III. Bölüm

“SAİTLER KOMPLOSU” BELİRLENDİ

KOMPLO İLE İLGİLİ YAZILAR

           SAİT’LER OLAYINDA SESLİ DÜŞÜNME
                                                                     DİYAR NEZAN
          
Dr. Şıvan ve iki yoldaşı; Çeko, Brusk’un katledilişlerinde, figüranlık rollerini başarıyla tamamlayanların, 30 yıl sonra konuşmaya başlamaları ilginç. Bu süreç içinde tek bir kelime bile etmeyen bu şahısların birden bire konuşmaları, ister istemez birçok soruyu da kaçınılmaz kılıyor. Acaba rol sunucuları bu olayı, bu figüranlar aracılığıyla diğer denetimden çıkmış figüranlara karşı bir tehdit unsuru olarak mı gündeme getiriyorlar. Sanki sahipleri, susmalarını istediğinde sustular, bugünde konuşmalarını istediklerinden mi konuşuyorlar izlenimini edinmemek elde değil. Rollerini o gün olduğu gibi, bugün de iyi bir şekilde yerine getiriyorlar. Olayı bir polisiye vakasına indirip, Derweşe Sado denilen figürana da ünlü bir dedektif başarısını yamayarak olayı çözüyorlar. Bu dedektif rolündeki figüran da, büyük başarı ile olayı çözüyor ve adalet de yerini buluyor. Böylece ulusal hareketin önderlerinin imhası, basit bir rekabet ve polise olayı ile açıklanmış oluyor. Hâlbuki bu figüranların kendi anlatımları ve bunların anlatımlarının satır aralarındaki çelişkili söylemleri; söylemeye çalıştıklarının tersini veriyor. Söyletenler aracılığıyla söylemeye çalışıldığında bu tür sonuçlar da kaçınılmaz oluyor.
         Olayın anlaşılması ya da olaydaki karanlık yönlerinin aşılmasının dayanakları, mevcut belgeler, görgü tanıklarının anlatımları ve bu işte fiili olarak yer almışların itirafları olabilir. Asıl kaynak olabilecek Şıvan ve arkadaşlarının savunmaları ve bu suçlamalara verdikleri yanıtlar ise her nedense yargılayanlar tarafından özellikle yok edilmiştir. Sadece ilk tutukluluk dönemlerinde, daha doğrusu yarı tutuklu denilebilecek süreçte alınan sorgu tutanağı var. Bu tutanağın doğruluğu ve tahrifata ne kadar uğradığı da, kendi başına bir tartışma konusu. Bundan sonraki süreçle ilgili, ne bir tutanak, ne de görgü tanıkları mevcut. Bu sürecin sır gibi gizli kalmasını sağlayan yargılayıcıların bu tutumları, yargılama gerekçelerinin ne kadar doğru olabileceğinin de ölçütüdür.
          Belgeler; özellikle yok edilmiş, var olanlarla da mevcut senaryonun olumlanması amaçlanmıştır. Görgü tanığı olarak anlatımda bulunanların ikisi (Derweşe Sado, Şerafettin Elçi), cellât olarak rollerini oynamış ve Türk devletiyle karanlık ilişkileri, yandaşları tarafından da kabul görmüş kişilikler. Üçüncü kişi olan Şakir Epözdemir’in anlatımları ise daha çok senaryonun gerekçelerini olumlayan açıklamalara yönelik ama sürece yönelik açıklamadığı sorularında da, gerçekliğin ipuçlarını yakalamak mümkün. Şakir’in açıklamadıklarına bir örnek; MİT olan bir kişiyi, kendi deyimiyle eniştesi ve amcalarının hatırı için, ismini açıklamıyor. Hatır için düşmanın kimliğini bile gizleyebiliyorsa, senaryoya uygun anlatımlarda bulunmasında da hiçbir mahsur olmaz. Şakir’in söz ettiği kişi ‘Mêhemed Cemil Paşa’nın oğlu Mustafa Nüzhet Cemilpaşa’dır Bu şahıs, o sıralar, Barzani’nin özel Şoförlüğünü yapıyor ve aynı zamanda Barzani’nin oğlu, bu kişinin damadır. Kendi deyimiyle düşman olan birinin kimliğini damadın hatırına gizleyebilen, aynı hatırı ‘Saitlerin katledilişine bulaşanlara’ neden göstermesin?!
         ‘Bunun için ben, hem İdris Barzani nezdinde, hem de kendi arkadaşlarım tarafından yanlış anlaşıldım. Ne var ki, komutanların sordukları kişi, daha sonra (1975’lerden sonra) MİT Ajanı çıktı. Ama bu ajan kişi, o günlerde herkesin gözbebeği idi ve yine o günlerde, bana sorulan soru üzerine; ben, bu kişi ile ilgili olumsuz kanaat beyan etmiş ve o kişiyi küçük düşürmüştüm.
       
Bu olay da, şöyle cereyan etti: Komutanlar bana, “Bu kişi Sait Elçi ile akraba olduğunu söylüyor” diye sormuşlardı. Ben de, bu beyanda bulunan kişiyi yalanlayarak; “hayır, bu kişi ile Sait Elçi ile akraba değiller; biri Kırmanc, diğeri ise Zaza’dır. Biri Bingöllü, diğeri Diyarbakırlıdır. Biri beg, diğeri de halktandır” dedim ve ipler tam da burada koptu. Belki merak edenler olur, ama ben, söz konusu kişinin ismini, açıklamak istemiyorum. Söz konusu kişinin adını, bu kişiyi kayırdığım için değil, onun amcalarının ve damadının hatırı için, şimdilik açıklamıyorum (Şakir Epözdemir, War Dergisi).
        
Senaryoya göre, Sait Elçi’nin ailesi Şıvan’ın öldürülmesini talep ediyor diye sunulması gerekiyor. Bu nedenle Mustafa Nüzhet Cemilpaşa, Sait Elçi ye akraba olarak lanse ediliyor. Şakir’in bunu yalanlaması, hazırlanan planı bozmaya yönelik olduğundan, komutanların tepkisine neden oluyor.
         Şakir; Şıvan ve hareketinin yok edilmesi için gerekçeler oluşturulduğunu biliyor ve bu oluşturulan gerekçelerin yeterli olmadığını, bu durumun kendilerini de suçlu göstereceğini söylemek istiyor. Bu nedenle İdris Barzani’ye, şu sözleri söylüyor. Yarın birilerin kalkıp, “birini diğerine öldürttüler; sonra da öldürteni öldürdüler” diyeceklerini belirtiyor. Bu gerekçelerinizle, kedinizi olaydan soyutlayamazsınız uyarısını yapıyor.
        Aslında Şakir’in söylediklerinden çok söylememeye çalıştığı şeyler, ipuçları veriyor. Açıktan söylemeye çalıştığı noktalar, daha çok resmi senaryoya yönelik zorlanmayı ifade ediyor. “Şıvan bunları söylerken benden özür diliyordu” (War, s. 59) cümlesiyle bitirdiği uzun anlatımında, resmi senaryoyu verdiği çok açık görünüyor. Şıvan ile olan diyalogunda, Şıvan öldürme olayını itiraf ediyor ve özellikle sorguculara verdiği ifade şekliyle; Çeko ile birlikte karar verdiğini Şakir’e de anlatmaktadır. Gariptir, bu ikili diyalog öldürme gerekçesine yoğunlaşması gerekirken, tersine, Sait Elçi’nin bürodan nasıl alındığının detayı vurgulanıyor. Şıvan bölge dışında bekliyor, Çeko ile Brusk gidip Elçi’yi bürodan alıyorlar vs… Bu tür anlatımlar, daha çok sorgu memurunun sanık adına özetlediği anlatımlara benziyor.
          Aynı Şakır ‘Liderimdeki telaşı ve aceleyle güneye inişini bugüne kadar anlamış değilim’ derken gerçeği söylemiyor. Aslında neden gittiğini ve kimler tarafından çağrıldığını biliyor. Sadece soru olarak aktarmaya çalışıyor. Nitekim Soro ile ilgili sorusu da aynı doğrultuda. Bir şeyler biliyor ama bazı güçlerden dolayı açık yorum yapamıyor. Kendisinin Sait Elçi’nin arkadaşı olarak yetkililerle görüşmesinde Soro’nun bulunmasına anlam veremediğini söylemekle, Soro’nun pozisyonun karmaşıklığını söylemek istiyor ama sadece doğrudan söylemiyor.
         Soro, Şıvan’ın önemli adamlarından biri olmasına rağmen, yargılayanların bir elamanı gibi rahat davranabiliyor. Yargılayanlar da, ona büyük bir itimat sergiliyorlar. Şakir’in iki kez İdris’le görüşmesinde Soro da var. Şakir, İdris’in iddialarına itiraz ediyor ama Şıvan’ın arkadaşı olarak Soro, sessiz kalıyor.
        Haciümran’a gidişimizin üçüncü gününde, Dr. Mahmud beni kabul etti. Her nedense, beni Soro ile birlikte kabul ediyorlardı; ben de buna bir mana veremiyordum. Kek İdris de her iki kabulünde, ikimizi beraber karşılamıştı (Şakir Epözdemir, War Dergisi).
         Şakir, Soro ilgili bunları yazarken, Soro yaşıyordu. Soro bu iddialara yanıt vermediğine göre, bizimde bu bilgileri doğru olarak algılamamızda bir sakınca yok. Bu durum; Soro’nun Türklere teslimiyeti, ya bu süreçte ya da bu döneme yakın bir süreçte başladığı düşüncesinin oluşmasını kaçınılmaz kılıyor. Şıvan’ın en önemli adamlarından biri olarak hem Barzani’lerle, hem de cellâtlardan Derweşe Sado ve Şerafettin Elçi ile yakın bir ilişki içinde olabiliyor.
          Barzanilerin de geleneksel olarak hep karanlık ilişkilerdeki şahısları tercih etmeleri; düşmanın baskılarını hafifletmek ve parçalardaki Kürt hareketi üzerine pazarlıklar yapmaktan kaynaklanıyor. Devletin denetimine girmiş bir örgüt de olsa, Barzanilerin örgüt üzerindeki ideolojik hegemonyaları, bu karanlık ilişkilerdeki şahıslar aracılığıyla mesajlar ve pazarlık sinyallerini gönderebilme olanaklarını yaratıyor. En bariz örneği, Derweşe Sado’nun birden bire itibarlaşması ve parti sekreterliğine yükselmesinde görülüyor. Yine İKDP’nin geçici komitesi, bu kişinin MİT olduğu söylentisini tabana yayarak 1977 de tasfiyesini sağlıyor. Fakat bu tür şahsiyetler nasıl olabiliyorsa, Kürt hareketin de yeni oluşumlar ve arayışların gündemleştiği bütün dönemlerde yine de piyasaya çıkabilme becerisini gösterebiliyorlar.
        Düşman açısından denetime alınmış bir Kürt hareketinin, ideolojik olarak Barzanilerin etkisinde olmasının fazla bir sakıncası yok. Böylece Barzaniler, bu ideolojik hegemonyanın verdiği olanaklardan yararlanıyor. Düşman da denetime alınmış bir Kürt hareketiyle Kürt ulusal hareketine karşı mücadele de, avantajlar yakalıyor.
         Şakir’in, War dergisindeki aynı yazısının Kürtçe kısmında olan bazı detaylar, Türkçe kısmında yer almıyor. Örneğin İdris ile olan görüşmesinin Türkçe kısmında ‘O gece, benim verdiğim arz nameyi okumuş. Ertesi günü, verdiği randevu üzerine, tekrar yanına gittik. Oturur oturmaz, ‘bu sorunun incelenmesine gerek olmadığını, zaten meselenin açık ve bariz bir şekilde ortada olduğunu’’ söyleyerek sebeplerinin saydı. Ben de, iddialarını çürütmeye çalıştım. Bunun üzerine, benden bir süre Haciumran’da kalmamı istedi. Ben de orada kala kaldım’.  Rahmetiyê Îdrîs nexwest kû binê heyet teşkîl bike û ev komîsyon meseleyê bikolin, tetqiq bikin û dirêj bikin- Digo mesele kifşeye. Şivan ji ber Quminîstiya xwe. casûsî û bi pera vî yekî kir- Min jî vana red kir”.
         Şakir’in tarafsız bir komisyon oluşturulması gerekir talebi bile, onun çok sert bir şekilde cezalandırılmasına neden oluyor. Uyduruk suçlamaları mantıklı bulmadığından İdris’in gazabına uğruyor. Görüldüğü gibi yargılayanlar, baştan kararını vermişler. Senaryo söylemine kuşku ile bakanlara tahammül yok. İşi bir an önce bitirmekten yanadırlar. Şıvan’ın komünistliğini, sanki yeni keşif etmişler. Komünistlerin casusu olarak para karşılığında bu işi yaptığını söylüyorlar.
         Şakir, bu iddiaların Kürt halkını ikna edemeyeceğini söylemek istiyor, ama Şakir’in deyimiyle yanlış anlaşılıyor. Bu üç yiğidin düzenin nimetlerini teptikleri ve yaşadıkları düzenle her türlü bağlarını kestiklerini, büyük fedakârlıklarla devrime yaptıkları katkıyı Kürt halkının bildiğini söylemek istiyor. Bu üç yiğit ki, düzenin nimetlerinden faydalanabilecek yeteneğe sahipken bu nimetleri tepmişler.
        Nitekim bu geri ve ilkel propaganda, kendi uzantıları aracılığıyla, dedikodu şeklinde kuzey Kürdistan’da da yapılıyordu. Sözde Sait Elçi, Barzani’ye Dr. Şıvan aracılığıyla para gönderiyordu. Ama Şıvan bunu Barzani’ye aktarmıyordu. Bu olayın ortaya çıkacağından çekinen Şıvan, Sait Elçi yi öldürtüyor vs… Buna benzer iddiayı, Parastın’ın (İstihbarat örgütünün) başı olarak İdris Barzani de yapıyor.
           Bu geri propagandanın tek merkezden ve dönemin ittifakları gereği olduğu, İdris Barzani’nin, Şakir’e söyledikleri yanında, TKDP sinin o dönemde olayla ilgili dağıttığı bildiride de görülüyor. Ayrıca o dönemde Şıvan’ın yargılanması için Barzani ye yazılmış dilekçede, (bu imzasız dilekçe İlk Anlatım kitabında bulunmakta) antikomünizm yoğun bir şekilde işlenmekte ve solda yer alan Kürt aydınlarının tek tek adları sayılarak hakaret edilmektedir. Şıvan’ın da bunların ajanı olduğu vurgulanarak Ömer Çetin ile Abdülkerim Ceylan’ın bunların oyununa nasıl gelebildiklerine hayret edilmektedir ve özellikle Soro’dan hiç söz edilmemektedir. Burada Ömer Çetin ile Abdülkerim Ceylan’ın komünistlerin oyununa geldikleri söylenerek kurtarılmaya çalışılmaktadır. Soro ve Ömer Çetin’in komünistlerin dışında anılmasının, yapılan uzlaşma gereği olduğu çok açık. Bu açıklamalara kuşku ile bakanlar tehditle susturuluyor ve bu konuda bildiklerinin unutmaları salık veriliyor.
        Yukarıda içeriğini özetlemeye çalıştığımız imzasız dilekçede yer alan antikomünizm ve solda yer alan Kürt şahsiyetleriyle ilgili şu belirlemeler yapılıyor.  Dr. Tarık Ziya Ekinci, Dr. Naci Kutlay, Dr. Av. Canip Yıldırım, Av. M. Ali Aslan û gerokê bê îş û bê karan Musa Anter ko hemû partîyekî komînîst ta bûn û ev parti bindestê vanda bûn. Sebeb jî Alîyê Barzanî vî piştî avêtina komînîst Talabani çîyekî vala bû bûn vî çîyê vala tijî bikin û hereketî komînîsî dom dikin (İlk Anlatım, s. 17).
           Olayla ilgisi olmayan sol Kürt çevreleri tek tek anlatılarak suçlanmaları yanında, Şıvan’ın parti merkez komitesinden Ömer Çetin ve Abdülkerim Ceylan’ın bu mektupta aklanmaya çalışılması; Şıvan’ın arkadaşlarının teslim alınmasında yapılan pazarlıkların boyutunu gösteriyor.
           Her çend ji ev partî xwe kurditî nîşan dide jî binî de koministin, em piçek qala wan bikin. Salan vir ve şuarê kurditî vex we avetine maydan e û xwe milete kurd jî dane heskirin. Paşîyê kurdîtî ji xwe re kirin bingeh û ser vî bingehî jehra komînîstîyê kirin mejîye xortê kurdan. Bo gehîştina armance gora wan heqe mirov yesarî be, ji wan bawer nebin, nijadpereste kurd bi wan ne bin. Ev taktîge komînîstîyê ye. Çend nîjadpereste me jî bune maşeyê wan. Em gelek mutesîrîn ko Ömer Çetîn û Abdulkerîm Ceylan jî kuştina Saît Elçî de bunê aletê deste wan. Dr. Saît Kirmizitoprak û hevale wan nê nezîk jî Ana Iraqe de zindanê de ne û hevîya roja gullebarane xwe ne. Heq dê tecellî bike înşallah (Şerwan Büyükkaya, İlk Anlatım, s. 18).
           Şakir’in tutuklu gibi, bir süre orada tutulması, olayla ilgili farklı düşünmesinden çok, bildikleri konusunda suskun kalmasının sağlama alınma çabasındandır. İdris Barzani ile görüşmesinde ne konuşması gerektiği ile ilgili, arkadaşlarının nasihatlerini dinlemediği için bir nevi cezalandırılıyor ve tutuklu gibi bekletiliyor. Nasıl oluyorsa bu arkadaşları olan Derweşe Sado ile Şerafettin Elçi bir süre sonra Şakir’in bu hatasını af edip, gelip alıyorlar. Şakir bunun hangi pazarlıklar sonucu sağlandığını nedense söylemek istemiyor. Bugün de bu pazarlığa bağlı olarak kendi suskunluğunun bu işe bulaşanları kurtarmadığını bildiğinden, yeni bir söylem için iki taraftan 3 er kişi ile oluşacak bir komisyon öneriyor. Ne kendilerinin ne de karşı taraftan kişilerin doğruyu söylemeyeceklerini bildiğinden, yeni bir söylemle ortak bir resmi tarih oluşturulmak isteniyor.
          Yorumları yanında görgü tanığı olarak ta bazı olayları aktarmaya çalışan İbrahim Güçlü’nün yazısıyla başlarsak, tanık durumunda bulunan kişilere ait aktarımların ne derece doğru olabileceğinin ipuçlarını da bulabiliriz. İbrahim Güçlü bu iki kesimin dışında tarafsız konumda olabilecek kişilerden biri. Bu konumuna rağmen yanlış bilgileri aktarması, etik ve sorumluluk duygularının ne kadar dejenere edildiğini gösteriyor. Etik değerlerin bozulduğu bir ortamda, bu işe, şöyle ya da böyle bulaşanların anlatımlarının doğruluğu tartışma götürür. Sık sık tarihsel sorumluluktan söz eden İbrahim Güçlü, tarihsel sorumluluğun, aynı zamanda doğru bilgi aktarma olduğunu da bilmeli. En azından bilgilerin yanlışlığını gösteren belgeler oluştuğunda, yanlışı düzeltme girişiminde bulunması gerekirdi. Ama o, okuyucunun dikkatsizliğini umarak olayı geçiştirebileceğini sanmıştır. Bu tutum, İ. Güçlünün tarihsel sorumluluk anlayışını da ele veriyor.
          İbrahim Güçlünün söz ettiği belgeler, kitap olarak İlk Anlatım adıyla çıktı. Bu belgeler yargılayıcılar tarafından sızdırılan ilk sorgu tutanaklarıdır. Bu tutanakta Sait Elçi olayı tutuklu olan Şıvan ve Çeko’dan sorulur. Sait Elçi’nin neden öldürüldüğü sorusuna yanıt veriliyor ve partinin iç tüzüğüne göre nasıl karar alabildikleri ve sonuç olarak olayı kendilerine sormadan gerçekleştirdikleri için hatalı olduklarını, bu olayla Barzani’yi rahatsız ettiklerine kanaat getirip Parti faaliyetini durduklarını bildiriyorlar. Yani İ.Güçlü’nün iddia ettiği gibi Sait Elçi’nin öldürülmesi ile ilgili imzalanmış politbüro kararı yok İlk sorgudaki itiraf yazısı dışında bugüne kadar herhangi bir belge de görünmüyor. Bu yazı Şıvan ve Çeko tarafından imzalanıyor ve diğer üyelerin imzalarına açılıyor. Bu üyeler de bir muhalefet şerhi koyarak imzalıyorlar. İmzalayanlar: Dılovan (Zendo -Abdülkerim Ceylan), Dicle (kurdo -Ömer Çetin), Rüstem (Soro -Nazmi Balkaş). İ. Güçlünün iddia ettiği gibi Brusk’un imzası yok. İ. Güçlü, ayrıca bir imza sayısını daha artırarak Mahmud Okutucu adını da yazıyor. Bu isim de yok. Bu durumda İ.Güçlü, ya gördüğü belgelerin kitap halinde basılan belgeler olmadığını söylemeli ya da okuyuculardan özür dilemeli.
           İ. Güçlü’nün War dergisinde yazdığı yazıda şöyle dile getiriyor: ‘Di binê bîryara kuştina Seît Elçî de. Îmzayên Dr. Şivan, Çeko û Brûsk hebûn. Di eynî belgeyê û bîryarê de, muxalefeta (dijderketînê) çend kesan ji bîryara kuştina Seît Elçî re bi destni vîseke cûda hatibû nivîsandin.  Cûdabûna nivîsa muxalefete (dijderketînê), wê demê pirsa anîbû bîra min ew bû, ku piştî deşîfrebûna kuştina Seît Elçî û girtina Dr Şivan, Çeko û Brrusk hatibû nivîsandin…”
           Bu belgelerden söz ederken de, Necmettin Büyükkaya’nın bu belgeleri ilk gördüğü izlenimini vermeye çalışıyor. Hâlbuki Necmettin Büyükkaya’nın Kalemimden Sayfalar adlı kitabından anlaşıldığı kadarıyla bu belgelerleri 1974 yılında Hışyar’dan alıp okuyor ve içeriğini de anılarında özetliyor. İbrahim Güçlü’nün söz ettiği belgelerden, Necmettin Büyükkaya için yeni olabilecek; sorgu tutanağına eklenen Soro, Ömer Çetin ve Abdülkerim Ceylan tarafından imzalanan ek bir paragraf içeren sayfa olabilir. Necmettin Büyükkaya, arkadaşlarının olayla ilgili tutumlarını değerlendirirken bu tutumlarından hiç söz etmemesi bu olasılığı güçlendiriyor.
         Fakat İ. Güçlü, o kadar kolay bir şekilde yargıya varıyor ki, o dönemde çok yakın olan arkadaşına, bu bilgileri ilk mi öğreniyorsun sorusunu soramıyor, sadece arkadaşının okurken renginin kırmızılaşmasından çıkarsama yaparak bu belgelerden Necmettin’in ilk olarak haberi olduğu hükmünü veriyor. Hâlbuki Necmettin’in yıllar önce tutuğu notlar da tam tersi var.  ‘3-7-1974: Akşam 18.00 kadar bekledim. Ömer gelmedi. Akşam Hekim in yanına gittim. Şıvan’ın el yazısı ile yazılmış ifadesi ile İdris vasıtası ile Barzani ye yazılan bir mektubun fotokopisini okudum.
        Doktor ifadesinde, partinin kurulmasından kısaca bahsediyor. Sonra Sait’in partisinin partiyi ve kendilerini çürütmek istediklerini misallerle açıklıyor. Politbüro ve parti sekreterliği emri ile muhakemeden sonra üç partili tarafından hükmün yerine getirildiğini söylüyor.
         Yazısında büyük bir sinirlilik seziliyor. İfade de Mehmede Beg’in, Ahmede Husso’nun ve Derweşe Sado’nun ve bir tanesinin daha polis olduğu belirtiliyordu. Said’in de bunlar tarafından kandırılmış, aldatılmış olduğuna dikkat çekiliyor. Bu meselede haklı olduklarını ancak Barzani’ye danışmadıkları için hatalı olduklarını kabul ediyor. Fakat samimi Kürtperverler olarak şimdiye kadar yaptıkları hizmetlerin göz önünde bulundurarak af edilmelerini istiyor.
        Mektupta ise aylardan beri bir beton mezarda zincirlere vurulu olarak ölümle pençeleştiklerini söylüyor. Türk polisleri için böyle bir muameleye maruz bırakılmalarına akıl erdiremediklerini söylüyor. Hâlbuki partinin kuruluşunda Barzani’nin kendilerine verilmiş bir sözü olduğunu hatırlatıyor. Hiç olmazsa mahkeme edilmelerini talep ediyor. Haklarında gerçeğe dayanmayan dedikoduları duymuş olduklarına dikkatlerini çekiyor. Fakat fırsat verirlerse bu iddiaların yalan, fakat öldürülenlerin Türk polisleri olduklarının ise gerçek olduğunu her an ispata hazır olduğunu belirtiyor. Barzani ailesinin Kürt milleti ve şoreşi uğruna yaptıkları hizmetleri anlatıyor. Bu mezardan çıkarılmalarını, çoluk çocuğunu buraya getirmelerine izin vermelerini, bu olanlardan sonra artık siyaseti bırakacaklarını, isterlerse buralardan uzaklara gideceğini söylüyor.
          Mektupta bütün yaptıklarından Barzani’ye ve MS’ye raporlar verdiğini de söylüyordu. Son sözde ise gerçekte Barzani’nin isteği dışında hiçbir harekette bulunmadıklarını söyleyerek buna rağmen suçsuz olduklarına inanıyor ve kendilerini serbest bırakmayacaklarsa, kanlarının kendilerine helal olduğunu, kendilerini öldürebileceklerini söylüyor.
         Ben Hekim e bu mektubun baskı altında yazıldığını, gerçekleri yansıtmadığını ve hep şayet Iraktan kimseler karıştırılırsa öldürülebileceklerinin havasının hâkim olduğunu söyledim. Ayrıca gerek bu ölen arkadaşlarımızın ve gerekse bizim aleyhimize gerçeğe uymayan propaganda yaptıklarını söyledim. Bunun bu propagandayı yapanlara dahi herhangi bir fayda getirmediğini söyledim. Kendisi konuşmuş olabileceğini ve özür dilediğini söyledi’ (Necmettin Büyükkaya, Kalemimden Sayfalar, s. 174-175).
       Şıvan hakkındaki anti propaganda ve mektuplar konusunda; özellikle Ömer Çetin’in ısrarlı olup Hışyar’la görüşmesi gerekirken bunu Necmettin Büyükkaya yapıyor. Ömer Çetin sanki bilerek kaçamak yapıyor ve o görüşmeye gitmiyor. Diğer taraftan Şıvan’ın arkadaşlarından olayla ilgili bilgisi olanlar, itirafçılaştırılıyor ve böylelikle ömür boyu susmaları sağlanıyor. Bunların suskunluğu; o dönemde oynadıkları olumsuz rolleriyle ilgili olmalı. Suskunluğun bu kadar uzun süreli olması, karşı tarafın elinde bu olumsuz roller ile ilgili, güçlü belgelerin varlığından kaynaklanıyordur. Bu teslimiyet sürecinde, Brusk teslim alınamadığından dolayı ölüm listesine sonradan ilave edilmiş olmalı.
         Önderleri ölümle pençeleşirken, önemli bir kesiminin ruh halini, kişilikleri ve inançlarının nasıl olduğunu; Necmettin Büyükkaya’dan aktaracağımız uzun alıntıda bulmak mümkün.
       “Beraber kaldığımız arkadaşlarla arkadaşlık münasebetine son verdim. Sadece bir misafirhanede veya otelde tesadüfen bir araya gelenler gibi hareket ediyorum.  Beni burada tutan şey, sadece partiye inanarak yaptığım yemindir. Yoksa şu anda burada kalanlar değil. Partinin gerçekten dağıldığını, çalışamaz hale geldiğini iyice görmediğim, seneler sonrada olsa bu partiye imkânlar tanınabileceği ihtimali olduğu müddetçe de ayrılmayacağım. Bamern’den ayrılmayışımın nedenlerinden biri de beni tanımayan partililerce partinin böyle bir gününde kaçtın haksız suçlamasına çarpmamam içindir. Yoksa burada kalanlarla durulmuyor.  Çünkü
* En ufak bir münakaşada tesadüfen bir araya gelindiğini söylüyorlar.
* Parti disiplininden ve anlayışından eser yok.
* Hiç kimsece yapıcı rol oynanmıyor. (Belki de başarılamıyor)
Nitekim dün B…’un oğlu K. nın (Brusk’un oğlu Kawa -h.a.) yanımıza gelip, onunla ilgilenmemiz üzerine.
        
K.. o gerçekten rahatsız olabilir. Fakat onunla fazla ilgilenme, oynama çünkü okuyamıyoruz demesi birlikte kalan ve birbirine güvenen, birbirini tanıyan parti üyelerinden beklenilen şekilde değildi, ağzında, dedikodu, nahoş kelimelerle ifade edildi. Ben bugünkü durumda en azından gerek çocuk için, gerek annesi için, annesiyle konuşmak gerekirdi, ona göre annesince de hakkımızda yanlış anlaşılmalara meydan vermeden halledilmelidir. Yoksa her arkadaş kendi bildiğince bu konuda hareket etmek zorunluluğundadır dedim.
         
K.. ‘Ben dadı değilim, çocuğa bakamam, B.. arkadaşım değildir vs. Yine bir yapıcı partilinin ifadesiyle değil de, rasgele bir araya gelenlerden birisinin değişi ile.
       
Ben parti içinde hal edilmesi gereken hususun ne şekilde halledilmesi, somut olarak bu hususun üzerinde konuşurken C. Müdahale etti. Ben kendisine sen annesinin yanında sever görünüyorsun böylelikle bize alışıyor, sonra da sebepsiz dövüyorsun, bu hiçte doğru hareket değildir deyince hemen parladı. Bana hitaben ‘devjin’ karı ağızlı sende. Sen bu çocuğu sevemezsin. Ben B..’un 10 senelik arkadaşıyım döverim de severim de. B..’un arkadaşı olmadığın halde senin onu sevmen aslında yalandır vs. ağır sözler.
        
K.. nun defalarca, ‘dadılık yapan dışarıda yapsın’ vs. C.’nin ‘karı ağızlı’ vs… Hiçte benimle ilgisi olmayan ağır hakaret dolu sözlerden artık kendimi tutamadım. C’ye mukabele ettim. Çubuğa uzanınca bende uzandım. Diğerleri ara girdi. Çiya’da (Muhterem Biçimli. Ki sonraları ikisi de yaşadıkları müddetçe can ciğer arkadaş kaldılar. Bn.) her zaman olduğu gibi taşra kabadayısı edası ile yine C.’nin tarafını tuttu. Ki daha önce gerek C.’nin benimle gerek diğer arkadaşlarla en ufak tartışmalarında hep parlayarak (bağırıp çağırıp) C.’nin tarafını tutuyordu. Arkadaşlarca da buna dikkat çekilmişti.
      
Artık tahammülüm kalmadı. Dışarıda tüfeklerle düello teklifinde bulundum. Özellikle Çiya kabul etti. Oldukça istekli göründü. Fakat yine bırakmadılar. Neticede tüfekler M.E teslim edildi. C.’nin ikiyüzlü tutumunu çeşitli şekilde görüyorduk. Örnek olarak;
* Zaman zaman çok iyi inanmış (Partiye, Milli davaya)biri olarak konuşup davranırken, zaman zaman da böyle şeylerden bahsedenlerle, partimizle, burada kalanlarla bariz alay ediyordu. Bu yüzden münakaşalar olmuştu.
* Mustafa ve Hüseyin in yanımızdan gitmesi için hep beraber pasif direnme (konuşmama, sohbet etmeme) kararını aldığımızda ki kendisi hemen hemen çoğumuzdan önce onları tenkit ediyordu ve onlarda da gerçekte istediğimiz şekilde ayrılma belirtileri gösterince, C. eskisinden hiç görülmediği şekilde Mustafa ile Hüseyin’e buyurun (çaya, yemeğe vs.) diyordu.
         
Mustafa yatağını da alıp gittikten sonra, ikinci gününde, aylığını almaktan dönerken hiç gerekmediği halde ki oda (M.) bizimle konuşmazken kapımızın önünden Keke Mustafa hoş geldin(hiç gerekmediği halde )vs. dedi.
          
Bunlara ek olarak C. Z (Zendo -Abdülkerim Ceylan –h.a.) ile münakaşalarında, açıkça şahsi kin, nefret ve çekemezliğini iki sefer peşmerge çadırlarından duyulacak şekilde adeta kusarken, ricalarıma rağmen aldırış edilmedi. C.’nin özellikle daha önceleri kendisinden hiçbir zaman beklenilmeyen bu türlü davranışı özellikle gitmek isteyip bizdeki parti parasından 3.500 TL isteğini vermeye yetkili değiliz, ayrıca parti kararı ile gitmiyorsunuz dediğimizden sonra görüldü.
        
K.’ya fazla ilgi göstermemin sebebi, B. hapsedilip K. ile annesi dönüp Osmanlara yerleştikten sonra Kawa çocuklarla kavga ediyordu. Kadınlar yemek yaparken etraflarında dolanıyordu. Ve olur olmaz zamanda yemek istiyormuş. Ayrıca annesi de eskisi gibi besleyemeyeceği için üzüntüsünü belirtiyordu. Bu nedenlerle Kawa’nın Osmanları fazla rahatsız etmemesi için annesine şahsen ben bizim yemek saatlerimizle Osmanların yemek saatleri arasında bir-iki saat fark vardır. Her yemek saatimizde Osmanlar farkına varmadan bize gönder biz yediririz. Osmanların yemek saatinde de orada yiyince beslenmesi sağlanır böylece zayıf kalıp hastalanır korkunuz yersizdir dedim ve öyle hareket ettim.
        
Fakat çocuk olduğundan nazlanınca üzerine düşmek gerekiyordu. Arkadaşlar zaman zaman yüzlerini ekşittiler. (Cudi ve Çiya hariç) bizzat benim defalarca Zendo, K.. ve Cıwan a annesi ile konuşun hareket etmesi hakkında. Fakat bir türlü yine Partililerden beklenen şekilde halletmediler. Hatta Cıwan bir seferinde hiç sebep yokken, Kawa gayet neşeli yemeğini yerken (aramızda) Cudi Kawa için ‘Nûxur’ yani anne babanın ilk çocuğu dedi. Cıwan da ‘Nûxur’ değil ‘Gûxur’ deyince hiçbir zaman manasını anlamayan çocuk Cıwan’a hitaben gülerek ‘Gûxur’ dedi. Cıwan hiçbir zaman tasvip etmediğim bir şekilde ağzının ortasına tokadı yapıştırdı. Bu hareket orada bulunan bütün arkadaşlarca da görüldüğü üzere hiçbir zaman çocuğun terbiyesi için yapılan hareket olamazdı. Neydi peki? Ben o anda sadece böyle yapmaması gerektiğini söyledim. Kendisi başka arkadaşlara güya gülmüşler diye ayrıca da çattı.
        
İşte böyle. Bu ve bunun gibi olayları sakin, arkadaşça, arkadaşlıktan çok partililerce (yani birbirine inanmış, güvenmiş ve kutsal ideal hedef uğruna silah üzerine yemin içmişlerce halletmemiz gereken şekilde halletmek değil, normal birinin yanlış davranışını yüzüne karşı söylemek mümkün değildi.
        
Fakat ben bu güne kadar bunları hep yüzlerine benden darılacaklarını(oysa parti anlayışı hakim olsa üzülmemeleri darılmamaları gerekirdi. Benim örgüt anlayışım bana böyle davranmamı emrediyordu) bile bile kendimce eksik ve hatalı bulduğum arkadaşların tutumlarını yüzlerine karşı söyledim.
       
İşte netice bu son olay oldu. Şimdi hadisenin istediğimiz biçimde neticelenmemesine seviniyorum. Çünkü ben kavga edip kafam kırık veya arkadaşınki kırık Mam Eshed’ın huzuruna çıkmaktansa katil veya ölü olarak çıkmayı tercih ettim. Fakat çok şükür ikisi de olmadı. Ancak uydurma, yalancık arkadaşça ilişkilere son vermek en uygunu. Başta belirttiğim gibi bundan sonra Partinin durumunu tam anlayıncaya kadar bekleyeceğim. Fakat gerçekten tesadüfen bir araya gelmiş kimselerle mecburen bir arada kalan gibi hareket edeceğim.
        
Not: Cıwan defalarca Mao, Lenin vs. bütün mücadeleci insanlara küfür ediyordu. İnsanların sadece akıllı işini bilir kimseler tarafından istismar edilmedi gerektiğini söylüyordu. Ve kendisinin elinden geldiği müddetçe insanları istismar edeceğini söylüyor bir ölçüde de bunu bazıları üzerinde başarıyordu (Necmettin Büyükkaya, Kalemimden Sayfalar, s.141).
         Yukarıdaki uzun alıntı, geriye kalan kadroların vefadan, yoldaşlıktan hatta insaniyetten ne kadar uzak düştüklerini mükemmel yansıtıyor. Yukarıda sayılan şahıslar arasında Soro ile Ömer Çetin var mı bilmiyorum. Ama Şıvan’a yakın bu iki isimden Soro ile ilgili; 1974’te ülkeye dönüş yaparken gözaltı sürecin de Türk istihbaratına teslim olduğunu, bu nedenle zarar vermemek için siyasetten uzak duruyor söylentisi yanında, Soro’nun 12 Eylül sorgucularına da kendisinin Türk MİT’i olduğunu ve bağlı çalıştığı yetkilinin telefonunu bildiriyordu. Ömer Çetin de aynı sorguculara babasına duyduğu tepkiden dolayı solcu olduğunu itiraf ediyordu. Yani bu ikisi de zor durumlarda çok rahat bir şekilde teslim olabileceklerini göstermişlerdir. Bu durum, Şıvan için kötü bir kader olmalı. Şıvan mücadelesinde iki alana en fazla yatırım yaptığı görülüyor.
* Arkadaşını koruma ve sahiplenmeyi alabildiğine önemsiyor. Hatta bunu parti üyeliği yeminine de yerleştirmiş.
* Şıvan hem pratik katkılarıyla hem de teorik yazılarıyla Barzanilere itibar kazandırmış ve bu güne kadar hiçbir kürdün yapamadığı katkıyı iki yıl gibi kısa bir sürede gerçekleştirmiştir. Bir taraftan arkadaşları peşmerge olarak savaşta yer alırken, diğer taraftan siyasal çalışmalarının hazırlığını yaparlar. Şıvan yoğun siyasi örgütlenme çabasının yanında mesleki olarak ta olağanüstü bir çabayla ilaç ve hastane yardımlarını da aksatmadan sürdürebilmiştir. En önemlisi güney devrimi ile ilgili ideolojik ve teorik izahlar, güneydeki harekete büyük katkılar sunmuş, hatta katledilmesinden sonra ki süreçte bile itibar kaybında olan Barzanilere, bu teorik açılımlar itibarı korumaya yaramış. 
         Ama ne yazık ki Şıvan, yatırım yaptığı bu iki alandan da ihanete uğramış. Birincisinden vefasızlığı ve teslimiyeti, ikincisinden de, ihanet ve nankörlüğü görmüştür.
       O dönemde sadece parti üyesi olan Necmettin Büyükkaya ise, yoldaşlarına bağlılığı ve yoldaşlarının katledilmelerinin acısını yaşamış ve hayatı boyunca bu olayın arkasını araştırmaya çalışmıştır. O dönemde ne yapılabilirlikle ilgili kafa yorduğu, Dr. Mahmut Osman la olan görüşmelerinde de görülüyor. Dr. Mahmut Osman’ın; bildiri, gösteri gibi eylemliliklerin Şıvan’ı kurtaramayacağı, ancak İsa Suwar ya da Eshed Hoşevi’nin rehin alınmasıyla belki kurtarıla bilineceğini söylediği görüşme, bu yiğit insanın o dönemde bir şey yapamamanın acısını yüreğinde taşıdığını gösteriyor.
        Şıvan’ın arkadaşlarındaki bu çöküş ve teslimiyet; komplo sahiplerine kolaylıklar sağlamıştır. Bu komplonun gerçekleşmesinde baş figüranlık rolünü oynayan İKDP, rolünü gizlemeye çalışırken, birçok karanlık noktanın da ön plana çıkmasını engelliyememişler.
        Bu olayın karanlıkta kalması için her türlü önlemi alan İKDP’dır. Bir mahkeme düşünün, sanık durumundakilerin, bu süreç boyunca ne savunmaları, nede bu savunmalara şahit olabilecek bir yakınları, arkadaşları bulunamasın. Hatta İKDP merkez komitesinden kişilerin bile haberdar olmamaları, Dr Mahmut Osman’ın Şıvan’la görüşmeye çalışmasına rağmen görüşememesi, Şıvan’ın söyleyeceklerinden çekindiklerinden olmalı.
          “Hepisxana ku Şivan wan tê de bûn di bin emre Mesûd bû. Mekteb Sîyasî nikarîbû ku mudaxele bike. Çend car min xwest biçim Şivan bibinîm ne hiştin. Şeş meh li zindan man û piştra kuştin’ (Necmettin Büyükkaya, Kalemimden Sayfalar, s. 283). Madem sanık suçunu itiraf etmiş. Suç sabit ise, sanığın yakınları ve hatta IKDP merkez komitesinden tanıdıklarının görüşmesinin ne sakıncası olabilirdi.
         Bu nedenle İKDP, kendisini aklayacak belgeler veya olayın açığa çıkmasını sağlayan belgeler sunmadıkça; iki Sait ve arkadaşlarının katil zanlısı olarak kalmaya mahkûmdurlar.
          Olayın çarpıtılması için el altından belgeler sızdıran da yine kendileridir. Mahkemeyi büyük gizlilik içinde yapacaksın, ama her nedense belge diye bazı şeyleri de sızdıracaksın. Sızdırılan belgeler Dr. Şıvan’ın, Elçi’yi öldürmesinden öte, kendilerinin bu işe bulaşmadıklarını ispatlama çabasına yöneliktir. Şıvan’ın ağzından ‘bu konuyu size danışmadığımız için hatalıyız şeklinde bir belirleme sunmaları, kendilerini bu olaydan aklama telaşından kaynaklanıyor. Bu nedenle bu tür belirlemeleri içeren bir itirafnameye gerek duymuşlar. Buna, bir de gizlilik havası vererek tartışılmasını, sorgulanmasını da engellemeye çalışmışlar. Özellikle Abdullatif Savaş’ın öldürülme gerekçesi bu durumu güçlendiriyor. Sait Elçi’nin, Şıvan’ın kampına gittiğinin şahidi kalmasın diye Abdullatif Savaş’ın öldürüldüğü söyleniyor. Madem Sait Elçi İKDP bürosunda misafir ve Çeko ile Brusk tarafından alınıyor. Bu durumda IKDP yetkilileri, Elçi’nin nereye gittiğini biliyorlardır. Ayrıca buradan gizli bir şekilde alınma da yok. Şahit kalmasın’ gerekçesi, ancak bu iş, ya birlikte yapıldığında, ya da sadece IKDP tarafında yapıldığında bir anlamı olabilir. Bu olasılıklar dışında bu gerekçenin bir anlamı da yok. IKDP’nin 1977 de yayınladığı bildiride Abdullatif Savaş ilgili şunları yazılmakta.
        Paş wextekî dîyar bû ku dema Elçî li Zaxoyê bû, mirovekî bi navê Abdiletif Savaş jî li wir bûye û Elçî dîtîye. Hîç dan û standineke sîyasî ya vî kesî bu tu alîkî re tunebû. Lê grûba Dr. Şivan dixwest ku ji wî jî xelas bin da ku ew nebe şahid. Ji ber hindê ew jî bi destê wan hat kuştin (Şerwan Büyükkaya, İlk Anlatım, s. 16).
         Sait Elçi’nin Dr. Şıvan tarafından öldürüldüğüne dair, yaydırılan söylentiler ve el altından sızdırılan ilk sorgu tutanakları dışında, ne yargılayıcılar bir belge sunabilmiş, nede olayın içinde olan Şıvan’ın arkadaşları tarafından bir şey sunulmuş. Tek bilinen şey, önce Şıvan ve Çeko’nun kesin olarak tutuklanması, diğer arkadaşlarının tutuklu ve yarı tutuklu durumdayken yapılan pazarlıklar ve 50 gün sonra da Brusk’un tutuklanışı ve katledilişlerine kadar bir mağaradaki beton odada zincire vurulmuş halde tutulmalarıdır. Mahkeme edildikleri sadece söylemde sunulmuş, ama bunu belgeleyen hiçbir kanıt sunulamamış. Hatta o dönemin yetkililerinden Dr. Mahmut Osman, böyle bir mahkemenin olmadığını belirtmiştir.
         ‘Mehkeme ne kirin. Lê ji bo Mekteb sîyasî tiştekî anîn pêşkeşî me kirin Wek ku mehkeme kirine. Hin tişt jî, ji devê Şivan nîvîsandîbûn. Ku ez baş dizanim ku ewana ne gotinen Şivan bûn. Jî ber ku min destnîvîsên Şivan baş nasdikir. Pişt re gava ku birin bikujin. Şivan qîr kiribû ku bo çi wan mehkeme nakin? Ew be guneh bûn (Necmettin Büyükkaya, Kalemimden Sayfalar, s. 238).
         Dr. Mahmut Osman bugünde yaşadığına göre, bu beyanını ya yalanlar ya da tarihsel sorumluluk gereği, bu konuyla ilgili konuşmadıklarını da konuşur. Yine bu dönemin yetkililerinden Elî Şingalî, Türklerin Şıvan ve arkadaşlarını Barzani’den istedikleri ve bu istekleri olmayınca, olayın komplo olarak düzenlendiğini ve sonradan Şıvan ve arkadaşlarının da Türklerin denetiminde öldürüldüğünü söylüyor.
        ‘Elî Şingalî hatîye û lê ser kuştina Şivan û peyîvîye. Ku Tirkan Şivan û hevalên wî jî Berzanî xwestine. Wek Îrane. Lê Berzanî wan razî ne bune. Wê çaxê ew lehîstikê kirêt hatiye lihistin. Seît anîne Zaxo. Xeber ji Şivan re şandine ku Seîd xaîne. Di destên wan de wesîqa heye Divê Şivan wî bibe û mehkeme ke. Ku Seîd li xwe girt û îqrar kir, baş e. Na divê Seîd bê kuştin. Di dawîyê da Seîd tê kuştin. Pey wiya jî di bin nezerata Tirkan da Şivan û hevalên wî jî tên kuştin’ (Necmettin Büyükkaya, Kalemimden Sayfalar, s. 180).
         Elî Şingalî’nin bu sözlerinden anlaşıldığı kadarıyla; Türklerle bir pazarlık süreci var. Bu pazarlık sürecinde Barzani’nin, iki Sait’i belli bir bölgeye yerleştirip Türkiye’deki faaliyetlerden tecrit planı olduğunu Mahmut Osman’ın beyanında görüyoruz. Büyük bir ihtimalle Barzani, Muini ve arkadaşlarını öldürtüp Şaha teslim etmelerindeki tahribatı bir kez daha yaşamak istemiyordur. Eli Şıngali bu pazarlık sürecindeki komplodan söz ederken Türk MİT’inin Barzani hareketinin komutan düzeyindeki ayakları ile TKDP’si içindeki ayakları, olayın seyrini değiştirdiklerini söylüyordur. Nitekim Türklerin denetimde öldürüldüler derken Türk MİT’i ve uzantılarıyla gerçekleştirildiğini söylüyordur.
          Oluşturulan resmi söylemin tersine Mahmut Osman, Eshed’in kendilerine Sait Elçi’nin kendi hapishanelerinde olduğunu söylediğini söyler:  “Hepisxana ku Şivan wan tê de bûn di bin emre Mesûd bû. Mekteb Sîyasî nikarîbû ku mudaxele bike. Çend car min xwest biçim Şivan bibinîm ne hiştin. Şeş meh li zindan man û piştra kuştin. Li gor reyamin Mele Mustefa Şivan û Seîd Elçî wek casûs dizanîbûn. Li gor wî her kî bixwesta li Tirkîyê bixebite casûs e. Mele Mustefa dijî her du wan bû. Di wê gavê da danûstendin ên Eshet û Is û Tirkîye hebû. Kuştina Şivan da her emrê Berzanî hebû. Eshet ji mer e got. Seît li hepisxana me bû. Roje Şivan hat got cîvîna me heye (Necmettin Büyükkaya, Kalemimden Sayfalar, s. 283).  Dr Mahmut Osman; Barzani’nin planı ile ilgili de şunları söylüyor:
        Reya Melle Mustefa Şivan û Seîd ben Iraqê yekîtî çekîn û mintiqa Balek runên û xebat nekin. Reya wî ew bû Kurdên Îran û Tirkîye tu car xebat nekin (Necmettin Büyükkaya, Kalemimden Sayfalar, s. 283). Nitekim Şıvan’ın da bu planlamadan haberdar olduğunu, ilk sorgu tutanağın da parti faaliyetlerini durdurduklarını söylemesinden anlamak mümkün. Bunu bildiğinden de bir uzlaşma zemini arıyor gibi. Bi xwe bêçek bûn. Tu sûcek wan tu ne bû. Dixwest herin asêgehên xwe. Asêgehê wan li Kurdistane bû. Bi viya Barzanî dixwest dile Emerikî xweş ke. Ku îmkana jiyan em nadin komînîstan. Gava ku Turkîya û Îran razîbe dê Emerîka jî razîbe. Û Emerîka dê pere bid (Necmettin Büyükkaya, Kalemimden Sayfalar, s. 283).
         Türklerle yapılan pazarlıkları, Şakir Epözdemir’in anlatımında da bulmak mümkün. ‘Li dora 20 ê Hezîranê heyetekî leşkerî diçî Serok Barzanî îqaz dike û dibê: Hinêk ji Tirkiyê hatine li nava axe te ya otonom, bûne xweyî cî û meqer û karê xwe dikin kû bi çektarî berê xwe bidin me. Ji Serok daxwaz dikin kû ev tiştên waha divê neyê kirin û ev hereket bê tesfîyekirin.
       
Serokê Rehmetî ji wan ra dibê, min rê nedaye tû kesî kû bên li vir bibin xwedan cî û meqer û jib o şerê we bikin, perwerde bibin. Tiştekê waha tine. Hebe jî ez nahêlim kû şaşî bibin. Tû teredut nekin, Belê hun ji bes zilm û heqsizî bikin. Li Kurdan werin rehmê. We gelêk Kurd disa girtiye avêtiye hepsê.”Serok van dibê û heyet paşkî dizivirê. Li gora dîtina min a wê gave, piştî, kû ew heyet dagerî Tirkiyê, birêk Kurd ji bin cav hatin berdan, wek gruba Tetwan.
Yine Elî Şingalî’nin Şerafettin Elçiye gönderdiği mektupta ‘Şıvan arkadaşlarını ele verinceye kadar’ yaşayacağını söylemektedir
        “T- KDP İllegal Örgüt Davasının… dizi sırasında mevcut Ali Şingali’nin sanığa yazdığı 3.9.1971 günlü ve Kürt Demokrat Partisi Cizre Komitesinin Sayın Seyit Şerafettin’e.. (Şerafettin Elçi-SA) mektupta ‘Siz Dr. Şıvan (Sait Kırmızıtoprak’ın) öldürülmesini istiyorsunuz. O, yanındaki arkadaşlarını söyleyinceye kadar öldürülmeyecektir. …Bizden giderken Sait Elçi’nin yerine birini seçeceğini söylemiştiniz şimdiye kadar niye seçmediniz?…(Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi İllegal Örgüt Dosyası, s. 210).
        
Arkadaşlarını ele verinceye kadar yaşayacaktır sözü ilginç. IKDP si ve oradaki yetkililer için, Şıvan’ın arkadaşları sır değil. Olsa olsa Türkler için sır olabilir. Örgüt bağlantılarının Türk MİT’i için hayatı sorun olduğu açık. Bu da Şıvan’ın, Sait Elçi olayı dışında bir soruşturmada olduğunu gösteriyor.
         Senaryo sahipleri, olayı o kadar basitleştiriyorlar ki, sanki Sait Elçi yada Derweşe Sado Barzani’ye ulaşabilse iş çözülecek. Bütün iş; bu görüşmeyi gerçekleştirme ve engelleme üzerine odaklaştırılıyor. Şıvan ın kaderi bir kerelik görüşmeye bağlanıyor. Sanki iki yıldır orada çalışma yapan Şıvan değilmiş gibi.. Şıvan ın niyetleri hakkında, CİA, Savak, Mossad ve MİT’le içli dışlı olmuş Parastın’ın bilgileri yokta, Derweşe Sado’nun vereceği bilgi ile Barzani, Şıvan’ı tanıyacak. Hâlbuki Barzani’nin diğer parçalardaki partiler üzerinde tam denetim sağlamak amacıyla başlattığı ulusal kongre sürecinde; Şıvan, partisini Barzani’nin onayı ve izniyle kuruyor. Bu dönemde Barzani, Suriye’deki partilerin liderlerini zorla oraya toplar ve zoraki olarak Mıhamet Miro başkanlığında birleştirir. Böyle bir süreçteyken Şıvan’ın partisine onay ve destek vermesi; Sait Elçi’nin liderliğine karşı bir tutum almasından kaynaklanıyor. Hâlbuki Sait Elçi de, Derweşe Sado da bundan önce birkaç defa güneye inmişler. O dönemdeki gidişler Şıvan’ın kaderini belirlemiyor da her nedense bu son gidiş belirliyor.
         Derweşe Sado, bir taraftan Sait Elçi’nin akıbetini öğrenmek için Barzani ye gittiğini söylüyor, ama daha çok Şıvan’ın silahlı bir hareketi başlatacağını ve bunun doğuracağı tehlikeleri Barzani’ye anlatıyor ve Sait Elçi’nin de bu nedenle geldiğini söylüyor. Şıvan konusunda ‘bilgisiz’ olan Barzani yi hemen nasıl ikna edebildiğinin maharetlerini de bu arada sunmayı unutmuyor.
         Burada Derweşe Sado kendi kaygılarından çok Türk devletinin kaygılarını, tehditlerini ve isteklerini iletmiştir. Bu sürece kadar İKDP nezdinde hiçbir itibarı olmayan Derweşe Sado birden bire itibarlaşır ve Barzani’den aldığı mektupla yerel komutanlara, soruşturma konusunda direktifler verir. Kimin nasıl sorgulanacağı konusunu da, sadece bu şahıs bilir ve belirler. Eshed Hoşawi’nin kendisi akıl edemiyor ama, Derviş in aklına hemen Jeep sürücüsünü sorgulamak geliyor. Sonrada iki akrabasının getirilmesini ve sorgulanmasını istiyor. Büyük bir maharetle olayı çözüyor.
         ‘Sabah kalktığımda, bölgedeki bütün komutanların ve Parti’nin yerel sorumlularının Bamerni ye getirilmiş olduğunu gördüm. Komutanlar arasında İsa Suwar ve Eli Xelil’in yanı sıra, Partinin Zaxo Bölge Komitesi Başkanı Osman Qazi de vardı. Soruşturmayı rahmetli Mam Eshad Xoşewi yürütüyordu. Komutanlardan aldığı bilgi; sadece Sait Elçi’nin Çeko ve Brusk tarafından Dr. Şıvan’ın kampına doğru götürüldüğü düzeyinde idi. Mam Eshad Xoşewi bana bunları anlatarak fikrimi aldı. Ben de; Sait Elçi yi Dr Şıvan’ın kampına götüren Land Rover sürücüsünün getirilmesini talep ettim.
       
Land Rover sürücüsünü getirdiler. O da ifadesinde; Sait Elçi ve Dr. Şıvan ın adamlarını arabanın ulaşabildiği Hêzıl Nehrinin kenarına kadar götürdüğünü söyledi. O sırada nehrin öbür tarafında, benim akrabalarım olan Dr. Şıvan’ın emrindeki Selim Tilki ve Mehmude Hesenkan’ın Dr. Şıvan’ın kampına yakın Kumru kalesindeki silah deposunda nöbetçi olduklarını bildiklerimizden, bunların olaydan haberdar olabileceğini düşündüm. Mam Eshad’dan bu akrabalarımın da çağrılmasını talep ettim. Mam Eshad Dr. Şıvan’a bir mektup yazarak, bu adamları istedi. Mektubu götüren kişi, Bamerni’den çıkar çıkmaz, Selim Tilki ye rastlıyor ve Eshad’ın kendisini çağırdığını bildiriyor.  Bu nedenle, Selim Tilki çok kısa sürede geldi. Önce Mam Eshad görüştü. Sonrada benimle görüştürdü. Çünkü Selim Tilki kendisine bilgi vermemişti.
        
Selim Tilki ye durumu sordum. Ne var ki, Selim Tilki bana cevap vereceğine akıl vermeye başladı. Buralar da adam vurma ile sinek vurmanın farksız olmadığını, benim fazla ileri gitmemem gerektiğinin, buralarda ne aradığımı söyleyerek, bu işin pek fazla peşine düşmememin benim içim daha iyi olacağını adeta tehditvarı bir havayla söylemişti.
        
Ben de kendisine; bak Selim! Biz akrabayız ama benim için öncelikli olan Kürtlüğümdür. Şayet bu işten malumatın olduğu halde, bize bilgi vermezsen ve daha sonra ortaya çıkarsa, emin ol ki, seni elimle öldürürüm dedim. Selim Tilki, daha önceleri benim çabalarımla Güneye geçmiş ve barınma olanağı bulmuştu. Hem, kendisine olan bu yardımlarımdan dolayı vefasızlığı içine sindiremedi, hem de Mam Eshad’ın bana gösterdiği büyük ilgiden korkarak bana; bildiğimi Eshad Xoşewi ye izah edeceğim dedi.
       
Durumu Mam Eshad’a arz ettim, Selim Tilki’nin bir şeyler bildiğinin, onu sıkıştırdığı takdirde, bazı şeyleri öğrenebileceğini belirttim, Mam Eshad, Selim tilki yi hemen çağırttı ve benim de hazır bulunduğum o anda kendisine; eğer bu konuda bir şeyler bildiği halde bilgi vermiyorsa, ileride bu olay ortaya çıktığında, kendisinin bu olay hakkında malumatı olduğunu gösteren emareler bulunursa, kesin olarak ölümle cezalandırılacağını söyledi. Selim Tilki Mam Eshad’a; burada olan olayların, sizin bilginizin dışında olmasına imkân var mı? Diye sordu. Mama Eshad; nasıl olmaz! Elbette benden habersiz olaylar da olabilir dedi. Bu laf üzerine Selim Tilki; Dr Şıvan’ın Sait Elçi yi nasıl tutuklattığını, daha sonra alıp infaz ettirdiği yere götürdüklerinin, Sait elçi ve Mıhmede Bege’nin öldürüşlerini açık bir şekilde izah etti (Derweşe Sado, War Zıvıstan, s. 70).
          Derweşe Sado, Brusk’un daha baştan tutuklandığını yazıyor. Hâlbuki gerek Şakir’in anlatımında ve gerekse Soro’nun günlüğünde, Brusk sonradan tutuklanıyor. Derweşe Sado’nun, Selim Tilki’ye verdirttiği ifadeye göre Brusk’un de tutuklanması gerekirdi. Fakat diğerlerinin anlatımından anladığımız kadarıyla Brusk’un 50 gün sonra tutuklanması; Derweşe Sado’nun bu anlatımını yalanlıyor. Derweşe Sado’nun Selim Tilki’ye verdirttiği ifadeye göre; Sait Elçi ve arkadaşı, bunlara teslim ediliyor. Çeko da bunların yanında bırakılıyor ve bir hafta sonra Şıvan ile Brusk gelip bunları alıp infaz ettiriyorlar. Madem Selim Tilki’nin ifadesinde Brusk’un adı geçiyor, o halde neden 50 gün sonra Brusk tutuklanıyor. Bu durumda Selim Tilki’nin ifadesi; Derweşe Sado’nun cellât olarak yer aldığı infazlardan sonra biçimlendirildiği görülüyor. Birilerinin de çıkıp, Brusk’un 50 gün sonra tutukladığını yazacağını da tahmin etmediğinden çok rahat şekilde senaryoya gerekçe uydurabileceğini düşünmüş. Öyle bir Cellât ki 30 yıl sonra da infazın saati ve dakikasını da unutmamış. (26 Aralık 1971 saat 20) Öyle bir cellât ki; Şıvan’a ikinci kurşunu nasıl sıktığının zevkini anlatacak kadar hasta ruhlu. Yaptığı işi zevkle anlatabilen bir cellât’ın, dünyada bulunabileceğini sanmıyorum. Sait Elçi’nin yok edilmesiyle yetinmeyen bu cellât; Şıvan’ların infazına, Sait Elçi’nin ailesini de bulaştırmak istemesi ve bununla ilgili söylentiler yayması; olayı kan davasına dönüştürüp aileyi de yok etmeyi hedeflemiştir.
       Eshad Xoşevi, Selim Tilki’yi konuşturamıyor ama Derweşe Sado, tehditle hemen konuşturabiliyor ve Eshad’a, bu adamı sıkıştırmalarını öneriyor.
        Selim Tilki’nin getirilmesi için Şıvan a mektup yazılıyor. Her nedense mektubu götüren kişi, Eshad’ın Selim Tilkiyi çağırdığını biliyor ve tesadüfen karşılaşınca hemen çağırıyor. Madem Şıvan’ın izni olmadan da Selim Tilki gelebiliyorsa, neden mektubu götüren kişi direk Selim Tilki’ye gitmiyor. Derweşe Sado’nun bir şeyler gizlediği açık. Selim Tilki’nin Eshad’a, buralarda senin bilgin dışında bir şeyler olabilir mi sorusunu yöneltmesi ilginç. Böylece Derweşe Sado, operasyonu başarılı bir şekilde bitirdiğini ve Dr. Şıvan, Çeko ve Brusk’un tutuklandığını ve ertesi gün Gılalada’ki Rayet Hapishanesine götürüldüklerini söylüyor. Artık bütün sırlar bu hapishanede gömülü kalıyor. Bu süreçte ne Şıvan’ın arkadaşları görüşebiliyor nede IKDP’nin merkez komitesinden insanlar, istemelerine rağmen görüşemiyorlar. Bu görev bitiminden sonra dönüşünü, Derweşe Sado şöyle anlatıyor:
        ‘Ben, Bemerni’den Dıhok’a kadar Mam Eshad ile birlikte gittim. Beni başkasına emanet etmek istemedi, Dıhok’tan Dıhok valisi Haşim Eqrawi ile birlikte makam arabasıyla Hacıümran’a döndüm’ Derweşe Sado başka güçlerin temsilcisi olarak, bu kurtarılmış bölgede kendisini güvensiz his ediyor, Sanki Eshad’ın, Derweşe Sado’yu emanet edeceği bir görevlisi de yok. O bölge, sanki başka güçlerin denetimindeymiş de, bu nedenle bizzat Eshad’ın kendisi Derweşe Sado’yu sağ salim yerine ulaştırıyor.
           Derweşe Sado, komutanlardan söz ederken Partinin Zaxo Bölge Komitesi Başkanı Osman Qazi’nin Şakir’e, Sait Elçi’nin buraya uğramadığını söylediğinden hiç söz etmiyor. Şakır özel kurye ile Derweşe Sado’ya haber gönderiyor ama en üst düzeydeki yetkililere bile direktifler verebilen Derweşe Sado, bu konuyu sorgulayamıyor. Yine Derweşe Sado, Sait Elçi’nin hayatta olmayacağı ile ilgili ilk endişesini şöyle ifade ediyor:
         ‘Büro Merkezi Navpirdan a gittim. O sırada Dr. Mahmud Osman politbüro üyesi idi. Dr. Mahmut Osman’a gittim. Sait Elçi’nin Zaxo’da kayıplara karıştığını söyleyerek araştırmasını talep ettim. Dr. Mahmud, Zaxo nun Bölge Komitesi Başkanı ve İlçe Kaymakamı olan Osman Qazi’ye bir telgraf çekti. Ertesi gün, telgrafa cevap geldi. Osman Qazi, Sait Elçi’nin 23-24-25 Mayıs 1971 günlerinde Zaxo’da misafir kaldığını ve 25 Mayısta da Brusk ve Çeko tarafından Parti’nin yerel merkezinden alınarak, Dr. Şıvan’ın Meqeri’ne götürülmüş olduğunu beyan etmişti.
        
Bunun üzerine, Behdinan Mıntıkası Başkomutanı Eshad Xoşewi’ye telgraf çekilerek; Sait Elçi’nin, Dr. Şıvan’ın kampında olduğu ve Dr. Şıvan ile Sait Elçi’nin derhal Mektebe Siyasi’ye gönderilmesi talimatı verildi. Birkaç gün sonra, Mam Eshad Xoşevi’den gelen cevabi telgrafta; Sait Elçi’nin Dr. Şıvan’ın kampında olmadığı ve Dr. Şıvan’dan aldığı bilgiye göre, Sait Elçi ile aralarındaki anlaşmazlığı aşamadıklarını, bu yüzden de Sait Elçi’nin Türkiye’ye döndüğü belirtilmekteydi. Gelen bu telgraf cevabı üzerine, Sait Elçi’nin hayatta olmayacağı endişesine kapıldım (War Zıvıstan, s.68).
         Gelen telgraf üzerine Sait Elçi’nin hayatta olmayacağı endişesine kapıldığını söylüyor. Hâlbuki, bu gelişmeler olmadan Şakir’e kendisinin de öldürülebileceğini söylerken, Elçi’nin öldürülüşünden emin konuşuyordu.
         Aynı süreçte Osman Qazi, Sait Elçi’nin buralara gelmediğini Şakir’e yemin billâh söylerken, Mahmut Osman’a gönderdiği telgrafta da nerede olduğunu yazıyor. Bu telgrafların da, yetkililer arasında komployu gerçekleştirme sinyalleri olarak işlev gördüğü görülüyor.
          Derweşe Sado’nun bu çelişkili anlatımları, senaryodaki figüranlık rolünü gizleme çabasından kaynaklanıyor. Aslında bu adam, iyice ezberleyemediği metnini unutuyor ve yeni şeyler ekliyor. Bu nedenle ne kadar çok konuşursa o kadar iyi olur.
         İsa Suwar’ın Derweşe Sado’nun mektubuna tepkisini, Barzani’nin de bilmesi, yerel komutanların Barzani’ye rağmen bir tutumlarının olmadığını gösteriyor. Derweşe Sado’ya verilen ani itibar; daha çok Barzani’nin Türklerle yaptığı gizli anlaşmalar gereği olarak yapılacak operasyondan kaynaklanıyor. Bu nedenle Derweşe Sado, bu olayın senaryosunda önemli bir figüran. Böyle bir itibarının olmadığını, Şakir’in Mahmut Osman’la olan diyalogunda da görmek mümkün.
           ‘Ben ne zaman Dr. Şıvan’ı savundum ve Doktoru öldürmeyin dedim, diye soru yönelttim. Dr. Mahmud çok inandırıcı şekilde; Arkadaş sen mücrim değilsin. Eğer mücrim olmuş olsaydın, sen de şimdi Şıvan ve Çeko’nun yanında olurdun. Senin arkadaşların rica ettiler, bu sorun çözülünceye kadar, senin burada tutulmanı istediler. Bizde kabul ettik.
         
Ben de; mademki benim arkadaşlarımın istekleri sizce kabul görüyor, öyleyse ben de sonsuza dek burada kalmaya razıyım. Çünkü biz yıllarca kendimizi sizlere kabul ettirememiştik, demek ki bundan sonra bizim siyasi örgütümüz, sizin kabulünüze mahzar olmuştur’ dedim.
          
Dr. Mahmud, deneyimli bir siyasetçiydi. Benim ne demek istediğimi hemen anladı. Ve duraksamadan tepki göstererek; hayır! Bu, partinizi kabul etmişiz manasına gelmez (Şakir Epözdemir, War Dergisi). 
         
Kendi partilerinin birden bire kabul edilişine Şakir’de şaşıyor. O sürece kadar da onların nezdinde tanınmadıklarını Mahmud Osman’ı sorgulayarak belirtiyor. Şıvan’ın öldürülmesini istemediği konusunda neden suçlandığını soruyor ve Mahmud Osman’ı, böyle bir şey demediğinin şahidi yapmak istiyor. İlginçtir mahkeme daha oluşmadan öldürmeler kesinleşmiş.
          Yerel komutanların, Barzani’ye ve İKDP ye rağmen Şıvan’a yakın davrandıklarını gösteren herhangi bir belirti yok. İsa Suwar’ın mektup konusundaki tutumundan bile Barzani’nin haberdar olduğu, Şıvan’ın ilk sorgu tutanağından da anlaşılıyor. Derweşe Sado’nun önerisi ile o sıralarda orada bulunan bir şahıs hakkında yetkilileri uyarmak için mektup gönderilir. İsa Suwar mektubu açmadan yırtıp tehdit gönderir. TKDP sini tanımadıkları ve bundan sonra Derweşe Sado ile Sait Elçi’nin mektup göndermemeleri uyarısı yapılır.
          Adı geçen kişi mektubu götürdü; İsa Suwar’a ulaştı, ama kötü haberle gerisin geriye dönmek zorunda kaldı. İsa Suwar mektubu açmadan yırtmış ve çok sinirlenerek, şunları söylemiş: ‘Git söyle, bir daha Derviş ve Sait ten ne mektup gelsin, ne de adamlarını buraya yollasınlar. Biz Dr. Şıvan ve Partisinden başkalarını tanımıyoruz’ demiş. Bu sözlerden dolayıdır ki bir paniktir başladı. Panik, Nisan 1971 de başlamıştı. Mayıs ta beni Dr. Şıvan’la görülmeye gönderdiler. Yine Şıvan’ın peşine düştük (Şakir Epözdemir, War Dergisi).
          Derweşe Sado’nun Barzani ile görüşme serüveninden önce, bu serüveni oluşturmak için gösterdiği çabaların karanlık yanlarını T-KDP’sinin operasyonlarından, Şıvan sorunun tartışıldığı TKDP si merkez komitesi toplantılarında bulmak mümkün.
       TKDP sinin merkez komitesinin tümünün yakalanması ve bu operasyonla partinin mührünün ve resmi evrakların ele geçirilmesi önemli bir olay. Bu süreçte savcının, siyasi savunma yapılmaması için anlaşmaya çalışması garip.
        ‘Operasyona Liser PDKT’ê
       
Manewiyata me gelek xwurt bû. Me teklîf dibira ba kî, ji me ra nedigotin na. Tam di vê niqteyê da MIT e operasîyonek giran li ser me pêk anî û li Amedê, Batmanê, Tetwan û Patnosê, Qurtelan, Nisêbîn û Qiziltepe di şeva xwe da dor li me girtin. Destê girtinê danîne ser 16 kesan. Bele 11 kes tewqêf kirin û avêtine hepsa Diyarbekirê. Em 5 roj li MIT e man. Parti deşîfre bû. Ewrak û mohra Partî tey hatin girtin. Me morala xwe xira nekir û em sews nebûn. Beriya kû em bên hizûra hakim, li emniyata Diyarbekir me anin cem hev. Seît Elçî hê li Kutahya yê bû û Dervêş Akgul hê berdest nakiribûn. Ji komîta merkezî ez û rehmetivê Ömer bûn. Me bîryar da kû emê Partî û programê Partiyê biparêzin û bi vê partiyê îtiraf bikin û me wisa ji kir. Ew roj em 8 kes hatin tewqîfkirin û çend kes hatin berdan. Piştra Seît Elçî ji Kutahya anîn. Dervêşê Sado û Zibeyr Axayê Omerî (Zubeyir Yildirim) yê rehmetî jî anîn cem me.
         Em 27.1.1968 ê hatin tewqîfkirin. 70 roj li Diyarbekir man. Piştî kû me birne Entelyê, zemanek dûr û dirêj me dernexistine mahkemê. Lê geriyan kû me nerm bikin û em parastinek siyasî nekin. Sawcîyê Entelyê Ahmet Özcan vê teklîfê çend car anî ba rehmetîye Seît Elçî. Gava kû eqlêwan nebirî di 17.9.1968 ê de me deranîne mahkemê Tam 8 heyvên me qedîyabun. Div ê mehkemê da 6 heval berdan, em 5 kes man girtî. Piştî vê celsê her heyv em derketin mahkemê û 25.2.1969 anda mej i berdan…” (Şakir Epözdemir, War, Havîn-Payîz 1998, s. 10).
         Siyasi savunma yapılmasına ve illegal parti varlığının kabulüne rağmen yöneticilerin tahliye oluşları, olayı daha da ilginçleştiriyor. Bu olay, Türk devletinin daha uzun vadeli planlarının olduğunu gösteriyor. Bu partinin tamamen devletin denetimine alınmasında Sait Elçinin kişiliği ve karizması engel gibi. Sait Elçinin özellikle Derweşe Sado ile Şakir’den uzak duruşu önemli. Sait Elçi’nin bu tutumu, bu ikilinin polis sorgusundaki olumsuzluklarının ötesinde bir şey gibi. Bu dönemde Sait Elçi’nin, Dr Şıvan’la ilişkisi yoğun bir şekilde devam ediyor. Gelecekte Şıvan’la kuracak birlikteliğin planlarını yapıyor. Sait Elçi neredeyse tamamen kendi parti faaliyetini durdurduğunu ve bu ilişki hakkında merkez komite üyelerine hiçbir bilgi vermediğini, diğer üyelerin yakınmalarında da görmek mümkün. Öyle görünüyor ki, Sait Elçi kendi partisinde bir arındırmayı düşünüyor. İlginçtir partinin muhasibi olan Şakir, tahliyeden sonra Feqi’ye çalışmak istediğini bildirir ama herhangi bir görev verilmez, Şıvan ve arkadaşlarının kadro eğitip gönderecekleri söylenir.
        Derweşe Sado, Şakir’i de yanına alıp, Sait Elçi’yi bir polis gibi takibe başlar. Sait Elçi’nin eşinden bilgi alarak Suriye’ye gitmeleri ilginç. İllegal bir örgütte parti sekreteri, bu ikiliye her hangi bir mesaj ya da bilgi bırakmamasına rağmen, bunların Sait Elçi’yi takibe başlamaları garip.
         Derweşe Sado, olayı baştan biliyor. Olay açıklanmadan, senaryonun ideolojik zemini ile ilgili söylentiler oluşturuyor. İlginçtir Necmettin Büyükkaya’nın da belirttiği karanlık ilişkiler içindeki şahsında, Sait Elçi, güneye giderse Şıvan tarafından öldürüleceğini söylemesi, bilinçli olarak söylentinin yaydırıldığını gösteriyor. Hâlbuki kısa bir süre öncesinde Şıvan’ın, Feqi ve Şakir’le Tatvan’da yaptığı görüşmede; ‘Sait bir abimiz olarak, büyümüz olarak gelsin Meqer’de başımıza geçsin ya da Avrupa’ya gidip bizi temsil etsin’ diyor. Her nedense bu sözlerin söylendiği aynı süreçte, özellikle karanlık ilişkilerdeki kişiler tarafından, bu öldürme kehanetleri özellikle yayılmakta.
         Sait Elçi’nin kayıplara karıştığı ihtimali üzerine, Şakir’in ilk kaygısı; Sait Elçi’nin güneyli güçler tarafından tutuklanmış olabileceği, bu nedenle bir an önce Dr. Şıvan’a ulaşıp Sait Elçiyi kurtarmayı düşünüyor. Derweşe Sado ise baştan Şıvan’ı suçlu ilan eder ve yola çıkarken de Şakir’e, ‘Şıvan seni de öldürür’ uyarısını yapıyor. Halbuki kısa bir süre önce Şıvan’la görüşen Şakir’de böyle bir kuşku oluşmuyor, ama hiç görüşmeyen Derweşe Sado da bu kanaat oluşuyor. “Piştî kû Mele Unis hat û Ehmedeê Hesso van hewadîsan anî, me yeqînkir kû Seît girtî ye. Dive kum em li pey herin. Bi rastî min şibhe ji Îsa Swar dikira. Belê min nedigo kesî, belê Derwêş li ser Şivan bû (Şakir Epözdemir, War Dergisi).
           Sonuç olarak farklı anlayışları ve çalışma tarzı olan iki parti. İsim benzerlikleri dışında ortak bir yanları yok. İki liderin özel ilişkileri dışında partiler düzeyinde bir ilişki olmamış. O dönemde isim benzerliğine karşı herhangi bir itiraz da görünmüyor. Sadece birleşme konusunda Şıvan üzerinde yoğun bir baskı olduğu görülüyor. Aynı partideyken de yol ayrımların olabileceği gibi, farklı partilerin birleşme sürecindeyken birleşememelerden daha doğal ne olabilir. Bu nedenle birleşme konusunda Şıvan üzerindeki baskıyı anlamak güç.
          Birleşme önerilerinin yapıldığı toplantılarda Şıvan’ın gerekçeleri gayet makul görünüyor. Özellikle Sait Elçi ile ilgili olumlu belirlemeleri ve onu kendi büyükleri olarak görüp kendilerini temsile bir itirazlarının olmadığını bel

Arama

ARŞİV

Eylül 2018
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Mar    
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
Ziyaretçi Sayısı: