73- Ferhat Tunç

           Ferhat Tunç, 1964 Tunceli doğumlu. İlk ve orta öğrenimini Tunceli’de tamamladı. Gençlik yılları Tunceli’de geçti. Kendi nitelemesiyle, Etekleri meşe ağaçları, dorukları ardıçlarla bezenmiş yüksek dağların ardında, güneşin bile bir başka güzellikte doğup battığı, ateşin, suyun ve musahipliğin kutsal sa­yıldığı, ayın bile her gece güzelliğini kıskandığı bir diyar olan Dersim yöresinin sihirli duygula­rıyla yüklendi. Tarihsel süreç içinde gelişen olguların, yerel yaşamın vazgeçilmez ağıtları, Pir Sultan’ın deyişleri, doğal yaşamın çığlıkları, ye­rel duyarlıklar onu saza-söze yöneltti.
           Daha ilkokul çağında türküler, deyişler söy­lemeye başladı. Düğünlerde, gecelerde kimi zaman ağlatan, çoğu kez coşturan, “Dersimliler’in kü­çük ozanı” oldu.
          1979’da Almanya’ya ailesinin yanma gitti. Almanya’da geçirdiği üç yılı, kendi deyişiyle; “estetik w içerik kaygısı taşımaksızın amatörce, devrimci ruh taşıyan müzik” yaparak geçiren Ferhat Tunç’un, sonraki süreçte yaşadıkları, ha­yatında bir dönüm noktasını oluşturdu.
           1982’de tanıştığı Amerikalı müzisyen Damel Sumers, Ferhat Tunç’a yeni bir müzik dünyası­nın kapışım açtı. Çokseslilik ve renklilikte öncüsü oldu. Tunç, bu “yenilikle”, sonrala­rı edindiği Alman ve Yunanlı müzisyen dostlarla müzik repertuarını zenginleştirdi. Genişlemenin sonunda, Avrupa’nın birçok ülkesinde konserler verdi.
             Mainz Üniversitesi’nde aldığı müzik eğitimi, yeni olguların pekişmesini sağladı. 1984’te Orhan Temur ile başladığı çalışma, “Bu Yürek Bu Sevda Var İken” isimli al­bümü ortaya çıkardı. Bu albüm için, “Karacaoğlan ve Yunus Emre ile halk edebiyatı­nın çağdaş bir yorumu olarak düşünebileceğini” söyleyen Ferhat Tunç, “müzik haya­tımdaki profesyonel çalışmaya ilk geçişimdir.” diyor.
            1985’te Türkiye’ye dönen sanatçımız  “Vurgunum Hasretine” albümünü çıkardı.  Bundan sonra, hızlı konser çalışmalarını sürdürdü. Bu süreçte, yasaklar, gözaltılar başladı.
            1987’den sonra, Ay Işığı Yana Yana, Yaşamak Direnmektir,İstanbul Konserleri 1, Vuruldu, Gülvatan, Ateş Gibi, İstanbul Konserleri 2, Firari Sevdam, Özlemim Dağ Gi­bi, Kanı Susturun, Kayıp adlı albümlerini çıkardı. Son olarak, 1999 Ocak ayında, “Kavgamın Çiçeği” isimli albümü, Ferhat Tunç’un müzikle olan beraberliğinin 14. ta­nığı olarak yaşamdaki yerini aldı.
         Dersim’le Tunç’laşan Ferhat’ın geleceğine, daha inançla, daha bilinçle, daha gü­venle umut dolu bakıyoruz. . Ferhat aynı zamanda iyi bir yazardır. Dersim dergisinde yayınlanan:
 

       ‘DERSİMİN ÇIĞLIĞI
        Yıllar sonra ilk kez karşılaşmıştık.
        Konuşmalıydık.Dertleşmeliydik.
        Ama bir başka duruyordu Dersim ‘in dağları.
        Uğultulu bir başkalaşma vardı dağlardan süzülüp akan Munzur’un sesinde. Bir-şeyler mi söylemek istiyordu bana?
        Yoksa biraz kızgın, biraz kırgın mıydı?
        Oysa kucaklaşmalıydık ve bağıra bağıra özgürlük şarkıları söylemeliydik. Heyy Dersim! Geldim işte…
        ‘Kan ile yangındı devran / Bira serba ma wahto medayno’ diye haykıranların di­yarına geldim.
         Yıllar sonra Dersim’deyim. Yakın tarihimizde yaşadıklarımı bir bir anımsadım. Geçmişin o görkemli, o başdöndürücü kentindeydim.
         Bu halk benim halkımdı. Bu topraklarda basılmadık bir karış yer bırakmamıştım
         Bir düş mü gördüklerim; yoksa gerçek mi?
         Belki de düşle gerçeğin ötesinde olmasını diliyor insan.
        Ama sonuna kadar gerçek; iliğine kemiğine kadar geçer.
        Yolları kuşatılmış, talan edilmiş köylerinden geçtim. Taş taş üstünde kalmayan yer­ler gördüm.
        İnsanlar yoktu; bir yangın bir de talan izleri vardı.
        Birde üniformalılar, üniformalılar… Resmi üniformalılar, “sivil” üniformalılar.
       Ama o insanlar, o güzelim topraklardan sökülüp atılmışlardı.
        Elbette geçiciydi ama, şimdilik sağır ve dilsizler.
        Bu topraklar çok zulüm gördü. Ama böylesini hiç görmemişti.
        Kirli savaşın yüzünü çok gördüm; Siirt’te, Diyarbakır’da, Bitlis’te, Mardin’de, Şımak’ta, Batman’da…
       Ama bir başkaydı Dersim’de gördüklerim. Bu kent başka bir kentti. Bu insanlar sanki başka insanlardı. Çiçekler başka açıyor, kuşlar bir başka uçuyordu sanki.
       Acının, zulmün ve zorbalığın orta yerindeydi Dersim.
       Adeta tutsak alınmış bir coğrafyaydı Dersim.
       ‘Palavra Meydanı ‘nda artık dünya ve devrim sorunları tartışılmayan bir Dersim.     
        Daracık sokaklarında boyacı çocukların nara atmadığı bir Dersim…
         Koca Şair’in dediği gibi “Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü” vardı ve bir koca kent sanki  kapatmıştı elleriyle yüzünü.
        Atan nabzı durmuş Dersim’in.
        Dükkânları bomboş Dersim’in.
        Kahveleri işsizlerle ve yoksullarla dolu Dersim ‘in.
        Halkı karneyle alabildiği yiyeceklerle doyuruyor karnını Dersim ‘in.
        Ambargoya, zulme, ölüme yeniden yeniden alışıyor halkı Dersim’in.
        İki seçenek kalmış Dersim’in insanını; ya kabullenip susacaksın ya da terk edecektin.
        Bir coğrafya, yani Dersim dünyanın gözü önünde insansızlaştırılıyor.
        Görmüyor musunuz heeyyy?..
        Kan ve gözyaşı sinmiş toprağa.
        Yürekler suskun.
        Sessizlik arttıkça içten içe büyüyen bir şaşkınlık, bir öfke yaşıyor insan.
        Munzur isyan ediyor; dağlar haykırıyordu. Susturulamıyorlardı.
        Oysa Munzur, Düzgün Baba, Yılan, Sapan ve Telli dağları büyük bir şehvetle kar­şılardı insanı
        Bu dağlar geçit vermemiştir kahpeliğe ve soysuzluğa.
        Bu dağlar bir ana sevecenliğiyle bağrına basardı her Dersimliyi.
        Aynı sevecenliği de Dersimli gösterirdi dağlara. Gözü gibi korurdu ormanları; tıp­kı Ovacıklı yaşlı bir köylünün söylediği gibi:
        Köyde ağacın bir dalını kırmaya kalkıştığımızda babamızdan büyük azar duyar ve dayak yerdik. Ama şimdi gözbebeğimiz yakılıyor, yıkılıyor ve bizler çaresizlik içerisin­de izliyoruz. _
        Burası Dersim… Her karış toprağında tarihin acımasız izleri yaşıyor.
         Burası Dersim.. Kahpeliğe ve zulme meydan okuyanların ölümsüzleştiği yer.
        Ve burası Dersim… Özgürlük ve aydınlık bir gelecek yaratmak uğruna kelleyi kol­tuğa alıp yola çıkanların diyarı.
         Şimdi burası mahzun, çaresiz, acılı ve ürkek insanların yaşadığı bir kent.
         Gözlerinde ve yüzlerinde kanlı bir savaşın bitkinliğini ve yorgunluğunu taşıyan in­sanların yaşadığı bir kent.
         Köylerinde ve topraklarında yeniden yaşamanın özlemi, içten içe bir isyana dönü­şüyor Dersim ‘de.
         Sanatın ve sanatçının da beşiği olmuştur Dersim, tarih boyunca.
          Halkı her fırsatta sanata, sanatçıya sahip çıkmıştır.
        Ben bu topraklarda doğup büyümüştüm. Bu dağlar, bu sular, bu insanlar yoğur­muştu sanatımı. On iki yıldır              Türkiye’nin her yerine taşıdığım solukta Dersim’in rüz­gârı vardı elbette. Ama ben on iki yıldır Dersim ‘de bir konser verme iznini bile alama­mıştım. Bırakın konser yapmayı, Dersim’deki varlığıma bile katlanamıyordu ‘resmi görüş’.
Dersim’de gördüklerimizi ‘insanım’ diyen herkes görebilir. Dersim’de yaşanılanları ‘insanım’ diyen herkes yüreğinde duyabilir. Dersim ‘de yaşanılanlardan ‘insanım’ diyen herkes utanabilir. Dersimlinin çığlığını ‘insanım’ diyen herkes işitebilir.
Dersim ‘in toprağında, Dersim ‘in dağlarında, Dersim ‘in ormanlarında, Dersim insanının yüreğinde yangın var. Heeyy ‘insanım’ diyenler!
Görüyor musunuz? Duyuyor musunuz? Utanıyor musunuz? Dersim’in çığlığını işi­tiyor musunuz?” (Ferhat Tunç Dersim dergisi, s. 28-29)

Arama

ARŞİV

Şubat 2018
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Mar    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728  
Ziyaretçi Sayısı: