34- Cemal Süreya

CEMAL SÜREYA           

               Asıl adı Cemalettin Seber’dir. 1938 yılında aile bireyleriyle, “bir yük vagonuna hükü­met zoruyla bindirilmiş”, 1937 yılında Bilecik’e sürgün edilmiş.
               Cemalettin Seber’in dedesi Kamer Bey, Pü­lümür’ün Karsanan aşiretinden. Babaannesi Ha­tice Hanım varlıklı bir kadın. Aile, olanaklarını değerlendirmek için Erzincan’a yerleşir.
               Seber, 1931 yılında Erzincan’da doğdu. İlk ve Ortaokul öğrenimini, sürgün yeri Bilecik’te bitirdikten sonra Haydarpaşa Lisesi’nde yatılı okuma hakkını kazandı. Haydarpaşa Lisesi’nden sonra, Ankara Maliye Mektebi’ne girdi.
                Cemalettin Seber, Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni 1954 yılında bitirdi. Söğüt’e maliye memu­ru olarak atandı. Maliye Bakanlığı’nda müfettiş oldu. 1965 yılında görevinden ayrıldı, İstanbul’a giderek Papirüs dergisini çıkardı. Çeviri yağa­rak yaşamını sürdürmeyi düşünüyordu. Başarılı olamadı. Tekrar, Ankara’da aynı göreve döndü. 1975-76’da İstanbul Darphane Müdürlüğü göre­vinde bulundu. Dönemin siyasal iktidarına ters düştü, emekli oldu.
            İlk şiiri, 1953 yılında, Ankara’da Mülkiye dergisinde çıktı. Cemal Süreya, Osman Mazlum, Suna Gün ve S. Gün imzalarıyla şi­ir, şiirler üzerine eleştiri yazılarıyla, aranan yazar oldu. Ankara’da Vecihi Timuroğlu, Öner Ünalan ve Ahmet Say’la birlikte “Türkiye Yazılari’nı  çıkardı.
           İlk kitabı “Üvercinka(1958) ile Yeditepe Şiir Armağanı’nı kazanır. Bundan son­ra Göçebe (Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü), Beni Öp Sonra Doğur, Güz Bitiği, Sıcak Nal, Uçurumda Açan, Şapkam Dolu Çiçekle (Behçet Necatigil Şiir Ödülü), Günübir-lik (Behçet Necatigil Şiir Ödülü); ölümünden sonra eşine yazdığı, On üç Günün Mek­tupları, 99 Yüz, Folklor Şiire Düşman, Uzat Saçlarını Frigya, Papirüsten Başyazılar, Aritmetik tyi Kuşlar Pekiyi, Cemal Süreya Arşivi adlı yapıtları yayımlandı. Şiirleri, Sevda Sözleri adıyla toplandı.
            Cemalettin Seber’in, “Dersim’in karalı  38 yılında” nasıl kurtulduğu bilinmez. Ancak 8 yaşında yaşadığı, gördükleri, içinden Munzur ve Harçik Deresi’nin kırmızı aktığı “Dersim”, bütün gîziyle onun çocuk yüreğinde canlı kaldı. Ölümüne dek bun­lardan kimseye bir tek söz-etmedi.
            “Yakasındakocaman bir düğme / Sevinci birleştiren acıyı “, kimliğine siper etti. “Dersim 38 kaosunu” yaşayan Cemalettin Seber’i Dersim’le birlikte “yok” saydı. Sürgün yerindeki adı; “Cemal Sureya” oldu. İç dünyasıyla  çatışan bu korku; takma isim, gizli kimlik, şiirlerine yansıtılamayan gerçekler  ve söylemlerindeki düşünce, yaşamındaki aykırıları oluşturdu. Cemal Süreya, ölümüne dek kendini bulamadı.  Cemalettin Seber’le buluşamadı. Nedeni  Dersim Vahşeti travmasıdır. 
              Ölümünden soma, yakın dostu Mehdi Yazıcı; “Cemal Süreya zaman zaman Türk  edebiyatında isim yapmış Kürt kökenli şair, öykücü ve romancıları tek tek saymakta çok zevk alırdı. Ancak hiçbir şekilde kendisinin Tuncelili olduğunu daha açık bir deyimle  Kürt olduğunu söylememişti. Bu gerçeği ilk kez 2000’e Doğru Dergisi’nde okudum” diye yazar. Ölümünden sonra bulunan günlüklerinde, “Dersimli olduğum için çok yaşayacağımdan korkuyorlar” notu bulundu (Nursel Duruel-Feyza Perinçek, Cemal Süreya Arşivi)
             Cemal Süreya’ya göre şiir: “Anayasaya aykırı, doğanın ahlâkı kovduğu yerde,  yasadışıdır” der. Bu, onu şiirde öyküden kaçınmaya, çarpıcı yoğun, imge adacıklarından oluşan bir söz sanatına yöneltti. İle karşılanan ilk yapıtı Üvercinka dır.
              Günümüzün değerli yazın öğretmeni, şair Mehmet Aydın’ın, Cemal Süreya’ı “Şairlerden izler” adlı kitabında yalın, kuramlı Türkçe ile betimlemesi, bizim, Cemal Süreya’yı daha iyi algılamamızı sağlar:

              “Katı Çemberlerin Kırıcısı Cemal Süreya:
               Cemal Süreya, edebiyat dünyasına 1947-1950 yılları arasında daha Haydarpaşa Lisesi’nde öğrenciyken aruzla birtakım şiirler yazarak girdi. ‘Şarkısı Beyaz’ adlı ilk şiirini 1953 ‘te Mülkiye dergisinde yayımladı. Onun edebiyat çevrelerine asıl adını duyurması  ise, “İkinci Yeni hareket’iyle, gerçek sanat niteliği taşıyan 1954-1956 yılla içindeki şiirlerinin Yeditepe, Yenilik ve Açık Oturum gibi dergilerde görülmesinde sonradır. Ad babalığını eleştirmen Muzaffer Erdost’un yaptığı İkinci Yeni Akım 1955’li yıllarda başlamıştır. Cemal Süreya, bu hareketin en etkin kurucu üyeleri arasındadır.
              Garipçiler Akımına bir tepki olarak doğan bu yeni hareket, şiirde imgeye, yazınsal sanatlara, biçime, bireysel dile ve lirizme yeniden dönüyordu. Kurucu şairler, Birinci Yeniciler’in elinde artık tıkanmaya yüz tutmuş şiiri, usun denetiminden, anlam dan, nükte ve şaşırtmalarla folklordan, toplum sorunlarından uzaklaştırmayı ve soyutlamayı amaçlıyorlardı.
            Oktay Rifat, Turgut Uyar, İlhan Berk, Edip Cansever, Ece  Ayhan, Ülkü Tamer, Sezai Karakoç, Tevffik Akdağ ve Yılmaz Gruda gibi öncüler için de yer alan C. Süreya; şiir alanındaki ilk denemelerinde özellikle duyguyla çağrışım lara yaslanıyor ve yoksul kitleler yerine daha çok aydın azınlığa sesleniyordu.
            İlk şiirlerinde biçim kaygısı ağır basan C. Süreya’nın daha sonraki ürünlerinde insani öze, yeni söyleyişlere, diplerde belirginleşen tarih içindeki uygarlıklara ve varoluşlara yöneldiği görülür.         
            En başlarda sanatçı, Türkiye ‘de yaşanan çok partili demokratik döneme değin ye­ni insanın davranışları ve beğenilerinin biçimlendirilmesini işlemiştir. Eskinin sert, katı kurallı ilişkileri yerine yeninin daha yumuşak, daha ince ve sevecen ilişkilerini yansıtmıştır. Kimi alanlardaki toplumsal değişimlere parmak basar. Şiirlerinin içeri­ğine uygun biçimleri de birlikte getirmiştir. Psikolojik öznel ile özgün nesnel verileri bir arada vermiştir. Kendisini, İkinci Yeni’nin aşırılığa kaçan çağcıl uyumsuzluğu ile görüntüler boğuntusuna düşürmez.
            Kısa sürede yıldızı birden parlayan C. Süreya, gerçekçiliği ve cinselliği çok boyut­lu olarak ele alıp onu her yönüyle zenginleştirmiştir. Çarpıcı, yeni anlatım biçimleri­ne yönelir: ‘Bulutu kestiler bulut üç parça / Kanım yere aktı bulut üç parça / iki gemiyiciynen Van Gogh’dan aşırılmış /Bir kadının yüzü ha ha ha‘ (Dalga, Üvercinka, s. 15) Sanatsal imgelerin kuruluşuna yeni yöntemler getirmeyi dener. Öte yanda geç­mişle olan bağlarını büsbütün koparmaz.  Sanatsal kalıtımlardan yer yer yararlanma­sını bilir. Buna, 18. yy. Cıvan şairlerinden Nedim’in anlatım kıvraklığı, erotizmi ve dildeki yerellik akımına özgü yönsemeler ve duyarlıkları örnek gösterilebilir. Onları çağdaş verilerle bütünleştirir. Özellikle estetik sınırları zorlar. Böylece insan, gerçek ve sanat yöntemi kavramlarına birtakım yenilikler getirir. Olaylara, nesnelere ve iliş­kilere iyimser olarak bakar.
          O, başlangıçtan beri kenter sanatının gizemcilik, korku ve yabancılaşmayı öngö­ren konularına pek ilgi duymadı. Tarihin akışına, doğru tanılar koyarak değimlerini belirttiyse de, onların insanlarca değiştirilebileceği gerçeğini nedense vurgulamadı. Yalnızca saptamalarla yetindi. İnsanın kurtuluş ve mutluluğunu, erotik ve Freud’a yö­nelik ilişkilerde aradı. Daha çok Epiküryen bir hazzı yeğleyip onu öne çıkardı. Top­lumsal çatışmalardan bilerek, bilinçle uzak kaldı. Bununla birlikte edebiyatın kendi­ne özgü niteliklerini, en belirgin biçimde gün ışığına çıkarmıştır. Doğal olanı sık sık yeniden çözümleyip biçimlendirdi. Bu tutumuyla da yaşamı geniş boyutlarıyla açıkla­ma ve yargılama yoluna gitti. Sanatsal anlatıma çeşitlilikler getirdi.
           C. Süreya ‘da sürekli bir ikilem de vardır: Yalınlıkla yoğunluk, düzyazı ile şiir, bü­tün ile parça, konuşma dili ile kültür dili, somutla soyut ve bireysel görüşle toplumsal görüş iç içe ve bir arada yansır. Bu tutumu, bir geçiş döneminde yetişmiş olmasından ileri geliyor sanırım. Nitekim, Varlık dergisinin Mart 1983 sayısında Tomris Uyar’ın yönettiği bir söyleşideki sorulara verdiği yanıtta, bu özelliğini kendisi de açıklar: ‘Ben düşüncelerimde bir çelişkiye düştüm. Yazdığım şiirle düşüncem arasında bir mesafe belirdiğini gördüm. Düşünün, çıkışımızda bile hepimiz toplumcu şiiri, daha doğrusu toplumcu değerleri seven, onlara bağlı kişilerdik, ama önümüze konan şiir bizi doyur­madığı için başka kapılar açmaya çalıştık. Bu kapılar, İkinci Yeni’nin sonradan ya­pılmış, o gün yapılmış tanımlarında sözü geçen kapalı öğeler değildi; şiir her şeyi söyleyebilmek sanatıydı, her şeyi açabilmek sanatıydı. Yanlış eleştiri, bizi  -ya da beni- ne bileyim… düşüncelerimden çok şiirimi geliştirme yönünde etkiledi; belki biraz da dü­şüncelerimi altta bırakarak şiirimi geliştirme zorunda bıraktı. Benim için bir çelişkiy­di bu herhal. Belki öbür türlü de yapamazdım. Ama düşüncelerimle şiirim arasında kopma gibi bir şey oldu; ve bu benim için bir bunalımdır diye düşündüm. Sonradan şöyle düşünmeye başladım: Ben neysem, şiirim de o zaten. Ve şiirimi seçtim. Düşün­celerim eskisi gibi, ama şiirim bir noktaya gelmiş, demek ben buymuşum. Şimdi yaşı­mız elliyi geçti. Kısaca, şiirden uzaklaşmamı, düzyazıyla çok uğraşmamın yanında, bir de bu nedene bağlıyorum” (s.16)    
           Görülüyor ki, C. Süreya, şiirin bağımsızlığı ve estetiği uğruna, düşüncelerinden epeyce özveride bulunuyor. Sanatçı, 1959 yılında Yeditepe Şiir Armağanı alan Üvercinka adlı yapıtında, her şeyi söyleyebilmek yolunu tutar. Hatta yapıtın sonlarına doğ­ru toplumcu temalara da yönelir. ‘Afrika’ adlı parçada, yayılmacı devletlerce denge­ler bozulmasın diye Afrika ulusları ve halklarının uyanış kıpırtılarının önlenmeye ça­lışıldığına değinir. ‘Onların Yani izin’de  birtakım savsözler ve din sömürüsü ile bi­zim toplumumuzun, kendi yazgısına bırakılması çabaları anlatılır.
         ‘Bun’da, kendileri Hıristiyan oldukları halde, renklerinden dolayı beyazlarca horlanan, kimi zaman da linç edilmekten geri kalmayan zenci sorunlarına eğilir. Ne var ki, bu tür konulara yal­nızca şöyle bir değinip geçer. Hatta bu tip sorunlara, sakınımlı  ve çekingen olarak yaklaşır: ‘Elim geçiyor aptaldan /Kapital /(…) Çekingen mahzun açılan bunu bilmi­yorum’ (s.53)
           1966 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü’nü alan Göçebe adlı yapıtında, tarihin derin­liklerine ve Anadolu insanına ayna tutar. Beni Öp Sonra Doğur Beni’de evrensel ko­nulara uzanır ve yaşadığı çağı geniş bir görüngü içinde ele alır. Uçurumda Açan adı­nı verdiği son dönem ürünlerinde ise, bakışlarını yeniden kendisine ve yakın çevresi­ne çevirir.
            C. Süreya’nın bütün şiir kitaplarında ağır basan ve en belirgin olan yan, kadın dünyasının her türlü boyutlarıyla yansıtılıp tanıtılmış olmasıdır. Özellikle kadının bir­çok yönlerinden, dişilik yanı ön planda tutulmuştur. Onun fiziksel yapısı ve davranış­ları ayrı ayrı ele alınır. Kadının yüzü resim tablolarına, gözleri güneş sarnıcı ve gözistana, elleri devinekli trenlere, eti dokundukça çoğalan varlıklara, bacakları aslan heykellerine, boynu kuğulara, çözülmüş saçları uçan güvercinlere, göğsü elma ve portakala, uçları kuşlara, kabarıklığı gökyüzüne benzetilir. Geceyi, çiçekleri, gülü, ağacı, deniz ve nehirleri kadının simgesi olarak işler. Onların davranışlarını dile ge­tirirken sevişken, garip, huysuz, utançlı, günahlı, çekingen, alıngan, umutsuz sevdala­ra kapılmış, çocuksu, incelik dolu, konuşkan, yürekli, güleç, kıvıl kıvıl ve ellerinde gü­zel kadehler tutan yanlarına değinir.
             Sanatçı, cinselliği şiirleştirirken asla pomoya düşmez. Bu konuyu ince, duyarlı, olumlu, özgün ve erotik bir yaklaşımla dile getirir. Şiire yansıyan duygular, işlenmiş ve eğitimden geçmiştir. O, coşkuları ürperti içinde verebilmek için ilişkileri genellik­le gizli ve  kapalı tutar. Kimi örgenlere birden çok görevler yükler. Sözgelimi dudağın öpülme, gülümseme ve güzel konuşma  gibi çok yönlü işlevlerini belirir. Onun çirkin­liğe hiç tahammülü yoktur. Kadınlığa karşı o denli saygı duyar ki, çirkince bir kadı­nın eksikliklerini bile şiirlerinde başka güzelliklerle tamamlar: ‘Ben nerde bir çift göz gördümse / Tuttum onu güzelce sana tamamladım‘ (Üvercinka, s. 17) Her türlü çirkin­liklerin üzüntüsünü de kafayı çekerek ya da sevişerek gidermeye çalışır.
              O, törelerin baskısı altındaki tutsak kadını, gizli ilişkiler içindeki serüvenci kadı­nı, eşiyle bütünleşmiş mutlu kadını ayrı ayrı kendi dünyaları içinde yansıtır. A. Gi­de ‘in görüşlerine katılarak, tutkuların dizginlenmesini değil, alabildiğine başıboş bı­rakılmasını öngörür: ‘Bir kez daha sür hayvanlarını üstüme üstüme’ (Göçebe, s.9)
           Kentsoylu dünyası ile kapıcı dünyasının çelişkileri karşı karşıya getirilir. İstan­bul’un en seçkin semtlerinden olan Cihangir’de üst kattaki apartman dairelerinde oturanlarla, bodrum katta oturan kapıcı ve karısını ele alır. Üsttekiler, çılgınca eğle­nirlerken, Kapıcı Hamza da karısı Leyla ile dar olanaklı barınaklarında sevişme yo­lunu tutarlar.
           ‘Nehirler Boyunca Kadınlar Gördüm’ (Üvercinka, s.45) adlı şiirinde, Anadolu ka­dınlarını nehirlere benzetir. Batı ve Orta Anadolu kadınını Sakarya, Doğu ve Kara­deniz kadınını Kızılırmak, Güney ve Güneydoğu Anadolu kadınını da Dicle nehriyle simgeleştirir. Her bölgenin kadınlarını, gerçeğe uygun özellikleriyle belirtir. Sakarya çevresindeki kadınların çoğu umutsuz sevda içindedirler. Eğer sevdikleri olursa onla­ra içtenlikle her şeylerini verirler. Geçim sıkıntısı, doktorsuzluk, sık doğumlar ve sağ­lıksız çalışmalar yüzünden bozkırda seyrele seyrele yaşarlar.
         Kızılırmak çevresindekilerin kafaları karanlıkta bırakılmış olup, bedenlerinin bir yanları örtük, bir yanları yalbırdaktır. Umarsızlıktan çoğunun gözleri büyüdüğü için insana dokunaklılık ve ürkütücülük verirler. Pek çoğu da taş toprak arasında yaşar­lar.
            Dicle çevresindeki kadınlar, yanaklarında gülkurusu gibi şark çıbanı izi taşırlar. Onların örtük yüzlerinin aralığından güneye özgü baygın ve büyülü gözleri görünür. Bütün bunların genelde ortak özellikleri vardır.  Kadın-erkek eşitsizliğinden dolayı ödevleri hep yenilmektir. Hepsi de bıçakla kemik ve susmakla ağlamak arasında ya­şarlar.
              Bu arada şair, bir tek dize ile koca bir bozkırın tablosunu çizer: ‘Büyük bir gök­yüzü git allahım git‘ (Üvercinka, s.46) Yinelemeleri işlevsel olarak kullanır: ‘Ellerin beyaz tekrar beyaz tekrar beyaz’ (s.7) Yer yer bohemizme kaçar: ‘Her akşam sokak ortasında öldükçe / Önümü arkamı bilmiyorum‘ (s.6) Acı, sevinç, sitem, küskünlük, kıskançlık, mutluluk ve çılgınlık gibi duyguları bir arada yaşar. Her türlü önyargı ve yerleşik değerlere kuşkuyla bakar. Hatta onlara kimi yerde başkaldırıcı bir tavır takınır.
             C. Süreya ‘nın şiirlerinde devini ve ironi büyük yer tutar. Gülmece çizgisi, yergiye ve alaya kaçmayan ince bir ironiye dayanır. Eylem ve deviniyi ezgiyle bütünleş Sevgiliyi okşayan parmaklarını, onların üstlerine konmuş bir kuşun uzun uzun ötüşüne benzetir. Kendisine karşı da yer yer narsistik bir duygu taşımaktadır. Aşk dolu gözlerinin ışıltısını “bakımsız mavi“, konuşma inceliklerini “güzel laflı lstanbullar biçiminde niteler, İlişkilerinde en belirgin duygu ise sitemdir.
            Gülü, sokağa düşmüş bir kadınla simgeler. Kendi kendine, yaşam kadınının kandırılışının öcünü almayı tasarlar. Bu duygu, kolunu kanadını kırıp bir kan ve kıyamet olursa da her şey geçmiş, olay artık çok çiğnenen bir yol durumunu almıştır.  Bu kez de o duygu, içinde durmadan çınlayan bir buruk ezgi olup çıkar: ‘Gülü alıyorum yüzüme sürüyorum  / her nasılsa sokağa düşmüş / Kolumu kanadımı kırıyorum / Bir kan oluyor bir kıyamet bir çalgı / Ve zurnanın ucunda yepyeni bir çingene‘ (Üvercinka  s.7)
           Şair, varlıklar arasında türlü değiştirimler yapar: ‘Görünce kamaştı da dişlerim (Göçebe, s.37) ‘Üçgenler” adlı şiirinde toplumsal sancıların, bilimsel verileri bile geride  bıraktığına değinir. Aralarında ortak noktalar bulunan toplumdaki üç ayrı insanı ele alır. İşsiz  Ali, kendisini isteyiciliğe dek düşürür. Yaşam kadını, etini satarak yaşamını  sağlar. Yoksul çalgıcı ise sanat coşkusunun verdiği güçle onurunu hep ayakta tutar. Şiir sanatını zaman zaman resim ve müzikle bütünleştirir. Genellikle şiirleri son dizelerini sürprizlerle bitirir.
          C. Süreya, estetik zenginlik ve çarpıcılık sağlamak için dolayımlı, devrik ve çok anlamlı söyleyişlerden yararlanır. Aliterasyonlara ve uzak çağrışımlara yer verir. . Halk deyimleri ve işlevsel yinelemelere başvurur. Konuya uygun, yerinde ritimler kullanır. Somut + somut, somut + soyut, soyut + somut, soyut + soyut biçiminde imge uygular. Biçimle birlikte özü de geliştirir.
            Şu örnekler, sanatçının biçemine az çok ışık tutacak niteliktedir: ‘Kırmızı bir kuştur  soluğum‘ (Üvercinka, s.5), ‘Bir daldır uykusuzluk’, ‘Yüzünün sesi / hüznün kuşları  / masmavi yanardı sesin’ »
         
Dizelerini aliterasyonlarla kurar: ‘Şu karangu şu acayip şu ayali aşkın’ (Geçebe s.7), ‘Saat Çini vurdu birden: Pirinççç’ (Göçebe, s.6) Sözcükleri kimi yerde çok anlamlı  ve dolayımlı olarak kullanır: ‘Ay kana kana batıyor’ (1- Kana batıyor, 2- Işı boğulmuş, dolunay biçiminde batıyor. (Göçebe, s.31), ‘Ama yok alan heykelleri var köpek’ (Üvercinka, s.41), ‘Ben ömrümde aşk nedir bilmedim /Süheyla’yı saymazsan  ha ha ha’ (Üvercinka, s.16)
           Cemal Süreya, edebiyatımızda deneme, çeviri, eleştiri ve^günceleriyle de ün ya mıştır. Şapkam Dolu Çiçekle ile Günübirlik adlı yapıtlarında topladığı deneme eleştirilerinde, kavramsal gerçekleri parça parça verir. Gene de onları dağıtmaz. Aralarında alttan alta bir bağ kurmaya çalışır. Kimi zaman ayrıntılara kaçtığı olur. Bu ayrıntılar, bütünün içinde çok tutarlı saptamaları da içerir. Bu tip çalışmalarında, zaman zaman yerelden evrensele de uzandığı görülür. Tevfik Fikret, Yahya Kemal ve Orhan Veli gibi toplumda ün yapmış değerleri acımasızca ve doğru olarak silkeler.
           Süreya, eleştiri konusu yaptığı dilci ya da sanatçıları, yalnız getirdikleri değerler açısından değil; etkilenim, etkileyiş ve çağına yaklaşımı yönünden de ele alır. Yazıla­rının değerlemelerinde, belli belirsiz kendi görüş ve duygularını da gündeme soktuğu olur. Denemelerini, yer yer dil ve yazın planından düşün ve politika planına da kay­dırır. Kısa değiniler biçiminde, Milliyet Sanat ve Gösteri dergilerinde süreli olarak yayımladığı güncelerinde, doğru saptamalar yapıp bu arada önemli bir yazınsal ger­çeğe ya da olaya ışık tutar. (…)”  ( Şiirlerden izler.)
            Cumhuriyetin özgürlük havasında küreklere asılan şairlerimiz, kısa sürede sahile, hatta sahilin gerilerine çekilmek zorunda bırakılır. Nazım Hikmet’in başına gelenler, edebiyat hatta dolayısıyla sanat dünyamızı iyice sarsar. Şiirin soluğu “özgür anlatım ” ya­nında, toplumsallığa  ezilmiş, yoksul kesimlerin sorunlarına getirilen sakınca, şairlik sanatının çemberini iyice daraltır ve şairi ikilem içine sokar. “Devlet Şairliği’ni  ya­pamayanlar, meyhaneye yönelir. Cemal Süreya bu dönemde daraltılan şiir çemberini kıran, “İkinci Yeni Akım’ın gözde şairlerindendir.
           Ancak bu akımın da kendine özgü, özgür olduğu söylenemez. Şiirin, iki akım ara­sında yozlaştığı görülür. Şiire yeni imge bulamayanlar; ezilen yığınların şiirini, yok­sul meyhanelerinde, sulandırılan beyinlerin imbiğinden süzmeye yönelir.
            İşsizlik, yokluk, yoksulluk, sefalet, perişanlık, hüzün, sigara, rakı vs. özendirici şi­irin malzemesi, imgesi olarak kullanıldı. Dönemin en gözde, “sağlığında, kendinden en çok bahsettiren şairi” Orhan Veli, “İstanbul’da boğaz içinde /Bir garip Orhan Veli / Veli’nin oğlu”, “Cep delik cepken delik / Yen delik kaftan delik / Don delik / Kevgir misin be kardeşim?” ve “Rakı şişesinde balık olsam” der. İşsizdir; “İçmeyip  de ne halt edersin“. Çok içince de, “Duyuyorum, hissediyorum, anlatamıyorum” di­ye yakınır. Emekten yanadır! “Güzel kadınları severim / tşçi kadınları da severim / Güzel işçi kadınları daha çok severim” demekle “büyük” şair olur! Aşağıdan yüksek kaldırım erotizmine tırmanır: “...Gece şeytana uymuşum / Beyaz çarşaflar üstüne… “ Üzerine dizeler yazdığı şiirde, İstanbul’u bütünüyle özümser: “İstanbul’u dinliyorum gözüm kapalı.” Gözü kapalı gezerken, bir çukura düşer, 36 yaşında ölür. Cemal Sü­reya’lar kuşağının önünde bu deve dişi şairler kuşağı var.
           Cemal Süreya’nın güçlü şairliği yadsınamaz. “Öpüşü hançerlenmiş bir kadına” tutkunluğu aşık olabilmenin ötesinde insan sevecenliğinin, güzele duyarlığının bir parçasıdır. Ben nerede bir çift göz gördümse / Tuttum onu güzelce sana tamamladı, / Sen belki de bir resimsin ne haber“. Onun aradığı kadın; Kasketimi eğip üstüne acılarının / Sen yüzüne sürgün olduğum kadın‘dır. O, coğrafyadaki yerinden sürüldüğ için, gerçek aşkı orada (Dersim’de) bıraktığı inancının tutsağı olduğu için, dünya coğrafyasında yer  yer; “Afrika kıtası dahil“, tarihin her kesitinde aşkı arar, bulamaz. Acıyı, sevinci, ikileminde yoğurur, direnişe kalkar; Biz gözyaşımızı gizleyen insanlarız / Biz kahkaha mızı da gizleriz/Biz koşuyu kaybettikten sonra da koşan atlarız.” Kimi yerde de yanlışa koştuğunun bilincinde. Otuzundan sonra kendini sigara ve içkiye verir. Aile ayrı,  şiir ayrı… Anason evlilik gibidir / Onun için her an bırakıyorum rakıyı” der, huzursuzdur. “Şair olmak adam olmamak sanatıdır / Gençlere söyleme yanlış anlar”. Yalnız olmayı yeğler; “Yalnızlığa ulaşalım, ondan sonra istediğimiz gibi yalan söyleyelim” Şiire rakı yetmez; Şiir fukaralık sanatı” diyen Cemal Süreya, fırtınalı yaşamın da gerçek bir aşk fakiri, bir tarz göçebesi.
              Aşkta bile göçebeliğinisürdürmesi ilginç bir yönü. Şiirlerinde, çoğunlukla kadında  aradığı tek şey dişiliktir. Kadım, “günlük sevda” olarak ele alır. Erotik, alaycı biraz da argolu dizeleri, yaşamının dürtüleri, öç almaya yöneliktir; “Ama kadınlar Tanrım / Öyle sevdim ki onları / Gelececek sefer / Dünyaya / Kadın olarak gelirsem / Eşcinsel olurum / Bir kadının yüzü kaçıyordu yetişemedim / Ben ömrümde aşk ne­dir bilmedim / Süheyla’yı saymazsak ha ha ha…/ Memelerin vardı memelerin kah­ramandı sonra / Sonrası iyilik güzellik…/  “Orospum olan yanlarını ve arkalarını / İşte bütün bunlarını bunlarını bunlarını…”.
          
Bunların, bugünün Neremi, Neremi?” alaylı erotizmden farkı yok. Alay edilen, ayağa düşürülen aşk mı, kadın mı? Bu bakış, kadının;  insani, toplumsal işlevinin öte­sinde alaylı erotizmin batağındaki görüntüsüdür. Yalnız kadınla da yetinmiyor; “Ce­bimde bir paket sigara / Bir tırnak makası / Ve bir küçük yaratık / Ne olduğunu bil­mediğim.. “ Pantolon cebindeki bu “bir küçük yaratık”, sonradan bir devlet başkanın­ca da “Küçük Turgut” olarak adlandırılmıştı.
             Cemal Süreya’nın, toplumsal düşüncesi karşısında, kadının dişiliğini ön plana almasında, okur-yazar mutlu azınlığın, içki sofraları dostlarının etkileyişi yadsınamaz. Cemal Süreya; yetenekli, birçok yönü ile etkileyici bir kişiliğe sahip, şiirin her türün­de söz sahibi olduğu kadar, dost sofralarında, özellikle toplumsal konularda sözü kim­seye bırakmaz. Mehmet Kaplan, Cemal Süreya’yı; “Biraz Freud, biraz Marks” diye tanımlar. Ancak bu yönünün şiirine tam yansıtılmadığını kendisi de kabul eder: “Ben düşüncelerimde bir çelişkiye düştüm. Yazdığım şiirle düşüncem arasında bir mesafe belirdiğini gördüm, …düşüncelerimi altta bırakarak şiirimi geliştirme  zorunda bırak­tıözeleştirisini yapar. Cemal Süreya’nın kendinden önceki şairlerin etkisinde kalma­sı, şehirleşme sürecinde değişen değer yargılarının çürüyen yanının talebi haline getirilmesinden kaynaklanır.  Cemal Sureya, bunu iki dize ile ne güzel ifade eder:
“Çırılçıplak sularda yıkanıyorum, utanıyorum
Güzin utanmak istiyor ama nerde
Nasıl utanacak bu boş şehirde!”
 
              
Cemal Süreya ile dostluğum 40  yılı buluyordiyen (Cemal Siireya Arşivi, s.55)  Vecihi Timuroğlu, Cemal Süreya’nın ölümü üzerine yazdığı şiirde, O’nun söze ve kadına olan düşkünlüğünü son dizelerde şöyle belirtir:

“Havva
En acı yemişi yedi
Ve Meryem’e döl sürdü
Bir gün Tanrı’nın bahçesine
Cemel girdi
Önce
Sözü aldı elinde Tanrı’nın
Sonra kadını”

             Ülkü Tamer, Cemal Süreya’yı şöyle yansıtıyor:
 “Okyanusta Fırat’ın salı.”

              Cemal Süreya’ nın sonu, hayata başlangıcından farksız acılar içerir. Eşi Birsen
        Hanım”a; bir başka deyişle, Bayan En Nihayet”e şöyle yazmış:
         “Bugün ölmüşsem (Tolstoy 34 yaşında ölümü düşündü) oğluma şefaat isterim.”

 Öğlen Üstü şiirinde, yılan ve ölümü kucaklamış:
 “Babası ip yerine yılana çekilmiş
   Bir çocuğun çifte korkusu öyledir”    (Cemal Süreya Arşivi, s.59)
            Cemal Süreya, ölmeden önce ölümünü sezer, oğlundan önce ölür (1990). Ardın­dan oğlunun ölümü, kuşaklar arası yabancılaşmanın acı sonu olur.

Arama

ARŞİV

Şubat 2018
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Mar    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728  
Ziyaretçi Sayısı: