V. Bölüm

          SAİTLER KOMPLOSU İÇİN KİMLER NE DEDİ

         A) KOMPLO OYUNCULARI

            Şerafettin Elçi  (Türkiye-KDP Adına)
            “…bu olayı iyi bilen birkaç kişiden biriyim. Bir bölümün yakın tanığı, bir bölümün çok yakın izleyicisiyim. Olayın hikâyesi uzun… .çok tehlikeli araştırma sonucu Jirek, Elçi’nin öldürülmesi olayını ortaya çıkarıyor. Dr. Şıvan ilkin cinayeti inkâr ediyor. Elçi’nin Türkiye’ye geri döndüğünü söylüyor… İnkâr edilmeyecek deliller ortaya çıkınca suçunu ikrar etmek zorunda kalıyor. Büyük bir ihanet işlediğini itiraf ediyor” (Rafet Ballı, Kürt Dosyası, s. 610).
            
“…27 Mayıs’ta, Dr. Şıvan’ın arkadaşları Çeko ve Brusk, Sait Elçi ve Bege’yi Zaxo’daki parti merkezinden alıyor. Dr. Şıvan’ın yakınındaki bir depo olarak kullanılan yere hapsediyorlar. Bu depoda görevli bulunan Tilki Selim’e ve Kurtalanlı Mahmut’a muhafaza için teslim ediyorlar. Teslim ederken de dedikleri şu: Türkiyeli iki casus yakaladık, parti merkezinden emir gelene kadar bunları iyice muhafaza edin” diyorlar. Bir hafta sonra da 1 Haziran 1971’de… bir tepeye çıkarıp orada öldürüyorlar( aynı dosya )
            IKDP Geçici Komitesi
          “Sait Elçi Zaxo’ya vardığında Zaxo Komitesinin Misafiri oldu… Sait Elçi Zaxo’da olduğu zaman Abdullatif Savaş isminde biride orada imiş ve Sait Elçi’yi görmüş. Tanık ortada kalmasın diye Bu kişiyi de bunun için öldürmüşler… sonra anlaşıldı ki 1960’lardan beri iki Sait arasında derin husumet varmış onun için Şıvan Elçi’yi öldürmüş. (1997 bildirisinden).
           Mesut Barzani
          “Dr. Şıvan’ı Türkiye-KDP İdam Etti” Diyor
         
Mesut Barzani; “…Anlamıyorum. Neden bu konuda biz sürekli ve kasıtlı olarak tarafmışız gibi gösterilmekteyiz? Olayı yakınen biliyorum. 11 Mart 1970 Otnm… Anlş. sonrası T-KDP, bizden Irak Kürdistan’ında bir kongre yapmak için yardım isteminde bulundu. Bizde bunu kabul ettik. Kongre delegeleri yanımıza geldiler. Lakin uzun sure geçtiği halde Sait Elçi ortada yoktu. Dr. Şıvan da onu, Çeko ve Brusk’le “gerici” olduğu iddiasıyla öldürüyor. Bir ay sonra partimiz haberdar oldu Haberi veren T-KDP’li bir arkadaştı. Daha sonra T-KDP bizden resmi olarak, politbüro ve merkez komite üyeleri nezdinde, Dr. Şıvan’ın sorgulanıp ondan hesap sorulmasını, aksi takdirde I-KDP ‘yi sorumlu tutacaklarını bildirdiler. Bundan sonra Dr. Şıvan’ı biz değil Türkiye-KDP yargılayıp ölüm cezasına çarptırdı”.“(Kürdistan Press, 16.10.1987 sayı 24-16).
          Mesut Barzani, yakın zamanda Türkçe de yayınlanan Barzani ve Kürt Özgürlük Hareketi adlı kitabında aynı konuyu daha değişik anlatır (Sait Aydoğmuş irdelemesinden).
        “11 Mart anlaşmasından sonra Kürt kurtuluş hareketi ile ulusal yurtsever güçleri birleştirmek için uygun bir zemin oluştu. Ardından Türkiye’deki KDP kurtarılmış Kürdistan’da kongresini toplama kararı aldı. Devrim birliği bu talebi olumlu karşıladı. Kongrenin yapılması için gerekli kalaylıkların sağlanması talimatını verdi. Parti Sekreteri şehit Sait Elçi Zaxo’ya geldiğinde Şıvan onu karşıladı ve karargâhına götürdü. Ama ne olduysa bir daha ondan haber alınamadı. Kongre üyeleri gruplar halinde Gılalı’ya geldiler ve sekreterini beklemeye koyuldular. Sekreterden ne bir haber vardı ne bir iz. Doktor Şıvan’dan Sait Elçi’nin akıbeti sorulduğunda yanında iki gün kaldığını, sonra Gılalı’ya gittiğini söyledi. Yapılan araştırmadan sonra anlaşıldı ki Şıvan Brusk Çeko meydan Şıvan’a kalsın dolayısıyla o parti genel sekreteri olsun diye Sait Elçi’ye ateş edip öldürmüşler. Bu gerçek plana dâhil olup da suça doğrudan iştirak etmeyenlerden birinin bütün bilgileri vermesinden sonra anlaşıldı. Türkiye KDP Merkez Komitesi talebi üzerine failler devrim mahkemesine sevk edildi. Ve sanıklardan Şıvan, Çeko, Brusk hakkında idam kararı verildi. Sonra bu hüküm edildi. Olayı bizzat görenlerden biri mahkemede şunları söyledi: Kendisine ateş edilmeden önce Sait Elçi, Şıvan’a bu suçu işlememesi için yalvardı ve şöyle dedi: Şıvan Kanımı kendi elinle dökme. Bırak kanımı düşmanımız döksün. Eğer beni öldürürsen Kürt Yurtseverler hareketini büyük bir zarar vermiş olursun. İşte gerçek bundan ibarettir. Ama Eylül devrimine ve liderliğine kin besleyeler olayı devrim hareketini suçlu gösterecek şekilde tasvir etmekten geri durmadılar (Mesut Barzani, Barzani ve Kürt Özgürlük Hareketi, Cilt 2 s.352-353 Doz Yayınları).
       Nedenini irdelemeden önce acı ve vahşi sonuca gelelim. Nihayet elli gün sonra öldürülecek üçüncü kişi bulunuyor: Brusk (Hasan Yıkmış)ta tutuklanıyor. Ömer kırmızı kaplı küçük cep takvimine 26 Kasım 1971 tarihli sayfasına şu notu düşer: “Kesin bir tarih olmamakla beraber üç büyük kardeşimiz bu uğursuz günde öldürülmüşlerdir. Hem de öyle bir ölüm ki kendi kardeşleri zannettikleri kimseler tarafından şehit edilmişlerdir. Öldürülmeleri parti merkez komitesi tarafından karara bağlanmış ve kendilerini pijamayla hapishaneden çıkarılıp öldürülmüşlerdir”.
           Şerafettin Elçi: “Barzani’nin yukarıdaki beyanını da:”Evet T-KDP cinayetin ortaya çıkmasını sağlamış faillerinin yargılanıp cezalandırmasını talep etmiştir… Ancak T-KDP’nin Irakta yargılama yapıp cezalandırmaya ne yetkisi ne de gücü bulunmaktadır” (A.g.e., s. 611) der.
          Mesut BarzaniDr. Şıvan’ı T-KDP idam etti” derken, T-KDP adına Şerafettin Elçi: “T-KDP’nin Irak’ ta ne böyle bir yetkisi ne de gücü var diyerek Mesut Barzani’yi yalanlıyor.
 Barzani: “Haberi veren bir T-KDP li arkadaştı. Şerafettin Elçi ise; Jirek Elçi’nin öldürülmesi olayını ortaya çıkarıyor diyor ancak Jirek’in kim olduğunu ikisi de açıklamıyor.
            Bu JİREK kim biliyor musunuz? Bu Jirek’in kim olduğunu yeni çıkardıkları bir kitaptan öğreniyoruz. “JİREK”: “Teslimiyetçi” Liderlik ve Türkiye’deki temsilcilerinin, kendileri ile birlikte Türkiye Kürtlerini teslim ettiği Ş. Elçi’nin ismini vermediği işbirlikçisi, DERWEŞE SADO’dan başkası değildir. Komplo kuran, senaryosunu yazdıran, uyduran, suçlayan, yükleyen, araştıran, bulan, kanıtlayan, (Zaza) olsun diye tutuklu değiştiren, bunları WAR’ da olumlaştırmaya çalışan, Barzani kumandanlarınca satranç oynanan eğlendirilmeye çalışılan, hak hukuku, ilkel aşiret törelerine indirgeyen, davanın savcısı yargıcı, görünürdeki tek adamı. Bir halk, bir millet bu adama teslim ediliyor. Bir milletin onuru hukuk öğrenimi görmüş biri onayı ile böylesine ayakaltına alınıyor. Bu vahşetin insanlık tarihinde bir benzeri daha yoktur. Buna eşkıya piyasasında Kürt ulusallığı veya yurtseverliği deniliyor ve teslimiyetçilikten, çürümüşlükten gelecek umuluyor. Bu ilkel aşiret törelerine dönük “şeriat” fetvalı vahşeti hoş görmek görmezlikten gelmek, insani hasletleri yok saymak, cinayete ortak olmakla özdeşleşmek anlamına gelir.
          
Olay, (T’de KDP’nin), siyasetten alıkoyması, yani Dr. Şıvan ve Hareketinin yok edilmesi olayıdır. Oysa Barzani ve Türkiye-KDP’liler bu olayı Kürt Sorunu bazında ele almıyor. Görülüyor ki onlar için Öncelikli olan “Kürtlerin ezilmesi, yok sanması değil değil. Kürtlerin üzerinde yaşadığı toprakları bölüşen devletlerden İran-Suriye-Türkiye ile Barzanilerin ilişki ve anlaşmaları önceliğidir. Dr. Şıvan’ın hareketinin ortaya koyduğu, ciddi boyutta halka mal etmeye çalıştığı gelişim, bütün bu ilişki ve antlaşmaları sarsacak nitelikte. Şıvan Partisinin başarısını Barzaniler için tehlike kabul ediyorlar. Bu devletlerde içinde öyle, Kürtleri bu den istemleri doğrultusunda gemleyen biri diğerini bulmak bu çağda olanaksız. Olay bu kadar basit.
             Sait Elçi, Bego burada kurbandır. Gelselerdi Dr. Tarık Ziya, Av. Canip Yıldırım Dr. Naci ve Musa Anter gibi değerler de öldürülecekti. Böylece Kürt önderleri arasında ki bağ koparılır, solcular öldürülmekle, Mahmud Osman’ın dediği gibi ABD ye göz kırpılır, ayrıca bu karmaşada bu ölümleri Dr. Şıvan’a yükleme daha kolay olacaktı. Yoksa kendilerinin belirttiği; böylesine” atak, cesur, zeki, üretken” bir adamı yok edecek başka bir neden bulamazlardı. Pozitifliğe bu den arkasını dönen bir toplum kesimi daha düşünülemez. Feqi Hüseyin Sağnıç’ın dediği gibi “Barzani kendisi için bir tehlike sezmese Şıvan gibi bir yurtsevere kıymazdı”.
         Mesut Barzani ve Şerafettin Elçi’nin “idamı ben yapmadım O yaptı” paslaşması çıkmazlarının bir kanıtı, bu yargılama yapılmadan, Dr. Şıvan, Çeko ve Brusk’u kurşuna dizmelerinin belgesi: “iki Dersimli bir Kulplu üç Zaza”.

         B) TARAFSIZLAR
             IPDK Politbüro Üyesi Dr. Mahmud Osman
           
Konu hakkında en iyi bilgiyi en yetkili, Irak-KDP Politbüro Üyesi olan Dr. Mahmut Osman veriyor.
          
“…İdris, Eshad’dan Sait Elçi’yi Türkiye’den getirtip Şıvan ile birlikte Gılalı’ya gönderilmesini istemişti. Sait Elçi, dört kişiyle Musul’a geldiğinde iki kişi Gılalı’ya gönderilir. Sait Elçi ve M. Bege’yi de Zaxo’ya gönderirler. Zaxo’da Sait Elçi tutuklanır. Şıvan’a da bir mektup yollanır. Sait Elçi Zaxo’ya geldi kendisinin de gelmesi istenir. Eshad bize “Sait Elçi bizim hapishanede tutuklu” demişti. Eshad, İsa ve Türkiye’nin ilişkileri açıktı. Sait Elçi’nin getirilmesi ve Dr. Şıvan’la görüştürülme çabaları tertiptir. Tertibin içinde Barzaniler var… (N.Büyükkaya, Kalem. Sayfalar, s. 283).
         Bu beyan Dr. M. Osman’ın 4 Haziran 1977’de Almanya’nın başkenti Bonn’da Kürt işçi ve aydınları toplantısında, Yurtdışı Kürdistan Öğrenci Cemiyeti (AKSA)’nin sorularına verdiği yanıtlarla örtüşüyor.
          Hasan Cuni
         
Nupel dergisinde (Dr. Şıvan, Süleyman Muini ve arkadaşlarının Katledişi)
         
“12 Mart 1971 darbesi ardında girişilen “Balyoz Haraketi” ve ABD nin dünya ölçüsünde giriştiği “Komünistlere Karşı Cadı Operasyonu” ile Bu tarihte ŞAVAK CİA, MİT ve Derweşe Sado’lar eliyle İran, Türkiye ABD ve Barzani’nin 10 Nisan 1970 yılında imza altına aldıkları “Kominist Harekete Karşı Ortak Antlaşma” gereği olarak Dr. Şıvan partisine karşı cephe açılır… Kürt siyaset yaşamına çöreklenmiş bu kesimlerin Kürtlüklerini hep devrimci dinamikleri yok etmek için kullandıkları görülür…
          
Şıvan geleneğinin devamı olduklarını iddia edenler bir süre sonra rehabilite sürecine uygun olarak terk ettiler.. Dahası katillerle kol kola görünmekte bir beis görmediler. İşbirlikçiler, Şıvan ve arkadaşlarının Sait Elçinin katledilmesinde ki rolleri gereği su yüzüne çıktığı halde suçlamaları tekrarlamaya devam ediyorlar.
           Derweşe Sado Kurtalan’daki sarayında hiç rahatsız edilmeden yaşayabilmesinin sırrını açıklasın. Derweşe Sado, Şerafettin Elçi ve ekibinin Barzanilerin Türkiye Temsilcileri oldukları bilinirken devletin güvenini nasıl kazandıkları izah edilmeye muhtaç değil mi?”
           Diyar Nezan
         …Belgeler; özellikle yok edilmiş, var olanlarla da mevcut senaryonun olumlanması amaçlanmıştır. Görgü tanığı olarak anlatımda bulunanların ikisi; Derweşe Sado, Şerafettin Elçi, cellât olarak rollerini oynamış ve Türk devletiyle karanlık ilişkileri, yandaşları tarafından da kabul görmüş kişilikler. Üçüncü kişi olan Şakir Epözdemir’in anlatımları ise daha çok senaryonun gerekçelerini olumlayan açıklamalara yönelik ama sürece yönelik açıklamadığı sorularında da, gerçekliğin ipuçlarını yakalamak mümkün.
          Şakir’in açıklamadıklarına bir örnek; MİT olan bir kişiyi, kendi deyimiyle eniştesi ve amcalarının hatırı için, ismini açıklamıyor. Hatır için düşmanın kimliğini bile gizleyebiliyorsa, senaryoya uygun anlatımlarda bulunmasında da hiçbir mahsur olmaz. Şakir’in söz ettiği kişi ‘Mêhemed Cemil Paşa’nın oğlu Mustafa Nüzhet Cemilpaşa’dır. Bu şahıs, o sıralar, Barzani’nin özel Şoförlüğünü yapıyor ve aynı zamanda Barzani’nin oğlu, bu kişinin damadıdır. Kendi deyimiyle düşman olan birinin kimliğini damadın hatırına gizleyebilen, aynı hatırı ‘Saitlerin katledilişine bulaşanlara’ neden göstermesin?!
          ‘Bunun için ben, hem İdris Barzani nezdinde, hem de kendi arkadaşlarım tarafından yanlış anlaşıldım. Ne var ki, komutanların sordukları kişi, daha sonra (1975’lerden sonra) MİT Ajanı çıktı. Ama bu ajan kişi, o günlerde herkesin gözbebeği idi ve yine o günlerde, bana sorulan soru üzerine; ben, bu kişi ile ilgili olumsuz kanaat beyan etmiş ve o kişiyi küçük düşürmüştüm.
         
Sait Aydoğmuş
        
“…Mella Mustafa Barzani kararını vermişti. İstim arkadan gelecek. Derviş ve Şerafettin Elçi’nin “mahkeme”si topladıkları imzalar “göz önünde bulundurarak” ölüm kararı verecek” ve “yukarıda adları belirtilen düzmece mahkeme üyelerini diye de bu “çetenin önemli üç adamının; Mella M. Barzani; Derweş ve Şerafettin Elçi olduğunun altını çiziyor. Suçu üreten, yükleyen, karar veren ve infazı gerçekleştirenler bunlardır diyor.
          Necmettin Büyükkaya
         
Bu gün Suriye’de ki Kürt burjuvası Suriye yönetimi tamamı ile teyit ediyor. Suriye’ de hiçbir problem yokmuş gibi davranıyor. Barzani yenilince İsmet ve Yusuf büyük bir korkuya kapıldılar… kendileri her ne kadar Barzani’nin tutumlarını eleştirmemiz de safımızda görülüyor iseler de aslında kendileri de Kürdistan’da yegane alternatifin Barzani olduğu görüşünde idiler. Onsuz Kürdistan ve Kürt İhtilalini düşünmek olanaksızmış. Onun için Barzani gittikten sonra kendilerine olan güvenlerini tamamen yitirdiler. Ufukta Celal görününce cankurtaran simidi gibi bu sefer O’na yapıştılar. O da ancak bir şartla; Suriye’deki Kürt sorununu hasıraltı ederek.
        
Celal de Barzani’ye benzer bir yol tutturmuş. Barzani’nin münasebetinin aynısını Celal bu gün Suriye’de kurmuş. Celal Barzani gibi istiyor. Kendileri ile aynı görüşte olmayan her görüşü, şahsı ve organizasyonu hainlik, işbirlikçilik ve casuslukla suçluyor ve mahkûm ediyormuş. Derweşe Sado ile ilişkide imiş.
       
Celal elini Suriye Kürdistan’ından çekmeli imiş, müdahale etmemeli imiş. Hatta Celal Talabani de Suriye de hal edilmesi gereken bir Kürtler problemi olmadığı görüşünde imiş. Hâlbuki gerçek ise Suriye’deki Kürtlerin çözüm bekleyen bir dizi problemi vardır. Görüşlerine göre Suriye Celal’e verdiği müsaadeye karşılık:
1) Suriye’deki Kürt Problemine kati surette dokunmasın
2) Suriye sol Kürdistan Demokrat Partisi’ne saldırmasını talep etmişler. Oda bunu fazlası ile yerine getiriyormuş.
      
Kısacası Celal’in eski ideolojik görüşlerinde tam değişikler olmuş. Ve kendileri de Celal’i düşman saflarında görüyorlar.
       
Celal Suriye de bütün parti ve fraksiyonları parçalamayı başarmış bulunuyor, bu gün Avrupa’da Komela sorununda da boş durmuyormuş. Aslında Komela konusunda düşündüğü başarıyı göstermemişse de gerçeği saklayarak her kese Komela’nın da tamamının ile kendi kontrolünde olduğu açıklamalarında bulunuyor. Bildiriler açıklamalar vs.
      
Konuşmalarında, açıklamaların da Barzani’ye karşı hiçbir tutum takınmıyormuş. Alttan alta Barzani ile ilişkide olduğunu sanıyorlarmış (Necmettin Büyükkaya, Kalemimden Sayfalar, s. 187-8).
          ABD yi razı etme yolunun İran, Türkiye ve İsrail’i razı etmeden geçtiği düşüncesinde olan Molla Mustafa Barzani ve çevresindeki gerici aşiretçi yönetim İran ve Türkiye’nin desteğine karşılık, İran ve Türkiye’deki KHKH’lerini parçalamayı ve yok etmeyi üstlenmişti. Barzani yönetimi Türkiye ve İran Kürdistan’ın da birçok seçkin Kürt devrimci ve yurtseveri (Dr. Şıvan Sait Kırmızıtoprak, Çeko-Hikmet Buluttekin, Brusk-Hasan Yıkılmış Faik-Süleyman muini, İsmail Şahzade, Molla Awere, Mahmud Zengene, Sait Elçi, Faxir Mıhemed Margaso vs.) kurşuna dizilerek İran Türkiye İsrail ve ABD’nin ve desteklerine karşılık vadin büyük ölçüde yerine getirmeye çalışmıştır.
        
Böylece bu düşman ve gerici devletler, Barzani ile ilişki içine girerek Ona hem Kürt solunun gelişmesini ve hem de genel olarak KHKH’nin İran ve Türkiye’de ki gelişmesini durdurmuşlardır. Hatta bunun neticesinde bizatihi Barzani’nin yönetimindeki maşaya dönüşmüş, fakat özünde yine de bir Kürt Kurtuluş hareketi olan, Irak Kürdistanı Kurtuluş Hareketi diğer Kürdistan parçalarından ve bölgedeki ilerici güçlerden soyutlanmış yalnızlığa itilmiş. Kürdistan parçalarının bilinçli desteğinden yoksun bırakılmış, Şahla ABD emperyalizminin elinde bir kumar kartına dönüştürülerek 1975tehezimete uğratılmıştır…
         
1976 yılından itibaren Irak Kürdistan’ın da silahlı direnmeye dönüştü Her üç devlette yeniden telaşa kapıldılar.
        
Irak büyük askeri saldırıya geçti. Kürdistan’ın tüm köylerini boşalttı. Halkı ya Irak’ın güneyine sürdü veya belirli toplu kamplarda topladı. Ormanları yaktı, kesti. Bağları ve meyve bahçelerini kuruttu. Çeşmeleri kuyuları ve su şebeke ve kanallarını tahrip etti. Direnenleri yok etmeye çalıştı. Petrolle zengin, stratejik ve tarımca verimli arazileri Kürtlerden tamamıyla boşalttı. İran- Irak-Türkiye sınırı boyunca 30 km genişliğindeki sahayı Arap Kemeri ilan ederek kanun çıkararak insanların oturmasını yasakladı. Kürtlerin çıkardığı petrol bölgelerine Arapları getirtip yerleştirdi…
        
Kürdistan Demokrat Partisi Geçici komitesi ismi altında sahneye çıkarılan(1976) bu Kürt gerici ve satılık gücü İran’dan parasal, Siyonizm ve emperyalizmden propagandadasal ve parasal destek görüp, MC Hükümeti döneminde Hakkâri vilayeti çevresindeki çok geri ve feodal ilişkiler içinde yaşayan Kürt aşiretleri arasında Türk ordusundan ve Türkiye MİT’inden de destek görerek açıkça çalışmaya başladı.
        
Böylece İran ve Türkiye başta olmak üzere Siyonizm ve emperyalizm bir taşla iki kuş vurmuş oluyordu……
        
İşte İran, gerici ve maşa Kürtleri yönetimindeki KDP Geçici Komitesinin parasal destekleyerek, Türkiye de Ona devlet sınırları içinde yer vererek, bu hain gücü ilerici, yurtsever Kürt halk hareketine karşı alternatif olarak oluşturuyorlar.
         
Türkiye’de üstlenen gerici KDP Geçici Komitesi tarafından pusuya düşürülüp şehit edilen Cabbar (İbrahim Ezo) ve yedi arkadaşı, yine aynı güçler tarafından Türkiye Kaşuriler arasında Rubbezik mağarasında kurşuna dizilen İzzet ve on sekiz arkadaşı, Şemdinli ile Yüksekova arasında pusuya düşürülüp şehit edilen Hasan Hoşnav ve dokuz arkadaşı Hareketin önde gelen seçkin yönetici ve kadroları idi.
            
1978 yılında İran-Irak ve Türkiye tarafından müşterek tertiplenen ve KDP Geçici Komitesi ve gerçekleştirilen planda Kakkari yakınlarında Irak Kürt Yurtsever Birliğinin Eli Askeri, Dr. Halid, Şeyh Hüseyin Baba ŞEYH, Tahir Eli Vali Beg, Mülazım Esmer, Eli Şia, Azad vs. gibi en önde gelen kadroların da dahil olduğu altıyüz kişilik bir kuvvet imha edildi.
                                                                                                ***

           C) DOST YAKINMALARI

          Musa Anter
          
“…Bu sorguda, Diyarbakır MİT Başkanı Hv. Alb. Faik bana, Sait Elçi’yi sordu. Bilmediğimi söyleyince bana: Teşkilatımız gidip Sait Elçi ile Bego’nin mezarlarını açtı ve fotoğrafını çekti dedi. Diyen Musa Anter, duyduğunu değil telkin edileni söyle yazar “…Osman Gazi’nin yanında iki Sait bir araya gelir… Nihayet, Şıvan yanına aldığı Elçi ve Bege’yi bir yerde arabadan indirerek kurşuna diziyor ve oraya gömüyor (Musa Anter, Hatıralarım, s.215).
         Musa Anter’in anılarını okuyunca; fıkra, espri ustası “Ape Musa”ya karşı, özenle büyüttüğümüz sevgi, saygı balonunun birden söndüğünü duyumsadım. Bir müddet kendime gelemedim. “Sende mi Ape Musa? Etme.
        
O ara İstanbul Taksim’de ki bir otelde Kürtlerle ilgili bir panel vardı. Bende çağrılıydım, anımsadığım kadarı ile idarecileri arasında av. M. Ali Eren, Ali Yaşar vardı. Panel dinlencesi arası Apo Musa ile karşılaştım ve O bana “Hüseyin araban varsa beni eve bırak “ dedi, yanından ayrılmadım. Evinin Dragos’ta olduğunu biliyordum. Panel bitiminde arabaya bindik Maltepe’ye yöneldik. Kendimi alamadım arabada:
-” Musa ağabey sen bunun bir komplo olduğunu biliyorsun,” arabadan indirdi hemen orada kurşunladı” nasıl dersin. Bölge Kumandanı Omsam Gazi Sait Elçi bana gelmedi, görmedim diyor. IKDP Politbüro üyesi Dr. Mahmudi Osman, Sait Elçi gelir gelmez Eshat’ın tutukladığını söylüyor, ayrıca siz anılarınızda MİT başkanının yerini bildiğini resimlerin çekildiğini yazıyorsunuz…”
– “Apo Musa sakin ol eve gidip bir çay içelim öyle konuşalım” dedi, öyle yaptık.
Anter’in evi Dragos girişinde bir apartmanın 4. katındaydı, evde bir genç vardı, bize çay demlerken Anter: Sayın Akar, uğraşamıyorum İşin doğrusunu istiyorsan bir iki söylem vardı ben ikisini de yazmalarını söyledim, yaşlandım teferruatla uğraşamıyorum, işte bu yeğenim ve arkadaşı yanlışlıkla bunu yazmışlar. Ancak hatalı olduğunu kabul ediyorum, bunu ikinci baskı veya cildinde değiştireceğime “Kürt” sözü veriyorum.
- Aşk olsun, buna teferruat mı dersin?
-Yok yok onu demek istemedim, söz düzelteceği dedim ya? Bende espri olsun diye
-“Kürtlere pek güvenim kalmadı ya ancak Apo Musa’ya güveniyorum” demekle yetindim. Ne ki değini doğrulamaya yeni bir kitap çıkarmaya ömrünü yettirmediler…
                                                                                                    *
                                                                                                  

               Dr. Naci Kutlay
             
Dr. Naci Kutlay, anılarında arkadaşı, meslektaşı Dr. Şıvan Olayı ile ilgili şunları yazar:
“…Zaman zaman kendime sordum, ben de Sait Elçi ile gitseydim ne tür bir durumla karşılaşacaktım? Benim çok yakın bir arkadaşım olan Dr. Sait’in Sait Elçi’yi öldürmesine engel olabilecek miydim? Yoksa bende onunla birlikte öldürülecek miydim? Bu gün bile bu olasılıktan bazen birine takılıp kalıyorum” (Naci Kutlay, Anılarım, Avesta Yayınları, 1987).
             Dr. Naci Kutlay meslektaşı Dr. Sait Kırmızıtoprak’ın en yakın dostu ve dava arkadaşı, beni de sevdiğim saygı duyduğum bir kişi. Ne ki sayın Kutlay’ın yukarıda ki “Bu gün bile bu olasılıktan bazen birine takılıp kalıyorum” tümcesine ben hiç takılmadım “Evet” öldürülecektim diyorum. Yalnız Kutlay değil, Sayın T. Ziya Ekinci, Sayın Canip Yıldırım gibi sol kesim aydınlar gitseydi “komplo senaryosu gereği” icaplarına bakılacaktı. Ancak Dr. Sait tarafından değil komplo katillerince bu gerçekleşecekti O zaman yalnız ikisi Dersimli biri Kulplu üç Zaza ile yetinmezlerdi. Tüm Kürtleri ayağa kaldırırlardı. Naci Kutlay, bütün gerçeği benden daha iyi biliyor.
        Saitler Olayı’nda beni hayretlere düşüren iki kişi var. Bunlar içime uhde oldu. Bunu belirtmeliyim. Birincisi, Şerafettin Elçi’nin, bütün bunları bile bile yapmaya buluncunun (vicdanının) nasıl elverdiği… İkincisi Dr. Naci Kutlay. Ben ikisinin dostça arkadaşlıklarını, ailece samimi davranış ve ilişkilerini, dava heyecanlarının örtüştüğünü bildiğimi sanırdım… Oysa Dr. Naci Kutlay’ın olayı bu şekilde sunması benim gibi birçoklarını da hayrete düşürmüştür.
          Naci Kutlay’ın, bu olayı ve komployu en ince noktasına dek bildiğine inanıyorum. Peki, nasıl oluyor da anılarında bildiğinin tersini savunur görüntüsü sergiliyor?
        Kutlay’a kıyıp serzenişte bile bulunmak istemiyorum. Dr. Sait’in el yazması “12 Şubat 1960 Cuma” üst başlıklı “Bir tanem Kardeşim” Başlıklı hayattaki tek kız kardeşine, yazdığı mektubun da  Kutlay’a, dostluğunun  sıcaklığını buram buram yansıtan ilgili paragrafın anısı ile baş başa bırakmakla yetiniyorum:
“…Bu aybaşında İsmet’te Ankara’ya gelecektir. İşini artık terk edecek… Arkadaşım Dr. Naci’nin hanımı Azime Hanımın davetlisi olarak gelecek. Dr. Naci, halen mevkuftur ve en iyi arkadaşımdır. İstanbul’da bulunduğumuz zamanlar eşi Azime Hanım kendisini görmeye geldiğinde on gün kadar İsmetlerde kalmıştı. Bu itibarla birbirilerini gayet iyi tanıyorlar…”
Derin sevgilerimi yollar….hasretle gözlerinizden öperim.      Kardeşiniz Sait imza
                                                                                                             *

           Osman Aydın
       
“…Bende son derece kararlı, ihtiraslı, atak, aceleci bir kişiliğe sahip olduğu izlemini bırakmıştı.
        
Ankara da Gazi mahallesi’nde 14 kişi ile yaptığımız ilk toplantı ile partiyi kurup programını onayladık.
Dr. Şıvan, diyebilirim ki şimdiye dek tanıdığım en zeki insandı. Son derece zeki kıvrak bir zekaya ve güçlü bir belleğe sahipti. Azimli ve kararlıydı.
         
Güney Kürdistan’da süren kardeş kavgası ve yönetim sancıları devam ettiği sürece bu konuyu tartışmanın spekülasyonlara yol açacağı düşüncesiyle şimdilik susulması gerektiğini düşünüyorum. Dr. Şıvan’ın arkadaşı olmam, onunla siyasal mücadelede birlikte bulunmam, bazı konularda suskunluğun gerekliliğine inanıyorum..
        
Dr. Şıvan, Kürt siyasal tarihindeki yerini ve önemini hep koruyacak ve hep anılaşacaktır. O Kürtler için hiçbir fedakârlıktan kaçınmadı, yılmadı ama Kürtler ona ne ölçüde sahiplendi sormak gerekir (Dr. Şıvan, Kürt Millet Hareketleri ve Irak’ta Kürdistan İhtilali önsözünden s. 8-9).
          Osman Aydın için ilk kitabım   Dersim Civarik İKİ UÇLU YAŞAM da şunları yazmıştık:
Güney Kürdistan’da süren kardeş kavgası ve yönetim sancıları devam ettiği sürece bu konuyu tartışmanın spekülasyonlara yol açacağı düşüncesiyle şimdilik susulması gerektiğini düşünüyorum” belirlemesinde bulunur Bu belirlemenin aydın tavrı ile ne kadar bağdaştığı ya da “Kürt hareketi çıkarına” olduğu tartışmalı ve kuşkuludur. Aydın her koşulda tarihe karşı sorumlu ve aydınlatma diye esaslı bir görevi vardır. Bu sancıların bitmesine çokların ömrü yetmeyeceğine göre; tarihimiz, karanlık olaylar zincir ile devam eder durur. Yaşayacaklarımız ise çirkin tekerrür olur. Kürt Kürdün cesedini, kulağını, kelesini satacak kadar canavarlaşıyor.
         
Aradan  yıl geçti, Osman’ da bir ilerleme olmadığı gibi, tersine komplocuları yerenleri “Apocu” veya “PKK”cılıkla suçlaması mantığını, anlamak olanaksız. Anlaşılan şu ki, Dr. Şıvan Harekâtına katılanlardan Necmettin Büyükkaya dışında hiçbiri Dr. Şıvan’ın yaratıcılığı, atılganlığı, üretkenliği, dava azim ve kararlılığını algılayamadıkları için onu katillerin eline vermiş ve susmakla ayıplarını kamufle edeceklerini sanıyorlar.
       Düştükleri bu kötü durum karşısında bulunçları bulanık. Osman Aydın: Dr. Sait için: “O Kürtler için hiçbir fedakarlıktan kaçınmadı, yılmadı ama Kürtler ona ne ölçüde sahiplendi sormak gerekirdiyor.
İyi de bu sözünü ettiğin “Kürtlerden” önce, onunla Irak’a giden, sözde dava adamları, peşinde gittikleri liderini ölüme terkedip kaçışan,  yoldaş Kürtler dururken, kime ne soruyorsun Osman, Osmanlar demezler mi?
                                                                                                         *

        Kemal Burkay
       
Dr. Şıvan, sanırım 1969 yılı başlarıydı, eşi İsmet Hanım’la birlikte bölgede bir geziye çıkmıştı ve Tunceli’ye de uğradı, bana ve Gültekin’e konuk oldu. Yine sondaj yapıyordu. Konu açılınca aramızda hararetli bir tartışma oldu ve konuğum olduğu halde, kendimi tutamayıp onu maceracılıkla suçladım. Benden kırgın ayrıldı… Türkiye Kürdistanı’nda, özellikle güneydeki sınır illerinde, o dönem için küçümsenmeyecek bir ilişki ağı kurdu. Bu arada Türkiye KDP’ye üye oldu ve ayrı baş çektiği için, bir süre sonra Türkiye KDP genel sekreteri Sait Elçi ile ters düştü” (Kemal Burkay, Anılar Belgeler, cilt 1, s.227).
        Kemal Burkay sevdiğim, bazı yönleriyle de saygı duyduğum biri. Tanıdığım kadarıyla dürüst, namuslu yönleri yanında kindar ve kendinden başka beğenisi olmayan, bu nedenle yalnızlık çeken, katı bir kişilik.
        Frankfurt’ta gitmişken Özgür Politika bürosuna uğradım, Gazete ilgililerin birkaçı ile tanıştım, sohbet ediyoruz. İçlerinden biri “ Benim Dersim’den Portreler kitabında, Kemal Burkay’ı çok övdüğümü, göklere çıkardığım şeklinde bir tip eleştiride bulununca, son bir yazıma niçin yer verilmediğini anlamış ve şöyle demiştim: “Kemal Burkay, edebiyat dünyamızın iyi kalemlerinden ve Kürt olarak döneminin en güçlü Kürt şairidir. Dersim’in yüz aklarından biri, kimse bunu yadsınamaz. Ben Dersimden Portreler kitabımda “ Portresini” çizerken en çok edebiyat yönünü ile ele aldım, politik yönüne pek dokunmadım. Çünkü Kemelin politik yönü belirsizliğini koruyordu.
        
Bülent Ecevit’te iyi bir yazar, şair, ancak politikası ile Türkiye’yi tarihinde görülmemiş bir çıkmaza sürükledi. Şair olarak kalsaydı daha iyi olurdu. Burkay’ın politikada ki gidişatı, umarım Ecevit gibi bir çıkmaza, Kürtler için bir felakete neden olmaz” sözümü sürdürmüştüm. Burkay, sözünü ettiği tartışmayı nedense gizliyor
        Sanırım Haziran 1969’da, eşimle Isparta üzeri, Antalya’ya giderken, Isparta’da Dr. Sait’e uğradık. Dr. Sait, bana bir miktar para ve ilaç verdi. Sait Elçi’nin Antalya’da tutuklu ve hasta olduğunu ona vermemi rica etmişti, hatta tutukevi müdürüne de ayrı bir paket dolusu ilaç götürdük…
       Sait Elçiyi 49’lar olayından bu yana tanıyordum. Bingöl de ilkokulu bitirmem kimi akrabalarını tanımam arkadaşlığımızın çimentosu oldu. Diyarbakır’da kaldığım süreçte, Sait Elçi ile sıkça görüşüyorduk. Bir dost sohbetinde Elçi de Kemal Burkay biçiminde Dr. Sait’i, “maceracı, bencil, tavizci” şeklinde suçladığına tanık olmuştum.
           Ziyaretine gittiğim Antalya tutukevinde aniden beni görünce sevinçle sarıldı, kucakladı, öpüştükten sonra ilk sözü: “Hüseyin beni yanlış anlama iyi ki seni gördüm… şerefim dahil tüm inancımla seni temin ederim… bu memlekette eşek sürüsü kadar Kürt var… bir de bunları savunanlar var… Bu savunanlar içinde ilk kendime inanıyorum ikincisi Dr. Sait’tir… Yetişmiş, yetenekli, kişilikli, inançlı dava adamı… iki gözümün nuru doktor… Birkaç yıl önceki konuşmamdan dolayı şimdi utanıyorum… oh rahatladım” ( İki uçlu Yaşam, Peri Yayınları, 1998, s. 150).
    
Tatil dönüşü akrabam yargıçla Y.K.’yla birlikte Dr. Sait’e, uğradık. Ben Tunceli’ye gideceğimi söyleyince, Dr. beni bir köşeye çekti:
– Senden bir ricam var. Kimse duyurmayacağına inanıyorum. Geçenlerde Tunceli’ye gidişimde, Kemal, bana gereksiz yere: “Yusuf Azizoğlu ağa, sen bu zadegânlarla niye ilişki içindesin? Kürt halkını bunlar kurtarsaydı bu gün Kürt Sorunu diye bir sorun kalmazdı şeklinde bir tarizde bulundu. Sanırım seçim çalışmaları sinirlerini iyice germiş ki çok olumsuz davrandı. Bu arada bunu, politika malzemesi yaptığını, aleyhimde ileri geri konuştuğunu duyumsadım. Belki benim seçime gireceğimi düşünüyor. Benim, ne böyle bir çabam nede niyetim var. Namus sözü veriyorum seçime girmem, biz dostuz ve dost kalacağız. Lütfen bunları uygun bir dille kendisine ilet.
Ben Tunceli’ye gittiğimde Kemal’i gördüm ve Dr. Sait’in söylemlerini “bir elçi sıfatıyla” ilettim. Kemal bana:
– “Bana kimse maval okumasın, siz gidin kazancınıza bakın, Civarik’te Yusuf Kaçar’dan başka kimseye güvenim yok şeklinde uyumsuz davrandı.
Seçim boyunca kendisine maddi ve manavı yardımda bulunan O Yusuf Kaçar ki sonra kanser oldu ve ölüm döşeğinde “Kemal’i görmek istiyorum” arzusu dostlarınca kendisine iletilmesine karşın, Kemal bir kez olsun, ziyaret etmemiş, telefonla bile aramamıştı.
           Dr. Sait’te, köyümüzün büyüğü, saygı değer kişisi olan babalığı, Bertal Efendi’ye karşı çıkmış ve akrabalarına kendini seven sayanlara: “Beni sayıyor, seviyorsanız köyde, Kemal Burkay dışında kimseye bir oy kullanmayın, tek oyun başkasına kaymasını istemem” tavrını sergilemişti. Kemal, bu nedenle köylülerin birbirine girdiğini biliyor.
          Gelin şu işe bakın ki, dün sırf “ağa, bey” zadegân ilişkisi için, bir dost-dava arkadaşını evinden kovan ve konuğum olduğu halde, kendimi tutamayıp onu maceracılıkla suçladım. Benden kırgın ayrıldı… dediği bir kişi için bu gün bu “Ağa-Bey” zadegânların “komplo” ve düzmecelerini bildiği halde, bu Burkay’ı, O “Ağa-Bey” zadegânların alası ile birlikte görmek, komplo uyumlu sözler etmesini anlamakta zorlanıyorum.
          K. Burkay gibi, gölge adamı olmayı sevmeyen, direngen, dürüst birinin, Dr. Sait için; “…bu arada Türkiye KDP ye üye oldu ve ayrı baş çektiği için Sait Elçi ile ters düştü” demesi şaşırtıcı. Tümü ile saptırma. Bizim Dersim’in Kemal Burkay’ına ne oldu böyle! Kendi izinde yürüyecek adam bulamayınca kendisinin, önce karşı olduğu “ağa-bey” zadegân peşine takılması anlaşılır değil! Bunun, son yıllarda ki feodal “ağa-bey” zadegân tutkunluğuna, “Komplo” senaryosunu olumlama görüntü yaratmasının başka bir izahı olamaz.
          Kamal, bütün ısrarlara karşın, Dr Sait’in Türkiye KDP Başkan olmak istemeğini, ayrıca 1969 yılında Antalya’da Tutuklu bulunan Sait Elçi’ye, en çok maddi ve manevi yardımda bulunanın da, Dr. Sait olduğunu bilenlerden.
          Nitekim Komplo düzmecelerini yüklenen Şakir Epözdemir, Sait Elçi ile birlikte tutuklu bulunduğu Antalya’daki anılarından söz ederken, daha önceki söylemlerini unutarak, yani iki Sait’in bir birine “ters” değil, birlikte olduğunu şu sözlerle açıklıyor;
         “Sait Elçi, Dr. Şıvan’la anlaştıktan sonra bizi programdan çıkardı ve deyim yerinde ise Dr. Şıvan’ın resmen tuzağına düştü diyor… “(7/4/ 2006 Cemal Yılmazla söyleşi). Kemal Burkay gibi, inatçı dürüst birinin bildiği doğruları yanlış konuşlandırılması ve hatadan yanlıştan yana ağırlığını belirlemesi, 2o milyon Kürdü Başka ülkenin bir küçük molla ağsı peşine takmaya çalışanlara desteğini anlamakta zorlanıyorum. Kirletilmişlikten, çürümüşlük yanına yaklaşılmayan, pis kokan Orta doğu Kürt gölü suyunda zorunlu sarıldığı yılan, ne O’na nede Kürdü nede kendisini yar olur. Kemal’in bu yalnızlık çaresizlik durumunu seziyor ve bunun geçici olduğuna inanıyorum. Bu nedenle Kemal’e yanıtı, WAR dergisinde yayınlanan “Komplo” irdelemeleri ile Sait Aydoğmuş’a bırakalım:
           “Türkiye’de KDP” niçin kuruldu
           
Türkiye’de KDP’ye gelince bu parti daha sol, sosyalizme daha açık bir partiydi. Partinin lideri Dr. Şıvan’ın o sırada Türkiyede solcu sosyalistleri kucaklayan Türkiye İşçi Partisi’ne (TİP’e) üye olduğuna dair elimizde kesin bir belge yok. Ancak TİP içinde Dr. Şıvan’ın etkilediği ve Kürtlerden oluşan bir grup olduğunu biliyoruz. Bu grubun o sıralar içlerinde Dr. Tarık Ziya Ekinci, Mehmet Ali Aslan ve Kemal Burkay gibi Kürt kökenli yöneticilerinde bulunduğu TİP yöneticileri ile Kürt sorunu konusunda ciddi sayılabilecek görüş ayılıkları içinde oldukları anlaşılmaktadır. Kemal Burkay anılarında bu konuya açıklık getirecek bazı bilgiler verir. Burkay, 1970’te TİP’in 4. kongresine sunulan Kürt sorunu ile ilgili karar tasarısı konusunda Kürt Delegasyonu’nun kendi arasında bölündüğünü, kongreye, o zamanki yasalara göre biri daha “ılımlı” diğeri daha “sert” olan iki karar taslağının sunulmaya çalışıldığını ve bunları uzlaşmaya çalışıldığını belirterek şöyle der:
          
“ Söz konusu yan salonda ayaküstü bu konuyu konuştuk. Gerek Tarık Ziya, gerek ben, Kürt arkadaşları daha yumuşak bir karar taslağı üzerinde ikna etmeye çalıştık. Aslında ayni şeyi, özüne dokunmadan, daha değişik sözlerle ve yıldırımları o denli çekmeyecek biçimde dile getirmenin mümkün ve yararlı olduğunu, aksi halde daha sert bir kararın partiyi kapatılma riskiyle yüz yüze getirebileceğini, amacımızın ise elbet bu olmadığını söyleik. Ben arkadaşları ikna etmenin zor olmayacağını sanmıştım Oysa hiçte öyle olmadı. Çoğunluk öteki öteki karar tasarısından yana tavır koydu ve doğrusu beni şaşırttı. Bu sonucu beklemiyordum ve çok üzüldüm. Birçok arkadaşın bu katı tavrına ise bir anlam veremedim. Ne var ki politikada iyi niyetli, ama bir az da saf olduğumu o gün anladım. Meğer bizim TİP’te yıllardır birlikte kavga verdiğimiz Kürt yoldaşların önemli bölümü Dr. Şıvan tarafından örgütlenmişti ve buraya bu konuda hazırlıklı, örgüt olarak gelmişlerdi. Silvanlı Mahmut Okutucu, Muhterem Biçimi, Abdülkerim Ceylan bunlar asındaydı. Kongrede izlenecek tavır meğer önceden belirlenmişti. Partinin kapanması ise Şıvan’ı memnun ederdi.”
          
Dr. Şıvan’ın arkadaşlarının bu karar tasarısıyla maçları, Kemal Burkay’ın iddia ettiği gibi TİP’in kapanmasına neden olmak yerine, TİP’i Kürt sorunu konusunda daha radikal kararlar almaya zorlamaktır. Buda onların hem görevi hem de tabii haklarıdır. Aslında Dr. Şıvan arkadaşlarının anılan bu tutumu, partinin kapanmasına neden olmaktan çok onların daha o zamanda belli oranda örgütlü davrandıklarını ve politik düşünceleri itibariyle de artık TİP’in sınırlarını zorladıklarını ayrı bağımsız sol, Kürdistan’ı bir örgütlemenin içinde olduklarını gösterir.
          
O sırada Dr. Şıvan aldığı siyasal bir ceza nedeniyle Isparta’da sürgündeydi. Türk solu içinde, son olarak da TİP’teki Kürtler arasında yaşanan ideolojik-politik tartışmalar ve evrim, Şıvan grubunu Türk solu içindeki kadrolarını da çekerek Kürtlerin ayrı ve bağımsız örgütünü kurma noktasına getirmişti.
        
Kemal umudu şimdi başka yerde arıyor! Oysa şair K. Burkay ne demişti:
“İncisini ör
İncicini büyüt düşüncelerin
Ve düşün güzelliğini
Belki budur mutluluk”
                                                                                      *

          Canip Yıldırım
       
Av. Canip Yıldırım Orhan Miroğlu ile yaptığı söyleşide Dr. Sait Kırmızıtoprak’la ilgili şöyle konuşur:
        “Sait Kırmızıtoprak çok yetenekli, kabiliyetli bir çocuktu. Tıpta okurken İstanbul kenar mahallelerde ne kadar Alevi-Kürt ve Dersimli varsa hepsini örgütlemişti. Hastaların sorunlarıyla ilgileniyordu, Onlar de Sait’e adeta tapıyorlardı. Örgütçü bir ruhu vardı. Sait Kırmızıtoprak’ın bir ütopyası vardı Ceza evinden çıkınca Gevera’yı, Alberto Moravia’yı Gegis Debray’ı okumaya başladı. Kurtarılmış bölgelerin peşine düştü.
          
Sait Kırmızıtoprak sol tandanslı bir lider kapasitesine sahip bir adamdı. Çok okuyan ve halka girmesini bilen bir insandı.
           Kırmızıtoprak 49’lar içinde de adeta bir anti-tezdi Eski Kürt tezinin antitezi. Aydınlarla, okumuşlarla oturup sohbet ederek bu işin başarıya ulaşacağına inanmıyordu. Halkı örgütlemek, kendi safına çekmek… Bunu İstanbul’da çok iyi becerdiği gibi sürgün olarak yaşadığı Isparta’da becerdi.
         
Isparta’ya gittiğinde orada halkı örgütleyen, onları dinleyen ideal bir doktor oldu. Gece yarısı kendisini evinden alıp köylerine götürenler var O hayır demiyor hiçbir şekilde. O kadar halktan yana biri. Halkı nasıl devrimci saflara çekeriz, hep bunun hesabını yapar. Zaten Irak’a gitmek istemesinin altında yatanda bu düşüncedir. Doğusu batısıyla ezilen halkların sorunu, Onu için aynıydı Yani idealistti. 
          
Kırmızıtoprak Isparta’da olduğu sıralar, Sait Elçi Antalya’da tutukluydu. Elçi ciğerlerinden rahatsızdı, Dr Sait’in bir Volkswagen arabası vardı. Elçi’ye her pazar bu araba ile ilaç götürürdü. Sait Elçi KDP ye Yardım ediyor, destekliyordu. Kırmızıtoprak partiyi halka dayalı bir örgüt haline getirmek istiyordu. Öbür grup kimseler, bu düşünceye pek önem vermiyordu. Bu amaçla Türkiye’yi terk etti
           
Dr Sait hiçbir zaman için Irak’a geliyorum, kurtarılmış bir bölge ilan edeceğim demiyordu. Zaten bundan dolayı Dr. Sait’i tasfiye etmek istediler.
           
Barzani’nin Türkiye ile ilişkileri var. Türkiye Irak’ta Lojistik mücadelecine destek veriyor. Çünkü bölge ülkeleri, yani bir Kürt sorunu olan ülkeler kendi aralarında Kürtlere karşı birleşiyorlar, özel anlaşmalar bile yapıyorlar.
          
Barzani’nin gerek İran Şahı ile gerek Türkiye’ İnönü ile iyi geçinme siyaseti var. Buna Mecburdur. Aksi taktirde Irak’ta tutunması çok zor.  Barzani hiçbir zaman Türkiye ‘de bir hareket olmasını istemiyor. Bu hadiseden sonra çıkıp gelenler, hep sustular, hiç konuşmadılar. Oların tehdit edildiğini söylerlerdi, konuşmamaları için.
          
Sayın Canip Yıldırım’ın Dr. Sait’le yakın dostluğu bununla ilgili daha çok ilginç anıları olduğunu biliyorum sırası gelmişken Dr. Sait’in Isparta sürgün yaşanının çok renkli ve mücadele içinde geçtiği ile ilgili bir eklenti yapma gereğini duydum.
             Dr. Sait iyi bir toparlayıcı olduğunu en kötü koşullu bu sürgün yerinde bile göstermiş, devrimci niteliği ve yaklaşımı ile Isparta azılı medyası ve tabipler odasının bütün kötüleme ve engellemelerine karşın yılmamış hiç bilmediği tanımadığı köylüleri dolaşarak, yayınladığı bildirilerle bu köylüleri kendine çekmesini başarmış ve muayenehanesi köylerden gelen hastalarla dolup taşmıştı.
            Hasta bulamayan doktorlarla İnkılâp Gazetesi, bunu Isparta yöresi sorunu haline getirmeye çalışmış, “İlginç Bir Olay” başlığında günlerce yapılan devamlı yayınla halka ayrıca Milletvekillerine bakanlara hükümete kadar götürerek Dr. Sait’e karşı büyük bir kampanya başlatmıştı. Örneğin, 25 Kasım 1967 tarihli yıl 6 sayı 2281 sayılı sayısını ilk sayfasının altı sütün halinde söyle yazıyordu:
        Tescilli TÜRK’LÜK düşmanı Dr. Sait KIRMIZITOPRAK’ın dağıttığı beyanname muhitimizde infial uyandırdı.
Gerçek Milliyetçi vatandaşların hislerine tercüman olarak Kırmızıtoprak hakkında dava açmak için İlimizden 5, Burdur İlinden 4 Avukat gazetemizden vekâlet istedi…
          Bu olayla ilgili Dr. Sait’in kendisi Ankara’ya gelemediği için de genç eşi, Ankara’ya gelmiş. Bu iş için Sağlık Bakanıyla görüşmüş ve eşi, Dr. Sait üzerindeki haksız baskıyı kaldırmasını istemişti. Sağlık Bakanı da kendisine köylü desteğinden söz ederek bu destek karşısında devlet baskısı olmayacağı sözünü vermişti.
           Nitekim Dr. Sait Isparta’da kazandığı ile İstanbul Yeşilköy de bir daire almış edinmiş Irak’a öyle gitmişti. Ekmeğini taştan çıkarmasını bilen biriydi.
                                                                                                ***

          Yalnız Kalmak
        
Saitler Olayı’nın başlangıcından bu yana, bu olayın “bir komplo” olduğunu, kanıt yerine gösterdikleri tüm belgelerin de “sahte” ve “düzmece” olduğunda direnen tek kişiyim. Direnen tek kişiyim derken, bununla ne den üzüntü çektiğimi belirtmeye çalışıyorum.
         Başlangıçta, Kürt kamuoyu “Kürt Ulusal Hareketi” havasında öylesine aldatılmış, öylesine efsunlanmış ki ne desen ikna olmaz, inandırılmaz peklikteydi. Son birkaç yılda bazı gelişmeler ve büyük çapta değişimler oldu. Bunlardan Necmettin Büyükkaya’nın Kalemimden Sayfalar ile kardeşi Şerwan Büyükkaya’nın İlk Anlatım ve Diyar Nezan’ın İki Sait Hakkında Sesli Düşünme adlı eserleri bana ışık oldu.
         1973’te bu olayı araştırma, bilgi edinmek için gittiğim Almanya’da Konstat’ta bulunan, Dr. Sait’le ortak bir dostumuz, canciğer arkadaşımız, yakın köylümüz: K.Y. “KDP yalan mı söylüyor. Ellerinde Dr.un kendi el yazısı ile itirafı var. Haydi, parti yalan söyledi diyelim, Molla da mı yalan söylüyor? Doktor, bir hatadır yapmış cezası neyse çekmeli, bize durumu anlatıp sordular bizde istekleri olan” kısasa kısas” istemlerini olumladık, dürüstlük bunu gerektirir, seninki duygusallıktır, bu ulus işi, kişilerle kıyaslanmaz, gereği ne ise o yapılmalı “şeklinde bana dürüstlük dersi vermeye kalkışmıştı.
          Köln’de, Stuttgard’da, Berlin vs. yerden gelen Dr Sait’i tanıyan önceleri canı gibi seven, sayan, okumuş, yazar düşünce birliği içindeki dostları benzeri davranışları sergiliyor ve Dr Faik Savaş’ta olan “doktorun el yazması ifadesi ve itirafı” karşısında yapılacak bir şeyimiz yok diyorlardı. Bir hatadır, bir kazadır işlemiş, bir hareket, bir kaza için durdurulamaz, durdurulmamalı deniliyordu. Doktorun Bingöllü akrabası A.R.S. ve Yazar M.Ç.’nin bir dost sohbette aynı tavır sergilediklerini görünce şok olmuştum. Bunun doğru olmadığı, bir komplo olduğu, elden ele dolaştırdıkları ve Dr. Sait’in el yazısı denilen ifadelerin doktora ait olmadığı, sahte uydurulmuş olduğuna kimseyi inandıramıyordum.
          Bir çıkmazla karşı karşıyaydım. Danıştıklarımın tümüne yakını, beni Şakir Epözdemir, Ömer Çetin, Şerafettin Elçi ve Derweşe Sado’ya yönlendiriyordu… Derweş’e, her kes “devletin temsilcisi” diyordu. Şimdide ayni şeyi Şerafettin ve Şakir için de söyler oldular.
         O zamana kadar Kürtlerin içinde ikili oynayanların bu den fazla olduğunu, bu aymazlığın sınır ticareti yapanlar için kaçınılmaz bir hal aldığını, Irak, Suriye, İran’a gidip gelenlerin, sınır ticareti yapan ekseriyetin, gizli teşkilatlarla işbirliği yaptıklarını bilmiyordum.
        Ancak ben, “Derweşe Sado görevi neyse onu yapar”, düşüncesiyle görüşmeye gerek görmedim. Şakir’le, Ankara’da bir ortak arkadaşın aracılığı ile üç kez görüştüm. Üçünde de çelişkili, biri birini tutmayan, “Kaf Dağı”nın arkasındaki Dev’den her nasılsa kurtulmuş, korkulu bir haleti ruhiye paniği içinde, akıl almaz, hayali uydurmalar sergiliyordu. Doktoru tanıyanlar için bu söylemleri kabul etmek Şakir’e katlanmak kalay bir iş değildi. Bizi buluşturan arkadaşı tekrar gördüğümde bu adam “kafayı mı üşütmüş ne? “diye sorduğumu anımsıyorum. İkinci kez görüştüğümde aynı şeyleri değişlik şekilde ve mekân değiştirdiğine tanık oldum. Bunu önce şöyle anlatmıştın dediğimde “arkadaşım ben bu beklenmedik facia karşısında ne söylediğimi ne yaptığımı ne yapmam gerektiğini biliyor muyum?” Konuşmaktan zorlandığı her haline yansıyordu. Bulunç azabı içinde kıvranan bir haldeydi, ne ki bu psikolojiyi anlamak kolaydı.
            Ömer Çetin’le, Şerafettin Elçi’nin, trafik kazasında ölen oğlu için Ankara Hacıbayram Camisinde düzenlenen cenaze töreninde tanıştırıldım. Benden sıkıldı ve kaçamak yanıtlar verdi. “Benim bununla ilgili hazırlıklarım bitmek üzere orada gerçeği öğrenirsiniz” diye konuşmadı. Cenaze de olduğumuz için üstelemedim. Olaydan O’nun daha belli sıkılan daralan bir hali vardı, konuşmak istemiyordu. Bunu da normal bir bulunç (vicdan) sıkıntısına yordum. Sonra hiç karşılaşmadık. Bende arama gereğini duymadım.

          “Civarikli Brütüs”
         
38 den sonra, Dersim yöresinde Civarik köyü yetiştirdiği genç değerleri ile ünlüdür. Bunlardan bir de Dr. Sait’tir.
Beni en çok üzende bu yakın çevreden, Dr. Sait’i seven, anısı önünde saygıyla eğilen, ortak dostumuz, arkadaşımız, epey mürekkep yalamış Avrupa ya yerleşmiş bir gencimiz oldu. Niye derseniz Pir Sultan’ın; “Elin taşı deymez bana / bir dostun tek gülü yaralar beni” gül anlamında değil, Sezar’a arkadan saplanan Brutüs bıçağı oldu. Yaralı yüreğim de ikinci bir delik açtı…
            38 de Dr. Sait’le benim dede ailesinden 25 çocuk 12 kadın 14 erkek toplam 54 kişi sürgün diye yola çıkarılır on kilometre ilerde Ramazan Deresinde üzerine gaz dökülerek yakılır. Sanırım tek neden sürgün için devletin ayırdığı paranın yetmemesi ya da gelmemesi! Devriye değişir ve bu katlim gerçekleştirilir.
           Devlet sisli kayıtlarında bunlar görünmez. Bu hallerde devlet içindeki derin ırkçı erkin “astığı astık kestiği kestikti”. O zaman de kimsenin sesi soluğu çıkmamıştı. O günden bu güne bu köy halkının dili babadan oğla tutulmuş konuşamıyor! Bu nedenle olacak, Dr. Sait’i sevenlerin suskunluğunu korkmasını pek o kadar yadırgamıyorum!..
          Ancak bu suskunluktan yaralananlar oldu. Daha önce” Şıvancı” olan ve bu nedenle o tarihte doğan oğluna “Şıvan” adını veren bu küçüğüm, aile dostum arkadaşım bu genel suskunluktan yararlanarak otuz yıl sonra karşıma geçti. Daha önceleri solculuğu, toplumsal olaylara ilgisi Onun Med TV ekranlarında görünmesine olanak sağlamıştı.
           Sonra ne olduysa oldu., anlaşılmaz bir biçimde, birkaç kez tutuklanıp bırakıldıktan sonra, bu gün Kürt kamuoyunda Saitlerin katili olduğu belirtilen komplocu, teslimiyetçi parti ve düzenbazlarıyla bir olduğunu, “Saitler Olayı”nın baş mimarlarından Mesut Barzani’nin hizmetinde olduğuna tanık oluyoruz. “Bunu bir hatadır yapmış, anlar vazgeçer” diye de uzun sure sineye çektik. “Ölen öldü kalan sağlar bizim” diye Dadaloğlu’luk yaptık, yine olmadı. Bununla yetinmediler. İlle ki “Dr. Şıvan katildir” arsızlığı başlatıldı. “Sahte” belgeler yayınlanmaya, komployu yeniden olumlama çabaları belirdi. Bu çabalara bu dostumun da kaynaklık ettiğine tanık olunca üzüntümden hasta oldum. Bu aile dostunu uyarma zorunda kaldım: “hiçbir neden en hafif anlamı ile Dr. Şıvan katiline yardımı bir Civarikli için hoş görmez. Dr. Sait’i karalayan, katil gösteren hiçbir çalışma masum görülmez. Kasıt yok biliyorum. Ancak bunun devamı Civarikli için onursuzluk, aymazlık, gaflet olur” ve bu hata için Civariklilerden özür dilemesini bu katillerle işbirliğini içine olmadığını açıklamasını istedim Bu güne değin ne böyle bir açıklama yaptı nede Dr. Sait’in akraba ve dostlarından böyle bir özür diledi.
             Bununla da yetinmedi köyümüzün adını kullanarak Almanya’da bir dernek kurdular. Bunu derneği İstanbul’da kurulan aynı köyün aynı isimli derneğinden ayrı tutmakta halen direniyorlar. Anlaşılıyor ki Almanya’daki dernek adına Almanlardan topladığı parayı, “Saitler Komplosu” mimarı Dr. Şıvan’ın katili KDP ve hizmetine sunuluyor. Oysa Kendi köyün ne doğru dürüst bir yol, ne bir gelişim ne sosyal varlık nede bir okulu var.
            Benim yalnız kalışım Kürt sitelerinin yazılarıma yer vermemesi son iki yılda, komplocu çevreyi yeniden harekete geçirdi. Dr Şıvan’ın “Sait Elçi’yi ben öldürdüm, suçluyum, KDP’nin vereceği her türlü cezayı kabul ediyorum” vs. şeklindeki açık teslimiyetçiliği ile düzmecelerin kamuoyunda olumlama çabalarına girişimleri arttı. Bu sahte belgelerle Kitaplar basıldı, siteler kuşatıldı. Bunlardan biride ikircikli davranan Sait Aydoğmuş. Kaynaklık yapanda “ sahte” belgeleri gönderende yukarı da sözü edilen Dr. Sait’le ortak can ciğer dostumuz arkadaşımız, doktordan çok şey öğrenen küçüğümüz.
           Sait Aydoğmuş, Saitler Olayını, kaçınılmaz ipuçları ile açıklarken suçu birilerine yükleyip birilerini koruması, öbür yandan da; ya Dr. Şıvan ile Çeko’nun ve varsa diğer birkaç kişinin Sait Elçi’yi Mehemede Bege’yi ve Abdullatif Savaşı kurşuna dizmesi vahşet değil midir sorusu (us)ta soru işareti bırakan, önceki kanıt bulguları, açıkladıklarıyla çelişiyor. “Dr. Sait, Sait Elçi’yi öldürme vahşetinden” söz etmesinin oluşturduğu belirsizlikle komplo senaryosunu olumlaştırmaya çalışıyor. Nitekim Bilirkişi Raporunu edindikten sonra bu sözünü ettiğim yazılarını, Server Büyükkaya’nın “İlk Anlatım” kitabına aktardığı yazısını geri çekti. Sanırım bu ikircikli davranışın bir nedeni de benim dostumun, “doğru” sanıp verdiği Eshad Xoşveri başlıklı sahte belgedir. Benim, bu belgelerin doğru olmadığını tümüyle sahte olduğunu defalarca uyarma çabam boşunaymış!. Dostumun gözü bende gönlü kulağı “Komplo” kuşlarındaymış.
          Dostum bununla yetinmedi bani: “…bu olayı istediğin kişiler huzurunda istediği yerde tartışmaya” çağırdı.
Ben, “Dr. Sait’in yakın dostları arasında” böyle anlamsız bir tartışma, öncelikle Doktorun değeri ve değer yargıları yönünde uygunsuz, en azından anısına saygısızlık olduğunu, Onu tanımamak anlamına geleceğini” belirttim. Doktorun çocukluktan arkadaşı olduğumu, el yazısının yanında, tümce kuruluşunu, kime ne söyleyip neyi söylemeyeceğine vakıf olduğumu ilettim. Ellerinde bulunan belgelerin bende de olduğunu bunların başkalarınca yazıldığını, inceleme, doğrulanma gereği yerine getirildiğinde, zaten Dr. Sait’in İki dostu, arkadaşı, akrabası arasında böyle bir tartışmayı gerektirecek bir konunun kendinden ortadan kalkacağından kendisine söz ettim. Detaylara girmiyor onlar hatasıyla doğrusuyla aramız kalsın kaldı ki ben “Civarikli Gençler İmajı” ağabeyleriyim!
            Sonunda benim ısrarımdan usanıp ( bana karşı kullanmak içinde olsa); “Doktorun kendi el yazısı ile itirafı ve ifadesi ile birlikte diğer bazı “belgeleri” bulundukları Almanya’da Mannheim Üniversitesine inceletmeye verdiler.
            Bu Üniversite Akademik heyetinin 27/ Eylül/ 2005 tarihinde kesinleştirdiği 41 sayfalık “Bilirkişi Raporu, bu belgelerin Dr. Şıvan’a (Sait Kırmızıtoprak’a) ait olmadığını, başka biri tarafından yazıldığını ortaya çıkardı.
           Benim, bu yakın, bir aile içi bireyleri arsındaki bir çatışmadan söz edişim; “Saitler Olayı” kurgusunda amaçlanan tahribatın sınırlarını göstermek içindir. Bu “komplo” mucidinin amaçladığı, aile bireylerine, Kürt liderliğine varıncaya dek tüm Kütleri karşı karşıya getirmek, çatıştırmak. İşte bir hain kurgunun etkisi, Kürtleri; sağ-sol, Suni- Alevi, Kırmanc-Kurmanc, Zaza-Dersimi vs hepsini sahte, ilkel, uydurma metotlarla bir birine saldırtıyor.
           Ne acı ki, Kürtlerin bu parçalanışının başını Kürt Liderliği ve Partisi çekiyor. Kürt düşmanları, Kürtleri, yine Kürtler eliyle şah damarına girerek zehirliyorlar.
            Bilirkişi Raporu neticesinin beni doğrulaması, haklı çıkışımdan çok, umutları incinen Kürt halkı ve yurtseveri, Sünni-Alevi, Kurmanc-Zaza’sı ile gerçeği öğrenmesi ve bundan dersler çıkarması önemli.

Arama

ARŞİV

Nisan 2018
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Mar    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30  
Ziyaretçi Sayısı: