son derece rahatsızdı” (Rafet Ballı, Kürt Dosyası, s. 609).
                                                                                       ***
           Dr. Şıvan’a Karşı Hareket
           Dr. Şıvan Hareketini hayranlıkla izleyen karşıtlarının tedirginliği gün be gün artar. Aleyhindeki davranışları ile tutarsızlıklarını sergiledikleri için başta, Dr. Şıvan ve güçlenen partisine güçleri yetmez. Barzani ve özellikle kumandanları Dr. Şıvan’ın sıradan bir Kürt olmadığı, her yönüyle iyi yetişmiş üstün yetenekleri olan bu cesur atik elit kişiliği göz ardı etmenin güçlüğünü sezinlemişlerdir. O dönem Eshad’ın Şıvan’a ihtiyacı vardı Şıvan kendisine Avrupa’ya gitmesi için pasaport temin ediyordu diyor Dr. Mahmud Osman.
           T-KDP’nin bütüne yakın üyelerinin iki üç ay içinde Dr. Şıvan’ın kurduğu partiye geçmesi, Irak-KDP bazı yöneticilerini yüreklendirir. Barzani müdahale etmediği süreçte, Türkiye cephesinde varsa, yoksa Şıvan ve partisi olur. Şıvan’ın beklenmedik başarısı, özellikle T-KDP’yi şoka sokar.
          T-KDP’nin “Türkiye onaylı aza” denilen üç kurucu üyesi Dr. Sait’e güçlerinin yetemeyeceğini anlar bu gelişime, “liderliğin önündeki engel” diye Molla Mustafa Barzani’yi uyarmaya başlar. Bu arada Şerafettin Elçi, Şıvan’ı yargılandığı mahkeme savcısına ihbar eder.

         Şerafettin Elçi, Dr. Şıvan’ı Savcıya İhbar Ediyor:
          “…Sanık Şerafettin Elçi… Sait Kırmızıtoprak’ı tanıdığı, Sait Kırmızıtoprak’ın aşırı solcu olduğu ve Türkiye’de bulunan Kürtlerin ihtilal yoluyla ayrılması fikrini savunduğu onunla fikren anlaşma imkânı olmadığı, kendisinin aldığı terbiye itibarı ile muhafazakâr bir zihniyete sahip olduğunu…” (T-KDP İllegal Örgüt Dosyası /1971 hazırlık sor). Amacı Barzani’ye hizmettir! Bunu kendisine iletmekten gecikmez, Barzani’ye iletir: “Dr. Şıvan bütün ülke çapında partimizin tabanına sahip oldu biz sizi düşünmeye, tehlikelerden korumak zorundayız. Dr Şıvan devrim için Irakta teşkilatlanıyor, yakında Türkiye’de silahlı mücadele başlayacak, Türkiye üzerimize gelecek” şeklinde  ihbar sözlerle Barzani’yi yumuşatırlarsa da, Barzani deneyimiyle,  iyi bir neden bulmadan kesin kararlı olmak istemez, zamana bırakır. O zamanın da Irak’ta yapılan T-KDP Kongresi olduğu anlaşılıyor.
          T-KDP içten çökmüş, sahneden silinmiştir. Artık Iraklı Kürt halkınca gündemleşen Dr. Şıvan ve partisidir. Partiden çok, Barzani karşı itibarlarını koruma istemi, her yolu “hak” görme içgüdüleri üzüntülerini, kine hileye hatta kalleşliğe dönüştürür. Barzani’ye hizmeti milli görevi sayan” Şerafettin Elçi ve Derweşe Sado başta olmak üzere T-KDP yöneticiler çare arar. Dr. Şıvan’ın başarısını sindiremez. Dr. Şıvan’ı karalayan iftira ve suçlama kampanyası başlatılır. Bu suçlamalar içinde neler yok ki? örneğin:
         İftira Kampanyası
         
Dr Şıvan “MİT ajanı, Irak Asıllı, Aşiretinin devletle işbirliği içinde Şeyh Sait’e karşı savaşmış, Şıvan Irak’a ‘Serok’u öldürmek için gelmiş, İnançsız k..baş” şeklinde ipe sapa gelmez yakıştırmalar. Bunlardan netice çıkmaz, bu kez Mollanın inanç bilinci gıdıklanır; Şıvan; “Dersim inançsızı, Marksist, komünist” yapılan karalamaların ve gönderilen “ihbar”ların “Serok”a ulaştırılmadan direk Dr. Şıvan’a verildiği şeklinde Barzani’nin kumandanları da bu iftira suçlamalardan payını alır. Bundan kasıt kendinden yana olmayan kumandanları tecrit etmektir. Şerafettin Elçi: “Dr. Şıvan bilgili, üretken bir zekâya sahip, Marksist ideolojiyi kavrayıp benimsemiş atak bir karaktere sahipti. Kürt sorununa Marksist açıdan yaklaşırdı… Aşırı derecede kendini beğenmişti. Ruhi dengesi pek sağlıklı değildi. Ne zaman, nerede ne yapacağı belli olmazdı. Yolu üzerinde gördüğü her engeli acımasızca yok etmekte sakınca görmezdi. İktidarı kendisi için isterdi. Dr Şıvan ihtiraslı ve iddialı bir insandı, ihtirasları aklından öndeydi” (Rafet Ballı, Kürt Dosyası, s. 607).
          Komplocular uyumsuzdurlar. Derweşe Sado: Dr Şıvan bütün ülke çapında partimizin tabanına sahip oldu” derken, Şerafettin Elçi: “Dr. Şıvan diğer birçok aydını gibi haktan kopuktu” (Rafet Ballı, Kürt Dosyası, s.608) der.
          Dr. Şıvan’ın başarısı karşısında şaşkına dönen T-KDP’nin üç patentli üyesi; Derweş, Şerafettin, Şakir kendilerini dışlayan, yüz vermeyen hatta görüşmek bile istemeyen IKDP önderleri karşısında “Dr. Şıvan halktan kopuk” savları ciddiye alınmaz..   Derweşi Sado , WAR dergisindeki yazısında şunları yazar:
       “Ben, Şerafettin Elçi( Durnas), Ramazan Haşim, Tahir ve Mele Şehap bu heyette idik. Ancak Serok Barzani’ye sunduğumuz arz name, iki imza taşıyordu bu imzalar benim ve Durnas’ın (Şerafettin Elçi) imzaları idi.
        Bu yazı özetle parti olarak intikam peşinde olmadığımızı, fakat böyle bir olayın bir daha olmamamsı için suçluların cezasız kalmamaları arzusunda olduğumuzu, ancak Kürt çıkarlarının neyi gerektirdiği konusunda en doğru ve yerinde kararı verebilecek. Serok Barzani’nin bu yolda vereceği her türlü kararına hiçbir itirazının olmayacağı şeklinde idi. Ancak bu dönemde, T-KDP’nin dışında Türkiye’deki pek çok kişi tarafından suçluların cezalandırılması isteğini taşıyan mektuplar da Serok Barzani’ye gönderilmişti”.
                                                                                      ***
          KOMPLO SENARYOLARI
           1. Senaryo:
          Sait elçi Irak’a gider, Partinin Zaxo Komitesi Başkanı Osman Gazi kendisini konuk eder. Osman Gazi Dr. Şıvan’a: ‘Sait Elçi yanımda, sizinle görüşmek istiyor gelin alın diye haber gönderir. Dr. Şıvan, Çeko ve Brusk gelir Sait Elçi ve arkadaşını alır götürür yolda öldürürler’.
          
Derweşe Sado: “Ertesi gün telgrafa cevap geldi Osman Gazi Sait Elçinin 23-24-25 Mayıs günleri Zaxo’da misafir kaldığını ve 25 Mayısta Brusk ve Çeko tarafından Partinin yerel merkezinden alınarak Dr. Şıvan’ın Meqeri’ne götürülmüş olduğunu beyan etmiştir” diye de yazar (Seid Veroj, s.70-71).
          Ancak burada iki aksama oluyor. Birincisi Osman Gazi Sait Elçin’in kendi bölgesine gelmediğini ve Elçiyi görmediğini ısrarla belirtir. İkinci Dr. Şıvan gelen habere inanmadığı için gitmemiştir.
          Osman Gazi, bu 1. senaryo’yu  aksatması  üzerine, Derweş, Şerafettin Elçi, Şakir, aralarında yeni plan hazırlar.  Molla Mustafa Barzani’ye, bu senaryoları “Türkiye  istemleri” olarak sunmak  için Derweş ve Şakir görev verilir. Derviş ve Şakir Irak’a  molla M.Barzaniyi ikna turuna çıkarken, Şerafettin Elçi de,  “Elçi” soyadı benzerliğini kullanarak Barzani Bölgesinde miting yapma hazırlığına girişir.
          Derweş, Dr. Şıvan ve patisinin yok edilmesi için her yolu “mubah” sayar, Şakir o kadar zalim bir hainlikten yana değil. Bu nedenle İdris Barzani Şakir’i de tutuklatarak itirafçılaştırıyor.
          Derweş, yazdıklarında;  “İdris ile görüşmemiz kısa sürdü… Serok Barzani ile görüşmemiz Hacıümran’daki misafirhanesinde gerçekleşti. Bu durumu kendilerine detaylı olarak arz ettim. Bana, Mam Eshad Xoşveri’ye iletilmek için bir mektup verdi. Mektupta, Sait Elçi, Dr. Şıvan ve arkadaşlarının derhal Haciümran’a gönderilmesi emri,  yer almaktaydı… Orada Serok Mela Mustafa’nın mektubunu Mam Eshad Xoşveri’ye verdim. Mektubu okudu. Akşam saatlerinde oraya vardığım için, o akşam yapılacak bir iş yoktu. Yemek yedikten sonra, santraç oynadık ve Mam Eshad Xoşevi beni erken yatırdı, istirahat etmemi söyleyerek ayrıldı”  diyor.(Seid Veroj s.71-2-3).
         Bu satırları yazan Derweş, gittiği yer olan Kürt diyarında “Kral muamelesi görüyor. Barzanilerin Haciümran’daki Misafirhanesinde  konuk ediliyor. Barzani Kumandanına göndereceği mektubu kendisine veriyor ve içinde ne yazıldığını biliyor. Bu talimatı alan Derweş, bir süre önce kendilerini kovan, mektuplarını okumadan yırtıp yerlere atan ve “biz Dr. Şıvan ve partisinde başka kimseyi tanımıyoruz, bir daha gelmeyin” şeklinde sözler sarf eden İso Suwar’ın devre dışı bırakıldığı, Eshad Xoşveri tarafından “Kral” gibi karşılandığına tanık oluyoruz.
        Derweş “mektup” derse de Derweş’in istemi doğrultusunda Eshad’a yazılmış bir talimattır. Senaryo için yeni bir tanık bulmaya gerek bırakmayacak düzeyde kesin bir emir. Bu talimatta Molla M. Barzani Dr. Şıvan ve arkadaşlarını tutuklanma emrini vermiş durumda. Bu daha önce oğlu İdris tarafından, yerine getirilmesi istenen bir planın, yaşama geçirilmesidir. Bu emirde, ne birinin yeni bir senaryo yazmasına ne de Selim Tilki’nin düzmece ifadesine gerek duyulmamış ayrıca.
          Selim, Derweş’in teklifini ilk anda tehlikeli görür, yaklaşmaz Derweş’in anlatımı ile “ Burada adam vurma ile sinek vurmanın farksız olmadığını benim fazla ileri gitmemem gerektiğini, burada ne aradığımı” sordu diyor. Selim Tilki Derweş’in akrabası, O, Dr. Şıvan’ın yanında depo bekçilik görevine, Sait Elçi’nin Dr. Şıvan’a ricası ile getirildiğini de çok iyi biliyor. Sonra bu teklifin arkasında Barzani ve Kumandanları olduğunu sezince dediklerini yapma durumunda kalır, Derweş’e uyar. Derweş, Selim Tilki’yi razı ettikten sora Mam Eshad’a gider.
       “Durumu Mam Eshad’a arz ettim, Selim Tilkinin bir şeyler bildiğini; O’nu sıkıştırdığı takdirde bazı şeyler söyleyebileceğini belirttim…” Neticede Selim Tilki’ye şu sözler dikte ettirilir:
        Dr. Şıvan, Çeko ve Brusk tanımadığım iki kişiyi getirip, nöbetçi olduğumuz cephanelikte hapsettiler. Bize, bu adamların Türk casusları olduklarını söylediler Çeko’yu yanımıza bıraktılar. Bir hafta sonra Dr. Şıvan ve Brusk geldiler, bu adamları çıkarıp götürüp infaz ettiler”
      
TKDP Genel sekreteri ve kendisinin işe alınmasında aracı olan Sait Elçi’yi Selim Tilki tanımaz mı? Eşkıyalıkta, aşiret ağalığında, ilkel milliyetçilikte, cinayet,  pis işlerde vebal, günah, iftira dediğin ne ki!   Şeriat la tüm pis gizli ilişkileri gizleme  geleneğine sahip bir mıolla için bunlar ne ki? Şeriat  aklamaya kadirdir! Molla sadece aracı!
          Derweş’in yazdıklarını okumaya devam edemiyorum…      Bu tarz, adi, basit, cahilane, kendini ele veren, sorumsuz düzmece, vahşet içerikli hal, tavır, kinli düşün; normal insanlarda olamaz. Hasta ruhlu bir insanın yaptırımından, kendinden çok toplum, burada O’nun bu “hasta ruh” düşünü yaşama geçirten Liderlik sorumlu. Ne ki karşılıklı “teslimiyet” bir çürümüşlüğe dönüşmüş, her yönü saran pis kokular mide bulandırıyor…
           Tablonun  görünür ucu bize : Barzaniler Kürt liderliği, Kürtleri kurtarmak yerine, şimdi salt kendi liderlik itibarını  koruma çabasına düştüğünü seğiliyor. 
           Şıvan için iyi hoş, güzel olumlu sözler eden, övgüler yağdıranların, bir anda O’nu olmadık suçlarla donatmaları, yok etme istek ve çabalarının “normal”liği düşünülemez. Ellerinde, kendilerinin yazdığı düzmece yakıştırmalarından başka hiçbir belge bulunmayanların onu öldürdükten sonra; Dr. Şıvan ve Partisinin Sait Elçi için aldığı ölüm kararları olduğunu, Şıvan’ın MİT, komünist olduğu, hatta İdris Barzani’nin “Dr. Şıvan’ın bunu para karşılığı yaptığını” söyleyecek kadar ileri gitmesi gibi akla hayale gelemeyecek seviyesiz yakıştırmalar, Ulusallık adına yola çıkan hiçbir halk hareketinde görülmemiştir.
        Dr. Şıvan tutuklandıktan sonra bütün varlıklarına el konur. Bütün maddi manevi birikimleri yok edilir. Dr. Şıvan adına “itiraf ve ifadeler” düzenlenir. Günlük notlarında, ajandalarında, değişiklik yapılır. “Kendi el yazısı ile ifadesi, itirafı”, denilerek tanzim edilen bu “sahte” belgeler Kürt çevrelerine dağıtılır. Dr. Şıvan ve arkadaşları, hiç kimseyle görüştürülmez (Politbüro üyesi Dr. Mahmud Osman, “Dr. Şıvan’ı görmek için üç dört kez gittim beni görüştürmediler. Tutuk evinden Mesut Barzani sorumluydu” diyor). Oysa D. Şıvan o anlar yaşamıyordu ki.
         Ancak “kendi el yazısı ile itirafı ve ifadesi” denen bu sahte belgeler isteyen her kese gösterilir ve okutulur. Yargılamanın yapıldığı imajını yaratmak içinde öldürülmesi “Şeriat” hükmüne dayandırılır.
         2. Senaryo
      
“Dr. Şıvan, Çeko ve Brusk tanımadığım iki kişiyi getirip, nöbetçi olduğumuz cephanelikte hapsettiler. Bize, bu adamların Türk casusları olduklarını söylediler… Çeko’yu yanımıza bıraktılar. Bir hafta sonra Dr. Şıvan ve Brusk geldiler, bu adamları çıkarıp götürüp infaz ettiler”.
         
Oysa Brusk o sıralar Türkiye’deydi. Hanımını ve oğlunu almaya gelmişti. Hatta çevremle ilişki kurdu ve Dr. Şıvan’ın eşi ile çocuklarını Irak’a istediğini söylemişti. Ben, bu yönde bir yetkimin ve olumlu bir düşüncemin olmadığı, direk eşiyle konuşmasını önermiştim. Öyle de yaptı. Onlar gitmeyince Brusk yalnız kendi eşi ile oğlunu götürdü… Bu olayın tanığı çok. Nitekim Şakir yazılarında salt Dr. Şıvan ve Çeko’dan söz ediyor.
          Partinin Zaxo Komitesi Başkanı Osman Gazi, Sait Elçi bize gelmedi. Ben görmedim diyor. Derweş’le Birlikte olan Şakir Epözdemir, Osman Gazi’nin Kürtlük adına yemin ettiğini, Sait Elçi’yi kendilerine gelmediğini söylüyor. Kimsenin bu çelişen, bir birini yalanlayan düzmeceler üzerinde durduğu yok. Şerafettin, Derweş ve Barzani’nin odaklandığı, önemsediği tek şey, Dr. Şıvan’ın öldürülmesidir.

            IKDP Politbüro Üyesi Dr. Mahmut Osman:
            “…İdris, Eshad’dan Sait Elçi’yi Türkiye’den getirtip Şıvan ile birlikte Gılalı’ya gönderilmesini istemişti. Sait Elçi, dört kişiyle Musul’a geldiğinde iki kişi Gılalı’ya gönderilir. Sait Elçi ve M. Bege’yi de Zaxo’ya gönderirler. Zaxo’da Sait Elçi tutuklanır. Şıvan’a da bir mektup yollanır. Sait Elçi Zaxo’ya geldi kendisinin de gelmesi istenir. Eshad bize “Sait Elçi bizim hapishanede tutuklu” demişti. Eshad, İsa ve Türkiye’nin ilişkileri açıktı. Sait Elçi’nin getirilmesi ve Dr. Şıvan’la görüştürülme çabaları tertiptir. Tertibin içinde Barzaniler var…” (N. Büyükkaya, Kalemi. Sayfalar, s 283).
           Bu beyan Dr. M. Osman’ın 4 Haziran 1977’de Almanya’nın başkenti Bonn’da Kürt işçi ve aydınları toplantısında, Yurtdışı Kürdistan Öğrenci Cemiyeti (AKSA)’nin sorularına verdiği yanıtlarla örtüşüyor.
          Komplo Kuruluyor
         Avrupa’da bulunan Kürt kökenli fanatiklerle Türkiye, Irakta, Suriye bağnaz Kürt mütegalibenin de işbirliği sağlanır. “Dr. Şıvan Sait Elçiyi öldürdü” öç alma imza kampanyaları açılır. Kampanyalar her tarafta bir ahtapotun kolları gibi yaygınlaşır. Bunun için Barzani bölgesinde gösteri amaçlı: “Kongre yapma “yeri istenir. Bütün amaç Türkiye’de KDP ve liderlerine yönelik. Kongreden sonra, edindiği desteği bulduğuna inanan Molla Barzani, Kendini yetiştirmiş, zeki, cesur, atılgan, yetenekli kendisine destek, Kürt ulusal savaşına hayatını adayan, nitelikli bir genç lidere komplo kurmakta gecikmez.
      Oğlu İdris yoluyla Dr. Şıvan’a Irak’ı terk etmesini söyler. Dr. Şıvan “Ben buraya turistik gezi için gelmedim” der ve ayrılmayı düşünmediğini söyler. İdris, “neticeye katlanırsın” tehdidinde bulunur. Şıvan Partisinin kazandığı Kürt halkı güveni, Barzani kumandanları ile olan yakın ilişki güvencesi altında taviz vermez. Komplocular bu kez Dr. Şıvan’ı yalnız bırakma planını yaşama geçirir.
       Şıvan hareketinin içi boşaltılır. Barzani’lerin dayatması ile Şıvan’ Hareketinden, başta sağcılar olmak üzere kopmalar başlar. Dr. Şıvan’ın çok güven duyduğu, okumuşlardan kurulu “birlikte” beklenmedik bir dağılma ve davadan kaçış teslimiyetçi paniği yaşanır. Bununla da kalınmayarak, Şıvan’dan ayrılanların komploculara katıldığı, “Saitler Komplosu”nu olumlamaya çalıştıkları görülür. Dr. Faik Savaş bu ilklerden biri.
        Komployu gizli, derin, kirli işlerin adamları, istihbarat şefleri tezgâhlar. Kürt istihbarat başı İdris Barzani yürütür. “Saitler Komplosu” Sait Elçi’nin Türkiye’de şüpheli götürülmesi ile başlar. KDP politbüro üyesi Dr. Mahmud Osman’ın açıklanmasını tekrar anımsatalım: “…İdris, Eshad’dan Sait Elçi’yi Türkiye’den getirtip Şıvan ile birlikte Gılalı’ya gönderilmesini istemişti” Sait Elçi, dört kişiyle Musul’a geldiğinde iki kişi Gılalı’ya gönderilir. Sait Elçi ve M. Bege’yi de Zaxo’ya gönderirler. Zaxo’da Sait Elçi tutuklanır. Şıvan’a da bir mektup yollanır. Sait Elçi Zaxo’ya geldi kendisinin de gelmesi istenir. Eshad bize “Sait Elçi bizim hapishanede tutuklu” demişti. Eshad, İsa ve Türkiye’nin ilişkileri açıktı. Sait Elçi’nin getirilmesi ve Dr. Şıvan’la görüştürülme çabaları tertipti”.
                                                                                              ***

 

Arama

ARŞİV

Şubat 2018
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Mar    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728  
Ziyaretçi Sayısı: