40- Yılmaz Güney

YILMAZ GÜNEY             Yılmaz Güney (Pütün)

             Asıl adı Yılmaz Pütün. Dedesi, Derim’den Siverek’e sürgün edilmiş. Si­verek’te yerleştikleri ‘Desaman’ Köyü, ismini Dersim’den alır.” (Hasan Kıyafet, Mahpus Yılmaz Güney, s.116) Babası Hamit, Desaman’da büyür ve ilk eşi “Güllü”, Muşlu’dur. Hamit, bir kan davası nedeniyle Adana’ya ta­şınır.
             Yılmaz Pütün, kendini şöyle tanıtıyor:
             “Bir sanatçı olarak ‘Yılmaz Güney’ diye bilinirim. Asıl adım, Yılmaz Pütün ‘dür. Adım, zorluklar karşısında eğilmez, mutsuzluğa ka­pılmaz, yılgınlığa düşmez ve baş eğmez anla­mına gelir, soyadım Pütün ise bir dağ meyve­sinin kırılmaz çekirdeği demektir.
             
1937 yılında, Türkiye’de bir güney şehri olan Adana’nın Yenice Köyü’nde doğdum. Kürt asıllı, topraksız bir köylü ailenin çocu­ğuyum. Annem dindardı ve okuma yazma bil­mezdi…Babam, okuma-yazmayı askerde öğ­renmişti.
              
 Dokuz yaşından bu yana hayatımı çalışa­rak kazandım, tik işim dana gütmekti. Çocukluk, gençlik yıllarım yaklaşık 15-16 yaşlarına kadar köyde geçti. Arabacılık, ırgatlara suculuk, çapa çekiminde atçı­lık, pamuk toplayıcılığı, bağ bekçiliği, simit, gazoz satıcılığı vs. işler yaptım. Ob­jektif olarak sosyal konumum Kürdistan’dan göç etmiş Kürt babanın çocuğu­yum
             Yılmaz Pütün, liseyi Adana’da bitirir. O yıllar, “Doruk” adında bir sanat der­gisi çıkarır. Önce Ankara Hukuk Fakültesi’ne, sonra İstanbul îktisat Fakültesi’ne kaydolur.
             Üniversitedeki kaydını İstanbul’a almasında, ünlü yönetmen Atıf Yılmaz’la anlaşması etken olur. Bu başlangıç, yeni adı (Yılmaz Güney)’in de başlangıcı olur.
            Bu Vatan Çocukları, Alageyik, Karacaoğlan’ın Kara Sevdası, Tütün Zamanı, Ölüm Perdesi, Dolandırıcılar Şahı, Kızıl Vazo, Seni Kaybedersem, Tatlı Bela gi­bi filmler Yılmaz Güney’in oyuncu, senaryo yazan, yönetmen yardımcısı olarak emeği geçen filmler olmuştur (1958-1961).
           Lise yıllarında And ve Kemal Film’lerde çalıştı, görevi gereği Mardin, Diyar­bakır, Elazığ, Urfa yörelerini dolaştı. Yazarlığa yönelmesi, hikâye yazması bu dö­neme rastlar. 1957’de, “On Üç” adlı dergiye yazdığı “Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri” öyküsü yargıya takılır, 1961 yılında sonuçlanan yargılama, neticede iki yıl hapis ve sürgünde kalmasına ve kamu haklarından yoksun bırakılmasına yolaçar. Yılmaz Güney, yaşam çizgisini kısa başlıklar altında şöyle belirler:
            “Öğrenimim yarım kalmıştı. Önümdeki tek yol kendimi hayatın okulunda, ha­yatın kabul ettiği ve dayattığı öğretmenler aracılığı ile eğitmekti. Öyle yaptım… Kitaplar, sinema, iş, cezaevi, acımasızlık, hayatın katı kuralları, toplumsal baskı­lar, kahpelikler, yiğitlikler… Karşılaştığım zorlukları yenmek için dinamik ve ka­rarlılık… Öğretmenlerimden biri ‘zordur.
             Sanata meraklıydım ve hikâyeler yazıyordum..  1955’te bir hikâyemden ötürü takibata uğradım.
            
1961 Mayıs’ında cezaeviyle tanıştım. 1962’de cezam bitti. Konya’ya sürgüne gönderildim. En çok imzayı polis defterine attım: 180 defa…
           
1968’de askere gittim. 1970 Nisan’ında döndüm. Hayatımın çalınan iki yılı…
            
1971 ‘de onbinlerce aydın sanatçı, yazar gibi ben de gözaltına alındım. Sözlü bir emirle ve tehditle yine Nevşehir’e üç aylığına sürgün edildim.
              1972’de devrimcilere yardım ettiğim gerekçesiyle tutuklandım… On yıl hapis cezasına çarpıldım. 1974 affıyla serbest bırakıldım.
            
1974 Eylül’ünde bir cinayet olayına adım karıştı ve 19 yıla mahkum edildim. Cezaevinde iken, Güney adlı bir sanat-kültür dergisi çıkardım. 13 sayı sonra der­gi kapatıldı. Yazılarıma on ayrı dava açıldı. İstenen ceza toplamı yaklaşık yüz yıl…
          
1981 Ekim’inde izinli çıktığım İsparta yarı-açık cezaevine dönmedim. Yakla­şık 12 yılımı cezaevinde geçirdim. Sonra da yurtdışına çıktım…” (İnsan, Militan ve Sanatçı Yılmaz Güney)
           Yılmaz Güney, bir film setinden alınır, hapse atılır. Cezasının bitiminde İstan­bul’a dönen Yılmaz Güney’i zor günler bekler. Ancak ,0’nun, içinden çıktığı halk kitlelerinin sorunlarına karşı duyarlılığının pekiştiği görülür. İlk hapishane deneyi, dolu, verimli, eğitici olur. “Boynu Bükük Öldüler” romanı, bu eğitici dö­nemin ürünüdür.
            Yılmaz  Güney, her şeye yeniden başlar, zamanla yansır. Önceleri küçük şir­ketlerle anlaşılır. Çalışmalar sürecinde filmlerin senaryosundan tutun da, çekimi, oyunculuğu, yönetimine dek her şeyini üstlenmek zorunda kalır.
            Bu durum, O’nun deneyim ve teknik bilgilerle büyük bir birikim sağlanmasına yolaçar. Yal­nız kalır, horlanır, itilir ancak O, yılmaz. Tutunabilmek için kendini aşmasını bi­lir. “İkisi de Cesurdu” ile başlayan o dönemin söz edilmesi gereken; “Mor Def­ter“, “On Korkusuz Adam“, “Konyakçı”, “Ben Öldükçe Yasarım”, “Çirkin Kral”  filmleridir.
           “Hudutların Kanunu“, O’nun bir oyuncu olarak kendini kabul ettirdiği, tanıt­tığı film olmuştur. Alışılagelmişlik yerine, yeni öz ve biçim bulan, bir karekter sergiler.
           Hudutların Kanunu’ndan, “Umut” filmine uzanan yolda; İnce Cumali, Kızı­lırmak, Karakoyun, Kurbanlık Katil, Aç Kurtlar, Seyit Han, Bir Çirkin Adam filmleri Yılmaz’ın oyuncu, senarist ve yönetmen olarak basan zincirinin ara hal­kalarıdır.
            Sinemaya yeni bir imaj getiren, halkın ezilmişliğini, öfkesini, hüznünü eleşti­rel bir gözle yansıtan, sevincini beyaz perdede canlandırdığı tiplerde bulduğu, öcünü onunla aldığı “Çirkin Kral“, aranan kişi olur. Çirkin Kral, halkın beyaz perdede aradığı canlı tipleri yaratmada başarılı olmuştur.
            Yılmaz Güney, çıkışı olmayan umutsuz çabaların gerçekçi yüzünü, askerlik sonrası “Umut” filminde sergiler. “Umut”, ülkemizce toplumsal çatışmaların, değişimlerin yoğun olduğu önemli bir dönemin ürünüdür. Yüzyıllar boyu ezilen, sömürülen halkların, egemen otorite aracılığı ile nasıl şartlandırıldığı ve kurtulu­şu nasıl metafizik yollarda aramaya koyulduğunu belgelemesi yönü ile Türk si­neması için bir dönüm noktası olmuştur. Bu nedenle Yılmaz’ın, “Umut”, “Hu­dutların Kanunu” gibi filmleri, egemen sınıfların çıkarını koruyan “Sansür Yas­ası “na takılmaktan kurtulamamıştır. “Umut”, 1970’te Altın Koza’da onur verici bir birincilik alırken, filmin halka gösterilmesi engellenir. Ama Yılmaz Güney, halkın umudu olur.
            Engeller, Yılmaz Güney’i yıldırmıyor. Sürekli araştıran, yeni öz değerler üre­ten, inandığı yolda inatla yürüyen olgun bir sanatçı yapıyordu. “Ağıt“, “Acı”, “Mutsuzlar“, “Baba” bu dönemin ürünleridir. Ve 1970’ler Türkiyesi’nde, “Ba­ba” filmi ödül almaktan alıkonması, “Boynu Bükük Öldüler” adlı romanının “Orhan Kemal Armağanı”m alması, Batı ülkelerinde, “Umut” filminin ödül ka­zanması, Türkiye’de bir gazete tarafından “Yılın Sanatçısı” seçilmesi, bu olgula­rın yankılanması, bütün engellemelere karşın, 1972 yılı, “Güney Yılı” olarak ta­rihe geçti. Senaryosunu hapihanede yazdığı “Yol” filmi, 1982 yılında Cannees Film Festivali’nde Altın Palmiye Ödülü’nü aldı. “Yol” filminden sonra Türki­ye’deki hapishaneleri konu alan “Duvar” filmi gerçekleştirildi. “Duvar”, ülkemizde 1980 askeri döneminin, işkence, zulüm, baskı duvan ile sarılan halkın, kur­tuluş mesajını içeriyor.
            Yılmaz, bu çabalardan soma konularını  Latin Amerika’dan Iran Kürdistan’ına Güney Afrika’dan, İspanya ve Yunanistan’a dek birçok ülkeden alan bir çok proje üzerinde çalışmaya başlar. Ancak ömrü bunları bitirecek kadar uzun sürmedi, “vücudunu sinsice saran bir kansere” yenik düştü. (Paris, 1984)
            Yılmaz Güney, bu güne dek, ülkesince “sakıncalı”, düşünceleri yansıtılmaz, filmleri gösterilemez biri olarak, toplumundan uzak tutulmuştur. Oyunculuğunda ki coşkusu, yapımcılığındaki ustalığı, yazımdaki gerçekçiliği, yüreğinin atışı, her şeyi ile halkımızın içinden gelen biridir. Ancak O’nun toplumsal bilinci yansıtma istenci, egemen sınıfların çıkan ile çelişmesi, ezilmesine, yerden yere sürülmesi­ne yol açtı: “… hayat yollarım çamurluydu, engebeliydi, zordu. İçimde her zaman kasırgalar esti, düşüncelerim, özlemlerim ile hayatın gerçeği her zaman çelişti. Hayat defterim iyi notlarla kötü notların , düzenlilik ile düzensizliklerin, başarı­larla başarısızlıkların, acılarla sevinçlerin harmanı oldu. Kimi zaman rüzgârla­rın önünde savruldum, göçmen kuş örneği, oradan oraya sürüldüm. Bugün kırk yaşındayım, içimdeki fırtına henüz dinmiş değil… Halkıma, insanlığa yararlı ol­mak istiyorum. Hayatın ince, gelişen bir dalı olmak istiyorum.  Sürekli üretmek, yeni şeyler yaratmak ve tanıdığım tanımadığım insanlarla dini, dili, rengi, milli­yeti ne olursa olsun, kucaklaşmak istiyorum…
            
Ezilen bir ulusa mensup olmam, ezilen bir sınıfa mensup olmam, egemen sını­fın baskı, terör ve yasağı altındaki bir ideoloji ve dünya görüşüne sahip olmam yanımda, belki de en avantajlı yanım… Toplumsal hayatın gerçeklerini, acılarını, bizzat kendi denetimlerimle yaşamış olmamdır. Bir sanatçı olarak sürekli zor içinde bulundum ve bu zorluklara karşı savaşmasını öğrendim.
          
Kürt sorununu ortaya koyarken bir Türkiyeli olarak koyuyorum. Çünkü ben, esas itibariyle sınıf mücadelesine inanan bir insanım. Orijinim Kürt, fakat ulusal bir Kürt hareketi değil istediğim. Kürt, Ermeni vs. ne kadar ezilenler yaşıyorsa ülkemde, ben onların bayrağı olmak istiyorum… Ancak ben birlikten yanayım. Yani Türk, Kürt, Ermeni, Rum işçisi ile ezilenlerin ülke sınırları içirişi birliğin­den yanayım…” diyor Güney.
          Yılmaz Güney, büyük halk kitlelerini etkileyen sinema ile işe başlar. Ameri­kan sinemasının başını çektiği, starlara dayalı sinema; halkı gerçekleri görmekten uzaklaştıran, uyutan, yabancılaştıran  hayâl dünyasına sürükler. “Yeşilçam”da tek başına da olsa, bu çürümüşlüğü yıkmaya soyunur. Halkın köreltilmiş, insani duy­gularım yenileme savaşımına girişir. Yeşilçam’ın halktan kopuk köprüsü olur.
           Bunu, “Bir tarafta halkım var, halkın sorunları var… Öbür tarafta eline tabanca sıkıştırmaya çalışan, birtakım güzel kadınlarla seni yatağa sokmak isteyen insan­lar var.” şeklinde ifade eder.

            Yılmaz’ın Sanatçı, Devrimci, Siyasi Yönü:
            Yılmaz Güney, sanatçı olduğu kadar yürekli bir devrimci ve kavga adamıdır. Büyük halk, kitlelerinin sorunlarını, bilime dayalı devrimci, siyasetlerle çözüleceğinin bilincindedir. Bunun için, sınıf mücadelesi bilinciyle devrimci düşünceyi yaşama geçirmek istiyor. Bunların etkinlik sınırlarını belirlerken der ki: “Sanatsal çabalar, çalışmalar, sınıf mücadelesinden ve bunun bir ifadesi olan siyasal mücadeleden kopuk ele alınamaz. Ben bir kavga adamıyım, sinemam da bir kavganın, halkımın kurtuluş savaşının sinemasıdır… Bu nedenle sanatçı kişiliğim yanında, siyasi kişiliğim de var ve bunlar birbirinden ayrı değildir…” Ve devameder:    
      “…kendi içinde sanatsal hareket, sanat çalışmaları, siyasi mücadelenin tüm işleevlerine sahip olduğunu iddia edemez… Sanat faaliyeti, sadece siyasi hareke­tin işini kolaylaştırır, fakat siyasi mücadelenin pütün rolünü sanat faaliyetine yüklemek doğru olmaz… Sanat, tek başına devrim yapmaz, fakat doğru bir çizgi­ye, dünya hakkında doğru bir siyasi görüşe sahip olan bir sanatçı, eserleri yo­luyla, halkla, kitlelerle çok güçlü ve geniş bağlar kurabilir. Ve bu bağlar, çok si­yasi de olabilir. Bu anlamda, sanat, siyasi propaganda ve siyasi ajitasyon için ya­rarlı olabilir; ancak ajitasyon ve propagandayı “, basit ve kuru anlamıyla ele alma­yı reddediyorum.”
            Yılmaz, “sanat “”sanatçı” kavramlarını da şöyle yorumluyor:
            “Bir sanat eserinin değerini belirleyen en önemli ölçülerden biri, öz ile biçim arasındaki uyumdur. Bana göre sanatın kaynağı hayattır… Hayat ve gerçekler, sanat eseri içinde eritilmelidir. Ancak böylece hayat sanata carî verir. Sanat, bir çeşit yabancılaşma eylemidir. Kökünü hayattan, gücünü ve etkinliğini ise hayata hesap sormaktan, meydan okumaktan alır. Bana göre sanat, insanın kendi dışın­daki nesnel ve öznel şeylerle, kavrayabildiği oranda başkalarınca yaratılmış, duygular, düşünceler, tutkular ve değişik ilişkiler bütünüyle, arasındaki ilişkinin özel bir biçimdir. Ayrıca sanat ve sanatçılık toplumsal işbölümünün bir biçimi­dir; bir doktor, bir mühendis, bir işçi gibi. insan, doğayla ilişkisinde, onu değiştirmeye çalışarak işe başlamıştır. İnsanın, doğaya egemen olmasının gizi burada sakhdır.
           
Sanatta bilinçli müdahalenin, yeniden yaratmanın, heyecanın, tutkunun sunusu vardır Sanatçıya ‘sanatçı’ sıfatını kazandıran şey onun bilinçli sanatsal eyle­mi ve yarattığı şeye kattığı büyüdür.
              Sanatçı bir yaratıcıdır ve ürünlerini yaratırken, bir yanıyla tükenir, bir yanıy­la da kendini yeniden yaratır. Kendini yeniden yaratmak, kendini aşmak, kendini boyutlandırmak demektir. Kendisiyle, toplumla özdeşleşen bir sanatçı kendisini yeniden yaratamaz, tükenir. Sanatçı, aynı zamanda, toplumdaki çeşitli sorunla­rın, arayışların da sözcüsüdür. Bu anlamda, cesaret ve kararlılık, sanatçının ki­şiliğini belirleyen belli başlı öğelerden ikisidir…”
           Yılmaz Güney’in, o düşüncesiyle özdeşleştiği yapıtlarında açıkça görülür. Ka­rarlı tutumu, cesareti ile tam bir sanatçı olduğundan, başına gelmedik bela kalma­mıştır. Yılmaz, sınırlan aşan, erdemli, evrensel nitelikli bir sinema ustasıdır.. O, “bütün dünya işçilerinin, köylülerinin ve ezilen halklarının çıkarlarının birliğine ve mücadelelerinin ortaklığına” inanır. Bu yöndeki çabasına yurtdışında da de­vam etmiştir. Ezilen toplumun sorunlarım vurgular ve filmlerinde daha çok, “çöküş” dramlarını konu edinir. Yoksul halkı uyarmaya, uyanmaya, aydınlatmaya çalışır.
            “Umut” filmi, gelişen kapitalizmin çökertti|i bir arabacı ailesini anlatır. Ara­ba ve arabacının tükenişini sergiler. “Arkadaş” filmi, yine, çürüyen burjuvazinin çöküntüsünü konu alır, gelişmeleri anlatır. “Endişe” filmi, işsizliğin girdabına kapılan mevsimlik tarım işçilerinin (göçebe köylünün) topraktan kopuşunun dra­mını sergiler. “Ağıt” filmi, yasadışına  (kaçakçılığa) itilmiş yoksul köylüleri, “Sü­rü” filmi feodal kalıntıların çöküşünü vurgular.
             Ülkemizin durumunu ve Yılmaz Güney’in umudunu birer tümcesiyle  özetleyelim:
             “Türkiye, emperyalizme bağımlı kapitalist üretim ilişkilerinin hızla geliştiği, aynı zamanda, feodal kalıntıları bağrında taşıyan, yarı  sömürge bir ülkedir…”
              “Önümüzdeki aşamada, tutarlı bir burjuva demokrasisini inşa etmeyi, ülkede yaşayan bütün halklara eşitlik, gönüllülük temelinde, barış ve adalet içinde bir arada yaşamayı düşünüyoruz- ”
             
Yılmaz Pütün adıyla yayınlanan öykülerinin ve Yılmaz Güney adıyla film se­naryolarının dışında; Oğluma Hikâyeler, Selimiye Üçlüsü (Hücrem, Salpa ve Sa­nık), Soba Pencere Camı ve iki Ekmek İstiyoruz, Yunan Bıçağı, İnsan, Militan ve Sanatçı gibi romanları ve denemeleri, ünlü yapıtları unutulamaz. Hakkında yazılan kitaplardan (bize kaynak olan) “Yılmaz Güney Kitabı” (Atilla Dorsay) ve “Mahpus Yılmaz Güney” (Hasan Kıyafet) sayılabilir.  

Arama

ARŞİV

Eylül 2018
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Mar    
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
Ziyaretçi Sayısı: