IV. Bölüm

                                                                              DÜŞÜK SEVİYELİ İLİŞKİLER
     

          Hürrüyet Gazetesinin Haberi
         “TEMPO, Taner’in Barzani ile yaptığı “alışılmadık” ve “tarihi” olarak nitelendirilecek ziyaretin bilgilerine ulaştı. Sonuçları “tutanaklandırılmayan” bu ziyaretin öyküsü şöyle:
          “Neden Dışişleri değil de MİT”
- MİT Müsteşarı Emre Taner, beraberinde MİT’in iki daire başkanı bulunduğu halde ‘olağan’ güzergâhı takip ederek 20 Ekim’de Türkiye’den Kuzey Irak’a hareket etti. Anti espiyonaj ve uluslar arası operasyonel ilişkiden sorumlu iki daire başkanı aynen Taner gibi Türkiye-Kuzey Irak yönetimi ve Amerika arasındaki ilişkilere vakıf kişilerdi.
           Barzani, buluşma noktasında Taneri sıcak biçimde karşıladı. Değil sıcak karşılama bu buluşma bile teamüllerin dışındaydı. Çünkü MİT müsteşarlarının Barzani gibi siyasi bir liderle doğrudan görüşmesi, devlet usullerine pek uygun değildi. Bu ziyareti Dışişleri Bakanlığı mensupları da yapabilecekken, acaba neden MİT devreye girmişti?
          Dışişleri mensupları Barzani’yle temas etse, ilişki devletlerarası resmi düzeye taşınmış olacaktı. Ancak MİT,’devlet güvencesi’ taşıyan ama ‘gayrı resmi’ adlandırılan ilişki biçimlerini kullanabiliyordu. MİT’te halan ‘gayrı resmi ilişkilerden’ sorumlu özel bir masa bulunuyor.
         MİT müsteşarının Barzani ile yabancı topraklarda görüşmesi doğal mıdır? Tabii ki hayır; …Taner, mesleki kariyeri boyunca yedi kez Barzani’yle görüşmüştü ve aralarında bir diyalog oluşmuştu.
        Özetle Kürt tarafının talebi Kürt Oluşumunun Tanınması, Çifte vatandaşlık, Öğrenci Alışverişi, Kürt Harp Okulu (İddiaya göre Azerbaycan da olduğu gibi Kuzey Irak’taki Harp Akademisini de Türk Silahlı Kuvvetleri Kuracak).
        Türk tarafının, tek maddelik talebi şöyleydi:
         Kuzey Irak’taki Kürt otoritesi, Türkiye ile işbirliği içinde PKK’yı yok etmek üzere hareket edecek. Barzani PKK karşıtı işbirliğini “PKK tümüyle silah bırakıp yok oluncaya kadar götüreceklerini “ ilan edecek. Bu ilan uluslararası toplumu muhatap alacak. Barzani de Türkiye’nin bu talebine sıcak yaklaştı…”
         “Hürriyetin yazı başlığı “Neden Dışişleri değil de MİT”, son tümcesi; Barzani Türkiye’nin bu talebine sıcak yaklaştı”. Tümcesine dek tüm görüşme içeriği tek taraflı bir yaptırım için geçerli. Kürtler için geçerliliği yok, Barzani’nin teslimiyetçiliği söz konusu… Haberde “Barzani Türkiye’nin bu talebine sıcak yaklaştı” ifadesini doğrularsak; “Barzani MİT’in bu talebine sıcak yaklaştı” olacaktır. Zira “tutanaklandırılmayan” bu görüşme pratikte ancak Barzani yüklemleri için geçerli. Nitekim haber yazıda bu görüşme için şöyle deniliyor: “Dışişleri mensupları Barzani’yle temas etse, ilişki devletlerarası resmi düzeye taşınmış olacaktı”. Barzani’ye devlet düzeyi görüşme yakıştırılmazken aynı, günlerde Barzani ABD Başkanı tarafından Beyaz Saray’da “Başkan” olarak karşılanıyor. Barzani ile “kedi fare oyunu” oynanıyor. ABD başkanı gibi dünya lideri bir başkanın yükseltici desteğine Mesut Barzani’nin bu alt sevideki görüşmelere devamı ile riske etmesi aşiret ezberi geleneğinin sürdürülmesi, yeteneksizliğin bir göstergesi olarak karşımıza çıkıyor.
         Türkiye Hükümetlerinin Irak işgalinden önce yaşama soktukları sınır ötesi hareketine devam istemini, ABD ile en üst düzeyinde görüşmüş ve ABD yetkilileri her seferinde bu konunun çözümünün Irak Bağımsız Hükümetinin işi ve görevi olduğunu belirtmiştir.
        Kaldı ki Kürtler şimdi Irak devletinin en önemli yapı taşı durumundalar. Celal Talabani bu devletin başkanı, Mesut Barzani Kürt parlamento bölge başkanıdır. Yani sorunun hallini yüklenen Irak bağımsız hükümeti yetkilileri, başka bir deyimle devlet düzeyinde sorunu çözmesi gerekenleridir.
         Mesut Barzani, (ABD desteği ile de olsa) resmi devlet düzeyinde, Türkiye devletinin Dış İşleri Bakanı veya yetkilileriyle görüşme olanağına sahipken, bu çok önemli konuda, aşiret geleneğinden hareketle, alt seviyede “tutanaklandırılmayan” gizli ve kanlı pazarlıklara, girişmesi, çözüm araması, karşı tek yönlü tekliflere “sıcak bakması “ ile teslimiyetçiliği sürdürüyor. Bu ilkel tutum; ne Irak Devletinin, ne Kürt halkının bağımsızlığı ile bağdaşır. Anlaşılan o ki Mesut Barzani’nin aşiret ağası ve mollası ezberi, Onun devlet adamı olmaya, devlet düzeyinde görüşmeleri sürdürme olanağına el vermiyor.
         Türklerin ve Kürtlerin birlikte kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, 20 milyon olduğu söylenen Kürt vatandaşlarına Irak’ın bir küçük aşiret mollasını liderliğini korumaya alması, bu tip gizli görüşmeler yapması, demokrasi geleneğinin şeffaf politikasına yaraşmaz.
        Kürt coğrafyasını bölüşen “Kürt karşıtı” ve Ortadoğu da çıkar arayan devletler, Kürt liderliğini bilinçli yetmiş seksen yıldan bu yana Mollalığın ipoteğinde tutuyorlar. “Kürtlere yaşam hakkı tanımayan” bu ülkelerin kendi derin güçleri yoluyla sağladıkları bu destek ve korumanın bedeli; Ülkelerinde kurulan her türlü Kürt partilerine adamlarını sokma, yönetimi elde tutma, işine gelmeyenleri birbirine düşürme, öldürtme, değişik oyunlarla yok etme politikasını rahatlıkla sürdürdüğü ve istedikleri kılıfa büründürdükleri görülüyor. Av. Faik Bucak, Dr. Şıvan ve iki arkadaşı, Sait Elçi, Bego bu olayda ilk akla gelendir.
         Bu gizli görüşmeler devam ettikçe, bu devletlerin arası ilişkinin iyi olmasına bakılmadan dönen dolapların, çark dişlileri arasında sıkıştırılan Kürt halkının kanı akmaya, hile, iftira, adına ölüm tanzimli, şeriat fetvalı, yapanı-yaptıranı, suçlu-suçsuzu belirsiz şekilde devam edecek.
       “Dr Şıvan ve arkadaşlarının partisinin yok edilmesi, bu densiz ilişkilerin, ne ilk ne de son komplodur.
         Barzani’nin bu kıyımları, Mollalığını kullanarak “şeriat hükmü” diye ilahi bir nitelik kazandırdıktan sonra; “Türkiye KDP sine teslim ettik” veya “kritik dönemdi” diyerek ABD ile yapılan “Sol düşünceyi yok etme”(Balyoz Hareketi) antlaşması zorunluluğu iması ile Kürt insanının kanı ile beslenen liderliğini “teslimiyetçilik” gerçeğinde soyutlayamaz.
         “Dr. Şıvan’ın kendi el yazısı ile itiraf belgesi ve ifadesi” sahtekârlığının benzeri vahşete, gereksiz katliama, insanlık tarihinin hiçbir döneminde rastlamak olası değil. Böylesi yetenekli yürekli birlikte çalışan, kendisine sığınan bir devrimciyi arkadan hançerleme, ulusal kurtuluş, ya da yurtseverlikle bağdaşmayan bir iç ihanettir.
         Molla Barzaniler, birçok komplo gibi “Saitler Komplosu”nun senaryosu, hasta, cani ruhlu, beceriksiz ellere teslim etmekle dönemin en büyük hatasını karşısında şaşkına dönmüştür. Dr. Şıvan ve arkadaşlarının o zaman ki tutuk evi müdürü olan ve yargıdan saklamak, kaçırmak için de hiç kimseyle görüştürmeyen Mesut Barzani, bugün bunun hesabını veremiyor. Bir lidere yakışmayan sorumsuz, çelişkili beyanları, birbirini tutmayan açıklamaların altında eziliyor, küçülüyor; “Jirek ortaya çıkardı, KDP yargıladı, yok TKDP yargıladı, deyip duruyor. Kısaca ne söyleyeceğini bilemiyor. Çünkü dayandığı ilkel aşiret ezberi savsatalı “düzmece” belgelerin bilimin belirleyici gerçeğinden kaçıramayacağı bilincinde değil henüz.
       Beceriksiz “komplo mimarlarının“, bu düzmeceleri, kamu gündeminde ısıttıkça etrafa yaydığı pis kokular, iki Sait’in ölümü ile yetinmeyen “Saitler Komplosunu” yüklenicilerinin “Dr. Şıvan ille ki katildir ısrarı; Dr. Şıvan’ın kendi itirafı ve ifadesi” denilen belgelerin İncelenmesini zorunlu kılmış. Kırk bir sahifelik bu inceleme BİLİRKİŞİ RAPORU: Dr. Şıvan’a ait dedikleri sözde belgelerin itiraf ve ifadeninDr. Şıvan’a ait olmadığı kesinleşmiştir.
        Böylesi bir iftira ve yalanı kendi halkından biri için tertip eden birinin normal olduğu nasıl düşünülmezse, bunu gözünü kırpmadan onaylayan bir liderin varlığı da düşünülemez Bu olumsuzluklara halkımızın çok veciz ve yerinde sözler etmiştir. “Rehberi karga olanın burnu pislikten çıkmaz”. Bu bulunçsuzluk, sahtekârlıklar dünyadaki tüm yoksul halklarla birlikte Kürtlerin de, süren kaderi, düzeltilmez kamburu olmakta devam ediyor. Bu salt kürdün değil, Türk, Arap, Acem gibi dünyalı insan olmanın bir ayıbıdır.
        Barzani liderliği, bütün bu olumsuzlukları kucaklamaya devam ediyor. Mesut Barzani komplonun üçlü silahşorlarını yanına almış, Irak Bağımsız demokratik devletinin temellerini atıyor. Duyumlara bakılırsa; Şerafettin, Şakir ve Derweşe “Saitler Komplosu”nda ki başarılarının diyeti olarak önemli ihale işlerini vermiş. Bu üç silahşor, Irak’ı inşa ederken, yetenekli Kürt-Arap-Acem halk çocuklarının başına çorap örmeye umarım vakitleri kalmaz. Türkiye’deki yakınları, ilişki kurduğu güçlerin bu olaydaki çabasını değerlendirdiği “bakan olmasının tek nedeni saymalarını anlamakta zorlanmıştım. Olayın derinine indikçe beklenmeyen durumlarla karşılaştım. Bir düşünsenize, Irak Kürtlerinin bağımsızlığını “savaş nedeni” sayan, kabul eden “milli” Ecevit hükümeti ve ırkçı erkin, Kürtçülükten yargılanması devam eden birini bakan yapmalarının başka ne açıklaması olabilir?
         Bu becerisi nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti’nin bakan yaptığı müridi seyide Barzani Irak Hükümetinde niçin yer vermesin ki?
       Doğrusunu söylemek gerekirse, bu üçlünün, tüme yakın Kürt medyası ve aydınlarını, Komplo düzmecelerine ikna yolundaki başarıları aşağılanacak bir olay değildir.
                                                                                     ***

          21. ASIR KÜRTLERİN GERİLEME ASRIDIR
          Geçen 20. asır dünya halklarının kurtuluş ve kimliklerini belirleme asrıdır. Bir yüzyıl aşiret düzeyini bir türlü aşamayan Kürt aydını yaşamını bir ikilem içine sıkıştırdı durdu. Bu ikilemin bir ucu, Kürt feodal aşiret ağası ve inanç ulaması, öbür ikinci ucu, üzerinde yaşadığı Kürt coğrafyası üzerine ki devletin “Kürtleri sevmeyen”, yadsıyan etkin erkine dayanıyor.
          Kürtlerin horlanması, yok sanması, insanı yaşam koşullarından yoksun bırakılması, ezilmesi kırılması karşısında, bir sığınak aramaya çalışan çoğu yazarçizer ve aydını için bir yaşam biçimi olmuş. Zamanla bu önder ve aydınların, bu edinimleri halkına da özendirdiği, ikilemli alışkınlıklarını yaygınlaştırdıkları, halkını bu yolla ikiyüzlü davranma becerisini kazandırmakla ihanete itmiştir.
         Bunun için uzun uzadıya tarihi karıştırmaya gerek yok. Son Kürt hareketlerine bir bakmak yeterli olacaktır: 1925 Şeyh Sait için yanılmıyorsam akrabası Bayan Kasım. 1938 Dersim Seyit Rıza Hareketi için Seyit Rıza’nın yakını Rehber, Dr. Şıvan Hareketi için dava arkadaşı, soydaşı yakın arkadaşı!.. Kürt liderleri, aydını, yazarçizeri medyası ile bu yaklaşımı “Kürt Ulusallığı” ile özdeşleştirme, hainliği ululaştırdıkları görülür.
        Halifeliğin İstanbul Sarayına geçişi ile birçok etkili Kürt aşiretleri “ehlibeyt” (Arap olma), yani Hz. Muhammet’in soyundan olmanın avantajlarından yararlanacak “şecereler” edinmiş. Ancak cumhuriyetle birlikte tırmanan Turan ırkçılığı karşısında, kendileri Kürt olan bu aşiretler; Arap-Türk olma arasında sıkışmış, deyim yerinde ise “iki arada bir derede” kalmış. Birçok aşiretler özellikle seyitliğe öncelik verenler, kimlikleri söz konusu olunca da; “biz Hz. Ali soyundanız” demekle yetinmektedir. Bu belirsizlik Dersim’in büyük hemdi kapı olmuştur.
        Çoğu Kürt aydınının sudan nedenlerle suçlandığı, tutuklandığı, horlandığı ırkçılık ortamımda edindiği ikilemli davranışla korumaya çalıştıkları salt kendi çıkarları olmuştur.
        Oysa haksal, halksal, toplumsal, ulusal, Kürt olmakta amaç birlikte yaşamak, var olmaktır. Olumsuzluklara birlikte göğüs germektir. Kürt ulusallığının havariliğini yapan bu ikircikli politika uygulayanların önceliği, haklıdan önce, güçlüden yana olmaktır.
        Kürt kavimlerinde inanç ulemasının bu kayganlık becerisini, bir bilinç olarak algılaması toplumsal dejenerasyona yol açmış, dürüstlük, doğruluk hak, hukuk algılamalarını bir tarafgirlik aşiretçilik adına yok sayılmasını yaygınlaştırmıştır. “Saitler Komplosu” bunun en yakın ve ilginç örneği. Çoğunluğun azınlığı, aşiretin hezbeti, ailenin bireyi, Kurmanc’ın Zaza’yı yok ettiği başka bir deyimle, bilimin yozluğa, yeteneğin zorbalığa, hukukun Şeriata, ulusallığın hainliğe, Alevinin Sünniliye ezdirildiği ilkelliği, dayanılmaz kaçınılmazlığı ile bu olayda açık şekilde dışa vurmuş.
        Herhangi bir yargılama yapmadan, “Şeriat gereği” denilerek Dr. Şıvan ile tutuklu “Ağa oğlu” Ömer çıkarılarak yerine, bir Dersim Alevi yoksulunun kurşuna dizilmesi bu vahşetinin belirleyiciliği başka bir açıklamaya yer bırakmayan nitelikte. Bunu gerçekleştirenin başında hukuk tahsili yapmış bir Kürdün bulunması Kürtlerin gerileme çağını yaşadığının örneğidir.
                                                                                     ***

           Kürt Medyası ve Aydını
           Kürt aydını tatlı su balığı gibi en ufak bir kıpırtıdan ürker ve en yakın bir taşın, birinkinin hatta pisliğin gölgesine sığınmakta sakınca görmez görünün sergiliyor. En haksız bir olay karşısında bildiğini düşündüğünü açıklamaktan ürktüğü için, bilgiçli tavır takınır. Kendisinin yaşama geçiremediğini Ona buna önerir, Toplumsal davranıştan ve tutumdan yana hareket etmeyi salık verir ve hedef yaratırken de, usu kaçmak, gözü altına sığınakta. İkircikli durumu genellikle “güçlü” gördüğünden yanadır. Aslında güçlü olan halktır. Ancak halk, geçirdiği badirelere karşı yılgın, umutsuzdur. Bu nedenle halkta çoğu kez aydınları izler. Çoğu çökertilmiş, ezilmiş yaralı halk ta izlediği aydına bakarak: “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diye düşünmekten geri kalmıyor.
         Kürt medyasını oluşturan yazarçizer aydını ile halktan kopuktur. Siyası yelpazede belirleyici bir aktif esi olmayan; en çok, boş alanda, masa başında, aşiret dayanışması çabası içinde olan ikircikli Kürt aydınlarının, feodal gücün desteğindeki “Soreş”ten yana görüntüleri inandıkları için değil, kendileri için gelecekte “ yanında bir yer bulma”, hesabına dayalı…
         Saitler Komplosunun olumlaşmasını yüklenen kişilerin, Kürt feodal aşiret ağası, Beyi, uleması desteğinde, WAR dergisi boş alanında ki sahada yazdıkları çelişkili uydurma yalan dolanları ile tamama yakın Kürt Medyası ve aydınlarını taraf yapması, tespih gibi molla imamesi peşine dizmeleri, küçümsenecek bir olay değil. Ne ki Kürt sorunu için düşündürücüdür. Ancak, halk kesimi için ayni şeyi söylemek kesinlikle yanlış olur. Zira son yerel ve genel seçimlerde % 80’lere varan oyu alan halk kesimi karşısında, medya yazarçizer aydın adaylarının aldığı oy, binde bir seviyesinde kalmış, hüsran olmuştu.
        Anacak bu sisli görünüme birçok yandaşların kendilerine eş dost ilgisi ve karşı suskunluk karşısında takındıkları tavır ilginçtir. Kendilerini Kürtlerin kurtarıcıları olduklarını sanıyorlar. Şerafettin Elçi, Derweşe Sado ve Şakir Epözdemir konuştukça söylemleri ve yazımları ile çelişen bir önceki söylemlerini yalanlayan açıklar verdiklerine tanık oluyoruz.
                                                                                    ***

         Şakir Epözdemir ve Çelişkileri
         Şakir, 7/4/ 2006 tarihinde Cemal Yılmaz ile yaptığı söyleşide şu incileri arka arkaya diziyor:
– “Aslında ben tarafsız değilim” tümcesi ile başlar. İkinci tümce:
– “Meseleyi anlatırken hiçbir tarafı kollamıyorum. Kırmızı çizgim yoktur”.
– “Burada normal olmayan ve anlamakta zorluk çektiğim nokta; hiç kimsenin Dr. Şıvan’ı Sait Elçi’yi katletmesinden dolayı eleştirmemesidir”.
– “Kak İdris Barzani bana; Dr. Şıvan’ın casus ve komünist olduğunu ve bu çirkin olayı para karşılığında yaptığını söyledi”.
– Dr. Şıvan’ bütün arkadaşları huzurunda Sait Elçi’nin ölümüne karar vermekle kendi ölüm kararını imzaladın, sen sadece kendi ölüm kararını imzalamakla kalmadın doktor! Sen iki siyasi hareketi, yani hem bizim hem de kendi siyasi hareketini boğdun demiştim”.
- “Tarafsızım diyenler dâhil kimse Dr. Şıvan’ın Sait Elçi ve arkadaşının infaz kararını eleştirmiyor”.
– “Antiprantez, benim babam da Sait Elçi’nin peşinde gezseydi ben gözümü kırpmadan babamı da öldürürdüm” dediğinde Çeko, Brusk, Soro, Zendo Kurdo ve birkaç arkadaşı yanında oturuyorlardı”.
– “Dr. Şıvan Sait Elçi ve arkadaşlarını hiç acımadan infaz ettiriyor, bu çirkin olayı karar defterine geçiriyor, arkadaşlarının imzalarını bu defterin altına derç ediyor…”
– “Dr. Şıvan, Ben ve Çeko Sait Elçi’nin ölüm kararını verdik ve Tilki Selim’le Mahmut Qutmus’la infaz ettik” dedi.
– “Sait Elçi, Dr. Şıvanla anlaştıktan sonra bizi programdan çıkardı ve deyim yerinde ise Sait Elçi, Dr. Şıvan’ın resmen tuzağına düştü. O artık yeni bir kadro ve modern yönteme çalışacaktı. ‘Müşterek savunma’ için teklif ettiğimde ben kimseyle müşterek savunma yapmam” dedi.
– Sait Elçi Dr. Şıvan’la anlaştıktan sonra bir tek amacı vardı; oda bir an evvel ceza evinden kurtulmak. Bu gerçeği ilk savunmasında görmek mümkün. Ben parti çalışmalarından söz ederken de bana Ben buradan kurtulursam gidip dört tane çoban bulsam, o çobanlarla çalışır sizlerle çalışmam”. Bana Kürtçe “4 heb Şıvan” diyordu. Sait Elçi dört çoban yerine Dr. Şıvan’ı bulmuştu bundan dolayı bizden vazgeçmişti.
        
Şakir’in 2006 model düzmeceleri bunlar. Şakir, bunlarla da yakayı ele veriyor. Açık üzerine açık veriyor.
        “Aslında ben tarafsız değilim” diye söyleşiye başlayan Şakir, bir sonraki tümcede; “Meseleyi anlatırken hiçbir tarafı kollamıyorum. Çelişkisini sergiliyor. “Kırmızı çizgim yoktur.” Söylemi ile de, birlik güçlerden algılama, devlet politikasının “kırmızı çizgilerini” ima ediyor.
        İki Sait’i yeterince tanımayan kişilerin, Onlarla ilgili olasımlar hakkında düşünce beyanı, yakıştırma, düzmece tutarsızlıkları öncelikle ahlaki değil.
         Şakir’in Dr. Şıvan’ı yeterince tanımadığını gözlüyorum. Doktorla ilgili yakıştırma, komplo düzmeceleri tekrarladıkça doğru dediklerinin tersleri görüntüleniyor. Şakir, Dr. İçin “kendisi bana şunu söyledi, bunu söyledi” demesi boşuna. Barzanilerin ağzından da ifa etse: “Kak İdris Barzani bana, DR. Şıvan’ın casus ve komünist olduğunu ve bu çirkin olayı para karşılığında yaptığını söyledi dese de kimse inanmaz.
        Şakir’in algılayamadığı, Dr. Sait, ne yaptığını, toplumun sosyal gereksinimi bilen, bilinçli, inançlı, dengeli devrimci kişiliği kamuoyunda pekiştirdikten sonra Irak’a gidiyor. Barzaniler dahil çok kişi bunu biliyor. Karşıt olanlar bu düzmecelere suskun kalıyorsa, Doktorun yetenek, cesaret, inanırlığı ve yürekliliğini bildikleri için saldırıya kişilik yapıları el vermiyor.
        
Şakir “Dr. Şıvan, Ben ve Çeko Sait Elçi’nin ölüm kararını verdik ve Tilki Selim’le Mahmut Qutmus’u infaz ettik dedi”, diye belirtiyor. Derweş aynı tümceye “infaz ettirdi diye ekliyor. Biri etti diğeri ettirdi diyor. Ya inceliğin ayırdın da değiller, ya da kendi düzmeceleri için önemsemiyorlar!
- Dr. Şıvan Sait Elçi ve arkadaşlarını hiç acımadan infaz ettiriyor, bu çirkin olayı karar defterine geçiriyor, arkadaşlarının imzalarını bu defterin altına derç ediyor”. Bu kadarına pes, ayıp.
         Böyle olsa Ali Singari’nin Şerafettin Elçi’ye yazdığı ve yakalanarak mahkeme dosyasına giren mektubunda: mektupta Dr. Şıvan (Dr.Sait Kırmızıtoprak’ın ) öldürülmesini istiyorsunuz. O yanındaki arkadaşlarını söyleyinceye kadar öldürülmeyecektir. Bizden giderken Sait Elçi’nin yerine birini seçeceğinizi söylemiştin Şimdiye kadar niçin geçmedin? (Türkiye KDP İllegal Örgüt Davası, s. 210)
          Dr. Şıvan Şakir’in bunları söylese, Ali Singarı “Sait Elçi’yi kimin öldürdüğünü söyleyinceye kadar öldürülmeyecektir” diye sorar mı? Bu düzmecelere gerek kalmadı, Saitleri öldürdünüz barı susun!
          Bu hususta Nazmi Balkaç’ın (Soro’nun):Partinin ikinci yetkilisi benim, benden sonra Ömer gelir. Bizim partinin, Sait Elçi ile ilgili hiçbir kararı konu olmamış ve karar defterine geçmemiş. Var diyenler şerefsizlik ediyorlar, göstersinler ben buradayım.” Şeklinde açık beyanları var
       Şakir’in bu “derc ediyor” dediği defteri ortaya çıkaracağını, Soro’yu yanıltacağını umarım! Onu da bekleriz.
       Şakir, Sait Elçi hakkındaki yeni beyanı ile eski beyanları arasındaki çelişki, benim iki Sait’in dostluğu, birlikteliği deyimlerimi doğruluyor. Sait Elçi, Şakir’e, Ben buradan kurtulursam gidip dört tane çoban bulsam, o çobanlarla çalışır sizlerle çalışmam diyor. Eh pes bu kadarına. Sait Elçi bunları adam yerine koymuyor tersliyor, onlarla çalışmak istemiyor, bunlar halen iki Sait’in ilişkileri üzerine yalan, iftira, bina ediyorlar. Hiç dönüp dün ne demiştim diye yazdıklarını okumuyorlar. Anımsatalım ne denmişti: Daha sonra anlaşıldı ki bu siyasi ve fikrililik, çelişki ve rahatsızlık 1960 başlarında başlarından beri rahmetli Elçi ve Dr. Şıvan arasında varmış”.
        Bu yalan, uydurma, iftira, yakıştırma ve de pişkinliğe, normal beden dayanmaz; utanır, arlanır, buluncu sızlar insanın.  Sait Elçi, 1969 Temmuzunda bana şunları söylemişti:
        “…Şerefim dahil tüm inançlarım adına seni temin ederim.. Bu memlekette eşek sürüsü kadar Kürt var. Çok Kürt tanıdığın oldu… Asimile olmuş, dağılmış, unutulanı var. Birde bunları savunanlar var. Diyeceği m şu ki bu savunanlar içinde ilk kendime inanıyorsam ikinci sakıncasız Dr. Sait’tir. Yetişmiş… yetenekli… kişilikli… tam bu dava adamı… iki gözümün nuru doktor” (H. A, İki Uçlu Yaşam, Peri Yayınları, 1998 s.150).
        “Sait Elçi, Dr. Şıvanla anlaştıktan sonra bizi programdan çıkardı ve deyim yerinde ise Şait Elçi Dr. Şıvan’ın resmen tuzağına düştü. O artık yeni bir kadro ve modern yönteme çalışacaktı. “Müşterek savunma” için teklif ettiğimde ben kimseyle müşterek savunma yapmam dedi”, diyen de, “İki Sait Düşmandı” diyen de Şakir.
          Şakir daha önce iki Sait’in biri sağcı biri solcu, biri birine düşman olduğunu belirilmişti. Son yazılarında gerçeğin ağzını azda olsa yavaştan açmaya başladığı izleniyor.
          Şakir yüklendiği görevi açıklıkla şöyle özetliyor: “ben 10 yılı aşkındır Diyarbakır da ve Kürt siyaset dünyasının içinde yaşayan Türkiye Kürtlerinin durumunu kavrayan bir siyasetçi idim. Amaçlarından birisi ve en önemlisi Barzani misyonunu IKDP’yi töhmet altında bırakmamak, bütün Kürtlerin umudu olan bu hareketi Dr. Şıvan’ın olayından arındırmak idi”.
        
Peki de bu “arındırma çabası, başka bir deyimle, “Barzan Misyonu” amacı olan bu düzmecelerin getirisi, yitirilen yetenekler, kirletilen beşeri içgüdü, kıyılan dürüstlük, sızlatılan bedeni bulunç(vicdan), kaybedilen insanı değerlere değer mi? Alevi Zaza da olsa “Ölen öldürülende” Kürt değil mi?
          Anlaşılan kendilerine ayrılan, kendilerinden başka hiçbir karşı görüşe yer vermeyen araştırma ve inceleme dergisi WAR’ın boş alanında ki Donkişotluğu benimsemiş ve bunu ruhuna, uhrevi dünyasına sindirmiş görünüyor. Şerafettin Elçi de “Barzani’ye hizmet Milli görevdir” diyordu. Ortak paydaları kendi soydaşlarını öldürmekte birleşiyor. Barzani’ye hizmet, Kürdü bu düzmecelerle yok etmeye dönüştü.
          Şakir Epözdemir’in, Peri yayınlarınca yayınlanan “Türkiye Kürdistan Partisi 1968/235 Antalya Savunması”nda, bu görev gereği bir yaptırımının, bir saf Kürde nasıl yansıtıldığını belirtiyor.
         “Sanık Şefik İsi (mahkeme zaptı sayfa 4). Böyle bir teşekkülün kurulmasından haberim yoktur. Maznun; “Şakir Epözdemir bir gün bana bir torba içinde bir şeyler getirdi. Bunlar senin yanında kalsın dedi. Yastığın altına koydum, polisler buldu. Bunların ne olduğunu bilmem Partinin kuruluşunda da bir bilgi sahibi değilim (sayfa 75) diyen Şefik İsi’nin tutuklanmasının nedeni ve suçu ne dersiniz?
        Şakir bu kitabında şunları yazar: Maalesef Kürt aydınlarının düşünce literatüründe “Kürt Tarihi ihanetlerle doludur.”“Kürtler haindir “ hükümleri yargısızca yer almıştır. Bu deyimler günlük yaşama yerleştirilirken; kimse ajanlardan döneklerden, yabancı ve yaramaz ideoloji ve fikirlerden söz etmiyor
       Anlaşılan sözünü ettiği bu düşünce literatüründe, üstüne savrulan bu okları genele yaymakla, hedefin nasıl değiştirileceği öğretisi var! Kürtler öncelikle “Kürt ulusal hareketini aşiret malı” olmaktan kurtarmalı.
                                                                                     ***
         Bağımsızlığa Yakışmayan
        
Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti hükümeti etken erki, bu ilkel aşiret düzeyli, seviyesiz, kan akıtan işlerden elini çekmeli. Ölen, öldürenin “Kürt” olması da, Türk milletine, demokratik cumhuriyetine puan kazandırmaz Kürtlerin töre ve aile arası kıyımları vahşeti bu komplo yolu ile öldürülenleri kat be kat aşıyor.
         Ülkemizin yetiştirdiği; mert, cesur, yetenekli olduğu kadar da, halkın sosyal gereksinmelerini yerinde edinme pratiğini edinen, Kürt Ulusal Hareketini aşiret düzeyinden kurtarmayı amaçlayan Dr. Sait Kırmızıtoprak ve iki arkadaşının, haince, hileli bir yüklemle yargılanmadan kurşuna dizilmesinde, Sait Elçi sırf bir yemdir. “Saitler Komplosu’ pervasızlığı, vahşeti hiçbir devlet veya insani kazanımlar listesine girmez. Türkiye bu ilkel, hukuk dışı komplolardan ne kadar uzak kalırsa, AB hedefine o karar yaklaşır. T.C. Demokratik hükümetlerin, kim veya niçin olursa olsun, bu gizli pis işlerden arınmışlığı, kendisini Ortadoğu devletlerinden üstün tutan bir özelliği olur. Bin yıllık bir birlikte ki bir yaşamın deneyimi bunu göstermektedir. Toplumsal yaşamda ırkçılığın Türk Kürt olmanın bir anlamı yok ve olmamalıdır.
         Kürtler Barzani liderliğinde feodal sistemin, ilkel inanç ve aşiret kavgasını veriyor. Görüldüğü gibi sayıca çok olan, güçlü olan, zayıfı eziyor. Soy-inançta da bu böyle. Kürtler Türk ırkçı erkinin esiri oluyor. Ülkemiz genelinde de bu ilke geçerliliğini koruyor. “Türk İslam Sentezi” bunun en açık örneği. Anayasamız ve bağlı yasalar bu ayrımcılığı içeriyor. Yasalarımız, ülkede yaşayan her vatandaşı Türk, İnançları da Sünni olduğu esasına göre düzenlenmiş. Başka inançlara yer yok. Diyanet İşleri Başkanlığının varlığını sürdürmesi, buna devlet bütçesinden yüz bin cami imamının beslenmesi, devletin dini yönettiğinin resmiyeti, herkesin inancında serbest olduğu yani laikliğin de en büyük çelişkisidir.   Artık devletlerde sınırlar kalkıyor, insanlar ekonomik birlikler kuruyor, dünya globalleşiyor.
        Özellikle bu ilkel ve çelişkili yaşamda yakasını kurtaramayan topluluklar, tarih boyunca “ben” kavramı peşinde koştukça “biz” den uzaklaşmıştır. Oysa toplumsal yaşamda (ben)in yani birinin yaşamı değil önemli olan hepimizin “bizim” yani birlikte yaşamıdır.
       İlkel aşiret toplumların sürdürdüğü; “ben, benim ağam, benim paşam, benim aşiretim”, politikasını güden toplumlar gelişmekten, çağdaşlaşmaktan, medeniyetten ve dolayısıyla birleşmekten uzak kalmışlardır
       Kürtler bulundukları dağlık bölgelerde, ilkel aşiret sistemi içinde; başkaların maşası olmayı hobi, birbirleri ile uğraşmayı yaşam, ihaneti gelenek, iftira, düzmece yakıştırmayı açıkgözlülük, güçlünün zayıfı ezmesini doğal, çetin doğa ile savaşmayı kader kabul etmekle halk olmaktan uzaklaştığı için coğrafyası üzerinde kimliğine hâkim olamamıştır.
       Kürt coğrafyasını paylaşan devletlerde yaşayan topluluklar içinde bu çelişkili yaşamda, horlandığı, yok sandığı için de ezilen, ilkelliğe, yozluğa cehalete kötülüğe, hile ve düzenbazlığa kısaca çürümüşlüğe kaydırılan Kürtler oluyor. Bu devletlerin Kürtlerin bu zaaflarından yararlanması, kışkırtması, onları bir birine kırdırması, kaçınılmazı oluşuyor.
         Ne yazık ki bu katliamlar çoğunlukla; Kürtlerin yok sanması karşısında: onurunu korumak amaçlı, kimliğini arayan, aşiret ilkelliğini aşmış, yetenekli, halkın sosyal toplumsal gereksinmelerini bilimsel donanımla ele alan, yenilikçi, çağdaş, devrimci bir toplumsal yaşama doğru, elini uzatan Kürt halk çocukları için şekillendiriliyor. Bu kötülük, satılmışlık, hainlik, arkadan vurma, güvensizlik, kavramlarını ezilen bir halk adına pekiştirmek, aşılamak, güvensizliği en üst seviyede tutmak, içindir. Bu kötülük; çağdaşlığa, toplumsal ekonomik kalkınmaya, demokratik düzene kişinin demokratik hak ve istemlerini kullanması olanağına sahip olmaması içindir. Bu kötülük; aşiret düzeyini aşamayan ağa bey ulamanın yaşam ve Şeriat kolaylığı içindir…
         Kürt coğrafyasını bölüşen bu bağımsız devletlerin, çağdaşlığa doğruya, gelişim sancılarını çeken bir halka karşı, ilkelden, yobazdan, hainden kısacası kötüden yana işbirliği onanacak bir durum değil.
         Oysa Kürt ulusallığından beklenilen, aşiretçiliğin; ilkel tarafçılık, düzenbazlık, yalan, dolan, hile, şer oyunlarından arındırma, yerine çoğulcu devrimci, sosyal demokratik nitelikli, elit, homojen, modern toplumu oluşturma olmalı. Bunu da ancak sosyalist teoriyi benimsemiş devrimci halk çocuklarının önderliğinde gerçekleşebilir. İşte bu yetenekli, çağdaş, halktan yana yurtseverlerin öldürülme nedeni bu korku belasına dayanır.
        Dr. Şıvan ve arkadaşlarına yapılan, Aynı tarihte İranlı 12 Kürt devrimcinin, kanı akıtılan cansız bedenleri Şaha teslim edilmiş ve Şah’ta onları İran sokaklarında dolaştırmıştı. Onların öldürdüğü Bir “Sait Elçi”si yoktu. İran Şahı da, Molla M. Barzani’yi “karşılık” beklentiden yoksun bırakılmış, söz verdiği yardımı yapmamıştı.
         Hasan Cuni (“Dr. Şıvan Süleyman Muini ve arkadaşlarının Katledişi”) makalesinde:
         “12 Mart 1971 darbesi ardında girişilen “Balyoz Hareketi” ve ABD’nin dünya ölçüsünde giriştiği “Komünistlere Karşı Cadı Operasyonu” ile bu tarihte ŞAVAK, CİA, MİT ve Derweşe Sado’lar eliyle İran, Türkiye, ABD ve Barzani’nin 10 Nisan 1970 yılında imzaladıkları “Komünist Harekete Karşı Ortak Antlaşma” gereği olarak Dr. Şıvan partisine karşı cephe açılır… Kürt siyaset yaşamına çöreklenmiş bu kesimlerin Kürtlüklerini hep devrimci dinamikleri yok etmek için kullandıkları görülür…
          Derweşe Sado Kurtalan’daki sarayında hiç rahatsız edilmeden yaşayabilmesinin sırrını açıklasın. Derweşe Sado, Şerafettin Elçi ve ekibinin Barzanilerin Türkiye Temsilcileri oldukları bilinirken devletin güvenini nasıl kazandıkları izah edilmeye muhtaç değil mi?

Arama

ARŞİV

Ekim 2018
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Mar    
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031  
Ziyaretçi Sayısı: