II. Bölüm

SAİT ELÇİ’NİN IRAK’A GÖTÜRÜLÜŞÜ VE ÖLÜMÜ

SAİT ELÇİ KAÇIRILIYOR

           1971’de Sait Elçi polis tarafından aranır. Bir partili arkadaşı “teslim olursan seni öldürürler” der Bu nedenle İstanbul’da bir partilinin evinde saklar. S. Elçi her nedense bu durumdan hoşnut değil ki güvendiği arkadaşlarını arar.     
          Bu aralar iş takibi için İstanbul’a gelen Ali Güneş, arkadaşı olduğu Medet Serhat’ın yazıhanesine uğrar. Sait Elçi’yi ararlar, telefonla görüşürler. Sait Elçi Ali güneş’le ısrarla buluşmak ister. Ali Güneş Sait Elçi’ye bulunduğu otele gelmesini söyler sözleşirler. Ali Güneş otele döner, akşama dek bekler. Sait Elçi gel(e)mez. Konuştukları telefon numarasını, Medet Serhat bildiği için tekrar M. Serhatın yazıhanesine gider, durunu anlatır. İki üç gün boyunca devamlı ararlar. Telefon cevap vermez. Tutuklandığı sanılır, arkadaşlarına haber verilir, gören olmamıştır. Bunlardan biride Şakir”. Aradan on gün geçer partili arkadaşlardan bir telefon gelir. Bundan sonrasını Şakir söyle sürdürür…
            “Gelen telefon partili arkadaşlarımızdan Derweşe Sado’dandı”, “Dr. Şıvan Elçi’yi öldürdü diyordu. İnanmadık. Arkadaşlarla yan yana geldik. Toplantıda durumu yerinde inceleme için beni ve başka bir partili arkadaşı görevlendirdiler. Suriye üzeri Zaxo’ya gittik Duyumumuz iki Sait’i Omsam Gazi Görüştürmüş. Onun için ilk işimiz Osman Gazi’yi görmek oldu. Osman Gazi Sait Elçi’yi görmediğine Kürtlerin başı üzerine(böna seré Kurda) yemin etti (H.A. İki Uçlu Yaşam, Peri Yayınları, 1998, s.152).

         KOMPLONUN YANSIYAN SESİ
       
Dr. Şıvan tutuklanmadan son iki ayında birlikte çalıştığı Necmettin Büyükkaya (Neco), Kalemimden Sayfalar’da olaya su açıklığı getirir;  “Ben Irak’a gittiğimde Sait Elçi öldürülmüş bulunuyordu. Ben daha Türkiye’de iken bir partilinin evinde, konuşma sırasında Sait Elçi’nin ismi geçtiğinde ev sahibi; Sait Elçi’nin Irak’ gitmesi iyi olur. Oraya gider gitmez Dr. Şıvan onun icabına bakar demişti. Ben bayağı tuhaf karşılamamıştım. Fakat üstüne de düşmedim. Ev sahibinin konuştuğu kimse de Sait Elçi’nin partisinin eski bir mensubu idi. Ve o sıra partimizde idi. Sonraları çok tutarsız ve karanlık bir kimse olduğu anlaşılmıştı” (Necmettin Büyükkaya, Kalemimden Sayfalar, s. 272).

Feqi Hüseyin Sağnıç:   “…Barzani önce Dr. Direk karşısına almak istemedi. T-KDP çevresinde bazı insanların kendisine tavır geliştirmesini tertipledi. Daha sonra da mevcut Komplo düzenlendi. Burada öncelikle Barzani’nin istemine bakmak gerekir. Barzani Irak’ta otonom bir Kürdistan kurmak istiyordu. Irak dışından da başka bir devleti almak istemiyordu. Bu açıdan MİT ve İran’ın isteklerini dikkate alıyordu. Komployu yüklenenler MİT’le İran gizli teşkilatı ile işbirliği içindeler. Doğal olarak Dr. Şıvan bu düşünceyi aşacak girişimleri dayatıyordu… 
        Kafamda; Sait Elçi neden Zaxo’ya gitti, bunu çözmüş değilim. Çünkü biz birlikte 7-8 Mayısta Suriye, Musul ve ardından Barzani’ye gidecektik. Kaldı ki Sait Elçi Zaxo’ya gitmek istemiyordu. Bunun tek nedeni de İsa Suwar ve Eshad Xoşveri’den çekinmesiydi
(H.A., İki Uçlu Yaşam, Peri Yayınları, s. 158-159).
        Dr. Mahmud Osman: “…İdris, Eshad’dan Sait Elçi’yi Türkiye’den getirtip Şıvan ile birlikte Gılalı’ya gönderilmesini istemişti” ve ayrıcaEshad bize “Sait Elçi bizim hapishanede tutuklu demişti diyor. Yani İdris Barzani’nin talimatı ile götürüldüğü, Eshad tarafından tutuklandırıldığı ve öldürüldüğü açıklık kazanıyor.
         Derweşe Sado Sait Elçi’nin öldürüldüğünü net biliyor ki “Dr. Şıvan Elçi’yi öldürdü” diye anında Şakir’e bildiriyor. Bir hafta içinde hiç araştırma yapmadan “katili” belirleme olası değil, ancak ezberi “Komplo” boşboğazlığı “Dr. Şıvan öldürdü” deniyor. Sonra Derweş ve Şakir ikisi birlikte Elçi nerde diye de aramaya başlıyor!. Şu rastlantıya bakın aynı günlerde Musa Anter, MİT tarafından sorgulanıyor:  “Diyarbakır MİT Başkanı Havacı Albay Faik bana “Teşkilatımız gidip Elçi ile Bego’nun mezarlarını açtı ve fotoğrafını çektidediğini anılarında yazıyor (Musa Anter, Hatıratım, s.215). Dr. Şıvan öldürdüyse MİT veya Derweş gömüldüğü yeri nerden biliyor?”
          
Sair Aydoğmuş ( Araştırmacı yazar):  Molla Mustafa Barzani kararını vermişti. İstim arkadan gelecek. Derviş ve Şerafettin Elçi’nin ‘mahkeme’si topladıkları imzaları da ‘göz önünde bulundurarak’ ölüm kararı verecek ve bu kararı, bu iki kişinin imzası ile kararın asıl sahibi Barzani’ye iletilecekti. Her şey uygun ve tamamdı. İmzaları toplanan ‘halk’ istemiş ve onlarda adalet’te göre karar vermişlerdi. Sıra cellâtlardaydı ve zaten ortadaydıdiye yazar.
         Bu, bize Sait Elçi’nin Türkiye’den şüpheli götürülüşü, Irak’ta tutuklanması ve inandırıcı olması için, Parti Bölge Kumandanı Osman Gazi adıyla Dr. Şıvan’a haber gönderilmesi, Osman Gazi’nin bu hileli yaptırımı Barzanilere rağmen yüklenmemesi, yalanlamasına karşı da, Eshad’ın devreye girmesi, İsa ve Eshad’ın Türkiye ilişkileri, Derweşe Sado, Şerafettin Elçi ve ekibinin Barzanilerin Türkiye temsilcileri oldukları bilinirken komplonun derinliği anlamak için arşına gerek kalmıyor.

         Komplonun Birinci Ayağı:
          Sait Elçi Öldürülüyor

         Türkiye’ye gelen Derweşe Sado, Sait Elçi’ye: “Tutuklanmalar başlayacak arkadaşlarına haber sal birlikte Kuzey Irak’a geçelim” der. Sait Elçi’nin Diyarbakır’da ulaştığı Naci Kutlay, Ziya Tarık Ekinci, Canip Yıldırım gitmeyi uygun görmez. Nitekim Dr. Naci, başta gitmeyi düşünmüş olmalı ki sonradan anılarında şunları yazıyor: “zaman zaman kendime sordum, bende Sait Elçi ile gitseydim ne tür bir durumla karışılacaktım? Benim çok yakın bir arkadaşım olan Dr. Sait’in Sait Elçi’yi öldürmesine engel olabilecek miydim? Yolsa bende onunla birlikte öldürülecek miydim? Bugün bile bu olasılıktan bazen birine, bazen diğerine takılıp kalıyorum” diye yazar.
           Evet, gitmiş olsaydı Dr. Naci ile birlikte Tarık Ziya, Canip Yıldırım, Musa Anter, Hüseyin Sağnıç gibi önemli isimlerin öldürülmesi planın bir parçası, Ancak Dr. Naci Kutlay’ın yazdığı şekilde Dr. Sait tarafından değil, komplocular bunu gerçekleştirecekti. Komplocu işbirlikçiler halka mal olan Dr. Şıvan ve hareketini; bir iki kişi ile yok edilmeyeceğini anlayacak kadar deneyimlidirler. Bu değerleri yok etmekle, Şıvan gücü ve inanırlığını, bir kitlesel harekete boğduracak, komplo daha rahat gerçekleşecekti. Planın bu yönde aksadığı, komplocuların çeliştiği, birbiri ile tersi duruma düştüğü, tutarsız açıklamalarda bulunmalarının nedeni de budur…

       Komplonun İkinci Ayağı
       Sait Elçi’nin Ölümü Dr. Şıvan’a Yükleniyor

          Kürtlerin Şeriat Seferleri    Yapılacak mitingin gövde gösterisine dönüşmesi için: “Dr. Şıvan Sait Elçi’yi öldürdükısasa kısas”, Dr. Şıvan; K.K.K.aşı bize verin öldürelim, yoksa siz sorumlu olursunuz, Dersim dinsizi, K..şı vs. şeklinde afişler bastırılır.
          Ziya Şerefhanoğlu ile birlikte önemli aşiret, ağa-bey-ulamasının birleşmesi sağlanır. Bu arada, Dr. Şıvan’la tutuklu “ağa oğlu” Ömer’in serbest bırakılması, Onun yerine Şıvan’a yakın birinin bulunması ulema-mütegalibe istemi olarak Barzani’ye iletilir. Alevi yoksul Hasan’ın konulması planlanır. Böylece, çağ gerisi aşiret milliyetçilik ilkesi, Şeriat gereği; öldürülecek üç kişiden ikisi Dersimli, biri Kulplu olmak üzere üç  de “Zaza” olması  kararı alınır.
         “TKDP Irak’a bir sefer düzenler!.. Üyelerinden Türkiye’yi temsilen Derweşe Sado, Av. Şerafettin Elçi, Av. M. Ali Dinler dâhil beş kişiyi, Dr. Sait’in şeriat usulüyle kurşuna dizilmesini isteyen binlerce sahte imza taşıyan mazbatalarla Irak’ta Barzani bölgesine gönderir. Bunlar Suriye’de Irakta İran’da yaşayan, Necmettin Büyükkaya’nın deyimiyle “Türkiye’ de Kürt sahte milliyetçi zadegânları sınıfsal ağırlıklarını ve dalaverelerini Barzani nezdinde Şıvan aleyhinde kullanır. Mehmet Cemil Paşa, oğlu Mustafa Cemil, Dr. Hüsnü, Haco ve çevresi, Ziya Şerefhanoğlu ve çevresi” ile birleşir Pankartlarla, Barzani’nin önünde, “Haçlı Seferleri” edasıyla,  “ Dersimli  Şıvan adamımızı öldürdü, onu bize verin linç edelim” ve de  “Ölüme ölüm”, “kısasa kısas”  naraları atılır.(H. A. Dersim’den Portreler, s.161) 
           
Böylece Molla Mustafa Barzani aradığı desteği bulur,  Doktoru ne yaparsanız yapın der. Komplo için senaryo üzerine senaryo düzenlenir. Mollanın yerine geçen oğlu Mesut, bunu kimseye anlatamaz:
“…Anlamıyorum. Neden bu konuda biz sürekli ve kasıtlı olarak tarafmışız gibi gösterilmekteyiz? Olayı yakınen biliyorum. 11 Mart 1970 Otnm. Antlaşması sonrası T-KDP, bizden Irak Kürdistan’ında bir kongre yapmak için yardım isteminde bulundu. Bizde bunu kabul ettik. Kongre delegeleri yanımıza geldiler. Lakin uzun sure geçtiği halde Sait Elçi ortada yoktu. Dr. Şıvan da onu, Çeko ve Brusk’le “gerici” olduğu iddiasıyla öldürüyor. Bir ay sonra partimiz haberdar oldu Haberi veren T-KDP’li bir arkadaştı. Daha sonra T-KDP bizden resmi olarak, politbüro ve merkez komite üyeleri nezdinde, Dr. Şıvan’ın sorgulanıp ondan hesap sorulmasını, aksi takdirde I-KDP ‘yi sorumlu tutacaklarını bildirdi. Bundan sonra Dr. Şıvan’ı biz değil Türkiye-KDP yargılayıp ölüm cezasına çarptırdı (Kürdistan Press, 16 Ekim 1987, sayı 24-16).
         Barzanin oğul İdris, babasının  başlattığı ilk harekette, Dr. Şıvan’ın dava arkadaşları kandırılarak, korkutularak vs. nedenlerle bölgeden uzaklaştırılır, çoğu canını kurtarmak için kaçar. Etrafı boşaltılan Dr. Şıvan Eshad’ tarafından eski klasik kalleş bir oyunla, Dr Şıvan, en zayıf tarafı olan “oğlum hasta “ kandırmacıyla avlanır. Dr. Mahmud Osman’ın dediği “O dönem Eshad’ın Şıvan’a ihtiyacı vardı Şıvan kendisine Avrupa’ya gitmesi için pasaport temin ediyordu”. O dönem geçmiş, Barzani’yi beklenmedik nitelikte ki yeteneklere sahip Dr. Şıvan korkusu sarmıştır. Eshad, Şerafettin, Derweş, İsa bir ekip. Bu ekibin görünürdeki tek görevi işbirlikçi derin ser güçleriyle, Yirmi milyon Türkiye Kürtlerini, Barzani Liderliğine bağlı tutmak, Onları kimliğinden uzak, ilkel sosyal yaşamdan yana, Iraklı bir küçük aşiret ağasının de emrinde köle olarak yaşamlarını sürdürmek gibi işlevi var. İdris, böyle bir ekibin başı olduğu için ele geçen fırsatı kaçırmaz.
           Dr. Şıvan ve arkadaşları tutuklanır, partinin her türden varlığına el konur, belgeler kararlar değiştirilir, yok edilir. Şıvan adına hain adi itiraf ve ifadeler tanzim edilir piyasaya sürülür. Bu düzmecelerle Kürt kamuoyu aldatılırken, gerçekler anlaşılmasın diye de, tutuklular hiç kimseyle gösterilmez, tamamen tecrit edilir.
          Dr. Şıvan ve tutuklu arkadaşları için, kendi grubundan ayrılan “okumuşların” sürgünü bir güvencedir. Avrupa’ya gitmeleri ile kendilerine destek sağlayacaklarına güvenleri tamdır, ancak zamanla bu güvenleri sarsılır. Dr. Şıvan ve arkadaşları Necmettin Büyükkaya (Neco) dışında yalnızdır. Necmettin, gerçekten soyadına eş bir sağlam kaya; ne ki O, harekete yeni katılmış, tutukluların ne arkadaşlarını ne yakın akrabalarının adreslerini bilir. Bu yiğit adam tek başına ne yapacağını bilemez. Arkadaşlarını kurtarmak için elinden geleni esirgemez ancak bu çabası yetmez… Geride kalan üç yetkili (Ömer, Soro, Abdülkerim) canını kurtarmak için her türden oyun ve kaygan zeminde yön değiştirmeye, ikili oynamaya uyumlu, (güç)ten yana elinde beyaz bayrakla ortalıkta sığınak ararlar… Tanıdıkları arkadaş ve yakın akraba dostlarına durumu iletecek beceriyi bile göstermezler. Komplo onları pençelerinin altına almış avuçlarının içinde debelenip durmaktalar.
         Dr. Şıvan ve arkadaşları etrafa kuşkularını salar. Ancak dava arkadaşlarının çabasını görmeme yıkar onları.  duyurmaya  çabalarsa da, iş işten geçmiştir. Komploya uğradığını dava arkadaşlarının da bu komploya inandığını anlar. Dr. Şıvan, Oğlu İdris kanalıyla Mustafa Barzani’ye gönderdiği bir mektubunda yargılanmasını, bu da olmayınca son arzusu olarak “çocuklarını görmek istediğini” söyler. Bu ricası da daha önce ki yargılanma istemleri gibi yerine getirilmez. Devamlı işkence altında tutuldukları için de Politbüro üyeleri dâhil hiç kimseyle görüştürülmez
          Dr. Mahmut Osman: “Şıvan ve arkadaşlarının tutuklu bulunduğu cezaevi oğlu Mesut’un emrinde idi. Birkaç kez Şıvan’ı görmek istedim, ancak bırakmadılar Barzani’nin gayesi ABD yi memnun etmekti, biz komünistleri toprağımızda yaşatmıyoruz mesajını vermekti”, diye  komploya açıklık getirir.
          Dr. Şıvan’ın dava  arkadaşları  bu “okumuşlar” kadrosu gittikleri yerlerde hiçbir şey olmamış gibi işlerine bakar, vicdani sorumluluklarına sahiplenmez. Liderlerini ortada bırakıp çil yavrusu  gibi etrafa dağıldılar.  Avrupalara kaçmak için gösterdiği çabanın, ufak bir kısmını, peşinde koştukları Kürt Sorunu adına, ardına takıldıkları Dr. Şıvan ve arkadaşlarının yargılanması için harcasalardı, adaleti sağlar Onları  aklanırdı. Bununla “dönek” durumuna düşmez, hem de yaşamları suresince bulunç (vicdan) azabı içinde debelenmezlerdi.

            Tutuklu değiştiriyor
           Vicdansızlığın sınırsızlığı: “Ağa oğlu Ömer Çetin dışarı, yerine Dersim yoksulu Hasan içeri
            Şerafettin Elçi, Derweş Sado ve işbirlikçileri, Kongre için istedikleri  alanı,  “Kürt Haçsız seferleri “yerine dönüştürdükten sonra,  Barzani’den aldığı yetkiyi keyiflerince kullanır. Kürt ağa-bey-ulema işbirliğinin desteğinde kazandıkları bu zaferi onlarla paylaşmaktan da geri kalmaz.
          Bu mütegalibenin istemleri doğrultusunda Derweşe Sado ile Şerafettin Elçi, Dr. Şıvan’ın bulunduğu tutukevine gidiyor. Şerafettin Elçi, 1959 yılında Kürt-Komünist oldukları iddiasıyla tutuklanan 49 davasında birlikte hücrede kaldığı dava arkadaşı olduğu Dr. Sait’i (Şıvan’ı) görme, olayı kendisinden dinleme veya nasılsın, bir şeye ihtiyacın var mı deme gibi Kürt geleneğine has bir insanı gereğe de yerine getirmez.
          Şerafettin bu taş yürekle partili arkadaşı Derweş’le birlikte Mesut Barzani’ye bağlı bu tutukevinden, Dr. Şıvan’la birlikte zanlı görülerek tutuklanan Ömer Çetin, Şakir Epözdemir ve Soro’nun ömür boyu susmaları sağlanarak (itirafçılaştırılarak) çıkarılır ve Türkiye sınırına gönderilirler. Sınırı geçerken yakalanırlar, Derweşe Sado (kimine göre de Soro) devreye girer. Ankara, sorunlarını çözer, “elini kolunu sallaya salyaya” Türkiye’ye geri dönerler…
         Ömer-Şakir-Soro’ya bu çıkarılışına karşın; “Saitler Olayında” görünen doğruları saptırma, Dr. Şıvan’ı karalama, susma “vebalı- bedeli “ yüklenerek ellerinden imzalı “belge-akit” alındığını sonradan öğrendiğimde, birçok kişinin bu olay için bana “Ömer ve Şakir” salık vermesinin nedenini böylece anlamış oluyordum.
         Derweşe Sado ve Şerafettin Elçi, zanlı Ömer Çetin ve Şakir Epözdemir yargılanmadan serbest bırakılınca tutuklu iki kişi kalıyor; Dr. Şıvan ve Çeko. Oysa öldürülenler üç kişi (Sait Elçi, Bego ve sonra “ajan” diye öldürülen Abdullatif Savaş). Şeriatın “kısasa kısas” hükmü, öldürülen bu üç kişi yerine, karşı taraftan da üç kişinin ölümü olur. Bu eksiklik için, eşi ve çocuğu ile Irak’a yerleşen Dersim yetimi Hasan Yıkılmış (Brusk) uygun görülür; Dr. Şıvan ve Çeko’dan 50 gün sonra tutuklanır.
       Bunda mantık aramak, doğruyu aramak, hak hukuk aramak, hatta şeriat gereğini aramak bile caiz değil, çünkü boşuna. Dr. Mahmud Osman ne demişti: “…İdris, Eshad’dan Sait Elçi’yi Türkiye’den getirtip Şıvan ile birlikte Gılalı’ya gönderilmesini istemişti. Sait Elçi, dört kişiyle Musul’a geldiğinde iki kişi Gılalı’ya gönderilir. Sait Elçi ve M. Bege’yi de Zaxo’ya gönderirler. Zaxo’da Sait Elçi tutuklanır. Şıvan’a da bir mektup yollanır. Sait Elçi Zaxo’ya geldi kendisinin de gelmesi istenir. Eshad bize “Sait Elçi bizim hapishanede tutuklu” demişti. Eshad, İsa ve Türkiye’nin ilişkileri açıktı. Sait Elçi’nin getirilmesi ve Dr. Şıvan’la görüştürülme çabaları tertiptir. Tertibin içinde Barzaniler var… (Necmettin Büyükkaya, Kalemimden Sayfalar, s 283).

Hasan Cuni (NUPEL Dergisinden):   “12 Mart 1971 darbesi ardında girişilen “Balyoz Hareketi” ve ABD’nin dünya ölçüsünde giriştiği “Komünistlere Karşı Cadı Operasyonu” ile karşılaşılır. Bu tarihte ŞAVAK, CIA, MİT Barzani ve Derweşe Sado’lar eliyle İran, Türkiye, ABD ve Barzani’nin 10 Nisan 1970’ler de imza altına aldıkları “Komünist Harekete Karşı Ortak Antlaşması’nın gereği olarak Dr. Şıvan ve Partisine karşı cephe açılır. Kürt siyasi yaşamına çöreklenmiş bu kesimlerin Kürtlüklerini hep devrimci dinamikleri tahrip etmek için kullanır. Derweşe Sado Kurtalan’daki sarayında hiç rahatsız edilmeden yaşayabilmesinin sırrı açıklansın. Derweşe Sado, Şerafettin Elçi ve ekibinin Barzanilerin Türkiye temsilcileri oldukları, bilinirken devletin güvenini nasıl kazandıkları izah edilmeye muhtaç değil mi?” İşbirlikçiler, Şıvan ve arkadaşlarının Sait Elçi’nin katledilmesindeki rolleri gerçeği su yüzüne çıktığı halde, suçlamaları tekrarlamaya devam ediyorlar”.
                                                                                                       ***

       Mesut Barzani: “Dr. Şıvan’ı T-KDP idam etti” diyor:
        Mesut Barzani; “…Anlamıyorum. Neden bu konuda biz sürekli ve kasıtlı olarak tarafmışız gibi gösterilmekteyiz? Olayı yakınen biliyorum. 11 Mart 1970 Otnm. Antlaşması sonrası T-KDP, bizden Irak Kürdistan’ında bir kongre yapmak için yardım isteminde bulundu. Bizde bunu kabul ettik. Kongre delegeleri yanımıza geldiler. Lakin uzun sure geçtiği halde Sait Elçi ortada yoktu. Dr. Şıvan da onu, Çeko ve Brusk’le “gerici” olduğu iddiasıyla öldürüyor. Bir ay sonra partimiz haberdar oldu Haberi veren T-KDP’li bir arkadaştı. Daha sonra T-KDP bizden resmi olarak, politbüro ve merkez komite üyeleri nezdinde, Dr. Şıvan’ın sorgulanıp ondan hesap sorulmasını, aksi takdirde I-KDP’yi sorumlu tutacaklarını bildirdi. Bundan sonra Dr. Şıvan’ı biz değil Türkiye-KDP yargılayıp ölüm cezasına çarptırdı” (Kürdistan Press, 16 Ekim 1987, sayı 24-16). 

         Şerafettin Elçi (T-KDP adına )   “…bu olayı iyi bilen birkaç kişiden biriyim. Bir bölümün yakın tanığı, bir bölümün çok yakın izleyicisiyim. Olayın hikâyesi uzun çok tehlikeli araştırma sonucu Jirek, Elçi’nin öldürülmesi olayını ortaya çıkarıyor. Dr. Şıvan ilkin cinayeti inkâr ediyor. Elçi’nin Türkiye’ye geri döndüğünü söylüyor. İnkâr edilmeyecek deliller ortaya çıkınca suçunu ikrar etmek zorunda kalıyor. Büyük bir ihanet işlediğini itiraf ediyor” (Rafet Ballı, Kürt Dosyası, s. 610) derken, kanıt veremiyor.
        Şerafettin Elçi, Barzani’nin yukarıdaki beyanını da: Evet T-KDP cinayetin ortaya çıkmasını sağlamış faillerinin yargılanıp cezalandırmasını talep etmiştir… Ancak T-KDP’nin Irakta yargılama yapıp cezalandırmaya, ne yetkisi ne de gücü bulunmaktadır (Rafet Ballı, Kürt Dosyası, s.611).
        Mesut Barzani “Dr. Şıvan’ı T-KDP idam etti” derken, T-KDP adına Şerafettin Elçi: “T-KDP’nin Irak’ ta ne böyle bir yetkisi nede gücü var” diyerek Mesut Barzani’yi yalanlıyor.
       Mesut Barzani: “Haberi veren bir T-KDP’li arkadaştı. Şerafettin Elçi ise Jirek Elçi’nin öldürülmesi olayını ortaya çıkarıyor diyor. Dikkat edilirse Mesut’un “bir T-KDP’li arkadaş” dediğine, ŞerafettinJirek” diyor. İkisinin ortak paydası “haberi veren veortaya çıkaran” sorgusunu yapan, öldüm kararını veren, hükmü yerine getiren aynı kişi ve oda iki tarafın T-KDP’li “arkadaşı olan”, T-KDP kurucusu “Jirektir. Peki, Jirek kim? Ona bakalım.
          Jirek: “Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi 1968/235 Antalya Davası Savunması kitabında Derviş Akgül, yani Şerafettin Elçi’nin sağ kolu, Şer-güş denilen derin devlet işbirlikçisi, hatta “Elçi’yi bakan yapan adam” dedikleri Derweşe Sado olarak karşımıza çıkıyor. Olay, Dr. Şıvan’ın Partisinin (T’de-KDP) siyasetten alıkonulması olayıdır. Oysa Barzani ve T-KDP’liler bu olayı Kürt Sorunu bazında ele almıyor. Görülüyor ki onlar için Öncelikli olan “Kürtler” değil “Barzaniler”dir. Şıvan’ın partisinin başarısını Barzaniler için tehlike kabul ediyorlar. Şıvan’ın partisinin tamamen yok edilmesi ise, Dr. Şıvan’ın yok edilmesinden geçer. Sait Elçi, Bego burada kurbandır. Gitselerdi solcu gösterilen Dr. Tarık Ziya, Av. Canip Yıldırım Dr. Naci ve Musa Anter gibi değerler de öldürülecekti. Böylece Kürt önderleri arasında ki bağ koparılır, solcular öldürülmekle ABD ye göz kırpılır, ayrıca bu karmaşada bu ölümleri Dr. Şıvan’a yükleme daha kolay olacaktı. Yoksa kendilerinin ifade ettiği gibi böylesine: “atak, cesur, zeki, üretken” bir adamı yok edecek başka bir neden bulamazlardı. Feqi Hüseyin Sağnıç’ın dediği gibi “Barzani kendisi için bir tehlike sezmese Şıvan gibi bir yurtsevere kıymazdı”.
           Mesut Barzani ve Şerafettin Elçi’nin; “idamı ben yapmadım O yaptı” paslaşması çıkmazlarının bir kanıtı, yargılama yapılmadan, Şıvan, Çeko ve Brusk’u kurşuna dizmelerinin belgesi…

             Kürt Molla ile Kürt Avukat
            Şerafettin Elçi, açık itirafta bulunuyor, diyor ki; “Barzani hakemliğinde T-KDP, her çözüme razıdır (Rafet Ballı, Kürt Dosyası, s. 609). İşte bu çözüm T-KDP’yi, Türkiye istemi doğrultusunda Barzani emrinde ve uyumunda tutmak, uyumsuzluğu görülen Dr. Şıvan partisini yok etmektir. Dr. Şıvan’ın ortadan kaldırılması içinde buldukları neden Sait Elçi’yi öldürmek ve bu ölüme Dr. Şıvan’a yamamak. Bununla Kürtleri sağ–sol, Zaza-Kurmanc, Sünni-Alevi vs. temelden ayırmaktır. Şerafettin Elçinin “Elçi” soyadını kullanarak, benim akrabamı öldüren Dersim imansızı şeklinde çirkin bölgecilikle sahta imza toplaması ayrı bir utanç. Oysa Dersim-Bingöl yan yana Mardin çok daha uzak. Dr. Şıvan’a “ bizim adamı” öldürdü şeklindeki ilkel aşiret kışkırtması… ayrı bir ayrımcılığın belirtisi.
          Mesut Barzani “Molla” oğludur, belki Türkiye elemanı Derweş’in kendisine ulaştırdığı yalan haberi “vahi” kırıntıları ile karıştırmış, Zira tüm bilinci, inanç bilinciyle sınırlı.
         Ancak Şerafettin Elçi bir avukattır, bir illegal kuruluş olan T-KDP’de kendisine, “Seyit” sıfatını kullandırsa da Türkiye’de mürekkep yalamış, hukuk okumuştur. Bir taraftan “P-KDP’nin Irakta ne yargılama yapmaya yetkisi nede gücü var” derken diğer taraftan Jirek dediği kader arkadaşı, sağ kolu, “Derweş’in Sait’in öldürülmesi olayını ortaya çıkarıyor” diyerek komplocu arkadaşı Derweşe Sado’yu öne sürüyor. Oysa çok iyi bilir ki hukukta birde mantık var. Takma isim kullanarak tam taraf olan birinin yani “Jirek” dediği Türk vatandaşı Derweşe Sado’nun Irak gibi başka bir ülkede “cinayet masası dedektifliğini” geçersizliğini bilmesi gerekir. Öyleyse bu bir eşkıyalıktır. Bu kurgu ne hukuka, ne vicdana, ne de mevcut herhangi bir inanca, ne bir din ve inanca sığar. Dr. Şıvan olayında “yetkisi ve gücünün olmadığını” söylediği illegal bir kuruluş olan Türkiye -KDP kurucu olan bu “yetkisizin” sözü ile Şıvan, Çeko ve Brusk’u kurşuna dizdirmeye yeterli görebilme kendi başına bir cinayet ve görülmemiş vahşettir. Bu vahşet gibi; mantıksız, çelişkili, onur kırıcı aldatıcı aşağılayıcı bir yaptırımı, hukuk diye, bir Lider mollanın onayına sunmak, Mollanın buna uyması açıkça Kürt halkını lideriyle birlikte çıkmaza, hileye, şerre kötülüğe sürükler, “rehberi karga olanın burnu pislikten çıkmaz”.
           Kürt liderliğinin; bu çağda yargı yerine “Şeriat” gibi ilkel bir yaptırıma gitmesi, bu güne kadar sömürmekten öte bir yarar sağlamayan, sosyal, ekonomik hiçbir çaba, gelişim gösteremeyen, aşiret ağa Bey ya da Şeyh, seyit gibi ulama rehberline teslimiyeti ve Kürt coğrafyası paylaşan Kürtleri “yok sayan” devletlerin derin güçleriylr  işbirliği, Kürt halkından uzaklaştığının göstergesidir.
         Dünya devletlerinin, halkları için elde ettiği gelişimin Kürtlere yansımasının kaçınılmazlığı, AB surecinde zorunlu uyum yasalarının Kürtler üzerindeki değişikliği yok düzeyindedir. İllaki bir değişiklikten söz etmek gerekiyorsa oda şu; önce her önüne gelen, Kürdü eziyordu, şimdi bu ezme ve öldürme cellâtlığını Kürtlere bırakmış, Kürtler basit çıkarlar için bir birinin katili oluyor.
        Şerafettin Elçi yukarıda “…bu olayı iyi bilen birkaç kişiden biriyim. Bir bölümün yakın tanığı, bir bölümün çok yakın izleyicisiyim. Olayın hikâyesi uzun çok tehlikeli araştırma sonucu Jirek, Elçi’nin öldürülmesi olayını ortaya çıkarıyor. Dr. Şıvan ilkin cinayeti inkâr ediyor. Elçi’nin Türkiye’ye geri döndüğünü söylüyor. İnkâr edilmeyecek deliller ortaya çıkınca suçunu ikrar etmek zorunda kalıyor. Büyük bir ihanet işlediğini itiraf ediyor” diyordu. Şerafettin Elçi’nin bunu doğru söylemediği bilirkişi raporu ile de tespit edildi.

        Mahkeme Kayıtlarına Geçen Korkunç Belgeler

(Şerafettin Elçi, Dr. “Şıvan’ı öldürün” Emrini veriyor)
Belge 1     T-KDP İllegal Örgüt Davasında… Konulu klasörün 145 dizi sırasında mevcut Ali Singari’nin sanığa yazdığı 3 Eylül 1971 günlü ve Kürt Demokrat Partisi Cizre Komitesi. “Sayın Seyit Şerafettin’e mektupta Siz Dr. Şıvan (Sait Kırmızıtoprak’ın) öldürülmesini istiyorsunuz. O yanındaki arkadaşlarını söyleyinceye kadar öldürülmeyecektir. …Bizden giderken Sait Elçi’nin yerine birini seçeceğini söylemiştiniz şimdiye kadar niye seçmediniz…” (Türkiye Kürdistan’ı Demokrat Partisi İllegal Örgüt Dosyası, s. 210).
         Mahkeme Kayıtlarına geçen mektupta “Şerafettin Elçi, Dr. Şıvan’ın öldürülmesini istiyor. Ali Singari ise ‘itiraf’, edinceye kadar öldürülmeyecektir” diyor. Oysa Şerafettin Elçi, “Dr. Şıvan suçunu Jirek’e itiraf etti” diyordu. Buna göre düzenlenen sözde, Dr. Şıvan kendi el yazı ile imzalıitirafı ve ifadesi denilerek Avrupalara gönderildi. Şerafettin Elçi bu sahte belgelerle bilerek binlerce imzalı (yine sahte imzalı) dilekçe hazırladı, bunları yüklenerek Barzani’yi götürdü ve bunlarla, Dr. Şıvan’a ölüm çıkarttı. Henüz anlamakta zorlandığım bu kin bu nefreti bir tarafa bırakalım da bu yanlış, düzmeceler beyanları, bir hukuk adamının buluncu nasıl karşılıyor?
        Mesut Barzani ve Şerafettin Elçi arasında yukarıda ki bu “öldür-öldürmeyeceğim” eşkıyalığı tek başına “komplonun” kanıtıdır.
         Belge 2   (Şerafettin Elçi Dr. Şıvan’ı savcıya Sait Elçi’nin ölümünden önce ihbar ediyor)
       
…Sanık Şerafettin Elçi, Sait Kırmızıtoprak’ı tanıdığı, Sait Kırmızıtoprak’ın aşırı solcu olduğu ve Türkiye’de bulunan Kürtlerin ihtilal yoluyla ayrılması fikrini savunduğunu ve Türkiye’de bulunan Kürtlerin ihtilal yoluyla ayrılması fikrini savunduğu onunla fikren bir anlaşma imkânı olmadığı kendisinin aldığı terbiye itibarı ile muhafazakâr bir zihniyete sahip olduğu” ihbarında bulunuyor.
          Şerafettin Elçi, Sait Elçi öldürülmeden önce savcıya bu ihbarda bulunuyor. Dr. Sait İle Şerafettin aynı ideali taşıyan, aynı hücrede yatan soydaş. İşte Irak-KDP ve Türkiye-KDP’nin Kürtlüğü ve Molla-Avukat dayanışmasının getirisi, Kürt yurtseverlerinin canına kıymak oluyor.

       Sahte Belgeler Devam Eder
        Saf, temiz Kürtlerden Şıvancıların da birçoğunun sıklıkla sözünü ettiği, sağlam bir kanıt edesiyle el altında bir birine ilettikleri sahta belgelerden birine yeni ulaştım. Dr. Sait adına yazılan ve “kendi el yazısı” ile “ifadesi” daha doğrusu “itirafı diye sunulan bir Belgeyi 2004 sonunda yayınlayan Sayın Şerwan Büyükkaya İlk Anlatım kitabında belge ile ilgili şu bilgiyi verir:  “Bu el yazması ifade 1984 yılında Suriye’ye gittiğimde Apo, Osman Sabri’nin evinden alınıp diğer birkaç materyalle ile birlikte bana teslim edildi. Bunları Abidin’in yanındaki diğer materyalleri içinde muhafaza edersin dediler. Daha önce ki yıllarda da Dr. Şıvan’ın hareketinden kalma bazı materyalleri Abim Necmettin Büyükkaya 1974 affından sonra Türkiye’ye döndüğünde İsveç’te yanıma bırakmıştı. 1984 yılından bu güne kadar bu belgeyi ağabeyimin arşivinde muhafaza ettim Dersim merkezi veya Civarik Köyünün kütüphanelerinden birine teslim etmeyi de düşündüm. 
         
Aşağıdaki elyazması belge Dr. Şıvan (Sait Kırmızıtoprak) ile Çeko’nun Hikmet Buluttekin ile ilk yakalandıkları günlerde, yani henüz Gılalı’ya gönderilmeden önce Eshad Xoşevi’nin yanında tutukluyken Sait Elçi ve bir arkadaşının öldürülmesi hakkında kendilerinden istenilen bilgilere karsın verdikleri yazılı ifadeleridir. 18 Temmuz 1971’de Dr. Şıvan tutuklanıyor. 21 Temmuzda Gılalı’ya götürülüyor… İfadelerinin her sayfasının alt bölümünde Feridun ve Gavan imzaları var. Dikkat edilirse Brusk’un imzası yok. Brusk, yani Hasan Yıkmış 1971 ayı Eylül ilk haftasına kadar Eşi ve oğlu ile Bamerde’dir.
          
Karşı taraftan üç kişi öldürülmüştür, üçe-üç hesabıyla üçüncü bir kişinin bulunması söz konusudur. Bu hesaba göre kurşuna dizilen üçüncü kişi Dersimli fakir bir aileden Hasan (Brusk) oluyor” (Şerwan Büyükkaya, İlk Anlatım, s.4-5).
          
Bu tüyler ürpertici belgenin sahte olduğunu benden başka, Dr. Sait’i çok iyi tanıyanlar bilir. Bende Sait’in el yazısıyla gönderdiği 5-10 mektubu var. Bu mektuptaki yazıyı görünce şaşa kaldım, yazısıyla karşılaştırma gereğini duymadım. Yalanın, sahtekârlığın vicdansızlığın arsızlığın bu kadarına pes… Bunu yapabilen Ulusalcı oluyor.…
       Doğrusu, başta çoğu kişi gibi bende “kendi elyazısı var itiraf etmiş” demeleri karşısında şaşa kalmıştım. Ancak iki Sait’i çok iyi tanıdığım için, “iftira” olduğunu düşündüğüm ve olayı araştırmaya ilkten başlamıştım.
      Dr. Sait’in yazı sitili ve içerikleri, kişiliğiyle özdeş, elit nitelikliydi. Bu yazım elimde. Kürtçe yazıldığı ve 3-4 sayfa tutan bu “belge” denilen düzmece, kitap ekinde sunulacaktır. Bu tip sahte belgeler şimdiye kadar özellikle üçüncü-dördüncü kişilere ulaştırılmasında ki amaç, Komplonun açığa çıkmasını engellemek. Bu yaptırımlar Barzani Liderliği çıkarı için yapılıyorsa da ileride bunların liderliği sahtekârlıklara kaydıracağı gerçeği kaçınılmaz. T-KDP ve Irak KDP’nin karanlık güçlerle yaptıkları bu kirli hileli organizasyon, Kürt Halkının çıkarları için yapabilseydi bu güne dek “Kürt Sorunu” diye bir sorun kalmazdı.

       WAR Dergisi
         Dr. Sait ve iki Arkadaşının soydaşları tarafından kurşuna dizildikleri 35 Yıl oldu, Ne var ki karanlık eller bu 35 yıl içinde halen Dr. ŞIVAN ve iki arkadaşını karalama kampanyasına devam ediyor. Kitabın “Anımsatma” bölümünde, Ömer ve Şakir’in koşullu serbest bırakıldığından söz etmiştim. Şayet bir suçluluk varsa Ömer ve Şakir en az kurşunlananlar kadar suçludur. Onlar bu ölümünden kurtulmanın diyetini WAR dergisi sayfalarında yerine getiriliyor.
           WAR, Derweşe Sado, Şakir Epözdemir’in 20-30 sayfayı bulan Türkçe- Kürtçe tekrarlı, Şerafettin Elçi’nin Kürt dosyasından alıntı, “Şıvan’ı” suçlayıcı yazılarına tek yönlü yer verirken, karşı tez ve olasılıklara tek satır yer vermiyor. Çağrı üzerine yapılan söyleşiler (es) geçiliyor. Bu öncelikle basın ahlakı ve yasasının gereklerini aykırı. Bir “İnceleme ve araştırma Dergisi’nin olayı tek yönlü çabasını en azından dürüstlük değil. Sanki “derin” komplocuların pis işlerine ortak, komployu saklamaya yeminli, “ahtapotun” sağ kolu! Barzani’ler gibi WAR’ında bu milliyetçilik anlayışı ilkelliktir. Aslında bu karalamalar okunamayacak kadar kalitesiz, anlaşılmaz, çelişkiler zinciri, örneğin:
          Derweşe Sado: “Bizim I-KDP ile bir alışverişimiz yoktu” diye yazarken, partisinin yetkilisi Şerafettin Elçi “T.-KDP’yi kuran arkadaşlar Irak ve Suriye’deki KDP’nin programını ve tüzüğünü getirtiyorlar. Arapçayı çok iyi bilen Jirek (yani Derweşe Sado) bu programı Arapçadan Türkçeye çeviriyor”. Ayrıca bu program da… Türkiye Kürdistanı sınırları belirlenmeli. Dini eğitim ve ibadet yerlerini devlet yüklenmeli… Zira Barzani izlediği politika gereği Türkiye’deki Kürtlerle ilgilendiği izlenimini vermekten hep kaçınmıştır. Buna rağmen T-KDP, imkânları dahilinde Barzani hareketine yardımcı olmayı milli görev saymıştır (Rafet Ballı, Kürt Dosyası, s 602-608) diyor. Görüldüğü gibi bu milli görev Kürt soydaşlarının katline dönüşmüştür.

           Derweş’in Askerleri (Şıvancıların İhaneti)
           Burada bir noktanın altını özellikle çizmek istiyorum. Dr. Sait ile şeref ve namusları adına yemin edip “dava” adına işbirliği yapan ve sonradan “Şıvancı olanların (Necmettin Büyükkaya dışında) tümü ne yazık ki “teslimiyetçi” çıktılar. Bu kadarla da kalmayarak birçoğu “hain katiller”le bir oldular. Şimdi Doğu-Güneydoğu semalarında Avrupa ülkelerine Derweşe Sado’nun asker kuşlarının cıvıltısı hâkim. Bu gurup Kürtler, yarın öbür gün Kürt Halkı buluncunda yargılanacaktır. Dava adamlığı adına yola çıkanların özellikle “okumuşlar” gurubu: Dr. Şıvan’ın, Kürt Sorunu karşısında ki; inançlı, cesur, atik, gözü pek, ironiye yer bırakmayan, samimi, medeni cesareti ve haklığının yüklemindeki kararlılığını algılayamadıkları veya korkutuldukları için “komplo teorisi” ile anında özdeşleştiler. Özgür iradeleriyle katıldıkları “davaya” liderlerini yalnız bırakarak bir iki ruh hastası anormal kişinin yaptıklarına boyun eydiler, dolayısıyla liderlerine ve halkına ihanet ettiler.
          Dr. Şıvan gibi bir yeteneğin, Sait Elçi’yi öldürmekle ne kazanacağı üzerinde hiç durmadılar. Birlikte olanların, bu iki Sait’in dostluklarına tanık olmamaları olanaksızdır. Ayrı partilerde bulunsalar da aynı amaca baş koyanlardan birinin, diğerini öldürmeye kalkması Dr. Şıvan’ın kişiliği ile bağdaşmaz. Kaldı ki Dr. Şıvan, okuyan uluslararası yaklaşımı olan aşiret liderliğini yapmayacak kadar kültürlü, Elçi’den aşağı hiçbir vasfı, niteliği olmayan biri. Onu öldürme ile ne kazanacağı mantığını yürütemediler…
       Bunların, Kürt coğrafyasını bölüşen devletler de kurulacak Kürt partilerinden salt Barzanilere bağımlı olanlara yaşam hakkının tanındığının bilincinde olmaları gerekir. Kaldı ki Barzani, kendi IKDP dışında güçlü bir Kürt partisini görmek istemediğini defalarca ifade etmiştir Bu her yönüyle Barzani için Kürt liderliği devamı koşuludur. Bu ülkelerde kurulacak Kürt partileri, Barzani ve devletin gizli örgütleri onayı olmadan yaşam bulamaz. Dr. Şıvan, bu geleneği aşmaya çalıştığı için tehlikeli görülmüştür.
        Av Faik Bucak’tan boşalan bu parti başkanlığını, ısrarlara karşın Dr. Sait’in istemediğinin tanığıyım. “Bu partiyi çürüklerden temizlemek, yeni bir parti kurman daha zor” diyordu. Şerafettin açığa çıkmak istememişti Belirttiği gibi partideki işlevi Barzani temsil ve koruma. Sonra bu görevi Sait Elçi istemeden yüklenmiş.
          Şerafettin Elçi’nin “Barzanilere her türlü hizmet milli görev görmesi nedenin “Türkçesi”  Barzaniye yeslimiyetçiliğidir.  Şıvancılar, bu kadar basit bir siyası olguyu, değerlendirme basiretini gösteremediler. İstenmeyen Barzani işbirliği dışındaki partilerdir. Barzaniler de bağıra bağıra “Türkiye’deki Kürtler davasının tasası dışında olduğunu” anlatamadılar. Bu Türkiye’nin O’nu koruması yardımda bulunması koşuludur. Elbette ki hedef, kendi egemenliğine girmeyen partiler olacaktır. Barzani ve tayfası Dr. Şıvan’dan önce Sait Elçi’yi gözden çıkardığı kesin biliniyordu…
            Dr. Şıvan’ın partisi, beklediği başarıya ulaşmış, Sait Elçi Irak’a alınmazken Dr. Şıvan niçin onu öldürsün ki? Sait Elçi’nin Dr. Şıvan’la birleşme çabalarına tanık olan arkadaşları Feqi Hüseyin Sağnıç bunları iyi bilir. Araştırmamda şu gerçeğin tanığı oldum; İki tarafın adamlarından hiçbiri olay sırasında iki Sait’in bir araya, yan yana geldiğini görmemiş, tanık olmamıştır.
        Çoğu “Şıvancı”, olay sonrasında T-KDP genel sekreterliğine getirilen Derweşe Sado emrinde görev başında, halk çocukları önderliğindeki Kürtlerin başarısızlığı için 8 yıl komplocu başının değirmenine su taşıma yarışına girdi. Saitler olayından birkaç ay önce Dr. Şıvan hareketinden ayrılan Dr. Faik ve arkadaşlarının bir misyoner gibi Almanya’da şehir-şehir dolaşmaları, iradeleriyle peşinde gittikleri liderleri Dr. Sait’i “kaka, öcü, katil” gösterme, imza toplayıp Derweşe Sado, Şerafettin Elçi’ye gönderme, dönekliği ile yetinmeyip komplonun taşeronluğunu yüklendiler, ellerinde taşıdıkları sahte belgelerle, hain-katilleri savunma durumuna düştüler.
          Bu misyonerler ilk elde Dr. Sait Kırmızıtoprak’ın dava arkadaşlarını ve “Şıvancıları takibe alır, korkutur, yurda girerken tutuklatır, sonra bıraktırır, değişik nedenlerle kendilerine bağlar. Böylece “Kaleyi içinden ele geçirme” girişimi netice alır. Dersimlilerin, Zaza-Kürt açmazı nedeniyle Dr. Şıvan olayındaki suskunluğu işlerine yarar.
        Derweş’in, işe Sait Kırmızıtoprak’ın köyü olan Civarik’ten başladığını görüyoruz. Şıvan’a karşı olan sevgi saygı ve hayranlığından dolayı kendi oğluna “Şıvan” adını veren, önce solcu geçinen, Med TV’de boy gösteren bir Civarikliyi, bu iki Kürt liderinin (Saitlerin) katili, komplo ortağı, ülkelerin” çirkin, pis işlerini” yürüten kişiler ve partinin hizmetinde görüyoruz.
         Maalesef bu arkadaş ve dostumuzu karanlık güçlerle işbirliği içinde Irak’a gidip gelmesi, Komploculara yardım etmesi tüm Civarikli ve Sait’i bilen eş-dostun yüreğini sızlatıyor. Nedeni ne olursa olsun açıklaması olamayan bu dengesizliği Dr. Sait’in bir köylüsünün işlemesi büyük bir talihsizliktir.
          1973’te Faik Savaş’ı Konstat’ta gördüğümde, eşiyle Berlin’den geliyordu. Dr. Faik Savaş, Dr Şıvan hareketinin içindeyken komplocularca, Şıvan’ı terke zorlanmış, “Şıvan solcu” diye davadan dönmüştü. Bu Faik Savaş’ın, Sait’in canciğer arkadaşı, dostu yakın köylüsü (Kimsorlu -Şıvancı) Konstat’taki evinde konukken, Sait’in aleyhinde sözler etmesi, Pir Sultan’ın yüreğini yaralayan (gül) gibi içimi sızlatmıştı. Anından şehri terk etme zorunda kalmıştım.
           Dersim aşiretleri geleneklerine uyarak bir grupla Munzur’a taş atan, sadakat yemini eden, Dr. Sait’le Irak’a giden bir dava arkadaşını anımsıyorum. Şıvan tutuklanınca Türkiye’ye kaçtı. Irak’a gidenlerin kaldığı yerin, yol yordamını bilemiyor, kimseyi de tanımıyorduk. Şıvan’ın “akıbetini” takip için ricada bulunduk, kabul etti (yol giderlerini de almıştı) sonra ortadan kayboldu. Birkaç ay sonra Almanya’ya yerleştiğini öğrendik: “Dava” ve arkadaşlık duygusunu yitiren, vefasız Kalanlı dostun sesi soluğu çıkmadı sonra. İnanıyorum ki Şıvan’a ulaşma olanağımız olsaydı bir yolla yargılanması sağlanır, aklanırdı. Çünkü suçsuzdu Şıvan. Şimdi bu dostun buluncunun (vicdanı) sızladığını his ediyorum.
           Yine eski Dersimli, elit bir aileden, Dr. Sait’le yola çıkan, sonunda mütegalibe ile özdeşleşen bir avukatın, Şerafettin Elçi’nin, uçan kuşun bile varlığını his ettiği anda yön değiştirdiği söylenen, Sait Elçiden sonra genel sekreterliğe terfi ettirilen Derweşe Sado’nun yanında görmeyi yadırgadım. Üstelik birçoklarına: “Dr. Şıvan’ın bir bavul dolu eşyasını (Kamışlı’da) bana teslim ettiler. İtirafını ve günlülerini okudum Ajandalarını okudum, şiddet-kan kokuyor” demiş. Bu avukat Dr. Sait’in ailesini ve yakın dostlarını tanıyor ve benim “Saitler Komplosunu” araştırdığımı biliyor, bu sözünü ettiği yazı ve eşyasına sahiplenmemesi, dostluğu ötesinde Dersimli olmakla bağdaşmaz buldum. Dersimli kişiliğine “Ağa-Bey, Ocakzade” gericiliğini sığdıramadım. Halkın içinden çıkan bir lider yerine Mütegalibe arttığı ve “şaibeli” sakıncalı bir genel sekreterin gölgesinde yürüme hevesini, medeni hukuk yerine bu olayda görüldüğü gibi yargı yerine “Şeriat” tatbik eden, bu denli bir köhne-çürümüşlüğü içine sindirebilen bir Dersimli avukatı ve diğerlerini ayıplamakla yetiniyorum.
Salt birkaç Dersimliden söz etmem, birazda özeleştiri gereksinimden kaynaklanır. Bu pervasızlık, Kürt sorununu İnsanı açıdan ele alanlar için umutsuzluk, hatta yıkım oluyor. Bu olumsuzluk çemberinde Şıvan’la yakın kan bağı olanlar de şaşkınlık içinde, ölüsüne bile sahiplenemedi, eli kolu bağlı ne yöne hareket edeceğini bilemiyorlar…

       Şıvan’ın Çilesi
       Şıvan mektubunda aylardan beri bir beton mezarda zincire vurulu olarak ölümle pençeleştiklerini belirtiyor. İspiyoncu ajan T. polisleri için böyle bir muameleye maruz bırakılmalarına akıl erdirmediklerini, Partinin kuruluşunda Barzani’nin kendisine verilmiş bir sözü olduğunu hatırlatıyor. Hiç olmazsa muhakeme edilmelerini talep ediyor. Haklarında gerçeğe dayanmayan dedikoduları duymuş olduğuna dikkati çekerek, fırsat verilirse bu suçlamaların yalan, Sait Elçiyi Türkiye’den gelen ajanların öldürdüğü, bu gerçeğini her an ispata hazır olduğunu belirtiyor. Barzani ailesinin tarihinde düşmanlarına bile böyle bir kötü muamele yapılmadığını yazıyor. İnançları, Kürt milleti ve Soreş (devrim) uğruna yapılan hizmeti anlatarak suçsuz olduklarını anlatıyor” (Necmettin Büyükkaya, Kalemimden Sayfalar, s. 175).
           Dr. Şıvan, kendisine karşı komplonun ciddiyetini anladığında iş işten geçmiştir. Dedesi Bertal Efendi’nin Abdullah Paşa’ya olan güveni gibi kendisinin de Barzani’ye ve dava arkadaşlarına olan Güvenin ihanetli kadersizliğini paylaşır. Acı olan dava arkadaşları ve soydaşlarının namertliği, ihaneti…

         Dr. Sait, Seyit Rıza ile Aynı Kaderi Paylaşıyor
       
İhsan Sabri Çağlayangil, anılarında şu satırlara yer verir.
        “…Seyit Rıza ve çevresi yakalandı. Mahkemeleri sürüyor. İşte bu sıralar Atatürk Elazığ’a gelecek. Singeç Köprüsünü açmaya gidecek. Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensüer Bey, bana diyor ki beyaz donlu altı bin doğulu Elazığ’a dolmuş Atatürk’ten Seyit Rızanın bağışlanmasını isteyecekler. Beyaz donluların Atatürk’ün karşısına çıkmasına meydan vermeyelim. …Bizden istenen Atatürk’ün karşısına beyaz donlular çıktığı zaman iş işten geçmiş olsun… Elazığ’dayım. Savcıya gittim… “Ben mahkemeleri etkileyemem” dedi.
         Savcı vekili hukuktan sınıf arkadaşımdı… ona gittim. Mahkeme hâkimini evinde buldum… Abdullah Paşa Sıkıyönetim Kumandanı olarak… “yukarıdaki karar tasdik olunur” demiş, basmış boş kâğıda imzasını, devamını özetlersek Tatil günü yasağına karşın muhakeme kararını öne alıyor Seyit Rıza ve arkadaşları için Atatürk gelmeden meydanda idam sehpaları sıralanır. Sonra şunları yazar “Seyit Rıza, sehpaları görünce durumu anladı bana döndü:
– Sen Ankara’dan beni asmak için mi geldin? 
Bana güldü. Savcı namaz kılıp kılmayacağını sordu. İstemedi. Son sözü olarak
- Kırk liram ve saatim var oğluma verirsiniz dedi… etrafta kimseler yoktu Seyit Rıza meydana insanlarla doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa hitap etti:
- Evladı Kerbelayn. Bi hatayıh. Ayıptır. Zülümdür. Cinayettir.” 

           1838 de Abdullah Paşa sıkıyönetim kumandanı, meclisin verdiği yetki ile “astığı astık kestiği kestik”. Yine de usulen de olsa yargı gerekleri yerine getirmeye çalışıyor! Dr. Şıvan, 1971 altı ay işkence altında tutulur ve hiç kimseyle görüştürülmeden, hiçbir yargılama yapılmadan öldürülüyor. Bu vahşet karşısında, Dr. Sait, Seyit Rıza ile aynı kaderi paylaşıyor demem, çok iyimser bir benzetme. Dr. Şıvan’ın kaderi çok daha kötü oldu. Arkadaşlarını, sevenlerinin katillerle bir olması daha da kötü bir kader. İyi ki Dr. Sait bunu görmedi.
        Ömer Çetin , kırmızı kaplı küçük cep takvimine 26 Kasım 1971 tarihli sayfasına şu notu düşer: “Kesin bir tarih olmamakla beraber üç büyük kardeşimiz bu uğursuz günde öldürülmüşlerdir. Hem de öyle bir ölüm ki kendi kardeşleri zan ettikleri kimseler tarafından şehit edilmişlerdir”.
         Dr. Şıvan için böyle bir yaklaşıma hiç meydan verilmiyor. Çocukları gelir babalarını zincire bağlı işkence içinde görürlerse, yargılanması için birilerinin girişimleri olur. Suçsuz olduğu anlaşılır diye “azaptatutulmuş. “Olay” ise, ABD’nin ve İran Şahı’nın sol kesimi yok etme, yani siyasi deyimi ile “Balyoz Hareketi…”

        T-KDP’de Derweş Dönemi
        
Türkiye derin gücü Barzani onayıyla Türkiye KDP Başkanlığına Derweşe Sado’yu getirtmişti. Derweş 1970’lı yıllarda bir taraftan “Saitler Komplosu”nu olumlaştırma görevini yürütürken, diğer taraftan Şıvan anısına sadık kalan yurtseverleri, “Şıvan Geleneğini” canlı tutmaya çalışan “Şıvancıları” ve “Saitler komplosunu” anlayıp içine sindirmeyenleri, anlaşılmaz, bir biçimde (değişik şantaj ve tutuklama yolu) ile partisinin hizmetine soktu.
       Kürtleri sevmeyen, yok sayan, yok eden devletlerin pis işleri ile uğraşan şer güçlerin, Barzani ile antlaşmaları gereği, Barzani onaylı işlenen bu cinayetler, bu devletleri töhmet altında bırakmıştır. Necmettin Büyükkaya’nın anlatımlarında bu yaklaşımı sezmek çok kolay. Dr. Şıvan ve arkadaşları bir Hareketin yok edilmesi, bir kırımın başlangıcı. 1971den sonrası Derweşlerin komutasında ki KDP Geçici Komitesinin yaptırımları, Kürtleri bir birine kırdırma dönemi diye tarihe geçecek nitelikte:  “1976 yılından itibaren Irak Kürdistan’ın da silahlı direnmeye dönüştü Her üç devlette yeniden telaşa kapıldılar”.
       
Irak büyük askeri saldırıya geçti. Kürdistan’ın tüm köylerini boşalttı. Halkı ya Irak’ın güneyine sürdü veya belirli toplu kamplarda topladı. Ormanları yaktı, kesti. Bağları ve meyve bahçelerini kuruttu. Çeşmeleri kuyuları ve su şebeke ve kanallarını tahrip etti. Direnenleri yok etmeye çalıştı. Petrolce zengin, stratejik ve tarımca verimli arazileri Kürtlerden tamamıyla boşalttı. İran- Irak-Türkiye sınırı boyunca 30 km genişliğinde ki sahayı Arap Kemeri ilan ederek kanun çıkararak insanların oturmasını yasakladı. Kürtlerin çıkardığı petrol bölgelerine Arapları getirtip yerleştirdi…
           Kürdistan Demokrat Partisi Geçici komitesi ismi altında sahneye çıkarılan(1976) bu Kürt gerici ve satılık gücü İran’dan parasal, Siyonizm ve emperyalizmden propagandasal ve parasal destek görüp, MC Hükümeti döneminde Hakkâri vilayeti çevresindeki çok geri ve feodal ilişkiler içinde yaşayan Kürt aşiretleri arasında Türk ordusundan ve Türkiye MİT’inden de destek görerek açıkça çalışmaya başladı. Böylece İran ve Türkiye başta olmak üzere Siyonizm ve emperyalizm bir taşla iki kuş vurmuş oluyordu…
          İşte İran, gerici ve maşa Kürtleri yönetimindeki KDP Geçici Komitesinin parasal destekleyerek, Türkiye’de Ona devlet sınırları içinde yer vererek, bu hain gücü ilerici, yurtsever Kürt halk hareketine karşı alternatif olarak oluşturuyorlar.
          
Türkiye’de üstlenen gerici KDP Geçici Komitesi tarafından pusuya düşürülüp şehit edilen Cabbar (İbrahim Ezo) ve yedi arkadaşı, yine aynı güçler tarafından Türkiye Kaşuriler arasında Rubbezik mağarasında kurşuna dizilen İzzet ve on sekiz arkadaşı, Şemdinli ile Yüksekova arasında pusuya düşürülüp şehit edilen Hasan Hoşnav ve dokuz arkadaşı Hareketin önde gelen seçkin yönetici ve kadroları idi.
       1978 yılında İran-Irak ve Türkiye tarafından müşterek tertiplenen ve KDP Geçici Komitesin ve gerçekleştirilen planda Hakkâri yakınlarında Irak Kürt Yurtsever Birliğinin Eli Askeri, Dr. Halid, Şeyh Hüseyin Baba Şeyh, Tahir Eli Vali Beg, Mülazım Esmer, Eli Şia, Azad vs. gibi en önde gelen kadroların da dahil olduğu altı yüz kişilik bir kuvvet imha edildi” (Necmettin Büyükkaya, Kalemimden Sayfalar)

           Av. Ahmet Okçuoğlu
          1998 yazında “Dr. Sait Kırmızıtoprak (Şıvan) ve Sait Elçi Olayı”nı içeren İki Uçlu Yaşam” kitabımı yayınlamak amacıyla DOZ Yayınları’na gittim. Yayın sahibi Av. Ahmet Okçuoğlu’nu; “olayın yakını, bileni, tanığı” diye düşünmüştüm. Nitekim olay sırasında Dr. Şıvan’ın kampında olduğunu saklamadı.
           Ahmet Okçu oğlu, Sait Elçi Irak’a gittiği günlerde Dr. Şıvan’la birlikteydi. “Saitler Olayı” hakkında gerçeği belirtecek doneleri olmalıydı. Sait Elçi için Dr. Şıvan’ın hazırlık yaptığını kendisine yatak hazırlattığı dışında önemli sayılacak bir değerlenmede bulunmadı. Olayla ilgili bilgi vermekten sakındığı, daha doğrusu konuşmak istemeyen bir hali vardı. Ben Kürt aydınları suskunluğundan söz edince de; “Biz onlar için ölürken onların hiçbiri yüzümüze bakmıyor, iş yapamaz hale geldik” şeklinde Kürtlerden yakınıyordu. Bana O olayla ilgili hiçbir ipucu vermedi.
         Kitap  basımı  için birkaç gün beklememi,” sözünde dururlarsa”, bir yerden bir yardım geleceğinden söz etti. Sonra o yardımın geleceğinden şüpheli olduğunu duyurdu. Birkaç kez ki görüşmemizde kitabı basma niyetinde olmadığını anlayınca olay günlerinde Saitlerle olanların tümüne yönelttiğim sorumu Okçuoğlu’na yöneltmekle yetindim.
         Sorum şuydu: “olay günlerinde iki Sait’i bir arada gördüğün oldu mu?” Onun da yanıtı diğerleri gibi “hayır” oldu. Buna karşılık O da bana “Madem Doktoru o kadar iyi tanıyorsunuz, Dr. inandığı, çok önem verdiği bir dava için gerektiğinde birini öldürmeyi göze alabilir mi?” Bende “Sait Elçi dışında olabilir” deyince, Oda bana, “bende onun için öldürmüş olabilir diyorum” dedi. Bu yanıtı dolaylı bir kaçamaktı.
         Davranışında, bir azda “Güney Hareketi’ dedikleri Dr. Şıvan Hareketi içinde olmadığımı anladığı için hafife alındığımı sezinledim. Oysa harekete katılanlar peşinde gittikleri önderleri Dr. Şıvan’ı ölüme terk edip işlerinin başına geçmişti. Bunlardan biri de kendisiydi. Bunlardan hiçbiri için, ne Dr. Şıvan, ne de inandıkları dava adamlıkları kalmıştı. Yinede “Biz onlar için ölüyoruz” demekle çok iş yaptığını ima ediyordu. İş yapmak için Kürtler teşkilatlarından gelecek bir yardımı bekliyordu.
        Olayla ilgili açıklayıcı bir yaklaşım görmediğim için “Dr Sait Kırmızıtoprak (Şıvan) ve Sait Elçi olayının iç yüzü”nün içinde yer aldığı “İki Uçlu Yaşam” kitabımı Peri Yayınları yayınladı. Kitap, “toplatılma kararı” verilmeden, Dr. Sait’i (Dr Şıvan) seven-tanıyanlarca adeta kapışıldı. “Davası” sürdüğü için ikinci baskısını yapamadık.

            Şerafettin Elçi ile Görüşmem
           Kitabın baskısı üzerinde sanırın iki üç ay geçmişti. Ankara Kızılay’da HEP kurucularından Sayın Veli Kasımoğlu ile karşılaştım. Sözü “Saitler Olayı”na dolayısıyla Şerafettin Elçi için yazdıklarıma getirdi. Nasıl olur, onlar birlikte hücredeydi Şerafettin bunu nasıl yapar? Şerafettin Elçi ile eskiye dayanan bir arkadaşlığının olduğunu, tanıdığı kadarı ile böylesi bir yaptırıma gidecek kişilikte olmadığını belirtti. Ben yazılanların doğru olduğunu hatta yeni bulgulara ulaştığımı belirtince de, Şerafettin şimdi yerinde, oradan geliyorum, bunları kendisiyle konuşmakta bir sakınca yoksa yüz yüze konuşun diyerek, Şerafettin Elçi’nin parti binasına birlikte gitmemi önerdi, kabul ettim ve Menekşe sokakta bulunan adrese yönlendik. Yolda bana, “kitabından bir adet bulup öyle gidelim” deyince ben, “O mutlaka edinmiştir” dedim ve gittik. En üste katta bulunan parti binasına gittik.
           Şerafettin Elçi özel başkanlık adasında bizi bekliyor görünce “haberli” olduğunu anladım. Oturmamızı işaret etti, sonra çayları istetti ve hiç yüzüme bakmadan söze başladı:
– “…ne bileyim birader önüne gelen aklına eseni, doğru- yanlış demeden yazıyor. Bir konunun bileni, göreni, tanığı, uzağında yakınında, içinde olanı var, araştırmadan gerçeği öğrenmeden yazıyorlar…” Kızgınlığı tüm görünümüne yansıyordu. Nefes bile almadan sözcükleri yutar gibi ardı ardına sıralanırken bir taraftan da masasının çekmecesinden çıkardığı kitabın sayfalarını geçiştiriyordu. Neden sonra altını çizdiği satırları göstererek, Bakın Rahmetli Sait Elçi’nin Diyarbakır’da yargılandığından söz ediliyor. Tamamıyla yanlış
        Elindeki tuttuğu kitabın benim “İki Uçlu Yaşam” kitabım olduğunu cildinden anlamıştım. Bir ara boşlukta söze girerek, sakin olmasını rica ettim ve yanıt verdim:
O kitapta Diyarbakır’daki bir yargılamadan asla söz edilmiyor Aradı buldu:
– “Evet yargılama değilmiş” dedi ve sakinleşti bu kez ban başladım:
-Sait Elçi öldürülüyor; Siz başka, IKDP başka, Derweş başka, Şakir başka, Musa Anter, Naci Kutlay daha başka türlü anlatıyor. Bunun hangisi doğru?
Bunlar önemli değil önemli, olan Sait Elçi’nin öldürülmesi.
- doğru de Onu Doktorun öldürdüğünü nerden biliyorsunuz?.
- Partimiz araştırdı buldu.
- Peki, siz hukukçusunuz, kesin kanıt için bazı önemli bulgular gerekmez mi?
- Gerekir, KDP ve partimizce gerekli araştırma yapıldı, Dr. Şıvan olduğu Jirek arkadaş araştırdı buldu. Dr Şıvan bunu kabul etti, kendi el yazısı ile itirafta bulundu bu yetmez mi?
- Böyle bir belge varsa bana verebilir misiniz, Başka bir kanıt var mı? Örneğin öldüren kurşunun bir balistik incelemesi yapıldı mı
- Siz orayı(Irak’ı) ne zan ediyorsunuz orada kim yapacaktı balistik incelemesini nerede yapacaktık?
- Niye Derweş ve sizin MİT’le birlikteliğinizden söz ediliyor Bunu onlara yaptıramaz mıydınız? deyiverdim.
         Bu arada konuşmaları nerede dinlediklerini anlayamadığım iki kişi hısımla içeri girdi. Biri avukat olduğunu, benim bu olayı içinde olmadığımı belirterek, Başkanla konuşmamda haddimi aştığımı ileri sürerek hakarete varan sataşmaya, diğeri beni içeri bir yerde tartışmaya çağırdı. Bunu beklemiyordum.. Gerginleşen ortamda durumun nazikliğini ve bunun, benim buraya getirilme planlının bir parçası olduğunu düşünerek sinirlerime hâkim olmaya çalıştım ve konuşmayı şöyle sürdürdüm:
- Beyler, Şerafettin Bey, çok eskiden, talebelikten tanışım. Bir tür serzenişte bulunuyorum. Ayrıca kendisi Bakanlık yapmış iyi bir avukat. Sanırım kendisini varken onu savunacak yeni bir avukat kişiye ihtiyaç duymaz. Kaldı ki partinizin, yani hepinizin başkanı, kendini sizden daha iyi savunacağına da eminin. Burada ne arka çıkacak ne de efelenecek bir şey var. Kendisi isterse konuşmayı da keseriz… Sanırım bir işareti üzerini bir sure sustular. Ancak ben daha çok soru yöneltmeyi yeğledim.  Bu konuşmam üzerine onlar dinlemeye yönelik davrandılarsa arada laf atmaya devam ettiler. Biri benim Şerafettin Elçıye yönelik sorularıma ;
-“…sen kim oluyorsun? senin başkanımıza böyle sorular sormaya ne gücün ne yetkin ne bilgin var, gel bizimle konuş…” gürültüleri arasında şu soruları yönettiğimi anımsıyorum:
Siz Dr.la soydaş, hapishane arkadaşı ve aynı dava adamısınız. Derweş’le Irak’taki hapishaneye gittiniz. Burada tutuklu Dr. Şıvan’la görüşüp bir de gerçeği ondan öğrenmeyi niçin istemediniz bir, Ömer Çetin’i hangi yetki ve yargı kararı ile çıkardınız iki, yerine Dersimli Brusk’u niçin koydunuz üç?
- Şıvan’la görüşmek istemedim çünkü o Sait Elçi’yi öldürmüştü, Ömer’in suçsuz olduğu Brusk’un suçlu olduğu anlaşılmıştı. Jirek arkadaş bu olayı aydınlattı… Benim “Kürtler Dosyası”ndaki açıklamalarımı okusaydın bu hatalara düşmezdin. Onun için bilmeden yazıyorlar diyoruz. Bende kızmış ve heyecanlıydım Tekrar söze girdim ve:
- Siz ne deresiniz deyin bu öldürülmeler tümüyle komplo. Bu işte ne suç, ne suçlu, ne yargı, ne de akli selim var. Ayrıca bu yapılanları ne bir halka, ne bir inanca, ne bir hukuka ne bir şeriata ne Seyitlik ve Mollalığa yaraşır. Bari, “Molla’ya vahi geldi bize duyurdu bizde şeriatı uyguladık deyinde bir ulviliği, gizemi olsun”.
           Bu sözlerim ortalığı iyice karıştırdı. Şerafettin Elçi sakin davranmaya çalışıyordu. O iki kişi yerinde duramaz oldu. Veli Kasımoğlu’un tedirginliği iyice arttı, beni getirdiğine “bin pişman” olduğu her halinden belliydi Kalkmamı işaret etti, birlikte kapıya ilerledik. Bu iki kişide bizimle birlikte kalkmıştı. Beni aralarına alarak salonda konuyu tartışmaya hesaplaşmaya davet ettiler. Durumun ciddiyetini anlayan Veli Kasımoğlu aramıza girdi ve;
- “…beyler Hüseyin Beyi buraya ben getirdim ve ben çıkaracağım. Bir ayrı hesabınız varsa dışarıda görün” diyerek koluma girdi ve beni dış kapıya bıraktıktan sonra geri döndü.
         Neden sonra “avukat” olduğunu öne süren kişinin İbrahim Güçlü olduğunu anımsadım Birkaç kez Dr. Naci Kutlay’a PKK sıkıntısından söz etmiş ve bir çıkış aradığını, Kutlay’ında ona bazı reçeteler sunduğu, önerdiğini, bunun için bu partiye sıklıkla gelip gittiğini anımsadım. Diğer pos bıyıklıya “Delo deniliyordu.

          War Dergisi
          WAR dergisi; Şakir Epözdemir, Derweş Sado ve Şerafettin Elçi’nin “Saitler olayı” ile ilgili tüm söylemlerine Türkçe, Kürtçe dillerinden ilk sütunların da en geniş biçimde yer veriyordu. WAR başlığı altında kocaman harflerle “Araştırma ve inceleme Dergisi yazısını okuyunca ciddi sandım ve bu konu ile ilgili yazılar gönderdim. Arada aylar geçti ne bir yazım yayınlandı nede bir yanıt aldım.
           Saitler Olayı ile ilgili yayınlanan yazılarımı görmemesi olanaksızdı. Çünkü yazılarım Kürtlerin okuyacağı dergi ve gazetelerde çıkıyordu. Örneğin İstanbul’da yayınlanan “Özgür Gazete”, “Dersim Dergisi” ve Almanya’da yayınlanan “Özgür Politika”da çıkıyordu.  WAR Dergisi üstelik “Araştırma-inceleme Dergisi” gibi bir ser levha taşıyordu. “Saitler Olayı” ile ilgili bir özel araştırma dosyası hazırlayacağını yayınlayınca kendilerini tekrar aradım. Bu araştırmaya olacak katkımdan söz ettim. “Olur, en kısa zamanda gelip sizinle görüşürüz” dediler gelmediler. Kendilerine olayla ilgili yazılar gönderdim “almadıklarını” söylediler, İadeli-Taahhütlü gönderdim, “ yazı seçme kurul uygun görmedi” diye yanıtlar alıyordum.
          Aradan bir-iki yıl geçmişti. Şerafettin Elçi ile görüşmemizden kısa bir sure sonrası, WAR’ın bir muhabiri beni aradı ve benimle röportaj yapmak istediklerini bildirdi, kabul ettim, birlikte kararlaştırılan yerin gün ve saatinde beklemeye başladım. “WAR Dergisinden gelen muhabirin adı da “Sait”. Kendi kendime; “şu işe bak “Saitler Olayında” karşıma çıkan Saitlere bak”. Gerçekten Saitler Olayı “Sait”lerle sürüyordu. Ancak bu Sait’in bir ayrıcalığı “hoca Sait” idi. Ben, Sait Kırmızıtoprak, Sait Elçi, Sait Aydoğmuş, Sait Veroj ve şimdide bu “Sait Ersoy Hoca” arasında yanlış bir anlaşılmaya meydan vermemek için bu yeni Sait’te, yani “Sait Ersoy “yazımda “Warlı Sait” diyeceğim.
         “Warlı Sait’in yanında Av. İbrahim Güçlü vardı, oturduk. Konuşmaya başlarken, ilk sorum:
Avukatınız mı geldiniz? oldu. Warlı Sait bir nevi yerinden silkinerek:
Yo, İbrahim Bey kendisi bizimle olmak istedi… deyince ben, Av. İbrahim Güçlü’nün anlaşılmaz yanlı taraf tutuculuğunu bildiğim için de ayrılmasını rica ettim ve O da bunu anlayışla karşıladı ve gitti. Rahatlamıştım. “Warlı Sait” sordu ben yanıtladım. Önce konuşmaları not aldı, sonra bana;
Sen bu söylemlerini kendin değerlendirip bize gönderirsen daha iyi olur dedi. Böylece aramızdaki konuşma tatlı bir sohbete büründü. “Warlı Sait”:
Peki Sen “Güney Kürdistan’a” gitmedin, içlerinde değilsin, bütün bunları nerden öğreniyorsun?.
Bunlar, benim iki Sait’le olan yakın ilişki, arkadaşlık ve onları tanımamın verileri. İkisinin de yakın dostuyum. Ayrıca bu olayda, ikisi ile birlik olanların % 9’nı ile görüştüm, böylece bilgilendim.
- Peki Soro’yu nerden tanıyorsun, kendisiyle görüşüyor musunuz?.
- Soro’yu Üniversiteden beri tanıyorum, iyi bir insan, bu ara iki üç kez görüştüm, ancak çok değişmiş buldum, “ser veriyor sır vermiyor”. Yalnız bir noktada çok direngen. Dr. Şıvan veya partilerinin Sait Elçi için herhangi bir kararının olmadığını, olsaydı altında kendisi ve Ömer’in imzası olurdu diyor ve “böylesine bir iftiranın “ şerefsizlik olduğunu ısrarla belirtiyor.
- Onlar senin için diyor ki “bu bilgileri Soro’dan alıyor”. Kendisi için iyi olmaz diyorlar.
- Anlamadım, ne demek, “kendisi için” den kasıt ben miyim?
- Hayır, hayır, Soro için söylüyorlar. Üçü de hapisten çıkarınca verdikleri sözler, yapmaları gereni şeyler varmış. Soro’nun bu bilgileri sızdırdığı sezilirse,” ne akdine, nede hayrına” olur diyorlar.
- Akit dediğin ne? Ne taahhüdü? Konu olan “üçü”; Soro, Ömer ve Şakir. Ne taahhütte bulunmuşlar ki?
- Detayını bende iyi bilmiyorum… şartlı bırakılmış, taahhütte bulunmuşlar deniliyor.
- Sanırım “susmak, bildiklerini saklamak” gibi koşullar olabilir, ölümden kurtuluyorlar. Bence bir yargılamanın yapıldığını gösteren bir kanıtları yok, siz ne düşünüyorsunuz?.
- Bilmiyorum, yalnız bu ara bir eski hakim ismi peşinde koştuklarını duydum.
- Evet elimiz şimdilik tüm sahteliklere mahkum. Komplo planları mükemmel. İşin başı kesin “Serok” dedikleri “Molla”dır…   Bu sözden sonra “Warlı Sait”‘in rengi değişti. Yanlışımım ayırtına vardım ama iş işten geçmişti. Bundan sonra aramızdaki hava ılımlaştı, soğudu bile. “WAR’lı Sait’in”, sohbetin ve benimde tadımız kaçtı. Bir ara suskunluktan sonra ben cebimden çıkardığım bir iki-üç sayfalık yazıyı kendisine uzattım. Aldı okur gibi yaptı, yeniden bazı sorular sorar gibi oldu, sonra bana:
- En iyisi sen dergiye gönder, derginin bir politikası var Yazı kurulu uygun görürse yayınlar.
           WAR Dergisi, ne bu röportajı, ne de başka bir yazımı yayınladı. İki üç kez telefonla aradım, yazıyı almadıklarını, sonra iadeli taahhütlü gönderdim “Yazı Kurulunun, Derginin genel politikasına uygun görmediğini” söylediler…
          WAR Dergisinin”, Derweş, Şakir ve Şerafettin Elçi’nin tek yönlü düzmecelerine pervasızca kucak açarken, karşı araştırmaya bir tek satırlık bile yer vermemesi en basitinden “araştırma ve inceleme dergisi ser başlığına yakışmıyordu. Bu “araştırma-inceleme” değil de ilkel bir aşiretin milliyetçilik anlayışı; inanç değişikliği farkı ile eş-dost ayırımı, koruma, taraf tutma, sahtekârlığa, hile ve hainliğe indirgenince, tüm renkler soluyor, foyalar ortaya çıkıyor. “kaş yapayım derken göz çıkarıyorlar”. Neticede “çıkarılan gözde” Kürt halkının gözü. Bana sorarsanız WAR, Saitler Olayı komplosu ahtapotunun bir ayrı ayağı derim.
          İzlendiğinde, WAR da ki bu seri suçlamalarda, vicdanları kanatan bir suçluluk duygusu telaşının hâkim olduğu, yakıştırma, yalan- dolanın tekrarı gaflar, gerçekleri saptırma çabalarının (us)ta bıraktığı izlenim, inanç öncelikli bir taraflılık ve ilkel bir Kürt milliyetçiliğin sürdürüldüğü görülüyor.
          Öte yandan komplo senaryosunu yüklenen Şerafettin Elçi, Derweş ve Şakir’in başta bu WAR dergisi olmak üzere piyasaya sürdüğü düzmeceler tekrarlandıkça çelişen tutarsız beyanları, bu hain davranışı, pis kokularıyla “ayan beyan” ortaya yaydı. “Olan oldu, ölen öldü” peki de, bu “Dr. Sait, Sait Elçi’yi öldürdü”, İlle ki “Doktor Şıvan’ı “katil” gösterme” lüksü niye? Beni “kahır” eden de buydu.
         Geriye dönüp baktığımda; Barzani ve KDP’si, Türkiye KDP’den Şerafettin Elçi, Derweşe Sado ve Şakir Kürt coğrafyasını bölüşen devletlerin korumasındaki Kürt liderliği bu devletlerin derin şer güçleri, Kürt feodal artığı mütegalibe, Kürt burjuvası keneleri, WAR dergisi gibi kolayca kendi halkını ezen, kanını akıtan, “teslimiyetçi” işbirlikçilerin, hain düzmece yalan, iftira, yakıştırmalarına karşı yalnız kalmanın, direnmemin, bana pahalıya mal olduğunu görüyorum.
         İnandıklarımla ilgili onlarca yazı, makale yazdım, bir kitap yayınladım, yüzlerce siteye “Saitler Komplosu” ile ilgili yeni bilgi ve kanıt niteliğinde belgeler gönderdim, herkesçe de bilinen, ancak itina ile sürdürülen bir suskunluğun önüne açıklayıcı bilgiler ve komplonun çözümünü sundum.
         Yazdıklarıma birkaç destek yazı dışında hiçbir yanıt alamadım. Bu olayın içyüzünü açıklamaya yönelik yayınladığım kitap mahkemelik oldu, mahkeme kararı ile toplatıldı. Kürt Siteleri çığlığıma kulak asmadı, savlarıma değil, beliren görgü tanıkları ve en yetkili kişilerin ters yönde beliren gerçeklere kanıtlara kulak asılmadı yer verilmedi. Tanıdık bazı Kürt aydınları Dr. Şıvan’ın yakın dostları, arkadaşları ve hatta en yakın kandaşlarıyla sırf bu nedenle benimle aykırılıkları oldu, arama mesafeler girdi. Aydınlardan okumuşlardan bir tek “Allah kulu” bana bu hususta yardımcı olmadı. Köyümüzün okumuşları bu olayın uzağında kalmayı yeğlediler. Çok yakınları ikinci bir vahşete maruz kalmamak için suskun kaldılar. Dr. Sait’le ortak çevre arkadaşları, aydın, Kürt ulusallığını güdenlerin ekseriyeti dut yemiş bülbüle döndüler, diğer bir kısmı da Saitler komplosunu olumlamak için çok uğraştılar. Mannheim Üniversitesi Akademik Heyetinin 27 Eylül 2005 tarihli bilirkişi raporu çıkıncaya kadar.
          Rapor, Dr. Şıvan ve arkadaşlarının ölümüyle ilgili ileri sürülen kendi el yazısı ve itirafı denen belgelerin düzmece, Dr. Şıvan’a (Dr. Sait) ait olmadığını belgelemesiyle Kürt kamuoyunda zaten az olan şüpheleri de ortadan kaldırdı.

Arama

ARŞİV

Nisan 2018
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Mar    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30  
Ziyaretçi Sayısı: